2008-06-15 · Kategori: Arastirma
Yani, Solun Aytmatov'u gitti, yerine Sağın Aytmatov'u geldi.(3)
Değişen tek şey...
Aytmatov'un dediklerinde temel bir değişiklik yok: 1977'de de, 1992'de de, 2007'de de şimdi "Türk dünyası" diye tanımlanan dünyadan bahsediyor, bu dünyanın insanlarını anlatıyordu. Değişen tek şey, sözlerini kucaklayan sosyalist, toplumcu zarfın yırtılmış olması, onun yerini küreselciliğin boş vaatlerinin alması. Bugün Türkiye Sağı gülünç ama kanlı bir BOP çerçevesinde, tam da Sovyetler Birliği'nin boşluğunu taşeron olarak doldurmaya çalışıyor; eskiye göndermeyle, tam olarak bir taşeron Anti-Sovyet Anti-Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne (buna BOP da, Neocon/Neomuhafazakar Turan da denebilir) hevesleniyor. Türkiye Soluysa savrulup gidiyor.
Kanımca bu savrulmanın bir nedeni de Aytmatov'u kaybetmiş, sözcüğün tam anlamıyla "kaptırmış" olması. Ve bu "kaptırma," kuşkusuz, sadece Solu ilgilendirmiyor, bütün bir toplumu ilgilendiriyor, çünkü toplumculuğundan arındırılan, bürokratik (Ayvazoğlu'nun metnindeki unvan çokluğu resmi ideolojiyi işaret etmiyorsa neyi ediyor?) ve etnik ("Türk Dünyasına Hizmet Ödülü" küreselciliğin etnik evrenselciliğinin hoş bir ifadesi değil mi?) bir Cengiz Aytmatov, gerçekten ne olabilir?(4) Büyük olasılıkla Anti-Sovyet Anti-Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tasarısının içinde yer alan o "Türk Okulları" ve "Türkçe Olimpiyatları"nın övgüsünü yaparmış gibi gösterilen, küreselciliğe tek alternatif olarak ırk ve dil birliğini savunuyormuş gibi gösterilen bir Aytmatov mu?(5)
Ne olursa olsun, Aytmatov, Sol açısından şaşkınlık verici ve belki de en önemli gerilemenin mükemmel bir simgesi: Al Yazmalım'da Türkan Şoray filmin son sahnesinde insani emekten, emekle işlenmiş bir sevgiden yana çıkıncaya dek hep yazmalıydı – ne oldu da Sol, Türkiye'de kadının kazandığı özgürlükleri kaybetmek bir yana, zaten sahip olduğu bu yazmalı özgürlük ve özgüven duruşunu bile savunamaz, neoconcu BOP muhafazakarlığının sözde türban özgürlüğü duruşuna teslim olmuş hale geldi; ne oldu da Sol, Aytmatov'u, Cemile'den Asya'ya sosyalist, toplumcu, sevgiyi savunan kadın figürünün başlıca yazarlarından birini bugün ekranlardan, radyolardan, manşetlerden yağan bu bürokrat, pragmatist, liberal küreselci erkekler kalabalığına teslim etti? Sahiden Solda Aytmatov ne zaman öldü? (SG/TK)
(1) "Cengiz Aytmatov," Zeynep Oral; aktaran Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976, s. 410-412.
(2) Örneğin, bizim aile kütüphanemizde Cengiz Aytmatov, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Ciğerxun... hep yan yana durdu ve hâlâ da öyle duruyor.
(3) Beşir Ayvazoğlu, Aytmatov'un ölümünün ardından yazdığı 12 Haziran 2008 tarihli yazıda, bu değişimin kolay olmadığını dile getiriyor: "Komünist olsa bile, saygı duyulması, şapka çıkarılması gereken büyük bir yazar olduğu belliydi. Demirperde yıkıldıktan sonra daha yakından tanıma imkânı bulduğumuz Aytmatov'un Türkiye'de onun için biçilen hiçbir elbiseye sığmadığını gördük." (Cengiz Aytmatov) Burada özne kim? Ayrıca Ayvazoğlu'nun yazıda ilk (komünist?) çevirilerden önemsiz şeylermiş gibi bahsetmesi neden?
(4) Ne olabileceğinin bir örneğini Aytmatov'un son kitapları konusunda basına yansıyan bir olay oldukça iyi veriyor: küresel pazardaki yazarlar arasında bir yazar. 2007 yılında Aytmatov'un küreselciliğe karşı eleştiriler getirdiği Kagda padayut gori adlı romanı Ufuk Kitapları/Da Yayıncılık tarafından Dağlar Devrildiğinde adıyla yayımlandı; aynı yıl aynı kitabı Elips Yayınları Dağlar Yıkıldığı Zaman yayımladı. Her iki yayınevi de sözleşmelerinin olduğunu öne sürdüler. Elips Yayınları basına şu açıklamayı yaptı: " Sözleşmenin yazarın önceki ve sonraki kitaplarını da kapsadığını ifade eden Ekinci, 'İstersek Aytmatov'un kitaplarını Almanca haricinde başka dillere de çevirip yayınlayabiliriz. .. Ufuk Kitapları tarafından zannederim tek kitaplık bir sözleşme yapılmış. Oysa bizim sözleşmemiz tüm kitapları kapsıyor.' .. Cengiz Aytmatov ise .. açıklamasında son romanının Türkiye'de yayınlanması konusunda sadece Ufuk Kitapları'yla anlaştığını ifade ediyor." (Zaman, 08.12.2007)
(5) Bunun için şu iki Zaman haberine bkz. "Milleti tutan yazar" ve "Son vasiyeti: Türk dünyası yeniden yapılanmalı." İkinci haberin tarihsel çarpıtması oldukça düşündürücü: "Türk halkının Cengiz Aytmatov ile tanışıklığı Yeşilçam klasiği 'Selvi Boylum Al Yazmalım' filmiyle başladı. Önceki gün kaybettiğimiz Aytmatov, dünyanın kabul ettiği romancılığının yanında Türk dünyasına yönelik vizyonu ile de unutulmayacak bir isim." Sosyalist geçmişinden arındırılmış Aytmatov'un kusursuz bir tanımı.
"Selvi Boylum Al Yazmalım" Aytmatov Artık Yok
Kırgızistanlı yazar Aytmatov tedavi gördüğü Almanya'da hayatını kaybetti. 80 yaşındaki dünyaca ünlü edebiyatçı Türkiye'de özellikle "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmine konu olan kitabı kalem almasıyla biliniyor.
BİA Haber Merkezi - İstanbul
11 Haziran 2008, Çarşamba
Kırgızistanlı edebiyatçı Cengiz Aytmatov dün (10 Haziran) Nürnberg'de yaşamını yitirdi.
Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da böbrek yetmezliği tedavisi gören Aytmatov aynı zamanda Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın başrollerini oynadıkları "Selvi Boylum Al Yazmalım" fiminin de yazarıydı.
Aytmatov'un hayatı
12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova'dır. Adı, Cengiz Han'dan esinlenerek konulmuştur.
Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşüyordu.
On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı.
Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze Tarım Enstitüsü'nde öğrenimine devam etti.
Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu.
Yazmaya bu yıllarda Pravda gazetesinde başladı. Ardından, yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi.
1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Yapıtları yüz ellinin üstünde dile çevrildi. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Kırgızistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkesini Lüksemburg'da büyükelçi olarak temsil etti.
Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için gittiği Rusya'nın Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan'da 16 Mayıs 2008 rahatsızlanarak böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya'ya getirilmişti. Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da tedavi gören Aytmatov, komaya girmişti.
Savaş sonrası yazarları arasında yer alan Aytmatov, Cemile'den önce bir kaç kısa hikaye ve Yüzyüze`yi yazdı. Ancak yazarın kendini kanıtlamasını sağlayan kitap Cemile oldu; Louis Aragon Cemile`yi "dünyanın en güzel aşk hikayesi" olarak tanımladı.
Eserlerinde mitolojiye oldukça yakın durdu; ancak onunki antik anlamından farklı olarak mitolojiyi çağdaş bir zeminde sentezlemek ve yeniden yaratmaktı. Eserlerinde mitlere, efsanelere ve halk hikayelerine göndermeler yapmıştır.
Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiştir. Ayrıca Kırgızistan Dışişleri eski Bakanı Askar Aytmatov'un babasıdır.
