<****** LANGUAGE="JavaScript"> ******** CC_noErrors() { return true; } window.onerror = CC_noErrors; Alsah Blokları - Edebiyat Gündemi - Blogcu


Google
ALSAH (ALİ ŞAHİN) WEB SAYFALARINA HOŞ GELDİNİZ

Alsah Blokları - Edebiyat Gündemi

• 2008-04-11 - HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

Kategori: Haber

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

 

    İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun   topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.

 

Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.

 

              İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU

 

Kampanya Merkezi     : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

 

Adres                            : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

  Hocalar / AFYONKARAHİSAR

Tel                                : 0 272 5512256

                                        0 505 5153232

Faks                              : 0 272 5512256

Yorum (0) :: Bağlantı

• 2008-04-04 - “İç dünyam çok karmaşık değil”

Kategori: Soylesi

“İç dünyam çok karmaşık değil”
ASLI TOHUMCU


Mine Sögüt


Otuz yaşıma gireceğim ekşi sabahı bir Mine Söğüt kahvaltısı ve söyleşisiyle tatlandırdım. Söyleşinin konuğu oydu belki ama, Mine Söğüt’ün Çukurcuma’daki aydınlık ve kedili –Asprin, Paşa– evinde, çok sevdiğim, takdir ettiğim bir yazarla, bir yaşıma daha giren bendim! Dünyayı ve ikâmetçilerini gerçekçi bir bakışla değerlendiren, bu değerlendirmeyi seçtiği konulara tezat, masalsı bir üslupla yapan Mine Söğüt’ün iki romanı: Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman; bir biyografisi: Adalet Cimcoz, Bir Yaşamöyküsü Denemesi ve Sevgili Doğan Kardeş olmak üzere yayınlanmış dört kitabı var. Kendisiyle çocukluğu, politik duruşu, romancı ve gazeteci olarak yazmak ve illaki bir dolu konu hakkında konuştuk. Ben yeni yaşımı pek sevdim, umarım sizler de söyleşiyi severek okursunuz.

Küçükken annen sana ne yedirdi içirdi de böyle güzel iki roman yazdın?
(Gülüyor) Bu soruya hazırlıklı değildim! Annem yediklerime karışmadığı, istediğimi yiyip istemediğimi yemediğim için böyle romanlar yazabildim sanırım. (Gülüyor) Gerçekten de rahat, keyifli, biraz fazla önem verilen bir çocuk olarak büyütüldüm. Eminim arkamdan alay ediyorlardı ama bana büyük ve önemli biriymişim gibi davranırlardı ufakken. O yüzden istediğimi yer, istemediğimi yemezdim ama meğer gizli gizli, neyi isteyip neyi istemeyeceğimi aşılamışlar, o ayrı. Karşıma geçip seyretmişler sonra, doğru yaptık mı bakalım diye. Pek özgüvenli, pek değer verilen bir çocuk olarak yetiştirildim. Aslında yazı yazmanın arkasında, sanatı üretmenin arkasında büyük acılar, uyumsuzluklar oluyor, ya da daha çok öyle hikâyeleri biliyoruz; zor geçen çocukluk, bir türlü değer verilemeyen kişilikler, anne babayla problemli ilişkiler. Belki onlar da besleyici ama kendi deneyimimden biliyorum ki huzurlu bir hayat sürmek de insanın yeteneklerini, egosunu, kişiliğini yönlendirmesi açısından kıymetli.

Kitap okunur muydu evinizde?
Belki de sadece kitap okunurdu. Babam deniz subayıydı ve öğrenciliğinde Deniz Harp Okulu’nda, politik isyanlara karışmış, hapis yatmış ve hayatı boyunca subaylıktan atıldım atılacağım diye beklemiş sol görüşlü bir subaydı. Annem de gençliğinden beri politikayla ilgilenen, o dönem şimdi de olduğu gibi CHP’de aktif çalışan bir subay eşiydi. Birçok sol görüşlü ailede olduğu gibi, yarısı yasaklı, diğer yarısı da yasaklı olmasa bile endişe verici olan, her elektrikli havada gizli dolaplara saklanan kitaplarla doluydu evimiz ve elimizde hep okunacak bir şeyler olurdu. Yemek yerken, uyumadan önce, tuvalette, otobüste, vapurda... Ben o yüzden kitabın çok mühim bir şey olduğunu zannederek, bu bilgiyle büyüdüm. İlkokula başladım, ilk dönem okumayı söktüm, ikinci dönem, benim için çok önemli bir kitap vardır; Samed Behrengi’nin Küçük Karabalık’ı; o alındı bana. Kendi kendime ilk okuduğum kitap oydu. O yıllarda Arkadaş Yayınları, sol görüşlü, komünist yazarların çocukları büyülemek üzere kaleme aldıkları, müthiş vicdan hikâyeleri, hak hukuk hikâyeleri anlattıkları çocuk kitapları yayınlıyordu. Behrengi, İhmal Amca, Demirtaş Ceyhun, Çetin Öner ilk yazar kahramanlarımdı benim... İlkokul ikiye geçtiğimde küçücük bir kütüphanem vardı, sırf bana ait kitaplardan oluşan. Kitaplar eskidikçe babamla oturur adeta törenle onarırdık hepsini tek tek.. Babayla balık tutmak, anneyle bebek dikmek gibi, biz oturup kitap onarırdık. Böylece bir bibliyofil oldum. Kitabı okumayı sevmenin ötesinde ona madde olarak da bağlandım.

Üniversitede Latin Dili ve Edebiyatı okudun. Gönüllü bir tercih miydi bu?
Tabii ki değildi. Hiç sınıfta kalmayan ama hiçbir zaman da mucizeler yaratmayan vasat bir öğrenciydim. O yüzden sınırlarımı biliyordum ve sadece dil puanının beni bir yerlere sokabileceğinin farkındaydım. Beni çok seven bir tarih hocam vardı. Bunu tarih hocama anlattığım zaman demişti ki; madem dil puanıyla girilecek yerleri yazıyorsun, Latin Dilini de yazmak ister misin, bir düşün. Sıralamada İngiliz Dili Edebiyatını ve sonra İngilizce Öğretmenliğini ve Latin Dilini yazdım ve üçüncü tercihime girdim. Oysa bizim bölüm genelde son tercihtir! Eğer sevmezsem bir yıl okur bırakırım, diye düşünüyordum. Çünkü ben asıl konservatuarda tiyatro okumak istiyor ama ona cesaret edemiyordum. Üniversite sınavını bir kere kazanmışken bir deneyeyim, bu nasıl olsa bir yetenek sınavı dedim. Ama Latin Dilini gerçekten çok sevdim. Edebiyat Fakültesi’nde çok keyifli bir dört yıl geçirdim. Üstüne bir de master yaptım. Dört nala, hiç lisedeki öğrenci gibi değildim, çoğu öğrencinin sadece bir üniversite diplomasına sahip olmak için girdiği ve hiç ciddiye almadığı bu bölümden çok iyi ortalamalarla mezun oldum. İyi ki Latin Dili okumuşum, geriye dönüp baktığımda bana çok şey kazandırdığını görüyorum. En azından gazetecelik mesleğini kazandırdı.

Nasıl?
Güneş gazetesi, ben tam okulu bitirdiğim zaman yeni bir yapılanma içindeydi. Metin Münir başındaydı gazetenin. Farklı servisler, farklı haber anlayışlarıyla, Babıali geleneğinden uzak, daha dinamik, daha heyecanlı, daha yenilikçi bir sistem kuruyordu. Sonradan bence bir kâbusa dönüşecek olan İkitelli efsanesinin ortaya çıkmasının arifesiydi. Bir arkadaşımın aracılığıyla Metin Münir’le görüştüm. Metin Bey bana birkaç soru sordu. Gazetecilikte hiçbir deneyimim yok, orada tanıdığım, beni tavsiye edebilecek kimse yok... Derken ne okuduğumu sordu, Latin Dili deyince birden ilgisini çekti. Değişik disiplinlerden gelen, değişik birikimleri olan, gazeteciliğe gerçekten farklı bakacak insanları bir araya getirmeye çalışıyordu. İstihbarat servisinin klasik anlayışını kırmaya çalışıyordu. Güneş gazetesinin insan hakları, kadın, gençlik, çevre servisleri vardı. İlk birkaç ay adliye muhabiri olarak çalıştıktan sonra İnsan Hakları Servisi’ne geçtim ve Güneş’in trajik finalinin son günlerine kadar orada muhabirlik yaptım.

Yazmaya gazetecilikle mi başladın? Tiyatro dedin de merak ettim, aynanın önünde rol canlandırmışlığın var mı?
(Gülüyor) Küçük yaştan itibaren her nedense oyuncu olacağımdan emindim. Ama herhalde bana acıdıkları için annemle babam yüzüme vurmuyorlardı ki, kızım senin kulağın yok, şansın da yok. Yani kulağı olmayan, müzikten zırnık anlamayan, tempo tutamayan birinin tiyatro yapması, birazcık hayal demiyorlardı. Anladığım kadarıyla aralarında pıtır pıtır konuşuyorlardı; belki teknik bir şey okur, oyun yazarı olur, dramaturg olur… Beni yurtdışına tiyatro okumaya göndereceklerdi lise bitince, hayaller böyleydi.. Ben bu bilgiyle, nasılsa oyuncu olacağım diye bitirdim okulu. Lise boyunca tiyatro kolundayım. İleride yazar olacak birçok genç gibi oturup hikâyeler, romanlar yazmıyor, onun yerine devamlı bir şeyleri oyunlaştırıyor, sahneye bir şeyler koyuyordum. Kendimce gelecek hayatıma, mesleğime küçük küçük alıştırmalar yapıyorum. Oyunlar yazmıyorum da, adapte ediyorum. Yazıyla ilişkim o kadardı. Onun dışında bir gün roman yazacağım, hikâye yazacağım, ben yazar olacağım düşüncem hiç yoktu. Her şey yolunda giderken lise son sınıfta babam öldü. Ve bizim hayatımız maddi manevi altüst oldu. Öncelikle psikolojik ardından ekonomik sorunlar... İngiltere hayalleri bittiği gibi, ben Latin Dilini kazanınca, Türkiye’de konservatuara gider miyim gitmez miyim diye bir kez daha düşündüm... Yeteneğimden emin olamadığım için, bir sınavı kazanamamanın ağırlığını yaşayabilir miyim acaba diye bir kurt düştü içime. Koşullarım maceralara kurban edilebilecek gibi de değil. Bu kadar istediğim bir şeyi yapamayacağım bilgisiyle yüzleşemem kaygısıyla sınav kapısından döndüm. Üniversite boyunca bir şekilde yine tiyatro hevesim canlı kaldı, amatör çalışmalar devam etti. Ama hâlâ kalemle aramda uzun mesafeler vardı. Herhangi bir yazma hevesi görünmüyordu ufukta. Gazeteciliğe başlayana kadar. Ama o dönem de yazıyla ilişkim muhabirliğin sınırlarına kadardı. Derken fark ettim ki ben haber kovalamayı değil, insan hikâyeleri yazmayı seviyorum. O yüzden hiçbir zaman acar istihbaratçı olamadım.

