2006-09-25 · Kategori: Ani
Abdülkadir Bulut için gecikmiş sevgi sözleri
Ataol Behramoğlu
Abdülkadir Bulut'u düşündüğümde, aklıma nedense en önce, "Kaşık Adası" adlı şiiri gelir:
Burgaz'la Heybeli arasında/Bir ada suyun içinde pusmuş, / Size göre bir toprak boyası / Bana göre sudan bir saksı / (...) Aslında ada değil de / Sanki tahtadan bir kaşık / Sıcak bir çorba sunmadığından / Sait Faik'in balıkçılarına / Yüzü hep denize yapışık
Abdülkadir'in çoğu şiiri gibi kısacık bu şiirde, beni etkileyen, daha ilk okuyuşta şiiri belleğime kazıyan şey nedir? Şöyle diyebilir miyim: Yalınlık, özlülülük, sanki tek bir fırça hareketiyle çizilivermiş bir görüntü, "kaşık-yapışık" uyağındaki beklenmediklik... Fakat bunlar daha çok biçime ilişkin özelliklerdir. Bir de bu özlü sese sahip adamın söylediği şey var. Bu kısacık şiirde Abdülkadir, toplumsal bir çelişkinin altını, bir ada'nın kimliğinde, bir çırpıda çiziveriyor. Bunu yaparken de kızmıyor, bağırıp çağırmıyor, sanki bıyık altından hafifçe gülümseyerek, Kaşık Adası'na neredeyse acıyarak söylüyor söyleyeceğini...
"Tahta kaşık", "sıcak bir çorba", "Sait Faik'in balıkçıları"... Bunlar da Abdülkadir'in olağan kahramanlarından bazılarıdır... "Sudan bir saksı", "toprak boyası", onun doğadan derlenmiş gereçlerinden bazılarıdır... "Pusu"yla bağlantılı "pusmak" sözcüğü burada, toplumsal, şiirsel bir anlam yükü kazanıyor. "Kaşık Adası" bir bakıma, Sait Faik'in balıkçılarını sırtından hançerlemeye hazır, pusuya yatmış, aynı zamanda da bunun utancını duyumsarcasına saklanmış gibidir... İstersek daha da düşünce üretebiliriz, bu kısacık ve tek bir şiir hakkında... Tipik bir Abdülkadir Bulut şiiridir bu.
"Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"nde Abdülkadir Bulut için yaptığım değerlendirmedeki sözlerimi yineleyecek olursam "...doğadan, halk insanının yaşamından çıkartılmış görüntülerle.... konuşma tonu ve edası, halksal bir bilgelik, alçakgönüllülük ve ağırbaşlılıkla" yazılmış bir şiir...
Masamda, Silifke gazetesinin şiir eki olarak yayımlanan Andız dergisinin Abdülkadir Bulut özel sayısı ile bu sayıyı hazırlayan Ali F. Bilir'in mektubu duruyor. Ali F. Bilir mektubunda, Abdülkadir için bir kitap hazırladığını, kitaba onun dostlarının katkılarını beklediğini bildiriyor. Dergide çok değerli, çok içten yazılar okudum. Bilir'in giriş yazısı bunlardan biri. Şu cümlenin altını çiziyorum: "Yerel bir konuyu yerel dil kullanarak evrensel şiire dönüştürme yetisi ona özgüdür."
Sennur Sezer'in, hemşerisi olduğunu böylece öğrendiğim İsa Çelik'in (bu Pazar yazısının adını ondan ödünç alıyorum), Güngör Türkeli'nin, başkaca arkadaşların, anı değeri de taşıyan çok değerli yazılarını okudum. Osman Şahin şöyle diyor yazısının bir yerinde: "Günümüzde bazı şiirler yazılıyor; kokusuz, renksiz, arısız, plastik çiçekler gibi kandırıyorlar insanları. Bu tür şiirleri okuyunca, çocukluğumdan beri tanıdığım doğanın, yaşamın benden uzaklaştığını duyumsuyorum. Oysa senin dizelerin, beni yaşama ve doğaya daha çok yaklaştırıyor. Dünyayı dünya yapan 'değişim'in ritmini, özünü yakalamışsın çünkü"...
Bana 70'li yıllardaki dostluğumuzu, her şeye karşın bugünlerden daha namuslu ve anlamlı o günleri anımsatan, nice zaman sonra Andız'da bir kez daha okuduğumda gözlerimi yaşartan ve şu anda da yaşartmaya devam eden bir başka Abdülkadir Bulut şiiriyle bitireyim bu yazıyı... Ve bu şiiri, şimdi F tipi denilen cezaevlerindeki "düşünce suçlu"larına adamak, onlara Abdülkadir Bulut'tan bir arkadaş selamı olacak; arkadaşımın güzel yüzünü, gönlünü aydınlatacaktır...
Arkadaş adreslerinde eskiden / İncecik ve güzel şeyler vardı / Gençliğimize ve geleceğimize dair / Sözgelimi, bir Aybastı sokağı / Ve altında şehir / (...) Oysa şimdi öyle değil / Düşünüyorum da günlerden beri / Nasıl düşürülmüş olabilir / Arkadaş adlarının yanına / 'Kapalı' ve 'koğuş' sözcükleri
ataolb@cumhuriyet.com.tr
Dergi 24.09.2006
***************************************************
| Cumhuriyet 25.09.2006 |
|
Toplum tarafından isimsiz bir kadere mahkûm edilmek istenen birey, bir noktadan sonra kaderini sahiplenir
Yılkı atı ve yalnızlık...