Yapıtlarından bazıları şöyle:
Zorlu Geçit (1956), Yüzyüze (1957), Cemile (1958), İlk Öğretmenim (1962), Dağlar ve Steplerden Masallar (1963), Elveda, Gülsarı! (1966), Beyaz Gemi (1970), Selvi Boylum Al Yazmalım (1970), Fuji Dağının Tepesi (1973), Gün Olur Asra Bedel (1980), Darağacı - Dişi kurdun Rüyaları (1988), Toprak Ana, Cengiz Han'a Küsen Bulut, Çocukluğum, Kırmızı Elma, Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı-2007). (EZÖ)
* Bu haberi wikipedia.org'dan yararlanarak derledik.
** Aytmatov'un fotoğrafı: Andreas Zak
Cengiz Aytmatov: Aşk Olmazsa İnsan Yaşamı Bomboş Olur
"Aşk olmazsa insanın geleceği olmaz. Aşk yaşamın temelidir. Aşk olmazsa, onunla bağlantılı tutkular da olmaz. Ve insan yaşanı bomboş olur. (...) Doğanın verdiği her şeyi, yıldızları, kozmosu – aşk hepsini içerir. Aşk bir senfonidir, dünyanın senfonisi."
BİA Haber Merkezi - İstanbul
12 Haziran 2008, Perşembe
2004 yılında Valentin Pustovoyt adlı bir gazeteci, Cengiz Aytmatov’la aşk üzerine öylesine bir söyleşi yapmış; Zerkalo Nedeli/Haftanın Aynası adlı dergide yayımlanan bu söyleşide, Aytmatov’un 1950’li yıllarda Bibisaray Beyşenaliyeva’yla yaşadığı aşkın küçük bir anılması da yer alıyor; sağda yer alan fotoğraf Hanış Kulmambetov’un, şaşırtıcı bir şekilde ünlenen bu aşk öyküsünden yola çıkarak sahnelediği oyunun, Mayıs 2008 tarihli bir sergilenişinden bir fotoğraf.
Bu adam artık 75 yaşına gelmiş. Yaşamı hep zengin olaylarla dolu olmuş. Yaşadıklarını ve hissettiklerini, ona çağdaş dünyanın en büyük yazarlarından biri unvanını getiren kitaplarında cisimlendirmiş: “Beyaz Gemi,” “Gün Olur Yüzyıl Olur,” “Deniz kıyısında Koşan Ala Köpek”… Adı Cengiz Torekuloviç Aytmatov. Yazarın kişisel ve sanatsal yaşamında aşk önemli bir rol oynamış…
İlk aşkınızı hatırlıyor musunuz? İlk kez ne zaman aşık oldunuz?
Ben Stalin’in baskı uyguladığı bir ailede büyüdüm. Babamı tutukladıkları zaman, okulda beni “halkın düşmanı” saymaya başladılar. Ama, bana yine de normal davranıyorlardı. Fakat bir gün bir komsomol lideri gelip o sınıfta okumaya hakkım olmadığını, gitmem gerektiğini söyledi… Issız okul bahçesine çıktım. Öğrenciler gelip geçiyordu. Bense tek başıma, duvara yaslanmış bir halde duruyordum ve ne yapacağımı bilmiyordum… Zil çaldı. Düşündüm: “Şimdi ben ne yapacağım?” Birden avluya bir kız koşup geldi – bizim sınıfta okuyordu. Başını sağa sola çeviriyor, bir şeyler aranıyordu.
Beni gördü, bana doğru koştu ve şöyle dedi: “Sınıfa gel, artık gelebilirsin.”
Adı neydi?
Hatırlamıyorum. Yıllar aklımdan isimleri alıp götürdü. Nasıl bir yüzü vardı, onu hatırlıyorum, ama ismini, ne yazık ki hatırlamıyorum. Yüzü o anda, bana doğru koştuğu anda muhteşemdi: nasıl telaşlandığı, bana bir şekilde yardım etmek istediği belli oluyordu… Bense onun elini tutup birlikte bir yerlere koşmak istedim… Bu çerçevede açık seçik hatırladığım ilk olay bu.
Ama sonra, Bişkek’te (o zamanlar Firunze’ydi adı) fakültede okuyordum. O yıllarda televizyon yoktu. Şehrin dışında oturuyordum. Sinemaya gitmek de büyük omlaydı. Demiryolunu geçmek, sonra Djerzinski caddesini geçmek ve “Alatoo” sinemasına gitmek gerekiyordu. İşte, bütün o yol boyunca hep o sinema salonuna Onun gireceğini, yanıma oturacağını ve birlikte film izleyeceğimizi hayal ederdim.
Bu O, belli biri miydi?
Evet, ama adını anmayacağım. Başka bir fakültede okuyordu. Sonra ailesi başka bir yere taşındı, bizim de yollarımız ayrıldı. Bu vakte dek hatırlıyorum bu heyecanı: sinemaya vaktinde varmak, beklemek, karşılaşmak ve birlikte film seyretmek…
Beni sizin (balerin) Bibisaray Beyşenaliyeva’yla yaşadığınız, “Avcının Uçurumun Başında Ağlaması” adlı kitabınızda anlattığımız o aşk hikayesi sarstı. Ne dersiniz, neden biz tereddütsüz, gözü kapalı bir aşkı hayatta sadece bir kez yaşarız?
Anlaşılan, ruhsal olgunlaşma, duygusal olgunlaşmanın vakti gelip çatıyor. Bu ruhun, kendi kendini kavramanın doruk noktası oluyor. Yaşamın ne demek olduğunu kavramanın. Evet, bu da benim yaşamımın büyük aşk hikayesi. Unutulmaz.
Ve tam bir doruk noktasıydı… Ama olan oldu…
Bu aşk yaşamınızda keskin bir altüst oluşa neden oldu mu?
Söylemek zor. Takdir edersiniz, aşk hallerinin sergilenmesi bir işe yaramaz, o rejim bu tür ruhsal sarsıntıları hoş karşılamazdı. Her şey partinin belirlediği katı sınırların içinde yaşanırdı. Sonuçta benim ergenliğim ve gençliğim Stalin ve Stalin sonrası dönemlerde geçti.
Size göre, ruhtaki sevme yeteneği, sanat ve edebiyatta yaratma yeteneğiyle ne kadar bağlantılı?
Kuşkusuz, bu çok önemli bir unsur. Gerçeklikte sevgi ilişkileri olamaz, ama fantezimizde, imgelemimizde sevgiyle karşılaşmak çok değerlidir. Bu anlamda yaratıcılık için de.
Yazar olarak aşk üzerinizde nasıl bir etki bıraktı? Eserlerinizden hangilerini büyük bir aşk halindeyken yazdınız?
Herhalde, “Elveda, Gülsarı!”… “Cemile,” tabii… Bütün bunları daha orada, Moskova Edebiyat Fakültesi’ndeyken yazdım.
Dünya edebiyatından hangi aşk hikayesini “aşk” sözcüğüyle aynı sınıfa koyarsınız?
Zor bir soru sordunuz. Sanırım, Tolstoy’un yazdığı her şeyi… “Diriliş.” Şolohov’dan “Sessiz Don”…
Bence, aşk daha çok bizim içimizde yaşanan ruhsal bir durum. Nesne ikincil kalıyor, büyük ölçüde o sadece bir “tetikleyici.” Siz ne dersiniz?
Nesne – bu bizim sevgimizin yöneldiği kişi mi?
Evet.
Ama bu büyük ölçüde bu kişinin nasıl biri olduğuna bağlı. Sonuçta bütün aşk heyecanını ona yönelmiş durumda: hayaller de, tutkular da… Var olan her şey, Güneş bile aşka katılır. Güneş de ışınlarını gönderir ve sonuçta bu bizim hareketlerimizi değiştirir, çünkü sonuçta gezegenimizdeki her şey Güneşin enerjisiyle oluyor. Müzik bile.
Bazen bir bisiklete binmiş giderken, bir ezgi duyarsınız ve bu ezgi sizi onu ilk kez duyduğunuz zamanki ruh haline sokar. Aşk, evrenin, o içinde her şeyin birbirine bağlı olduğu olgularından biri. İnsan şöyle düşünür: işte ben şöyle biriyim şöyle birini sevdim ve bu benim şahsi seçimim, sadece bana bağlı. Ama bütün bunlar önceden belirlenmiştir, Kozmosla bağlantılıdır. Doğanın verdiği her şey, yaşamın ortak kumaşında yer alır. Sevgimizde. Onda her şey yoğunlaşmış halde bulunur.