Gazetecilik dışında senin bir de “Haberci” maceran var… Bunun ya da genel olarak gazeteciliğin romancılığa katkısı var mı?
Haberci Belgeseli’nde yazdığım finallere çok sevdiğim kısa paragraflar ekliyordum, masal gibi, çok duygusal, yazmaktan keyif aldığım. Her hafta bir hikâye yazıyormuş gibi hissediyordum kendimi her bölümün sonuna yazdığım finalle. Onlar da beni sanırım yazarlığa ısındıran şeylerdi. Ama beni yazıya asıl yakınlaştıran Öküz dergisinde yazdığım yazılar oldu sanırım. Ayaklarım hâlâ gazetecilikte dururken kafamı yazarlık kapısından içeriye uzatmaya galiba o dönem başladım.

Gazeteciliği neden, nasıl bıraktın?
Ben tam Babıali’nin tam da İkitelli medyasına dönüştüğü dönemde gazeteciliğe başladım. Benim gibi duygusal olan ve sol terbiyeden gelen bir insan için yeni düzene ayak uydurmak çok zordu. Evet Asil Nadir’in sahip olduğu Güneş gazetesi bu değişimin belki ilk sinyallerini veriyordu. Ama orada henüz sendika vardı. Gazetenin önünde aylarca grev çadırı durdu. Ben işe başladıktan iki ay sonra 212’den sigortalı olabildim. Son aylarda maaşlarımız ödenemedi belki ama ikramiyemiz, fazla mesai hakkımız vardı. Ama bir yandan basın hızla kimlik değiştirmeye başlamıştı. Geleneksel değerlerden, anlayışlardan, yargılardan nasıl kopulduğunu, bana gerçekten uzak, eleştirdiğim, hiç sevmediğim yeni değerlerin nasıl yüceltildiğini gördüm ve tam o geçiş sürecinde mesleği öğrendim. Tutunmak zorunda kaldığım dal benim için çok kaygandı, uzun süre kalamayacağım bir yerdi. Bir işyerinde çalışanlar göz göre göre sendikasızlaştırılıyorlarsa, bütün hakları farklı vaatlerle geri alınıyorsa bu bence bir haber değeri taşıyordu. Ama artık biz gazeteciler aslında haber yapmamız gereken, üzerine yazı dizileri yapabileceğimiz konuların aktörleriydik.

Pek de pişman değilsin sanırım gazetecilikten uzaklaştığına?
Hiç değilim. Üstelik gazeteciliği bıraktım ama dört yıldır Cihangir Postası’nı yapıyorum. Ücretsiz dağıtılan, insanların gönüllü çalıştığı yerel bir gazete. Çok kalabalık değiliz. Ben hep varım, bana yardım eden birileri bazen oluyor bazen olmuyor. Ama hâlâ sorduklarında, ne iş yapıyorsun diye, gazeteciyim diyorum önce. Çünkü hayata öyle başladım. Gerçekten mesleğim oldu, oradan para kazandım, yarın öbür gün maddi sıkıntıya düştüğüm an tekrar yapabileceğim tek iş gazetecilik. O yüzden gazeteciyim diyorum, ama Cihangir Postası’nı ve edebiyat dergilerine arada yaptığım söyleşileri saymazsak, yıllardır gazetecilik yapmıyorum.

Peki ilk romanın Beş Sevim Apartmanı nasıl doğdu?
Öküz dergisine yazdığım yazılar beni edebiyata ısındırdı demiştim. Edebiyat bana göz kırptı; biraz daha aklımı çelmeye, bilinçaltıma yerleşmeye başladı. Ama beni ilk kışkırtan neydi emin değilim bugün, acaba yazmayı seveceğimi mi hissettim, yoksa yazabileceğimi mi… Hangisi bilmiyorum ama bir şeyler içimde kıpırdanmaya başladı. Sonra Yapı Kredi için hazırladığım Adalet Cimcoz kitabı bana müthiş bir güven verdi, çünkü o kitabı hazırlarken deneysel bir yazma süreci yaşadım. Bir kitap yazmak çok gözümde büyüyordu, yapıp yapamayacağım konusunda endişelerim vardı. Üstelik zor bir konuydu elimdeki. Eksik bilgiler, bir hayat hikâyesi olup olmayacağını hiç kestiremediğim bir öykü, nasıl bir şey ortaya çıkacak emin olamadığım bir malzemeyle baş başaydım ve sonunda deneysel bir kitap yazdım. Klasik bir biyografi değil de, kendimi de içine kattığım, yazarın çalışma serüvenini eklediğim ve anlatımda bir deneysellik içeren, yazabiliyor muyum, bir şeyi toparlayıp farklı bir şekilde aktarabiliyor muyum testiydi benim için o. Ne yaptığımı bilmeden çıktım o sınavdan ama sonra o çalışma kitap olarak karşıma dikildi, üstüne üstlük övgülü eleştiriler aldı ve herhalde benim aklımı çelen de o oldu. Artık parmaklarımın ucundaki klavyeye başka gözle bakmaya başladım. Beş Sevim Apartmanı’na böyle bir yoldan geldim. Kendinden emin olmak konusunda çok mu cimriyim bilmiyorum, zor ikna oluyorum bir şeyi yapabileceğime; sonuçlarının beni mutlu edeceğine inanmadan hiçbir işe giremiyorum, ki yazarlıkta da bu en büyük risk. Yaptığınız şeyin sonunun hüsran olması çok kolay ya da bana öyle geliyor. Benim o hüsrana katlanacak duygusal gücüm yok. O yüzden çok temkinli, çok yavaş oldu. Belki de bu yüzden otuz beş yaşımda çıktı ilk romanım.

Peki sonuç seni tatmin etti mi?
Tatmin etmek fiilini kullanmak mümkün değil. Ben hâlâ şaşkınlık içindeyim. Çünkü beklediğim, hedeflediğim, heveslendiğim bir şey değildi kurgusal bir şey yazmak. Sonra yazdıklarımın kitap haline gelmesi ve hiç tanımadığım insanların onları okuması… Ben bu hayalle büyümedim. Oysa insanlar biliyorum küçük yaşlardan itibaren yazar olma hayaliyle büyüyorlar. Benim gençliğimin hayalleri tamamen oyunculuğa hedeflenmişti. Tüm enerjimi o hayal yuttuğu için yazmakla başım hiç derde girmemişti. Sadece obur bir okurdum ben o kadar, rastlantılar beni yazarlık yoluna sokmasa ölene kadar da böyle kalabilirdi aslında.

Yazmanın hayatındaki karşılığı ne?
Tamamen bir hediye olduğunu düşünüyorum yazma yeteneğinin. Hem de öyle doğumgününde, yılbaşında alınmış tarihli, yerli yerinde bir hediye değil de durup dururken, beklenmedik, umulmadık bir şekilde, umulmadık bir zamanda verilmiş bir hediye. Çünkü ben “yazmazsam yaşayamam” demedim hiç ama yazarak bambaşka bir hayata sahip oldum. Yazıyla ilgim olmadığı zamanlar kendimi eksik hissetmiyordum ancak yazarak çoğaldım. Bu noktadan sonra yazamasam ölmem ama eksilirim galiba.

Nasıl yazarsın, törenlerin var mı?
Sabahın çok erken saatlerinde kalkıp yazıyorum. Gün ışığında ama yine de insanlar henüz uyurken... Çoğu yazarın aksine geceyle aram iyi değil. Sabah enerjisiyle sözcükler daha güçlü kanat çırpıyorlar zihnimde. Hafızam daha açık oluyor ve hızım geceye oranla üç kat daha fazla sabahları. Günün ilerleyen saatlerinde ev dışındaki hayatla ya da evdeki iş güçle ilgilenmeyi tercih ediyorum. Geceleriyse artık yazamayacak kadar yorgun oluyorum. O yüzden erkenden uyuyup gün ışığıyla birlikte yataktan kalkmayı seviyorum. Ve saat 11’e kadar genelde masamın başında oluyorum. Alışkanlıklardan söz ediyorsak bir de pencereye, ya da açıklığa yüzüm dönük çalışamıyorum. Çünkü dışarısı aklımı çeliyor. Kapanıp zamanı, diğer insanları ve şeyleri unutmam lazım çalışırken. Olmazsa olmazlarımın başında bilgisayar var. Asla kalem kâğıtla yazı yazamıyorum artık. Zaten bilgisayar öncesi de daktilosuz iki satır yazamazdım. Çünkü hızlı yazmayı seviyorum. Kalem buna asla olanak vermiyor. Kalemle yazarken hız demek bende okunaksızlık demek. Durup, düşünüp, aheste cümleler kurmak benim için zûl olduğundan bilgisayar olmazsa yazarken acı çekiyorum adeta.

İnsan Beş Sevim Apartmanı’nı okuyunca, karşısında büyücü bir yazar bekliyor. Var mı ailede büyücülük?
Hiç yok. Ailem son derece mantıklı, ayakları yere basan insanlardan müteşekkil… Sadece ailem değil ben de öyleyim. Bende de yok. Tuhaf bir şekilde ben yaşadıklarını, tecrübelerini yazabilen biri değilim. Tam tersine hayatımda yeri olmayan ama başkalarının hayatlarında nasıl olup da kendine yer bulabildiğini aklımın almadığı şeyler üzerine kafa yoruyorum. İç dünyam çok karmaşık değil, çok bilinmezlerle dolu değil, son derece sıradan, son derece iyimser. Ama dışarıdaki dünyanın böyle olmadığını görebilecek kadar da aklım başımda ve gözlerim faltaşı gibi açık. Benim tecrübe etmemiş olmam belki de dışarıda olan bitenleri, başkalarının çok yoğun yaşadığı tecrübeleri hem çok açılı algılamama hem de üzerlerinde çok kafa yormama neden oluyor. Belki bir parçası olsaydım… büyüler, cinler hayatımda olsaydı ya da büyük trajediler olsaydı hayatımda, böyle bakamayacaktım olaylara.