*Yılkı atının kurban töreni içinde kaderine terk edilmişliği, toplumun kendi dayatmalarını kabul etmeyen bireyi sınırlarının dışına itmesiyle örtüşüyor.
Destanlar, tüm insan topluluklarında toplumsal bellekle sanatın, gelenekle yeni ve özgün yaratının, kutsal ile kutsal-dışının kesiştikleri alanda yer alırlar. Kayda geçirildikleri ana kadar oluşmuş tüm mitoloji ve teoloji birikimini, insanın dünyayı algılama ve görme biçimiyle harman eden destanlar, kimi zaman kendi kültürel sınırlarını da aşıp evrenselleşirler. Hintlilerin ünlü ''Mahabharata'' destanı bunun bilinen örneklerindendir.
AT KURBANI
Bu upuzun destandaki olaylardan biri de ünlü ''at kurbanı ritüeli'' dir. Kurban edilecek at seçilir ve gelenekler uyarınca bir yıl boyunca sınırların dışında başıboş bırakılır. Bunu ilk öğrendiğimde, ''yılkı atı gibi'' demiştim kendi kendime. O sırada Güngör Dilmen 'in ''Kurban'' adlı oyununu Fransa'da sahneye koymaya hazırlanıyordum. Bir yanıyla kültürel kökenlerimize bir yolculuk olarak da tasarladığım bu sahnelemeye bir önoyun eklemiştim. Önoyunun kurgusu, ünlü Rus bilgini Radlov 'un betimlemesini yaptığı, bir Yakut şamanının ''at kurbanı ritüeli'' ne dayanıyordu.(1) O atın kurban töreni içindeki kaderine terk edilmişliği, Zehra'nın oyunun finalindeki yalnızlığıyla örtüşüyordu. Hem toplumun kendi dayatmalarını kabullenmeyen bireyi sınırlarının dışına itmesi, marjinalleştirmesi anlamında bir yalnızlıktı bu; hem erkek egemenliğinde kadının kuşatılması ve tek başına bırakılmasıydı. Zehra dışarıdan dayatılan bütün bu ''tecrit'' lere, ''kurban'' olmayı -ve çocuklarını kurban etmeyi- seçerek cevap veriyordu. Sonuçta bu da bir ''yalnızlaşma'' süreciydi, ama dışarıdan dayatılmıyor, tam tersi ne Zehra bu kararıyla, ''ölüm'' kararıyla, onu isimsiz bir kadere mahkûm etmek isteyen toplumun üzerine yükselerek, kendi iradesiyle yalnızlaşıyordu. Tıpkı bir noktadan sonra, ka derini sahiplenen bir ''yılkı atı'' gibi...
METİN AND VE ABİDİN DİNO
Geçenlerde sevgili hocam ve bilge dostum, tiyatromuzun duayeni, o çocuksu merakını ve heyecanını hiç yitirmeyen Prof. Dr. Metin And 'dan bir mektup aldım. Abidin Dino 'nun ''Kızıl Menhir'' tablosundan söz ettiğim yazıma gönderme ile, ''Sevgili Ayşe Emel, son yazılarından birinde Abidin Dino'yu ne kadar sevdiğini belirtiyordun. Bu büyük usta ve insana karşı ben de aynı duygular içindeyim'' dedikten sonra, ekte de Sanat Dünyamız için seçtiği bir resmi ve yine aynı dergide yayımlanmış, o res min kendisindeki anısını içeren kısa yazısını göndermiş.(2) Bir minyatür bu: ''Yılkı Atı'' . Metin And'ın yıllar önce İngilizce yayımlanmış kitabında siyah beyaz yer alan bu minyatürü gören Abidin Dino, kendisinden bir renkli diasını istemiş, o da ''büyük hayranlık duyduğum az sayıda insandan biri'' diye nitelediği usta ressamın bu isteğini hemen yerine getirmiş. Daha sonra Paris'te görüştüklerinde ona ''dünyaları bağışlamışçasına'' teşekkür eden ''büyük sanat adamı'' , bu minyatürü sık sık perdede büyüterek baktığını söylemiş.
Uzun uzun bakıyorum bu yalın, ama güçlü minyatüre... Yılkı atının, köpekler, kargalar tarafından didiklenen, ısırılan, örselenen yorgun bedenini sürükleyerek yürüyüşü bir çağrışımlar ordusu gibi çöküyor üzerime. Mahabharata'da kurban edilmeye hazırlansın diye, yılkıya salınan atı, kurban ile yalnızlaşma arasındaki ilişkiyi düşünüyorum. Bizimki gibi, adalet duygusunu yitirmiş, her şeyini günlük menfaatlere ve koltuk sevdalarına endekslemiş toplumların değerlerini nasıl ''yılkıya saldığı'' nı, toplumsal sunaklarda nasıl kan içtiğini düşünüyorum. Zehra'yı düşünüyorum sonra. Sonra başka resimler akıyor gözümün önünden. ''Kurban'' diye damgalanmış ve kendilerine yaşayabilmek için ''ölmek'' ten başka çıkar yol bırakılmamış ''atlar'' alev alev yelelerini rüzgârlara savurarak dörtnala geçiyorlar gönlümden, yeri döven toynaklardan çıkan kıvılcımlar bir çakıp bir kayboluyor gecenin karanlığında...
(1) Bkz. Metin And, Oyun ve Bügü. Türk Kültüründe Oyun Kavramı, YKY, 2003, s. 90-92. Sanat Dünyamız, Sayı: 95, Yaz 2005, s. 118-119.
(2) 'Yılkı Atı', Topkapı Sarayı Kitaplığı, Albüm H. 2165. |