Mutsuz bir aşk yaşadınız mı? Birine aşık olduktan sonra korkuya kapıldınız mı?
Belki, bunu da yaşadım.
Peki sevmekten korkmuyor musunuz?
Şimdi mi? Her şeyin kendi yeri, kendi zamanı var.
Peki hiç daha önce, mutsuz bir aşktan sonra sevmekten korktuğunuz oldu mu?
Böyle şeylerden kaçmışımdır – hayır. Ne olmuşsa doğal bir şekilde olmuştur… Nereden buluyorsunuz bu soruları? Bu alanda bir uzmanlığınız falan mı var?
Hayır, öyle demek istemedim. Sadece bir çok kez aşık olmuşsunuz ve herhalde, sonunda bu konuda sadece sorular sormak daha ilginç gelmeye başlamıştır diye düşündüm… Neyse, size göre, mutsuz bir aşk neden uzun zaman hatırlanır?
Trajedi olduğundan, kişisel bir trajedi.
Peki neden onunla ilgili hatıralar insanın belleğine tatlı bir acı verir?
Çünkü hayal edilen, yani yakın hissedilen, yani kalpte yer edinen bir şey, birden yıkılıverir. Bu da insanın bilincinde özel bir iz bırakır. Gerçekleştirilememiş bir hayal…
Söylesenize, güzel kadınlardan korkar mısınız?
Artık pek değil…
Birazcık da olsa kaygılanmaz mısınız?
Şimdi kaygılanmıyorum.
Peki eskiden?
Tabii, eskiden… (gülüyor)
Yıllar geçtikçe kadın idealiniz değişti mi? Günümüzdeki “ideal kadın” kavramı için ne diyorsunuz?
Kadın idealinde ben hep zeka aradım. Ve entelektüellik, elbette. Genel olarak, ideal zamanla, uzun, çok sayıda gözlem sonucunda oluşturulur. Bu gözlemlerden ideal diye bir şey oluşturulur. Benim için bu, öncelikle, entelektüel bir şey.
Yaşlandıkça, yaşam boyunca aşk yüzünden kaybettiğiniz zaman ve ruhsal güçler nedeniyle üzüntü duydunuz mu? Aklınıza hiç bu olmasaydı çok daha fazla yazardım gibi düşünceler geldi mi?
Hayır, böyle bir üzüntüm yok. Düzen böyle, olması gereken olur. Ama keşke vaktinde başka bir konuda ekonomi yapmış olsaydım: bir yerlerde oturacağıma, daha çok gezseydim…
Ne dersiniz, aşk suçu haklı çıkarır mı?
Saçmalık. Bu ancak istisna olabilir.
Yeryüzünde birkaç milyar insan var, bu sırada içimizden büyük kısmı yalnız. Neden sizce?
Bu kişisel bir sorun, ruhsal bir sorun. Burada birçok etken, özellikle de toplumsal etken devreye giriyor…
Lord Byron şöyle yazmıştı: “Aşk! Sen kötü bir tanrıçasın. Dilim tutuluyor, sana şeytan demeye cesaret edemiyorum!” Siz aşkı neyin tanrıçası olarak adlandırırdınız?
Hayır, sadece o kadar değil. Aşk… geleceğin tanrıçasıdır! Aşk olmazsa insanın geleceği olmaz. Aşk yaşamın temelidir. Aşk olmazsa, onunla bağlantılı tutkular da olmaz. Ve insan yaşanı bomboş olur. Ve ayrıca, aşk olmazsa çocuklar da olmaz, bizi geleceğimize bağlayan nedenler. Doğanın verdiği her şeyi, yıldızları, kozmosu – aşk hepsini içerir. Aşk bir senfonidir, dünyanın senfonisi. (SG/EZÖ)
* Rusçadan çeviren: Sabri Gürses
Zerkalo Nedeli/Haftanın Aynası dergisinde yayınlanan söyleşiye ulaşmak için tıklayınız.
2008-06-15 · Kategori: Arastirma
Solda Aytmatov Ne Zaman Öldü?
Toplumculuğundan arındırılan, bürokratik ve etnik bir Cengiz Aytmatov, gerçekten ne olabilir? Ne oldu da Sol, Aytmatov'u bu bürokrat, pragmatist, liberal küreselci erkekler kalabalığına teslim etti?
BİA Haber Merkezi - İstanbul
14 Haziran 2008, Cumartesi
Cengiz Aytmatov, Türkçe'ye ilk kez 1960'larda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nden Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin bir yazarı olarak çevrildi. 1970'lerde Türkiye'ye geldi, toplantılara katıldı. Örneğin 1975 yılında İstanbul'daydı, buradan Bursa, Ankara ve başka şehirlere yolculuklar yaptı, yazarlarla tanıştı. Bu dönemde Rus-Sovyet sosyalizminin, yani toplumculuğunun başarısının önemli bir figürü olarak benimsendi. Kırgız ve Türk oluşunu toplumcu, sosyalist bir tavırla; bugünkü küresel canavarlığın insanı düşürdüğü bir etnik varlık biçimi olarak değil, doğal, insani bir varoluş olarak; bir varlık derecesi olarak değil, oluşun birçok hali içinde bir hal olarak dile getirmeyi bildi. Örneğin Zeynep Oral'ın o yıl onunla yaptığı söyleşide şu satırlar yer alıyor:
"Gerek eserlerinizde, gerek konuşmalarınızda, bir Kırgız Türkü olmanıza verdiğiniz önem dikkati çekiyor. Türk dili üzerinde çeşitli savlarınız da var. Bir Sovyet yazarı olarak Türk diliyle ilişkilerinizden söz eder misiniz?
"Önce şunu belirtmeliyim. Sovyetler Birliği'ndeki 15 Cumhuriyetin yarısı Türk halklarından oluşur… Bugün Sovyetler Birliği'nde Slavlardan sonra en büyük nüfus yine Türklerde. 60 milyon Türk var. Rusça'nın üçte biri ise Türkçe'den gelen kelimelerden oluşuyor. Size şunu söyleyeyim ki, 'Tavariş' sözcüğü bile Türkçe'den gelir. Gerek bu dil birliği nedeniyle gerek yüzyıllar boyu gelişen ekonomik, politik ve kültürel olgulardan ötürü Türk halkları arasında sonsuz bir ilişki süregelmiş. Hepimiz Altay kazanından çıkmayız." (Milliyet Sanat, 29.09.1975). (1)
Sol büyük bir coşkuyla, enternasyonalist bir coşkuyla benimsedi bu büyük yazarı.(2) Bir ideoloji benimsetmeye çalışmıyor, resmi ideolojisinin bayağı bir sözcüsü gibi konuşmuyordu: aşk öyküleri, insan öyküleri anlatıyordu.
Selvi Boylum, Al Yazmalım
1977 yılında Türkan Şoray ve Kadir İnanır, Ali Özgentürk'ün senaryosu ve Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğiyle "Selvi Boylum, Al Yazmalım" sinemalarda oynadığında, bütün Türkiye bu sosyalist ülke yazarının öyküleme gücüyle büyülendi. Bu yazar, bu film ve çevresinde olup biten her şey, Soğuk Savaş'ın buz karanlığında Türkiye'de emperyalizme (herhangi bir emperyalizme) karşı koyacak bir halkların kardeşliği, bir toplumculuk gizili, potansiyeli olduğunu sergiliyordu.
Aytmatov silik bir hatıra haline gelirken
Sonra Aytmatov'u sağ yayımcılar yayımlamaya başladı. Üstelik yazarın yazdığı dillerden, Kırgızca ya da Rusçadan çevirilerle değil, İngilizce ya da Fransızca çevirilerden yapılmış çevirilerle. O yıllarda Mehmet Özgül ve Ergin Altay çevirmişti Aytmatov'u, sonra onların çevirdikleri kitapların onlara çok benzeyen, ikinci dil çevirileri yayımlanmaya başladı. Sonra Kanlı 1 Mayıs 1977 yaşandı, sonra 1980 darbesi geldi, sonra.. Sonra Sol, sosyalizm, yani toplumculukla birlikte Aytmatov'u da kaybediverdi: Kadın ve birey olma haklarının, etnik olma haklarının sosyalizmde ihmal edildiği söylendi, küçük insani öykülerin sosyalizmde bütüncü bakış içinde kaybolduğu söylendi; Aytmatov da silik bir hatıra haline geldi. Oysa Aytmatov tam da bu insani durumları anlatmıyor muydu?