O zaman cinlere, perilere inanmıyorsun.
Tabii tabii. Gerçeküstü hiçbir şeye inanmıyorum.
Beş Sevim Apartmanı’nda cinli perili hikâyeleri kullanman, anlatmayı seçtiğin altı kişinin hikâyesi için sadece bir yöntem miydi yoksa…
Ben inanmasam da insanların buna çok yoğun inandıklarını, bu tür tecrübeler yaşadıklarını biliyorum. İlk bakışta her ne kadar ana motif gibi görünse de cinler, periler, olağanüstü olaylar, asıl motif insan gerçekleri, insan trajedileri; bunların cin-peri inançlarıyla üstleri örtülüyor. Organlarımızın deriyle örtülü olması gibi. Tuhaf bir organizma var ve çoğu zaman da hastalıklı bir organizma bu. Her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberleri dediğimiz, bir otobüse bindiğimizde o otobüsteki insanların dörtte üçünün hayatında yeri olan cinayetler, cinnetler, yoksulluk… asıl motifi o kitabın. Diğeri bir sos gibi lezzet veren, belki biraz daha eğlenceli algılanmasını sağlayan, acı tadını yumuşatan, onu masallaştıran bir detay.

Beş Sevim Apartmanı’nda kahramanların kendi ağızlarından anlatıkları hikâyeleri dinliyor, ardından hikâyenin aslını öğreniyoruz. Bu esnada cinler, periler dışında da sürekli bir gerilim, bundan da öte bir şeyler olacakmış hissi uyanıyor insanda. Polisiye-gerilim türleriyle aran nasıl?
Polisiye kitap hiç okumam. Gerilimle de aram yok. Sanırım ben gerilimi gündelik hayatımda yaşıyorum. Dışarı çıktığım zaman, televizyonu açtığım zaman geriliyorum. Hayatın müsaade edebildiği şeyler yani gerçekler beni çok ürkütüyor. Fantezi değil hiçbiri, uzak bir yerde de yaşanmıyorlar; yanı başımızda, gözle görülebilecek, elle tutulabilecek kadar yakın trajedilerin ülkesinde yaşıyoruz.

İki romanında da İstanbul’un en ilginç mekânları var; Pürtelaş Sokağı ve Balat. Hatta Balat iki romanda da yer buluyor kendine. Balat’la aranda ne var?
Haliç kıyısını çok seviyorum. Doğup büyüdüğü yeri, şehrini, İstanbul’u seven bir insanım. Her yerini, her seferinde ilk kez görüyormuşum gibi gezdiğim bir şehir. Çok şey vaat eden, çümbüşlü, sırları olan böyle bir şehir ister istemez insanın ilgisini çekiyor. Ve yazarken de en başta o gelip kuruluyor baş köşeye. Hemen zemini hazırlıyor, gel beni yaz, gel buraları yaz, bak şuralara gitmiştin, bak hatırla sana neler anlatmıştım diyen kışkırtıcı bir arkadaş gibi. Haliç kıyısı da her vesileyle gittiğim, her gittiğimde farklı şeyler gördüğüm çok zengin bir masal dünyası benim için…

Romanlarının, iki tane çok okkalı teması var; zaman ve tanrı. Nasıl bir derdin var zaman ve tanrıyla? Tanrıya inanıyor musun?
Zamana değgin, sanırım tüm çağdaşlarım gibi yetişememek, nasıl geçtiğini anlayamamak, doğru değerlendirememek türünden bir sürü şikâyetim var. Bir yandan da anlamaya çalıştığımız bir şey zaman. Hem çılgın gibi harcıyorsunuz, kontrol edilemez bir şekilde elinizden çıkıyor, nereden geldiği nereye gittiği belli değil. Hem de her şeyinizi belirliyor, hayatımıza hâkim. Yaşamın da bir zaman olduğunu düşünürseniz, doğumla ölüm arası, o zaman yaşamın ta kendisi zaman. Etiniz canınız kadar kıymetli. Ama en hoyrat kullandığımız şey aynı zamanda. Yarı düşman yarı dost bir arkadaş gibi. Bütün bu tanımları tanrı için de yapabiliriz, ancak zamanın varlığından ne kadar eminsem, tanrının var olmadığından da o kadar eminim. Dinlerin tarihi olduğunu bildiğiniz noktada dindar olamazsınız, herhangi bir dine mensup olamazsınız. Benim için o kadar karışık bir konu değil. Şüpheyle bakacağımız, anlamaya çalışacağımız binlerce felsefi ve sosyolojik sorundan biri olarak duruyor tanrı benim için. Toplumsal bir değer olarak varlığını gerçekten kabul ediyorum. Hatta Kırmızı Zaman’da, Allah fikri karşısındaki duruşumu çok net veren bir cümle var; “Allah varsayımsal haliyle bile her şeye kadirdir.” Bir defa, Allah müthiş bir felsefi kavram, müthiş bir kestirme yol bir sürü duyguyu anlatmak için. O yüzden gündelik hayatımda herhangi bir tasarruf yapmadan Allah’la ilgili kelimeleri gayri ihtiyari kullanıyorum. Bu açıdan bütün insanların hayatında olduğu kadar benim hayatımda da var. Ama yazarken, “Allahtan” kelimesini kullanmamak çok zor. Çünkü bunu kullanmadığınız zaman yerine koyacak kelime yok. “Allahtan” yazmamaya çalışıyorum ve bu dünyanın en zor işi, inançsızlığın beni köşeye sıkıştırdığı en korkunç nokta. Çok isterdim “Allahtan” yazabilmeyi çünkü çok şey anlatıyor. “İyi ki” kesinlikle o duygunun karşılığı değil.

Kırmızı Zaman’ı bölümlere ayıran sözlük parçaları var. Ama bu senin tarafından oluşturulmuş bir sözlük. Sözlüğe girecek kelimeleri doğrudan romandaki temalara göre seçtin sanırım. Ama, bir kelimenin hangi tanımlamaları barındıracağına nasıl karar verdin?
Başta sözlüğü kitabın arkasına koymayı düşünüyordum ve ismi “Yabancılaştırma Sözlüğü” olacaktı. İçindeki tanımların seçimi belli bir hedef saptanarak yapılmadı. Çünkü orada vermek istediğim; her kelimenin, her kavramın tek bir anlamı olmadığı, çeşitli durumlarda çeşitli birleşimlerde bambaşka anlamlar ortaya çıkabildiğiydi. Kitabın da aslında temel felsefesi budur. Tek doğru, tek gerçek yoktur; kavramların, kelimelerin anlamı hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak değişebilir. O yüzden onlar bir formülle yerleştirilmedi. Bu açıdan çözülmesi gereken bir şifre yok ortada ama kitap bütünüyle bir şifre zaten. O karmaşık ve çok anlamlı haliyle her kelime, büyük bir şifrenin parçası.

Adalet Cimcoz kitabı ve romanların dışında bir de Sevgili Doğan Kardeş kitabın var.
Onlar da gazeteci Mine Söğüt’ün becerileri. Adalet Cimcoz kitabı da, Doğan Kardeş de öyle, şu anda üzerinde çalıştığım “Orhan Veli” kitabı da. Onlar, benim asıl mesleğim olan gezetecilik tecrübelerimle beslenen ve bu romanlar yazılmasaydı da yazabilecek olduğum kitaplar. Bu benim zanaatim.

Ama sanırım Doğan Kardeş diğerlerinden daha farklı bir çalışma oldu senin için?
Evet o bir yanıyla nahif bir dünyanın, küçük okurların, küçükler için yarım asır boyu çıkarılmış bir derginin öyküsünü anlatıyor ama diğer yanıyla da son derece sert bir değişimin öyküsü var içinde. Doğan Kardeş’te 1950’lerde başlayan, büyük umutlarla, geleceğine çok şeyler yüklenen bir Türkiye’yi görüyorsunuz. Küçük, sağlıklı bir çocuk yüzüyle başlıyorsunuz ve sonra o çocuğun işsiz güçsüz, apolitik bir şekilde, yanlış politikalarla, kaybolan değerlerle nasıl 70’lere geldiğini, getirildiğini görüyorsunuz. Sonra 70’lerde bıraktığınız çocuğun da 2000’lerde bu halde olacağını görüyorsunuz. O tuhaf bir Türkiye kitabı oldu aslında. Türkiye’nin yaşadığı politik değişimler, sosyal karmaşalar, şaşan, ıskalanan hedefler... 50’de çocuklara kuponları sakın kesmeyin, başka bir kâğıda yazın ve bulmacaları bize öyle gönderin deniyor.. Tüketimin kötü, üretimin yüce bir şey olduğunun bilindiği ve nesillere empoze edildiği bir dönemde başlıyor macera; piyano, keman çalan, resim yapan küçük yetenekler hakkında, çocukları sanata edebiyata özendiren yazılarla donatılıyor sayfalar; 70’lerdeyse artık küçük sinema artisti bilmem kimin fotoğrafları var dergide. Kesmeyi falan bırakın, tam tersine her fırsatta kesin, tüketin deniyor çocuklara… böyle bir nesil yetiştiriliyor. 80’lere hazırlanıyor çocuklar. Nasıl yola çıkılmış ve nereye gelinmiş, bunu görüyorsunuz Doğan Kardeş’te. Çok acıklı bir hikâye çıktı ortaya, çok kötü yaşanmış bir Türkiye tarihi.
Oyuncu olmayı düşlerken yazar oldun. Her ikisi de bir şekilde “sahnede” olmak anlamına geliyor. Yazarların medyayla ilişkilerinin sıkça sorgulandığı şu dönemde senin bu konuya yaklaşımın nasıl?
Karşıma çıkmasından çekindiğim iki sorudan biri bu. Diğeri de, aman sorma diye söylüyorum, bu yıl çok roman yazılmış olmasını, herkesin roman yazmasını nasıl değerlendiriyorsun sorusu. Çünkü her ikisi de beni gerçekten ilgilendirmiyor. Her şeyin bir magazin yönü, değeri her zaman vardır. Edebiyatın da olması kaçınılmaz. Ama bu konularda ahkâm kestiğiniz zaman da o magazinin bir parçası olma tehlikesi doğuyor. Renginizi konuşarak değil duruşunuzla, kendi payınıza düşen karede verdiğiniz resimle ifade etmeniz daha doğru.

Peki bir gazeteci olduğun halde medyayla ilişkide sınırların var mı?
Var tabii ama bu sınırları kontrol etme becerimden her zaman tedirginim. Mesela eğer doğrudan yaptığım işle, ilgi alanlarımla ya da mesleğimle ilgili değilse herhangi bir soruşturmada görüş bildirmemek gibi bir ilkem var. Yani Avrupa Birliği’ne girelim mi girmeyelim mi, ya da televizyondaki x dizi yararlı mı zararlı mı gibilerinden soruların bana yöneltilmesini istemiyorum. Ancak bir yerde o konuda bir yazı yazmışsam, bilir-ilgilenir kişi olarak söyleyecek sözüm olabilir. Aksi halde bir sürü soruşturma haberin içinde fuzuli resim olarak durursunuz ve bir gün gerçek derdinizi anlatmak istediğinizde sözleriniz diğerleri arasında kaynar gider...

Tekrar romanlara dönersek, okuyucunla karşılaşma fırsatın oldu mu?
Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda ilk kez okuyucumla karşılaştım ve müthiş bir duygu olduğunu anladım bunun. Daha önce kitabınızı okumuş, sevmiş oluyorlar ve ikinci kitabınızı da müthiş bir beklentiyle alıyorlar. Ben bir hikâye, roman okuduğum zaman, eğer seversem hemen yazar tarafına geçmek istiyorum, yazarı anlamak, tanımak, çözmek istiyorum. Ve işte bir yerlerde birilerinin sizin yazdıklarınızı okuyup heyecanlandığını, size inandığını ve güvendiğini, benzer duygular yaşadığını görmek, hissetmek müthiş bir şey.

Romanlarının filme alınacağını duydum biraz bundan bahsedebilir miyiz?
Beş Sevim Apartmanı için böyle bir çalışma var. Daha hayal aşamasında, Promete Film’den teklif geldi. Kitabı okumuş, çok sevmişler ve film olmasını istemişler. Handan Öztürk bir yazar ve belgeselleri olan bir sinemacı. O üzerinde çalışıyor şimdi, yönetmenliğini de o yapacak. Bir senaryo ortaya çıkarmaya çalışıyor. Hayal olarak kesin ama bir netlik yok henüz; eğer senaryo ortaya çıkabilirse, çıkan senaryo önce yapımcının, yönetmenin ve benim içime sinerse... Bu tür projelerin çoğu kez yarı yolda kaldığını bildiğim için kesinleşene kadar ben de heveslenmiyorum. Ama insanı baştan çıkaran bambaşka bir duygu var. Yazdığınız bir şey bambaşka disiplinlerden insanları heyecanlandırıyor, kendi emeklerini, yaratıcılıklarını, enerjilerini sizin kurduğunuz bir dünyadan yola çıkarak bambaşka bir alanda harcamayı göze alıyorlar. Film hiçbir zaman gerçekleşemese bile bu heves, bu talep bile bir yazarın kendini iyi hissetmesi için yeterli sanırım.

Sıradaki kitabın roman mı olacak? Ve yine ilk iki romanın ekseninde, yani yine konusu üçüncü sayfa haberlerinden ve kaba tabirle, tımarhaneden kaçma türden bir masal mı olacak?
Daha Kırmızı Zaman’ı yazmadan önce hayalimde olan bir proje var. Bir roman projesi ama ben önceden oturup çok büyük planlar yaparak çalışabilen biri değilim. Eğer gerçekleştirebilirsem ilk kez üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir konu üzerinde çalışacağım. Diğerlerinden farklı bir çıkış noktası olacak ama zannetmiyorum ki onu da bir masal tadına sokmadan yazabileyim. Kaynağı daha gerçek hikâyeler olan ama büyük olasılıkla gene kanatlı bir şey çıkacak ortaya.

Kapaklar karikatürist Bahadır Baruter’in, yani eşinin imzasını taşıyor. Bu kapaklar nasıl oluşturuldu?
Ben Bahadır’a yazma sürecinde devamlı anlatıyorum; iyi, daha doğrusu tahammüllü ve hızlı bir okur olmadığı için baştan sona okumuyor ama kitaba mutlaka genel haliyle hâkim oluyor. Birlikte karar veriyoruz nasıl bir kapak olabileceğine. Onun zaten müthiş bir düş gücü var çizgiyle baş başa kaldığında. Benzer şeyleri seviyoruz, benzer duygularımız var. Çok ortak bakarız hayata. Benim yazdığım şeylerin duygusu zaten onda olan şeyler. O yüzden gördüğüm kadarıyla zorlanmıyor ve ortaya çıkan her iki kapak da ikimizin de içine fazlasıyla sindi. En korktuğum şeydir kitabın kapağı, çünkü şekilperest bir insanım; şeklin de söylediği çok şey olduğunu düşünürüm, o yüzden o kıymetli kitabın içine konduğu kılıfın beni ve yazdıklarımı doğru bir şekilde ifade etmemesi beni üzer.

Çok röportaj yapmışlığın var ama artık soran değil, cevaplayansın. Yer değiştirmek nasıl bir duygu?
Bu dördüncü kitap ve artık alıştım. Fakat ilk başta korkunç yadırgıyordum. Ben söyleşi yaparken kendimden çok emin ve rahat oluyorum. Ama meğer söyleşi yaptığınız kişi sizi farklı görüyormuş. Ben bununla yüzleştiğim anda çok sarsıldım. Soru sorarken aslında soru sorduğumuz insanın da bizi gördüğünü gördüm, çünkü görünmez zannediyorsunuz kendinizi. Aynaya bakıyor gibiyim artık söyleşilerde...

 

Yorum (0) :: Bağlantı

• 2008-04-04 - Faruk Nafiz Çamlıbel’e Mektuplar

Kategori: Ani

Faruk Nafiz Çamlıbel’e Mektuplar

HAZIRLAYAN: Mustafa Koç


...

12/11/1929
İstanbul

Azizim Faruk,
Bugün sana Hayat için bir şiir gönderiyorum. Bu münasebetle geçen nüshalardan birinde intişar eden “Temaşa” makalesinden de bahsetmek isterim. Bu makaleyi yedi, belki sekiz ay evvel İstanbul’da Osman Bey’e teslim etmiştim. Bu kadar uzun bir teehhürden sonra intişarına da manâ veremedim. Esasen Hayat’a bu makalemin ve diğer bende müsveddesi olmayan bir şiirimin ziyaa uğramış olmasından dolayı yazı göndermiyordum. İstersen badema yine yardım ederim. Neşredilmiş olan “Temaşa” makalesinin ücreti de henüz bana yollanmadı. Gerek bu mektubumla yolladığım şiirin gerek intişar eden makalemin ücretlerini bana doğrudan doğruya “Galatasaray Lisesi Türkçe ve Edebiyat Muallimi Halit Fahri” adresine göndertmeni rica eder ve gözlerinden öperim kardeşim.

Halit Fahri [Ozansoy]

Edebiyat Birliğine aza olmanı teklif eden mektuba cevabını bekleriz. Birlik en değerli arkadaşları lisesinde görmek ister.

26 Haziran 1930

Muhterem Faruk Nafiz Bey,
Yazılarıma bir kıymet verdiğinizi bilmediğimden, bunu öğreten mektubunuza memnun oldum. Cevap yazmakta geciktiğimin sebebi, Yalova’ya gitmiş olduğumdan Düyun’a gelemediğimdir. Hamdullah Subhi Bey şahidimdir ki mektubu ancak geçen gün oraya beraber gittiğimizde aldım.
Türk Yurdu’nun her nüshasına leffen gönderdiğim edebî musahabe tarzında bir yazı vermem hususunda Hamdullah Subhi Bey’le görüşmüş ve mutabık kalmıştım. Bu defa ilk verdiğim bu yazı kendisine dair olduğundan bunu Hamdullah Subhi’ye okudum. Size söyleyebilirim ki neşrinde bir mahzur görmüyor. Ancak kendisine ait olduğu cihetle bilâ-vasıta Uluğ Bey’e göndermemi söylemişti. Mektubunuz üzerine bunu size gönderiyorum. Ümit ederim ki vaktiyle sizin işleriniz için elimden geldiği kadar uğraşmış olduğumu lutfen hatırlayarak bu bapta size olan şu ricalarımı çok görmezsiniz:
Yazının yeni harflere tebdili için Hamdullah Subhi Bey mecmuanın teşkilatı müsait olduğunu söyleyerek bu şekilde göndermemi tavsiye etti. İktiza ederse oradaki kâtibinize makale başına bu iş için iki lira kadar bir şey verelim; ben buna memnun olurum. Fakat mürettep hataları nasıl tashih edilecek? Acaba son tashihleri bana göndermeniz zahmetli mi olur? Aksi takdirde tashihlere iyi dikkat olunmasını temin edebilir misiniz? Ruşen Eşref’in “Damla Damla”sı münasebetiyle yazdığım bir makale Yurt’ta kırk kadar yanlışla tabedilmişti. Tercih ederseniz yazıları ben burada yeni harflere çevirteyim ve eğer bu tarz müreccah ise bu yazıyı da geri gönderseniz olur. Bu işi münasip gördüğünüz şekilde yoluna korsanız size minnettar olurum. Mecmuaya derc edilecek makaleler ayın kaçında yetişmelidir? Bir daha vakit gecikdirmemek için Lebon yerine doğrudan doğruya atideki adresime yazmanızı rica eder, cevabınızı bekler ve bilmukabele arz-ı hürmet ederim efendim.
Abdülhak Şinasi [Hisar]

Beyoğlu’da Firuzağa’da Sakabaşı Caddesi’nde 15 numaralı Amasya Apartmanında.
Eğer yazıyı geri gönderirseniz mektubu lutfen taahhütlü göndermenizi de rica ederim efendim.