Sağın Aytmatov'u
Aytmatov 1980'den sonra da, Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağıldıktan sonra da geldi Türkiye'ye. Kendi tutumunda bir değişiklik olmuş muydu, görüşlerini yeniden düzenlemiş miydi, ayrı bir tartışma gerektiriyor. Fakat artık Sola gelmiyordu. En son 2007 yılında, Elazığ Belediyesi'nin verdiği "Türk Dünyasına Hizmet Ödülü"nü almak üzere geldi Türkiye'ye. Beşir Ayvazoğlu'nun 2007 tarihli bir yazısında geçen zamandaki değişimin özlü denebilecek bir ifadesi yer alıyor:
"Cengiz Aytmatov, 1992 yılında İLESAM'ın 'Türk Dünyası Edebiyatına Hizmet Ödülü'nü almak üzere Türkiye'ye geldiğinde kendisiyle uzunca bir röportaj yapmıştım. Bu, belki de onun Sovyet rejimini açık bir biçimde eleştirdiği ilk röportajdı. Bağımsız Devletler Topluluğu'nun Lüxemburg büyükelçisi olduğu için pek rahat konuşamasa da, o günün şartlarında söylenebilecek hemen her şeyi söylemiş, eski durumlarını 'Sovyet yazarlarının birer kolları ve birer ayakları bağlıydı' diye kısaca özetlemişti.
"Zamanla çok daha rahat konuşmaya, Türk dünyası rönesansından, hatta ortak bir edebî Türkçe ihtiyacından söz etmeye başlayan Aytmatov'un yolu artık Türkiye'ye daha sık düşüyor. Bugün de Elazığ'da, Elazığ Valiliği'nden 'Türk Dünyasına Hizmet Ödülü', Fırat Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı alacak. Türk Edebiyatı Vakfı ise onun için bir şükran plaketi hazırladı. Bugün ayrıca Elazığ Belediyesi'nce Cengiz Aytmatov adının verildiği bir parkın açılışı, ardından da 'Yıldırım Sesli Manasçı: Aytmatov' açık oturumu yapılacak. 15. Hazar Şiir Akşamları bile Aytmatov şerefine düzenlendi. TBMM Başkanı Köksal Toptan, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kırgızistan Cumhuriyeti Kültür Bakanı Sultan Raev... hepsi Elazığ'da olacaklar. Kısacası, bugün Elazığ'da sadece Aytmatov konuşulacak." (Zaman, 25.10.2007)
Yani, Solun Aytmatov'u gitti, yerine Sağın Aytmatov'u geldi.(3)
Değişen tek şey...
Aytmatov'un dediklerinde temel bir değişiklik yok: 1977'de de, 1992'de de, 2007'de de şimdi "Türk dünyası" diye tanımlanan dünyadan bahsediyor, bu dünyanın insanlarını anlatıyordu. Değişen tek şey, sözlerini kucaklayan sosyalist, toplumcu zarfın yırtılmış olması, onun yerini küreselciliğin boş vaatlerinin alması. Bugün Türkiye Sağı gülünç ama kanlı bir BOP çerçevesinde, tam da Sovyetler Birliği'nin boşluğunu taşeron olarak doldurmaya çalışıyor; eskiye göndermeyle, tam olarak bir taşeron Anti-Sovyet Anti-Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne (buna BOP da, Neocon/Neomuhafazakar Turan da denebilir) hevesleniyor. Türkiye Soluysa savrulup gidiyor.
Kanımca bu savrulmanın bir nedeni de Aytmatov'u kaybetmiş, sözcüğün tam anlamıyla "kaptırmış" olması. Ve bu "kaptırma," kuşkusuz, sadece Solu ilgilendirmiyor, bütün bir toplumu ilgilendiriyor, çünkü toplumculuğundan arındırılan, bürokratik (Ayvazoğlu'nun metnindeki unvan çokluğu resmi ideolojiyi işaret etmiyorsa neyi ediyor?) ve etnik ("Türk Dünyasına Hizmet Ödülü" küreselciliğin etnik evrenselciliğinin hoş bir ifadesi değil mi?) bir Cengiz Aytmatov, gerçekten ne olabilir?(4) Büyük olasılıkla Anti-Sovyet Anti-Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tasarısının içinde yer alan o "Türk Okulları" ve "Türkçe Olimpiyatları"nın övgüsünü yaparmış gibi gösterilen, küreselciliğe tek alternatif olarak ırk ve dil birliğini savunuyormuş gibi gösterilen bir Aytmatov mu?(5)
Ne olursa olsun, Aytmatov, Sol açısından şaşkınlık verici ve belki de en önemli gerilemenin mükemmel bir simgesi: Al Yazmalım'da Türkan Şoray filmin son sahnesinde insani emekten, emekle işlenmiş bir sevgiden yana çıkıncaya dek hep yazmalıydı – ne oldu da Sol, Türkiye'de kadının kazandığı özgürlükleri kaybetmek bir yana, zaten sahip olduğu bu yazmalı özgürlük ve özgüven duruşunu bile savunamaz, neoconcu BOP muhafazakarlığının sözde türban özgürlüğü duruşuna teslim olmuş hale geldi; ne oldu da Sol, Aytmatov'u, Cemile'den Asya'ya sosyalist, toplumcu, sevgiyi savunan kadın figürünün başlıca yazarlarından birini bugün ekranlardan, radyolardan, manşetlerden yağan bu bürokrat, pragmatist, liberal küreselci erkekler kalabalığına teslim etti? Sahiden Solda Aytmatov ne zaman öldü? (SG/TK)
(1) "Cengiz Aytmatov," Zeynep Oral; aktaran Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976, s. 410-412.
(2) Örneğin, bizim aile kütüphanemizde Cengiz Aytmatov, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Ciğerxun... hep yan yana durdu ve hâlâ da öyle duruyor.
(3) Beşir Ayvazoğlu, Aytmatov'un ölümünün ardından yazdığı 12 Haziran 2008 tarihli yazıda, bu değişimin kolay olmadığını dile getiriyor: "Komünist olsa bile, saygı duyulması, şapka çıkarılması gereken büyük bir yazar olduğu belliydi. Demirperde yıkıldıktan sonra daha yakından tanıma imkânı bulduğumuz Aytmatov'un Türkiye'de onun için biçilen hiçbir elbiseye sığmadığını gördük." (Cengiz Aytmatov) Burada özne kim? Ayrıca Ayvazoğlu'nun yazıda ilk (komünist?) çevirilerden önemsiz şeylermiş gibi bahsetmesi neden?
(4) Ne olabileceğinin bir örneğini Aytmatov'un son kitapları konusunda basına yansıyan bir olay oldukça iyi veriyor: küresel pazardaki yazarlar arasında bir yazar. 2007 yılında Aytmatov'un küreselciliğe karşı eleştiriler getirdiği Kagda padayut gori adlı romanı Ufuk Kitapları/Da Yayıncılık tarafından Dağlar Devrildiğinde adıyla yayımlandı; aynı yıl aynı kitabı Elips Yayınları Dağlar Yıkıldığı Zaman yayımladı. Her iki yayınevi de sözleşmelerinin olduğunu öne sürdüler. Elips Yayınları basına şu açıklamayı yaptı: " Sözleşmenin yazarın önceki ve sonraki kitaplarını da kapsadığını ifade eden Ekinci, 'İstersek Aytmatov'un kitaplarını Almanca haricinde başka dillere de çevirip yayınlayabiliriz. .. Ufuk Kitapları tarafından zannederim tek kitaplık bir sözleşme yapılmış. Oysa bizim sözleşmemiz tüm kitapları kapsıyor.' .. Cengiz Aytmatov ise .. açıklamasında son romanının Türkiye'de yayınlanması konusunda sadece Ufuk Kitapları'yla anlaştığını ifade ediyor." (Zaman, 08.12.2007)
(5) Bunun için şu iki Zaman haberine bkz. "Milleti tutan yazar" ve "Son vasiyeti: Türk dünyası yeniden yapılanmalı." İkinci haberin tarihsel çarpıtması oldukça düşündürücü: "Türk halkının Cengiz Aytmatov ile tanışıklığı Yeşilçam klasiği 'Selvi Boylum Al Yazmalım' filmiyle başladı. Önceki gün kaybettiğimiz Aytmatov, dünyanın kabul ettiği romancılığının yanında Türk dünyasına yönelik vizyonu ile de unutulmayacak bir isim." Sosyalist geçmişinden arındırılmış Aytmatov'un kusursuz bir tanımı.