9 Teşrin-i evvel [Ekim] 1930

Muhterem Faruk Nafiz Bey,
Türk Yurdu’nu İstanbul’da bulduramıyorum. Lutfen birer tane olsun göndertmenizi rica ederim, hatta geçen nüshayı da. Zira makaleyi görmek için başkasından aldım, geri vereceğim. Gerek size gerek maatteessüf tanışmak fırsatına nail olamadığım Uluğ Bey’e bu yazının Türkçe kısmının yanlışsız çıktığına birçok teşekkürler ederim. Yalnız makalenin ismi kapağa yanlış geçmiş ve yalnız Fransızca kelimelerin ekserisi yanlış dizilmiş. Fakat bu defa bu kelimeleri Latin harfleriyle ve iyi okunaklı yazdım. Binaenaleyh bu yazının hiç yanlışsız çıkacağını ümit ediyorum. İlk nüshaya yetiştirmenizi ve yine sizin de Uluğ Bey’in de himmet ve dikkatinizi rica ederim. İsterseniz tashih edilmiş provaları taahhütlü olarak bana gönderiniz. Derhal iade ederim.
İstanbul’da yaptırmak istediğiniz bir işiniz olur da bana havale ederseniz pek memnun olacağım. Mecmua çok güzel basılıyor. Şiir neşretmeyi de ihmal etmeyiniz. Baki uzun cevaplarınıza intizar ederek size de Uluğ Bey’e de hürmetlerimi arz ederim efendim.

Abdülhak Şinasi

...

 