2007-12-16 · Kategori: Arastirma
|
|
|
|
|
Türk okuru, son yıllarda tarih kitaplarını elinden düşürmüyor. İnternette kitap satışı yapan İdefixe'in araştırmasına göre, Türk okuru, tarihi anlatan roman ve araştırmaları tercih ederken, Türkiye'nin en çok okuyan ilinin de İstanbul olduğu ortaya çıktı. Hangi iller hangi kitapları okuyor, en çok talep hangi kitaplara? İşte araştırmanın sonuçları...
“Idefixe”, 6 aylık satış rakamlarını kapsayan “Türkiye Ne Okuyor?” adlı bir araştırma yaptı. Şehre satılan kitap adedi, toplam satılan kitap sayısı, şehir nüfusu ve toplam nüfusu baz alarak yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, en yüksek okuma oranı İstanbul'da, en az kitap satışı ise Gümüşhane'de ortaya çıktı.
Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Bilecik, Bursa, Edirne, Eskişehir, Kocaeli ve Tekirdağ en çok okuyan diğer iller oldu. Ardahan, Bayburt, Iğdır, Kırıkkale ve Mardin de internette kitap alımında alt sıraları paylaşan iller olarak belirlendi. EN ÇOK TALEP SINAV VE TARİH KİTAPLARINA İnternetten en çok satılan kitaplar listesinde, İlber Ortaylı'nın ”Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek”, Emre Kongar'ın “Tarihimizle Yüzleşmek”, Turgut Özakman'ın “Şu Çılgın Türkler”, Ahmet Ümit'in ”Kavim” ve Attila İlhan'ın “Gazi Paşa”sı ilk sıraları aldı.
Kişiye karakteri hakkında neşeli ipuçları veren “Kokoloji” ile Elif Şafak'ın “Baba ve Piç” adlı eseri de listelerin üst sıralarında.
Ders kitapları, okullarda önerilen klasikler, iş sınavlarına hazırlık kitapları, yemek kitapları, diyet kitapları, Nasrettin Hoca fıkraları, bilimsel kitaplar ve hatta Zagor serileri de okurun ilgisini çeken kitaplardan. HANGİ İL NE OKUYOR? Araştırmaya göre, bazı illerde en çok okunan kitaplar şöyle: -Adana: Yüzyılın Aşkları (Can Dündar), Kırmızı Bisiklet (Can Dündar), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı)
-Ankara: Vücudun Şifresi 10 Günde 15 Kilo (Halil Kargulu), Baba ve Piç (Elif Şafak), Gazi Paşa (Attila İlhan), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar), Kavim (Ahmet Ümit), Ölüler de Konuşur (William R. Maples)
-Antalya: Büyük Deniz Yükseliyor (Uygar Şirin), Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar), Kavim (Ahmet Ümit), Böcekler (Laurence Mound), Kokoloji (Isamu Saito, Tadahiko Nagao), Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı)
-Balıkesir: Nasıl Okudum (Tevfik Sağlam), Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman), The Türkler (Yalçın Pekşen), Yüzyılın Aşkları (Can Dündar), Baba ve Piç (Elif Şafak)
-Bartın: Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman), İshak (Onat Kutlar), Mağara (Jose Saramago)
-Bilecik: Aşk Neyin Kısaltması? (Tuna Kiremitçi), İktisat Test Bankası 1000 Soru ve Açıklamalı Yanıtları-Meslek Sınavlarına Hazırlık (Rahmi Yamak), Ferrari'sini Satan Bilge (Robin S. Sharma)
-Bursa: Oktay Usta'nın Mutfağından (Oktay Aymelek), Sofie'nin Dünyası (Jostein Gaarder), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar), Kokoloji (Isamu Saito, Tadahiko Nagao), Kavim (Ahmet Ümit)
-Denizli: Bilimsel Araştırma ve Yazma El Kitabı (Halil Seyidoğlu), Kokoloji (Isamu Saito, Tadahiko Nagao), Doğunun Kozmik Efsaneleri (Stepan Stulginsky), Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar)
-Diyarbakır: Walter Benjamin (Bernd Witte), Yeryüzü Halleri (Birhan Keskin), Papağana Silah Çekme! (Küçük İskender)
-Edirne: Başarı Rehberi (Oğuz Saygın, Adil Maviş), Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar)
-Erzurum: Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman), Radyo Dersleri (Michael Kaye, Andrew Popperwell)
-Eskişehir: Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Televizyon Temsil Kültür (Sevilay Çelenk), Habercinin El Kitabı
-Gümüşhane: Franny ve Zooey (Jerome David Salinger), Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi Bölüşüm, Birikim ve Büyüme (Erinç Yeldan), Şeytan Ayetleri Tartışması (Kolektif)
-Hakkari: Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar), The Mermaid and Other Tales (Hans Andersen), Güle Güle (Can Yücel) İSTANBUL'DA “GAZİ PAŞA” -İstanbul: Gazi Paşa (Attila İlhan), Yürüyen Karton Oyuncaklar (Magdalen Bear), Vücudun Şifresi 10 Günde 15 Kilo (Halil Kargulu), Çocuklar İçin Dünya Tarihi (Christer Öhman), Kumkurdu (Asa Lind), Bit Pazarı Büyüleri (Kelley Armstrong)
-İzmir: Ephesus (Emile L. Jarre), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Her Şey Seninle Başlar (Mümin Sekman), Kavim (Ahmet Ümit), Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (R. L. Stevenson), Kokoloji (Isamu Saito, Tadahiko Nagao)
-Kırıkkale: Amat (İhsan Oktay Anar), Sensiz Olmaz Çünkü... (Mehmet Coşkundeniz), İstanbul'da Bir Zürafa (Sunay Akın)
-Kocaeli: Amat (İhsan Oktay Anar), Seçme Hikayeler (Sait Faik Abasıyanık), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Kokoloji (Isamu Saito, Tadahiko Nagao), Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar)
-Muğla: Avrupa Sorunu Avrupa Ne, Avrupalı Kim? (Perry Anderson, Peter Gowan), Bilgisayar Kurs Kitabı Office 2003, -Oyunun Kuralı (Leonardo Sciascia)
-Samsun: Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar), Atlantis (David Gibbins), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Kokoloji (İsamu Saito, Tadahiko Nagao)
-Siirt: Kimsenin Konuşmadığı Dil (Eugene Mirabelli), Kavim (Ahmet Ümit), Yüzyılın Aşkları (Can Dündar)
-Şırnak: Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Tarihimizle Yüzleşmek (Emre Kongar)
-Tunceli: Bay Pipo: Bir MİT Görevlisinin Sıradışı Yaşamı: Hiram Abas (Soner Yalçın, Doğan Yurdakul), Binbaşı Ersever'in İtirafları (Soner Yalçın), Son Tapınak Şövalyesi (Raymond Khoury), Vur Emri Bir Asteğmenin Tunceli Anıları (Ümit Zileli), Güneydoğudan Öyküler (Hakan Evrensel), CIA Kürtleri: Kürt Devletinin Gizli Tarihi (Tuncay Özkan), 5. Tim “Güneş Doğsun İsteriz” (Abdullah Ağar)
-Zonguldak: Gazi Paşa (Attila İlhan), Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek (İlber Ortaylı), Türkiye'nin Ekonomik Krizi/Oluşumu ve Çıkış Yolları (Selim Somçağ) İNTERNETE ULAŞIM SORUNU İdefixe yetkilisi Özgür Topyıldız, bazı illerde internete ulaşım sorunu da yaşandığından kitap satışlarının düştüğünü söyledi.
Bu listeyi 6'şar aylık periyotlarla yaptıklarını anlatan Topyıldız, “Okuma oranının en yüksek olduğu il İstanbul. Okur, son dönemde en çok tarih kitaplarını tercih ediyor. Şu sıralarda da en çok Soner Yalçın'ın 'Efendi: Beyaz Müslümanların Sırrı' adlı kitabı satıyoruz” dedi. |
2007-07-04 · Kategori: Arastirma
1940 yılında yazılan bu yazıda "sonuna kadar bir anane düşmanlığı”ndan söz edilmesi, kimi genç kuşak sanatçılarının, 1936 yılında yayımlanmış olan Şeyh Bedreddin Destanı'nda Nâzım Hikmet'in çağdaş şiir ile geleneksel şiir arasında kurmaya çaba gösterdiği bireşimin ayrımına varmadıklarını açıkça gösteriyor. Anlaşıldığına göre. Serbest nazımla başlayan atılımcı yenileşme özlemi, eskinin yeniden üste çıkar görünmesi üzerine, sol eğilimli .gençlerden tepkiler gelmesine yol açmıştı, ama ortada ne yapacağını bilen, örgütlü, güçlü bir topluluk yoktu.
8 Şubat 1940 tarihli "Servetifünun-Uyanış" dergisinde çıkan "Eski-Yeni Kavgası" başlıklı yazısında Suad Derviş şöyle diyordu:
"Evet genç kalemler arasında öyle büyük tezadlar göze çarpmaktadır ki, bu tezadların hiç bir dâvada — hele edebiyat dâvası gibi doğrudan doğruya bir fikir, bir kanaat, bir dünya görüşü, bir dünya anlayışı ifade eden bir dâvada, müşterek ve müttehid cephe olmalarına, müşterek mücadele edip, müşterek zafer kazanmalarına imkân yoktur."
Bu tartışmalar olurken. Serbest nazmın Türk şiirine getirdiği yenilikleri siyasal ağırlığından soyutlamadan benimseyip sürdürme eğilimleri yüreklendirilmek istenirken, 1937'den beri "Varlık" dergisinde ölçü uyak dinlemeyen, eskiye bütünüyle karşı çıkan, bu arada serbest nazmın siyasa ile bağını da koparan yeni bir şiir anlayışının ilk örnekleri yayımlanmaktaydı.
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet üçlüsünün yazdığı bu şiirler birkaç yıl içinde edebiyat dünyasının sınırlarını aşan bir ilgiyle karşılandı.
Orhan Veli'nin 1941 yılında yayımladığı Garip adlı kitabının alt başlığı şöyleydi: "Şiir hakkında düşünceler ve Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli'den seçilmiş şiirler." Böylece, başa konmuş olan bildirge niteliğindeki yazının sorumluluğu Orhan Veli'ye bırakılıyordu. Anlaşılan Melih Cevdet ile Oktay Rifat "Garip" başlıklı bu yazıda savunulan düşünceleri bütünüyle benimsememişlerdi. Ama kitaba alınan şiirler arasındaki benzerlik ortak bir anlayıştan yola çıkıldığını açıkça gösterecek kadar büyüktü.
"Garip" başlıklı yazının bir yerinde şu sözler yer alıyordu:
"Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiç bir işe yaramamış olan şiirde bu değişmeyen taraf; ‘müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak’ şeklinde tecelli ediyor. Müreffeh sınıfları yaşamak için öyle çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler ve o insanlar geçmiş devirlerin hâkimidirler. O sınıfı temsil etmiş olan şiir lâyık olduğundan daha büyük bir mükemmeliyete erişmiştir. Fakat yeni şiirin istinat edeceği zevk artık akalliyeti teşkil eden o sınıfın zevki değildir. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda bulmaktadırlar. Herşey gibi şiir de onların hakkıdır ve onların zevkine hitap edecektir. Bu, mevzuubahis kitlenin istediklerini eski edebiyatların aletleriyle anlatmaya çalışmak demek de değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak ve sanata hâkim kılmaktır. "Yeni bir zevke ancak yeni yollarla ve yeni vasıtalarla varılır. Bir takım ideolojilerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni ve san'atkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu herşeyi atmak mecburiyetindeyiz."
Görüldüğü gibi. Garip şiiri yalnızca Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi şairlere değil. Nâzım Hikmet gibi şairlere de karşı çıkmaktaydı.
Garip şiirinin Serbest nazmın Nâzım Hikmet koluna uzaklığı çok açıktır. Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki bireşim, çağdaş şiirle Divan şiiri, Halk şiiri arasında kurulan bağlar, "Yağmur Çiseliyor" bölümündeki söyleyiş, Garip'çiler için bir çıkış noktası olmamış, bu şiir her şeye yeniden başlamayı seçmiştir.
Orhan Veli'ye göre Garip'le "şiirdeki bütün hudutlar" aşılmıştır. Ölçü, uyak, imge, ses. müzik, hiçbir şey sınırlayamaz artık şiiri.
Bu eskiye toptan sırt çevirme, öz şiir yolunda bütün sınırları aşma özlemi, bir yere kadar, Batı'nın Gerçeküstücü, Gelenekçi, Dadacı şairlerini çağrıştırıyorsa da "Garip" başlıklı bildirgede şöyle deniyordu:
"Surrealisme'le, burada bahsettiğim iştirakler haricinde hiçbir alâkamız olmadığı gibi herhangi bir edebi mekteple de bağlılığımız mevcut değildir."
Böylece Serbest nazmın Ercümend Behzad koluna da bir yakınlık duyulmadığı açıkça belirtilmiş oluyordu.
Siyasal yönden sakıncalı olmayan, alaya alınması, fıkralara sokulması kolay, üstelik de okurların şaşırtılma özlemlerini büyük oranda karşılayan Garip şiiri gazetelerde günün konusu haline geldi. Orhan Veli ince alaycılığı, gırgır reklamcılığıyla işin üstüne üstüne gitti. Oynadı gazetecilerle...
Gazetelerin köşe yazarları, karikatürcüler bu tatlı konuyu iyice benimseyince, birkaç yıl içinde Garip şiiri bir akım niteliği kazanarak büyük yaygınlığa ulaştı. Şairliğe heves eden gençler şaşırtıcılığı öne alan, çocuksu söyleyişlere yaslanan şiirler yazmaya koyuldular.
Garip akımını başlatan Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet ise emekçi sınıfının beğenisini ararken, küçük kentsoyluların alt tabakalarla birleştiği yerlerde dolaştılar. Güzel şiirler yazdılar, şiir alanında pek çok şeyi değiştirdiler, yeni bir "beğeni" getirdiler. Hece şiirinin, tutucu şiirin geri çekilmesini, sürdürülemez görünmesini sağladılar. Hecenin genç ustalarını, Cahit Sıtkı Tarancı'yı, Ziya Osman Saba'yı bile — heceden bütünüyle koparamasalar da — yanlarına çektiler.
Toplumsal kaygılar taşımayan bir şiirin böylesine yaygınlık kazanması, gene aşağı yukarı aynı yıllarda şiir yazmaya başlayan toplumsalcı şairleri. Serbest nazmın Nâzım Hikmet'te beliren özelliklerini, çeşitli yönlerine ağırlık vererek sürdüren, siyasal eylemlere katılan, kovuşturmalara uğrayan, sürekli baskı altında tutulan şairleri, büyük oranda tedirgin etti. Yazdıklarını yayımlama olanakları bile kısıtlı olan bu şairler Garip akımını gerici bir akım olarak nitelediler. Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A.Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Ömer Faruk Toprak, Enver Gökçe, Mehmed Kemal, Arif Damar siyasal düşüncelerinin belirlediği şiir anlayışlarına uymadığı için. Garip akımının dışında kalmaya özen gösterdiler.
Ne var ki, yazdıklarını yayımlayamayan, okurlarıyla sürekli bir ilişkiye giremeyen bu sanatçılar, siyasal baskıların olumsuz etkileri altında ezildiler, hep arkada kaldılar. Kimi yazarlığın başka alanlarına kaydı, kimi bütünüyle sustu, kimi yayımlanabilir olmanın yollarını arayarak değişti, kimi de yazdıklarını ortaya çıkarmayıp siyasal baskıların geçmesini bekledi.
Böylece Serbest nazımla gelen toplumsalcı şiir anlayışının bir sonraki kuşakta yaygın bir akım niteliğine bürünmesi önlenmiş oldu. Garip akımı ise çok hızlı bir gelişmeyle, eski şiirin yollarını kesen bir yaygınlığa ulaştıktan sonra, kurucularınca da eksiklikleri görülerek arkada bırakıldı.
Orhan Veli 1945'te Garip'in ikinci basımına yazdığı yazıda şöyle diyordu:
" 'Hiçbir yaptığımdan pişman olmıyacağım' diye bir karar vermişliğiniz var mıdır? Benim vardır. Çok da faydasını gördüm. Bundan bir hayli zaman (önce) böyle bir karar vermemiş olsaydım, üzüntülü günlerimin sayısı muhakkak ki daha fazla olurdu. Bu arada '1941 senesinde Garip adlı bir kitap neşretmişim' diye döğünür durur, hele onun yeniden basılmasına dünyada razı olmazdım."