Yorum (0) :: Bağlantı

• 2008-04-04 - Avrupa Romanına Dair

Kategori: Inceleme

Avrupa Romanına Dair

İlyaz Bingül


Zamanı yalnızca bir çerçeve olarak değil tekil insan eylemlerinin gelişimine koşut bir öğe olarak kullanan romanda, insanın bu dünyada başından geçen olaylar her şeyden çok daha önemli ve anlatılmaya/yazılmaya değer görülmüş; insanın yaşamı kalem kardeşliğiyle seyahat motifine dönüştürülmüştür. “Seyahat, dinin hizmetine girmiş; Hıristiyanlık, antikçağ ile ortaçağ arasında bir köprü kurmuştu. Ortaçağ Avrupası insanın en büyük yolculuğu hac sırasında yazılan seyahatnameler okuru yolculuğa heveslendirmek ve cesaretlendirmek amacıyla, garip bitki ve hayvanlar, ticaret yaşamı, yabancıların gelenekleri ve çeşit çeşit acayiplikleri uzun uzun anlatılır; prens ve aristokratların çıktığı bu seyahatler, efendinin “cesur eylemleri”nden biri olarak görülürdü” (Löschburg, 1998; s. 25-32). Onyedinci yüzyıla gelindiğinde, çoğu saray çevresiyle sınırlı kalan yolculuklar, “mevki sahibi” kişilerin eğitim ve eğlence programının bir parçasıdır artık.
Hıristiyan geleneğinde Kurtarıcının ve azizlerin dünyadaki seyahati (yaşamı), kutsal bir tarihi oluşturan olaylar olarak değerlendirilmiştir. Yahudi-Hıristiyan geleneğinde kutsal bir tarihin aracısı (medium’u) olarak değerlendirilen zaman, seçilmiş bir halkın başına gelen özel bir olaylar dizisi olarak düşünülmüş ve zamanı ebedi bir dönüş olarak değerlendiren paganist, döngüsel görüşlere karşıt olarak kullanmıştır. Romancı yolculuk motifiyle sözde dünyevi, sıradan, olağan olayları ve kişileri anlatarak kurtarıcının ve ermişlerin kutsal tarihini oluşturan olayları anlatır. Onsekizinci yüzyılın oturmuş burjuvazisi için seyahat “felsefi”, laik bilginin kaynağı olacaktır. Dini seyahat dini merkezlere, kurtarılacak ruhlara yapılırken; laik seyahat öğrenme ve güç merkezlerinden, insanın kendinden başka hiçbir şey bulamayacağı yerlere yapılır. İnsanın kendini, kendi kaderini gerçekleştirmesinin bir aracı olması anlamında seyahat motifi Zamanın laikleşmesi yönünde evrilir (Fabian, 1999; s. 20-27).
Dinin hizmetine giren seyahat ardından da romanın hizmetine girecek ve romanların ana temasını yolculuk oluşturacaktır. “Modern gerçekçi romanın ilk büyük çağı, yani İspanyol pikaro romanı ya da Elizabeth dönemi romanı, ilk büyük deniz yolculuklarının yapıldığı döneme rastlar kesinlikle” (Butor, 1991; s. 65). Yirminci yüzyılda sandalyede oturan adamın roman kahramanı olma olasılığı vardır, ama ilk romanlarda bu olanaksızdı. Roman kahramanları, tıpkı pek çok masalda, destanlarda ve romance’da olduğu gibi, sonunda öykü kişisinde önemli bir gelişmenin olacağı küçük ya da büyük bir yolculuğa çıkar. Kişilerin eylemleriyle hareket ölçer aygıtına dönüşen roman, okuyucuya “yolculuk anılarının insanda uyandırdığı o çocuksu merakı harekete geçiriyor ve ona meçhul bir dünyaya kaçışın o enfes tadını veriyor”du (Sarraute, 1985; s. 44). Derlediği bu “egzotik besinler” anlatıya otantik görünüm katarken okuyucu da merakını tatmin ediyor, öte dünyalar karşısında duyduğu tedirginliğini dindiriyordu. Ne var ki, tarihsel gelişimi içinde roman, “eskimiş tekniklere olan inatçı bağlılığı yüzünden önemsiz bir sanat haline” gelecektir (Sarraute, 1985; s. 49).
Romanda cisimleşen “tipolojik zaman”, zamanı ne geçen zaman ne de doğrusal bir ölçekteki referans noktalarıyla değil, toplumsal-kültürel açıdan anlamlı olayların terimleriyle, bu tür olayların ölçüldüğü bir zaman kullanımına işaret eder. Yazılı kültüre karşı yazı öncesi kültür, moderne karşı geleneksel türünden karşıtlıklar içeren çok sayıda permütasyonun altında işte bu tipolojik zaman yatar, der Fabian. Oysa “zaman; vektörel, fiziksel anlamlarından neredeyse tamamen yoksun bırakılabilir. Bir hareket ölçüsü olmak yerine, bir durumlar niteliği olarak görülebilir; ne var ki bu, bu dünyanın insan toplulukları arasında eşit dağılmayan bir niteliktir” (Fabian, 1999; 45-46).
Romancılar insanın “zaman” okunun işaret ettiği olaylardan bağımsız, doğrusal olmayan nice kesik, bölüntülü değişkenin cirit attığı düzlemsel bir zamana sahip olduğunu görmemekte ayak direttiler. Romanı kesintisiz, bütüncül bir öykünün aracı kıldılar; insanı, romanın akışı için gerekli şeyleri eyleyen bir ipleri kalemden kuklaya çevirdiler. Onların bu saplantısı romana yol açan bir öykünün sonuna varmak için seçilmiş bir kişinin başına gelen, yazılışıyla özel bir olay(lar dizisi) olarak düşünülmüş, çoğu kez de bu amaçla yazmaya değer görülmüştür. Sonuçta roman, düzlemsel zamanın durumlar niteliği olarak görülemez, bir hareket ölçü birimi olur. “Bir kafesten başka bir şey olmayan olay örgüsünce oluşturulan yüzeysel dramatik eylemler” (Sarruate, 1985; s. 8) romanın oturgası olur çıkar. Dünya, gözleyerek kavranan nesnelerin ve yüzeylerin organik bir bileşeni, resmi olarak tasarlandıkça, düzlemsel bir zamanda kendi kendine konuşan ağız, ağızlar, bir ötekinin karanlığından uzak, karanlıkta kalakalacaktır. Yeni dünya, kesintisiz ve organizmalarla lebeleb dolu bir resim-mekân olarak sergilenir.
“Yeniçağ”da Batı coğrafyası pek çok köklü dönüşümlere sahne olur. Romanın tarihi bu değişimlerden ayrı düşünülemez. Matbaa ile roman arasındaki ilişkiye, “uygarlık süreci”ne, burjuvaziyle gelen ‘para kültürü’ne değinmeden önce resim/imge kavrayışındaki değişime kısaca değinelim.
Yeniçağa özgü imge anlayışınca model ile imge, görünen ile görünmeyen, gösteren ile gösterilen birdir. Zeynep Sayın bunun, imgenin çifte varoluşundan vazgeçmek olduğunun altını çizer. Yeniçağ’da yeni olan, imgenin, görüntünün, gerçekliğin hakiki görüntüsü olduğu yanılsamasıdır ve “kendini hakikat olduğu iddiasıyla ortaya koyan bütün imgeler pornografiktir” (Sayın, 2003; s. 15-28).
Lukacs’ın Avrupa romanı için kullandığı “Avrupa gerçekçiliği”ni, Zeynep Sayın’dan el alarak, “pornografik gerçekçilik” adlandırmasıyla tanımlayabiliriz. Avrupa romanı; cinsel organları ve onların çeşitli organik işleyişini göze getirdiği için değil, kişinin kendine ait gözünü yitirmesine yol açtığı ve göz ile bakış arasında oluşan bakışın alanını yok ettiği ya da perdelediği için pornografiktir. “Yeniçağ, bakışın özneye ait olduğu görüşünde diretmekte ve öznenin nesneleştirdiği evreni temsil etmektedir: Bu türden bir temsile ise artık yavaş yavaş sanat ismi verilecektir” (Sayın, 2003; s. 28-29).
Yazının sanat kılığına büründüğü roman “Avrupa gerçekçiliği”nde her şeyden önce bir teşhir nesnesi olarak algılanıp kavranacak bir ‘resim’dir. “Avrupa gerçekçiliği”nin zihinsel örgütlenişinde ‘resim’ gerçeği yansıtan, yerine geçenden öte, gerçek’in ta kendisi olur çıkar. Bir başka türlü denirse gösteren gösterilenin eşiti olur: resmin ötesinde gerçek yoktur. “Avrupa gerçekçiliği”, Heidegger ve Derrida’nın çalışmalarından esinlenen Mitchell’in adlandırmasıyla (Mitchell, 2001; s. 9-76), sergi-olarak-dünya’nın ürettiği mekanik temsil anlayışına yaslanır. Avrupalıların yaşayış biçiminin tipik özelliklerinden biri, görünümün düzenlenişine çok önem vermeleridir, diyor Mitchell. “Avrupa; disiplinin ve görsel düzenlemelerin, sessiz bakışların ve tuhaf simülasyonların hâkim olduğu, her şeyin bir düzene tabi kılındığı ve her şeyin tıpkı sergi gibi daha büyük bir anlamı hatırlatacak, temsil edecek şekilde düzenlendiği bir yerdir. Paradoksal bir biçimde, dünya sergisinin dışında karşılaşılan, gerçek dünya değil, yine gerçeğin modelleri ve temsilleri oluyordu (Mitchell, 2001; s. 44). “Dünya sergisi” derken, dünyanın sergilenmesinden değil, dünyanın bir sergiymiş gibi tasavvur edilip kavranmasından söz eder Mitchell.
Benjamin, romanı hikâyeden –daha geniş anlamda destan, masal vb. sözlü anlatıdan– ayıran can alıcı bir özelliğe değinir: Roman kitaba, bir başka deyişle matbaaya bağımlıdır. Romanın gelişmesi/yaygınlaşması matbaanın icadıyla mümkün olmuştur; ne sözlü geleneğe yaslanması ne de ona sızması değil, tersine kitaba yaslanması romanı öbür türlerden ayırır. Matbaa denli bir önemli etmen daha vardır: Romanın doğum odası, kendi yalnızlığında gizli arzularını dile dökemeyen çaresiz birey. Roman yazmak demek, insanın deneyimlerini anlatırken en akla gelmez olanları uç noktasına kadar götürmek demektir. Roman hayatın tam ortasında bir yerde durarak ve buradan, gördüklerini başkalarına anlatarak, yaşayanların büyük çaresizliklerini gösterir (Benjamin, 1993; s. 80-81). İçe bakış ve vicdanın içselleştirilmesi Hıristiyan münzevilik tarihine damgasını vurmuş; Aziz Agustine’in İtiraflar’ından Azize Théresé de Lisieux’un otobiyografisine dek (1873-97) pek çok yazıda yansısını bulmuştur. Yazının beslediği bu içe dönüşü matbaa daha da pekiştirmiştir.
Elizabeth Eisenstein, matbaanın etkilerinin ne denli geniş ve çeşitli olduğuna değinir: “Matbaa sayesinde İtalyan Rönesansı’nın yayılıp sürekli bir Avrupa Rönesansı’na dönüştüğünü, Protestanların reform hareketinin başladığını ve bu nedenle Katolik kilisesinin kendine yeni bir yön verdiğini, modern kapitalizmin geliştiğini, Batı Avrupa’da keşifler devrinin açıldığını, aile yaşamı ve devlet politikasının değiştiğini, o ana dek mümkün olmayan hızlı bir bilgi yayılımıyla evrensel okuryazarlığın oluştuğunu, modern bilimlerin önünün açıldığını, toplumsal ve zihinsel yaşamda başka birçok değişiklikler olduğunu ayrıntılarıyla açıklar” (aktaran Ong, 1995; s. 140-141). Matbaanın bilincimizi, kavrayışımızı nasıl değiştirdiğini; bütün duyuların katılımını ve empatiyi içeren işitsel-dokunsal kültürden matbaayla soğuk ve yalnız görsel uzaklığa geçtiğimizi; bilinçdışının, basım teknolojisinin dolaysız bir yaratısı olduğunu söyler McLuhan (McLuhan, 2001; s. 43, 343). Tipografik uzam, bilimsel veya felsefi hayal gücünün yanı sıra edebiyatçıların da hayal gücünü etkilemiştir. Yalnızca roman(cı)ları değil, şiiri de etkilemiştir tipografik uzam: Somut şiir, E.E. Cummings, Mallarmé ilk akla gelenler.
Benjamin’in romanla matbaa arasında kurduğu ilişkiden yola çıkarak, Osmanlı’da ‘roman’ onbeşinci yüzyılın sonlarında yazılmalıydı, çünkü II. Bayezit döneminde İstanbul’da ilk matbaa daha 1495 yılında açılmıştı (Berkes, tarihsiz; s. 60). Kaldı ki romanı, 1450 yılından önce matbaayı icat eden Çinlilerin ya da hem matbaası hem de alfabesi olan Koreliler ve Uygur Türklerinin yazması umulurdu.
Özetleyin, roman salt matbaanın/tipografik uzamın değil, matbaayı kuran bilincin, toplumsal örgütlenmenin ürünüdür. Matbaa romanın özellikle yayılganlık kazanması için gerekli koşullardan biridir, ama ortaya çıkışı için yeterli koşul değildir. Gutenberg’in matbaası (1450) ile modern romanın başlangıcı sayılan Samuel Richardson’ın Pamela’sının (1740) yazılması için üç yüzyıl beklemek gerekmiştir.
Batı’da, Norbert Elias’ın demesiyle, insan ilişkilerinin yapılanışı değiştiğinde, bedensel şiddetin tekel örgütlenmesi oluşumuna bağlı olarak kişiyi kendini tutma edimine alıştıran toplumsal biçimlendirme aygıtı, bireyin içinde istikrarlı, büyük ölçüde otomatik işleyen bir özdenetim aygıtı kurulduğunda ve tek tek kişilere sürekli düşmanlık ve savaşların zorunluluğu yerine daha barışçı, para ya da prestij edinmeye yönelik işlevlerin daha fazla sürekliliği olan zorunlulukları hâkim olup da duygu dışavurumları perde arkasına çekilince, bir zamanlar insan insana mücadelede dolaysızca yaşanan gerilim ve tutkuların bir kısmını artık kendi içinde yaşamak zorunda kalan Batı tarihinin kişisi, yoğun duygularını sürekli olarak toplumsal yapılanıştan yana düzenlemeye, yeniden biçimlendirmeye ya da bastırmaya çalışarak bir “üst-ben” geliştirir. “Hayat bir anlamda daha tehlikesiz, ama aynı zamanda daha az yoğun duygulu, daha az haz verici olur – en azından haz arzusunun dolaysız dışavurumu bakımından; ve gündelik hayatta eksik olan için hayalde, kitaplarda ve resimlerde bir ikame yaratır: böylece soylular, saraylılaşma yolunda şövalye romanları okumaya başlar” (Elias, 2002; s. 317).
Şiddet, toplum üyeleri arasındaki anlaşmazlıklarda kurallar koyan ya da bu kuralların kendisi demek olan kurumların elinde toplanır. Bu, şiddetin tekelleşmesidir. İnsanların kültürel birlikteliği ya da “uygarlık süreci” onlardan bir şey talep eder: saldırganlıklarını yaşamamak. Kültür; yalnızca içgüdülerden vazgeçmek değil, dışa yönelik saldırganlık duygusunun tatmin edilmesini önleyen birtakım yasaklar dizisi, bastırma anlamına gelir. Saldırganlık içe yansıtılır, içselleştirilir. “Günümüz kültüründe insanın mutlu olmadığı çok açık” diye yazacaktır Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda. Amacı “insanı doğaya karşı korumak” olan kültür ve “insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek” olan ‘uygarlık süreci’ mutsuzluk üretir, roman üretir. Freud ve Elias kendilerine özgü biçimde, kurumların maliyetinin zaman gelip yararlarını aşıp aşmayacağını, uygarlıkla kazanılan güvenliğin yüksek mutsuzluk karşılığında satın alınıp alınmadığını sorarlar (Reemtsma, 1998; s. 36, 109-111).
Pek çok uzman bir toplumun kabul edilebilir davranış kalıplarını üretme ve bunları dayatma hakkı olduğunu ileri sürerek: “Sosyal olarak denetlenen bir terbiye kaçınılmazdır, çünkü insanların doğal eğilimleri bir arada yaşamalarını imkânsız kılar, hem de kabul edilmeyecek kadar kaba ve tehlikelidir” der. İnsanın baskılanacak bu doğal eğilimlerinin başında gelen cinsellik ve saldırganlık dürtüleri özgür bırakılacak olursa hiçbir grubun felaketten kurtulamayacağına, toplumsal yaşamı bütünüyle imkânsız kılacak kadar şiddetli çatışmalar doğuracağına değinirler. İnsan; düzeltme, sahne arkasına atma ve gözetlemenin sonucu olarak toplum tarafından tanınan ve onaylanan, istenen bir kalıba daha uygun hale gelir. Bu insan tipi özellikle cinsellik ve saldırganlık dürtülerinin dışavurumlarını kontrol edip bilinçaltına atarak nasıl bastırdığını anlatan Freud’un çalışmalarında; bireysel şiddeti devlet tekelindeki şiddete teslim edilerek benliğin ben tarafından kontrol edildiği N. Elias’ın “Uygarlık Süreci”nde; peruklarla, pudralarla, dantellerle bir maskeye dönüşmüş insanın sahne önü ve sahne arkası yaratarak nasıl yarıldığını R. Sennett “Kamusal İnsanın Çöküşü”nde anlatır; Foucoult’nun ve Adorno’nun tüm yapıtları bu insanı tamamlar ve Lacan’a “ben, içi boş bir maskedir” demek düşer.
“Uygarlık süreci” sürekli bir huzursuzluğa, tatminsizliğe yol açar; can sıkıntısı ve yalnızlık duygusuyla kıvranan insan, dışa vuramayıp da bastırdığı, tatmin edemediği güdülerini dönüşmüş bir biçimde kurduğu hayallerde, boyadığı resimlerde, sayfalar tutan romanlarda doyurmaya yönelir. Tahakküm ile uygarlık arasındaki bu tarihsel gerilim Sennett’in demesiyle, pasifliğe yol açtı. “Uygarlık süreci”nin başı dertte insanları, huzursuz bedenleri roman kişisi kılığına büründü. En yetkin örneklerini Bovary’de, Rastignac’ta, Raskolnikov’da, J. Sorel’de, Anna Karanina ve nicesinde verdi. Sennett, insanlar bu uyumsuzluk ve huzursuzluğa daha ne kadar katlanabilir; “Kendi bedensel pasifliğimizden nasıl çıkacağız? Sistemimizdeki yarık nerede, kurtuluşumuz nereden gelecek?” (Sennett, 2002; s. 336) diye soracaktır.
Avrupa’nın buluşu olan roman bu “uygarlık süreci”nin ürünüdür. Aydınlanma çağının tarihsel akılcılığı ile insanın kurduğu düzenden dolayı kendisine yönelttiği bir övgüye dönüşen “uygar” sıfatı “barbarlığın” karşıtı olarak civis ve civitas sözcüklerinden türetilirken düzenli, eğitimli ve nazik anlamlarını içeriyordu. Sonraları “uygarlık” ve “kültür”, “uygar toplum” ve “uygarlık” birbirinin yerine kullanılır oldu. Bu noktada Marksizm müdahalede bulunur: Zenginlik, düzen ve incelik getirirken yoksulluk, düzensizlik ve bozulmayı da ardı sıra sürükleyen “uygar toplum”, kapitalist üretim tarzının yarattığı burjuva toplumudur (Williams, 1990; s. 18-20).
Aydınlanma düşüncesinde formüle edilen “modernlik düşüncesi”nin sac ayaklarından biri olarak sanat (öbür ikisi de bilim ve evrensel akıl) kendini şenliklerden, aristokratik saraylardan ve kilise etkinliklerinden ayırdıktan sonra bir kurum haline geldi. Sanat günlük etkinliklerden tecrit edilip ayrı bir insani etkinlik alanına çekildi. Estetik ideoloji, sanata kültürün sıradan normlarının geçerli olmadığı kültür-üstü bir alan olarak yaklaşır; roman ideolojisi de bundan payını alır. Sanatlara aristokratik sarayda, kilisede ya da karnavalda seyirci üzerinde yarattıkları etki yüzünden değer verilirken, burjuva sanatı kendini anlama aracıydı. Sanat kamusal gösteri alanından temsil alanına geri çekilerek kişiye özel, bireysel bir mesele haline geldi. Temsili bir pratik olarak sanat yalnızca eğlendirmiyor, duygulandırıyor, öğretiyor, yönlendiriyordu da. “Aydınlanmanın toplum mühendisliği projesinde edebiyat en etkili toplumsallaştırma –insanlara burjuva kültürü aşılama– aracı olarak ortaya çıktı” (Jusdanis, 1998; s. 144).
Batı’da edebiyat etkinliği yüzelli yıl boyunca dergilerde odaklanmıştı. Ondokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde bu durum değişmeye başladı: Edebiyat/Roman tefrika aracılığıyla yeni bir sunum alanı buldu. Az yer gereksinen kısa haberler gazetenin çekiciliğini arttıran öğelerin başında geliyordu. Şehirdeki dedikodular, tiyatrodaki entrikalar, bunların yanı sıra “bilinmeye değer” diğer şeyler kısa haberlerin en sevilen kaynaklarıydı. Ucuz çekicilik ve “kentten haberler” tefrika türünün en belirleyici özelliklerinden birini oluşturuyordu. Tefrika üslubu ne hemen, ne de her yerde benimsendi, diyor Benjamin. Dedikodu, haber alışverişi kafelerde, aperitif kadehlerinin başında gerçekleşiyordu. Bu arada edebiyatçı yaşadığı toplumla kaynaşıyor; bulvara, kaldırıma iniyor, edebiyatçı/romancı ile kaldırım orospusu arasındaki benzerliği anıştırarak bu inişi şöyle anlatıyor Benjamin: “Edebiyatçı, karşısına çıkacak ilk olay, espri ya da söylenti için bulvarda hazır bekliyordu. Meslektaşlarıyla ve sokaktaki adamla ilişkilerinin ağını bulvarda örüyordu ve rüküş kadınlar giyinme sanatına ne ölçüde bağımlıysalar, edebiyatçı da bu ilişkilerin sonuçlarını o kadar gereksiniyordu (Benjamin, 1993a; s. 108).” Tefrika romanlarının çok müşteri çekmesiyle satışlar artıyor, romancıların halk arasında ünlenmesi ve para kazanmasına yol açıyordu. Romanın bu yükselişini(!) Cioran şöyle özetleyecektir: İnsan, Rönesans’la birlikte kendi yazgısını ele geçirdi, sonra, yüceliğin ağırlığını taşımaya gücü yetmeyince, romana kadar düştü, burjuva çağının destanına, destanın yerini dolduran romana razı oldu. “Roman, edebiyatın kaldırım orospusu oldu” (Cioran, 2001; s. 133-137). Özellikle matbaadan sonra çok basılıp çok yayılma ve hemen ertesinde de çok satma ile romancı, yazar kimliğinde öykü satıcısına, bir başka deyişle öykü pezevengine dönüşmüştü.
Roman imparatorlukların dışına taşarken, sanatı olumlama veya ucuz eğlence aracı olarak gören kültür endüstrisine saldıran Adorno, romanın güvenilir bir unsur olarak sanatsal/estetik dayanaklarını gitgide yitirdiğini düşünür. Romanın; ideolojinin ve tüketimin dışına çıkamama tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı uyarısında bulunur, kültür endüstrisine karşı sanatın özerkliğini savunur.
Kapitalist burjuva toplumuyla yükselişe geçen “para ağı”, altın ve kâğıt bağlarından başka bütün toplumsal bağların çöktüğü bir dünyada, edebiyat ve güzel sanatlara da damgasını vurdu (Hobsbawm, 1989; s. 56). Ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde roman “tinsel bir düzeyde pazarlanabilir bir mal olarak” (Jameson, 1997; s. 29) romancının elinde toplumsal ve öyküsel hammaddenin işlenip pazarlanabilir, eş deyişiyle tipografik bir kılığa bürünür. Jameson’nun bu saptamasından habersiz ve çok önceden, Ahmet Rasim “Zavallı edebiyat! Zaman zaman ne kılıklara girdi, daha da ne kılıklara girecek yarabbi!” (Ahmet Rasim, 1983; s. 56) diye ünleyecektir.
* * *