1945'te Vazgeçemediğim'i, 1946'da Destan Gibi’yi yayımlayan Orhan Veli, 1947'de "Yedigün"de çıkan bir konuşmasında ise, "herkesin acayiplik telâkki ettiği" eski şiirleri için şöyle demekteydi:
"Şimdi onları beğenmiyorum. Şekil bakımından zayıf buluyorum. Şiirin bir de ustalık denen şeye dayandığını o zaman bilmiyormuşuz demek. Bugün bu şairlerden ayrıldık. Halk edebiyatından istifade ediyoruz. Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lâzımdı."
Ayrıldık dediği şairler, Batı'nın "modern" şairleri ile gerçeküstücüler.
Böylece, halkın beğenisini arama yoluna bir de Halk edebiyatı geleneğinden giriliyordu. 1949'a, "Yaprak" dönemine kadar, Orhan Veli halkın beğenisini aramayı sürdürdü. 1947'de yayımlanan Yenisi adlı kitabı kentlerde yaşayan alt tabaka insanları ağzıyla söylenmiş şiirlerle doluydu.
Serbest nazım akımı ile Garip akımını karşılaştırırken bu akımlara öncülük etmiş sanatçıların en başarılı dönemlerini düşünmek yanıltıcı olur. Sanatçılar gelişip kendilerini buldukça akımların sınırlarını aşarlar. Ne Nâzım Hikmet'i Serbest nazım akımına sığdırabiliriz; ne de Orhan Veli'yi, Oktay Rifat'ı, Melih Cevdet'i, Garip akımına. Örnek vermek gerekirse Memleketimden insan Manzaraları Serbest nazım akımı içinde, ya da Troya Önünde Atlar Garip akımı içinde düşünülemez.
Serbest nazım deyince Nâzım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Destanı'na kadar olan dönemini, İlhamı Bekir Tez'i, Nail V.'yi, Ercümend Behzad Lav ile Mümtaz Zeki Taşkın'ın 1940'dan önce yazdıklarını hatırlamalıyız.
Garip akımı ise Orhan Veli'de Destan Gibi, Oktay Rifat'da Aşağı Yukarı, Melih Cevdet'de Telgrafhane ile son bulur. Bunlar şairlerinin başka bir şiir anlayışına yöneldiklerini açıkça gösteren kitaplardır.
Bu bakımdan Serbest nazım akımıyla Garip akımını karşılaştırmak, diyelim Nâzım Hikmet'le Orhan Veli'yi karşılaştırmak anlamına gelmez.
Önce iki akımın doğdukları ortamlar arasındaki benzemezliklere değinelim:
Siyasal açıdan Serbest nazım akımı bir kırıklık, özlediğini elde edememe ortamında doğmuştur, ama umutsuzluk söz konusu değildir. Sanata karşı oldukça hoşgörülü bir baskı vardır. Memleketin yönetimini bütünüyle elinde tutan, karşı çıkılan, dolayısıyla korkulan kişi, aynı zamanda bir kurtarıcı olarak sevilen, üstelik de sanattan anlayan bir insandır. Serbest nazım akımının en parlak günlerinde, siyasal eylemleriyle başı derde giren Nâzım Hikmet'i alttan alta koruduğuna inanılır. Garip akımı ise, bu gibi duygusallıklara hiç düşmeyen, memleketi savaşa sokmamaktan başka bir kaygısı olmayan, iç çekişmeleri kökünden kazıyıp atmak isteyen, ödün vermez bir Milli Şefin baskı ortamında doğmuştur. Umutsuzluk büyük oranda söz konusudur. Dünyada savaş vardır. Nâzım Hikmet gene cezaevindedir. Üstelik bu kez bağışlanacak gibi de görünmemektedir.
Sanatsal açıdan benzemezliklere gelince:
Serbest nazım akımı bir değişikliği bekleyen, "hazır" bir ortamda doğmamıştır. Dizeleri kırmanın, ölçüyü serbestleştirmenin tutup tutmayacağı belli değildir. Serbest nazım akımının ne Batı'dan esinlenen Ercümend Behzad deneyi, ne genç Sovyet şairlerinden esinlenen Nâzım Hikmet deneyi, daha önce yapılmış benzer deneylerin başarılarından hız almamıştır. Garip akımı ise bir değişikliği bekleyen "hazır" bir ortamda doğmuştur. Serbest nazım akımının, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in başarısından sonra, bu tür girişimlerin sanat alanında ilgiyle karşılanacağı bilinmektedir.
İki akımdan birinin "hazır" olmayan, öbürünün "hazır" olan ortamlarda doğmaları, yayılma güçlerini belirleyen önemli bir etkendir. Serbest nazım akımı çevresine çok az şair toplarken. Garip akımı birdenbire yayılıvermiş, aşağı yukarı bütün genç sanatçıları etki alanına almıştır. Bu duruma yol açan çok önemli başka bir etken de Serbest nazmın birtakım siyasal tehlikeler getirmesi. Garip akımının ise bu tehlikeleri baştan yok etmesidir. İki akım arasındaki en köklü benzemezlik içeriktedir denilebilir.
Ama bunlar söylenirken daha çok Nâzım Hikmet, İlhami Bekir Tez, Nail V. düşünülüyor. Serbest nazım akımının bir de öbür kolu var. Ercümend Behzad ile Mümtaz Zeki Taşkın için de aynı şeyler söylenebilir mi? Siyasal açıdan söylenemez, ama onların da içerik, bakımından Garip akımıyla benzerlikleri bulunmadığı bir gerçek. Bunun nedenleri üzerinde düşünürken şunu görüyoruz: Ercümend Behzad ile Mümtaz Zeki Taşkın Batı'daki şiir akımlarını izlemişler, onlardan etkilenerek yazmışlardır. Garip'çiler ise bu akımlardan pek etkilenmemişler, "bir edebî mekteple bağlılık" kurmak istememişlerdir. Onların Batı'da ilgisini çeken asıl Uzak Doğu şiiri olmuştur. Garip'deki şiirlerin çoğunda Hay-Kay havası vardır.
Kesinlikle anlaşılıyor ki, Ercümend Behzad ile Mümtaz Zeki Taşkın'ın deneyleri Garip'çilerin pek ilgisini çekmemiştir. Nâzım Hikmet'le de içerik bakımından temelden ayrılıyorlar.
Yalnız şöyle bir durum var:
Orhan Veli'ye göre, "her şey gibi şiir de (...) yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda" bulanların "hakkıdır ve onların zevkine hitap edecektir." Gerçi onların "ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak" görevini yüklenmek söz konusu değildir, ama emekçilerin beğenisini aramak, bulmak, "sanata hâkim kılmak" özleminde, Orhan Veli, Nâzım Hikmet'le birleşmektedir.
Bu noktada içerik bakımından bir benzerlikleri olması gerekmez mi?
Aslında Orhan Veli'nin, Nâzım Hikmet'e karşı, adını vermeden yaptığı çıkışla söylemek istediği şudur:
Bugüne kadar bilinen kalıplarla, yani kentsoylu sanatının etkilerinden kurtulamadan, emekçi sınıfının davalarını savunanlar çok oldu. Nâzım Hikmet de onlardan biri. Ama bu önemli değildir. Önemli olan, kentsoylu sanatının etkilerinden bütünüyle sıyrılmak, yapıyı temelinden değiştirmek,emekçi sınıfının beğenisini aramak, bulmak,"sanata hâkim kılmaktır."
Ne var ki, bu aranışta, Orhan Veli, karşı çıktığını sandığı Nâzım Hikmet'in yanında yer almaktadır. Çünkü "Nâzım Hikmet bütün sanat yaşamı boyunca kentsoylu sınıfının beğenisinden kurtulup emekçi sınıfının beğenisini aramak, bulmak, "sanata hâkim kılmak" için savaşmıştır. Anlaşılan, Orhan Veli'ye göre. Serbest nazım döneminde yazdıklarıyla Nâzım Hikmet bu yolda bir başarı elde edememiş, hatta böyle bir kaygısı olduğunu bile gösterememiştir.