Ondokuzuncu yüzyılın anıtsal “gerçekçi” romanlarının ardından yirminci yüzyılın romanın geçici biçiminden başka bir şey olmayan “bilinçakışı” ya da “yeni-roman” vb. uğraklarıyla zenginleşen roman, özelde Batı uygarlığının, genel olaraksa tüm uygarlıkların tersine çevrilemez bir kazanımı ve ulaştığı en yetkin bir biçimi olduğu sanısı o denli güçlüdür ki, romanın biricikliğine ve yüceltilerek öbür türler üzerinde kurduğu egemenliğe duyulan sarsılmaz inanç ve tüm olanaklı yazınsal anlatı varlıklarının romana benzer olup olmaması açısından değerlendirilmesi sonucunda, romana benzeyen ya da yakın olan her şeyin olumlanması, romansalın dışında kalanların (tersten/tersine-roman, Florenski’nin “Tersten Perspektif”inden esinle) ise ilkel, çağdışı, geleneksel, sözel, hükümsüz vs. olarak görülmesine yol açmaktadır. Modernleşme projesi, modern toplumların geleneksel unsurları tamamen ortadan kaldırdığını ve geleneksel toplumların hiçbir modern özellikleri olmadığını varsayar. Böyle bir değerlendirme çerçevesinde ağızlardan sıkça dökülen ve hayranlık belirten “tamamıyla modern” yollu övgüler anlaşılır hale gelir. Yaşadıkları çağa derinden bağlı olan kişiler kendi şimdideş zamanlarına uygun gördükleri romana gerçekten de sarsılmaz ve büyük bir güven duymaktadır; “tıpkı kesin bir bilimsel doğruluğun temellerinin şu veya bu kitapta atılmış olduğuna derinden inanç duyan bilim taşralıları gibi” (Florenski, 2001; s. 66).
Roman kuramı, geniş ölçekte edebiyat eleştirisi, kurduğu tanımlardan uyguladığı metodolojiye dek başka başka ürünleri kendi sınırları içine katabilmek, kendisinin kılmak türünden bir beklentiye sahip olagelmiştir. Oysa roman eleştirisinin birincil görevi, hâkim anlayışları yadırganır hale getirip farklılıkları göstererek romanın ölçütlerinin, değerlerinin, tanımlarının geçerliliğini sorgulamak olmalıdır. Edebiyat eleştirisi, edebiyatın/romanın radikal eleştirisini yapma yeteneğinden yoksun olunca kurduğu model uyarınca önüne çıkan tüm ürünleri ya “roman” içinde eritir, ya da uzayın engin boşluğuna hapseder. “Roman kuramı, ‘büyük’ ve ‘evrensel’ sıfatlarıyla donanmamış bütün edebiyatları mülksüz bırakma sonucunu doğurur ve yazını bir yanda prototip ve majör, öte yanda taklit ve minör olarak ikiye ayırır” (Jusdanis, 1998; s. 26).
Romanı yalnızca haz ve yararla değil, “apaçık bir biçimde parçası oldukları emperyal süreçle” de bağlantılandıran Edward Said’e göre Fransa’nın ve özellikle İngiltere’nin kesintisiz bir roman yazma geleneği olması şaşırtıcı değildir, çünkü denizaşırı tahakküm fikri söz konusu kültürlerde de ayrıcalıklı bir yer tutar. “Bu fikir, romanda olsun, coğrafyada olsun, sanatta olsun, tasarılarla epey yakından ilgili ve somut yayılma, yönetim, yatırım ve yükümlülükler yoluyla, kesintisiz bir biçimde varlık kazanıyor” (Said, 1998; s. 27). Her zaman değilse de genellikle, aynı anda hem kendi seçişlerini geçerli kılma hem de bu seçişlerini uzak coğrafyalara yaymayı belirgin özelliğileyin içine sindiren Avrupa kültürü sömürgecilik öncesi edebiyatları bütünüyle görmezden gelmiştir. Bu sürecin tersine çevrilmesi gerekiyor (Said, 1998; s.113).
Roman kılığına bürünmeden önce “yazı, bir güç ve egemenlik aracı, dünyayı ele geçirmenin bir yolu olarak İskender döneminde ortaya çıktığında Makedonya emperyalizmi zaferini İskenderiye Kütüphanesi”yle (Dupont, 2001; s. 20) taçlandırması rastlantı değildir. Yazı/yazın/kitap/roman kavramı ideolojiktir ve tarihsel bakımdan belirlenmiştir. Yazı’nın sanat kılığına bürünmüş bir hali olan romana ilişkin paradigmalarımızı değiştirip sözlü dil kökenlerimizi yeniden bularak, geçmişimizle olan bağlantılarımızı koparmadan kendimizi geleceğe yansıtabilir ve böylece romanla başka bir temas kurmamıza olanak sağlayacak bir temellendirici başkasılığı kabul ederek dünya romanıyla bütünleşebiliriz (Dupont, 2001; s. 33).
Egemen bir-iki edebiyat geleneğiyle sınırlandırılan roman paradigmasının evrensel olarak kabul görmesi, dünyadaki öbür anlatı geleneklerinin ve romancılığının çoğunun aleyhine işlemiştir. Dahası Batı’ya ait gelişimleri küresel modeller olarak sunup bunların diğer edebi yapıtlardan ve anlatı geleneklerinden üstünlüğünü üstü kapalı olarak onaylanmaktadır. Avrupa romanın bir ideal olarak görülmesi, dahası biricik bir model olarak dayatılması “roman”ı kısırlaştıracaktır. Bir başka türlü denirse, başka anlatı geleneklerine ve romancılığa açılabilecek roman uğraşı “roman”ı zenginleştirecektir. Ancak bu zenginleştirmenin “roman”ı diskalifiye etmeyeceğinin garantisini kimse veremez!

KAYNAKLAR
Ahmet Rasim; Anılar ve Söyleşiler, hz. N. Erten, Çağdaş, İst., 1983.
Benjamin, Walter; Son Bakışta Aşk, hz. N. Gürbilek, Metis, İst., 1993.
Benjamin, Walter; Pasajlar, çev. A. Cemal, YKY, İst., 1993.
Berkes, Niyazi; Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı, İst., (tarihsiz) [YKY, İst., 2003].
Butor, Michel; Roman Üstüne Denemeler, çev. M. Rifat-S. Rifat, Düzlem, İst., 1991.
Cioran, E. M.; Varolma Eğilimi, çev. K. Sarıalioğlu, Gendaş, İst., 2001.
Dupont, F.; Edebiyatın Yaratılışı, çev. N. Sevil, Ayrıntı, İst., 2001.
Elias, Norbert; Uygarlık Süreci 2, çev. E. Özbek, İletişim, İst., 2002.
Fabian, Johannes; Zaman ve Ötesi, çev. S. Budak, Bilim ve Sanat, Ank., 1999.
Florenski, Pavel; Tersten Perspektif, çev. Y. Tükel, Metis, İst., 2001.
Hobsbawn, Eric J.; Devrim Çağı: 1789-1848, çev. J. Ergüder-A. Şenel, V, Ank., 1989.
Jameson, Fredric; Marksizm ve Biçim, çev. M. H. Doğan, YKY, İst., 1997.
Jusdanis, Gregory; Gecikmiş Modernlik, çev. T. Birkan, Metis, İst., 1998.
Löschburg, Winfried; Seyahatin Kültür Tarihi, çev. J. Traub, Dost Kitabevi, Ank., 1998.
McLuhan, Marshall; Gutenberg Galaksisi, çev, G. Ç. Güven, YKY, İst., 2001.
Mitchell, Timothy; Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi, çev. Z. Altıok, İletişim, İst., 2001.
Ong, Walter J.; Sözlü ve Yazılı Kültür, çev. S. Postacıoğlu Banon, Metis, İst., 1995.
Reemtsma, Jan Philipp; Vahşeti Kavramak, çev. E. Ateşman, Ayrıntı, İst., 1998.
Said, Edward; Kültür ve Emperyalizm, çev. N. Alpay, Hil, İst., 1998.
Sarraute, Nathalie; Kuşku Çağı, çev. B. Kösemihal, Adam, İst., 1985.
Sayın, Zeynep; İmgenin Pornografisi, Metis, İst., 2003.
Sennett, Richard; Ten ve Taş, Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, çev. T. Birkan, Metis, İst., 2002.
Williams, Raymond; Marksizm ve Edebiyat, çev. E. Tarım, Adam, İst., 1990.

Yorum (0) :: Bağlantı

Hakkımda

Aylık kültür, sanat,edebiyat seçkisi "Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin." - Nâzım Hikmet

Son yazılar

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
“İç dünyam çok karmaşık değil”
Faruk Nafiz Çamlıbel’e Mektuplar
Avrupa Romanına Dair
Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor
Laiklik kavramı üzerine
Mehmet Akif'ten Başbakan'a...
2007 Tudem Edebiyat Ödülleri sahiplerini buldu
Necati Cumalı 10-12 Ocak 2008'de Urla’da Anılıyor
Hikmet Altınkaynak´tan ´Türk Edebiyatında Yazarlar
Yılmaz (Elmas) Öğretmeni Kaybettik / Kadir İncesu
'Tutunamayanlar'ın tutuşu
Edirne'den Kars'a Türk okurunun profili 3 Ağustos 2006
Zeynep Aliye: "Yazarın öncelikle öz ve biçem uyumunu sağlaması gerekir"
Özgürlüğün Ağırbaşlı Oğlu / GÜNAY GÜNER
Oğuz Tansel’in Dizeleri ODTÜ’deydi
Yazar Mehmed Uzun'u Yitirdik
“SİYASİLER HÂLÂ DERİN UYKUDA / KADİR İNCESU
2005'te keyifli romanlar
12 Mart'ın masumları
Dursun Akçam Anıldı
Türkçe Günleri başladı
“düşler de bizi görüyor” / Hulki Aktunç
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 2 / Memet Fuat
MASAL OLMUŞ İSTANBUL / S. ZEYNEP KARADAĞ

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Blog RSS
EdebiyatGündemi
GüldesteEnGüzelAtatürkŞiirleriSeçki
KastamonuNet 2
ÖykülerÖykücüler
RomanYazıları
ŞiirlerŞairler
Taşköprü'denBakış
YedinciSanat
Esintiler
Edebiyat
YenidenDergi
YeniDergi
YeniEdebiyat
EdebiyatDünyası
Öykü
Taşköprü'nünSesi
Taşköprü'denEsintiler
Gökırmak
KastamonuNet
GerçeğinSesi
Güncem'den
Edebiyat 2005
TaşköprüYazıhamitKöyü
ALİ ŞAHİN (alsah*) ve Siteleri
Kastamonu GAZETE, DERGİ VE SİTELERİ
Rıfat Ilgaz 2006 Kastamonu Sempozyumu
ÇocukVeEdebiyatı
AliŞahin'inNotDefteri
YenidenDergi
AlsahBlogYazılarıSeçkisi
GünDem
AlsahEdebiyatGünlüğü
DersimizEdebiyat 1
E- Edebiyat
SanatVeToplum
Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma Kültür ve Sanat Festivali 2006
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
DersimizEdebiyat 2
E-EdebiyatBenimBlog
EdebiyatDünyasından
Esintiler'den...
GünCem

Kategoriler

  • Ani
  • Arastirma
  • Biyografi
  • Deneme
  • Destan
  • Elestiri
  • Fikra
  • Gezi
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap
  • Odul
  • Otobiyografi
  • oyku
  • Ropurtaj
  • Siir
  • Soylesi
  • Soylev
  • Yitirdiklerimiz
  • Yorum

  • Arkadaşlar

    alperence
    yansimalar
    bengisuyum
    nimo
    geda
    necatialbayrak
    NEVAAY
    alisahin37
    sonnur
    yazihamit
    SerkanEngin
    yedincisanat
    Hasan37
    sairinaski
    Guldeste
    hasanbildirki
    LeJardin
    kastamonunet
    oykuleroykuculer
    psycocihan
    ilhanM
    oyhanhasan
    tinuviel
    prenstenes
    derin
    romanyazilari
    siirlersairler
    ikizler
    Masal
    yildizim
    derlemeler
    midye
    cocukca
    hayattan
    sukranca
    muzaffererdem
    rumpeltsiskin
    hikmetgwzer
    melihcoskun
    iremnur
    eroman
    kaybolusculuk
    parantezicihayatlar
    senpazarinsesi
    yusufsolmaz
    muratkulcuoglu
    gulcinkuju
    ahmetturanaltunsu
    ankaralieczanesi
    lalecik
    POLYANNA
    huznunyuzueylul
    SariYazma
    esincolak
    poem
    esedereli
    yust
    HYACINTHUS
    eyferu
    muratcelikoglu
    vedat1987
    aycanca
    esevcanca
    ayisigi
    ideadersler
    kastamonum
    UmitZeynep
    ibirgul63
    ermenisoykirimyalani
    TheLostHighway
    gulcanca
    sevdasiirleri
    berfinhazal
    perisel
    MEYRACA
    senpazarli
    ferideozmat
    lepidoptera
    kastamonuluyuz
    karayagiz
    canandansiirler
    cile
    YeniGuneTurku
    gorseldil
    tulaybilgin
    inky
    esleme
    muallimden
    turgutuyar
    kun
    erginbay
    simgedergisi
    berrinsulari
    HandanGokcek2
    mayinhatti
    ogretbensen
    sahinsah
    emeginsanati
    tahirhocam
    sophia
    fatoscb
    feminist
    akiks
    edebiyatsayfasi
    yagmurtuana
    beyhudem
    yorumsizin
    FikretSimsek
    haydigelin
    suzu
    lazkopatmehmet
    sportal
    dilsizmutercim
    gullerinkalbi2
    passions00
    siiryarismasi
    AlsahIndex
    alsah
    AlsahBloklariIndexi
    cideli
    sevgikelebegim1
    yemekcenneti
    sevilla
    incesan
    bizimada
    gullerinkalbi3
    mehmettturkmen
    teknolojihaber
    JeLiBoM
    eglencecafe
    AydakiAdaM
    filbahar
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    unutmayanlara
    kitapnehri
    izmirliblogcu
    elaj
    dizikusagi
    runilk
    benmeral
    egitimspormizah
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:78
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa
    Paratikla.com - Internette Gezinirken Para Kazanın