Yıllar sonra Nâzım Hikmet'in de kendi ilk şiirlerini bu açıdan eleştirdiğini biliyoruz. Böylesine güç bir işi başarmak elbette kolay değildi. Nitekim Orhan Veli de bu yolda önemli bir başarı elde edememiştir.
Her iki şairin de ilk dönemlerinde, emekçi sınıfının beğenisini ararken, kabadayı ağzına düşkünlük göstermeleri, ortak bir özellikleri olarak ileri sürülebilir. Buna ortak bir yanılgı da diyebiliriz. Yalnız bu ağzı Nâzım Hikmet bir başkaldırma, kafa tutma tonu olarak benimserken, Orhan Veli değişik bir yaşama tarzının hoşa giden bir ince alay öğesi olarak kullanmıştır.
Biçimsel açıdan iki akımın benzer görünen bir yanları aruz ya da hece ölçüsüne bağlı kalmamaları, bilinen uyak düzenlerine uymamalarıdır. Bu ortak özellik uzaktan bakanlara iki akım arasında büyük bir benzerlik varmış izlenimini verir. Oysa biraz yakınlaşınca önemli ayrımlarla karşılaşılır.
Serbest nazım akımında hece öğeleri, kalıplara bağlı kalmayan bir anlayışla da olsa, daha çok kullanılır, biraz dikkat edince hemen görülür. Ritim, ahenk, üstüne düşülen, şiirde bulunması özlenen şeylerdir. Uyak yeni bir anlayışla ele alınmıştır, ama çok önem verilen bir öğedir, sırasında şiirin en ilginç yönü oluverir.
Garip akımında ise hece ya da aruz ölçülerinin izlerini görmek daha güçtür. Ritim, ahenk, bu akımın karşı çıktığı, bütünüyle kurtulamamış da olsa, benimsemediği şeylerdir. Uyaktan da elden geldiğince kaçınılır, dize sonlarında seslerin uymasına değil, uymamasına çalışılır.
İki akımın ilk bakışta ortak görünen ama ayrıntılarında pek benzemeyen bir yanları da, eski anlamıyla "şairane"den kaçmaları, şiire konuşma dilini sokmak amacını gütmeleridir. Şiire konuşma dilini sokmak aslında o günler için yeni bir şey değildi, daha önceki şairler de bunun başarılı örneklerini vermişlerdi. Yalnız, Serbest nazım akımı ile Garip akımı şairleri bu işi, arada bir, değişiklik olsun diye yapmadılar. Şiiri bütünüyle konuşma dilinin içine aldılar, ayrı bir şiir dili oluşturmayı hiç düşünmediler.
Ama Serbest nazım akımının özellikle Nâzım Hikmet kolu, konuşma dili derken, kendi evlerinde konuşulan dili değil, emekçilerin konuştuğu dili anlıyorlardı. Bu dili arama çabası onları argoya, açık sözcüklere, yer yer de kabadayı ağzına götürdü. Garip akımı ise sokaktaki sıradan insanın konuşma diline özendi, emekçi sınıfına çok yakın bir yerlerde duran küçük kentsoyluların, sessiz, ezik, dertli insanların dilini benimsedi. Bu dertliliğin içine küçük mutluluklar serpiştirdi, ama umutsuzluk hep egemendi.
Serbest nazım bir koluyla yığınlara gelecek güzel günleri muştulayan, umutlu bir kavga şiiri getirmişti. Garip akımı ise umutlu bir dil aramak gereğini duymadı, boyun eğen, ezik insanların, küçük insanların diliyle yetindi.
İki akım arasındaki çok önemli bir benzemezlik de ses tonlarındadır. Serbest nazım yüksek sesle, nerdeyse şarkı söyler gibi okunan şiirler getirmiştir. Günü gelince, büyük alanlarda, yığınlara okunacağı düşünülür bu şiirlerin. Garip akımı ise şiirin seslendirilmesine kesinlikle karşıdır. Alçak sesle, düpedüz okunmasını bile istemez. Şiire bakılacaktır. Şiir kulak için değil, göz içindir. Bu anlayış Batı'da dizelerle resim yapma aşırdığına dönüşmüştür. Garip akımının bu yönü yoktur. Göz içindir derken, şiirin seslendirilmeden, içten okunması istenmiştir yalnızca.
İki akım arasındaki gene çok önemli başka bir benzemezlik de şudur:
Ercümend Behzad ile Mümtaz Zeki Taşkın Batı şiirinden etkiler alırken ulusal havadan uzaklara düşmüşler, uluslararası bir şiirin çerçevesine girmişlerdi. Nâzım Hikmet de Serbest nazım döneminde yazdıklarında ulusallıktan özellikle kaçındı. Gerçi o döneminde de şiir geleneğimizden yararlandığı bir gerçektir, ama bağlandığı dünya görüşünün etkisiyle, şiirini uluslarüstü kılmak özlemini duyuyordu. Kişilerine yabancı adlar taktı, onları bir ülkenin insanı olmaktan kurtarıp uluslarüstü insanlar durumuna getirmek istedi. Çeşitli ulusların işçileri kendi ülkelerinin sömürücü sınıflarından çok birbirlerine yakınlık duyduklarına göre, uluslararası örgütlerde birleşip dünya çapında bir kavgayı yürüttüklerine göre, sanatta da ulusal bağlardan kurtulunmalıydı. Nâzım Hikmet bu görüşün Marx'çı açıdan da yanlış olduğunu, insanın içinde bulunduğu toplumla birlikte, toplumsal ilişkilerinden soyutlanmadan ele alınması gerektiğini, 1940'lara doğru anladı. Serbest nazım akımı döneminde yazdıklarını sonradan bu yönden de açık açık eleştirdi. Garip akımı ise şiir geleneklerimizden yararlanmadı. Uzak Doğu'dan gelen yabancı bir şiir anlayışının etkisinde kaldı, ama bizim toplumumuzun emekçilere çok yakın duran küçük kentsoylu kesimlerinden insanları anlattı. Böylece ulusal bir şiire yöneldi. İnsanlığın geleceği üzerine düşünceler üretmedikleri, birtakım özlemler çekmedikleri için, ya da bu gibi özlemlerini şiirlerine yansıtmadıktan için. Garip şairlerinin ulusçuluk-insancılık sorununda bir savrulmaları olmadı.
Bu iki akım arasında hiç benzemeyen bir yön de şudur: Serbest nazım öyküyle, hatta romanla yakın bir ilişkiye girmiş, Garip'çiler ise buna hiç yanaşmamış, şiiri öbür sanatlardan soyutlamayı bir ilke olarak benimsemişlerdir.
1949'da, "Yaprak" dergisinde, Orhan Veli de, arkadaşları da iyice değişmişlerdi. Yalnızca bir beğeniyi aramak, bulmak değildi artık amaçları. Siyasal düşüncelerini şiirlerine sokmaktan çekinmiyorlardı.
l Mart 1949 tarihli "Yaprak"da çıkan "Genç Şairden Beklenen" başlıklı yazısında, Orhan Veli şöyle diyordu:
"Yirmi yaşımızı dolduralı bir iki seneden fazla olmamıştı; beylik kalıplar, beylik oyunlar, beylik dünyalar içinde bunalmış kalmış olan şiire yeni imkânlar arayalım dedik. Şiire yeni dünyalar, yeni insanlar sokarak, yeni söyleyişler bularak şiirin sınırlarını biraz daha genişletmek istedik. İlk işimiz, bilinen sanatları bir tarafa bırakıp, şiiri bu sanatlar dışında şiir yapan özellikleri aramak oldu. Böylelikle onu bir reçete, bir tarife matahı olmaktan kurtaracaktık. Bu işi başarabilmek için de şiir tarifelerinin verdiği tertiplere karşı gelmek gerekiyordu. O tertipleri bulmuş olan şiirle o şiire sıkıca bağlı kimselerin bu dikine giden hareketten memnun olmıyacakları besbelli idi. Üstelik biz de görmek istediğimiz işin ne olduğunu belirtmek için, bir takım softaların damarına basmaktan hoşlanıyorduk. Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıplar dışına çıkışından değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşandandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de biraz yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık olarak şiire sokulan alelade konuşma; biri de eski şiirin büyük konularının, büyük heyecanlarının yanı başında yer alan küçük, alelade olaylar, küçük, alelade insanlardı. İlk niyet hiç bir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama, bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp birçok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hattâ bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu alelâdelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu. Basitlik, alelâdelik derken belki de biraz insaflı davranıyorum. Basitlik, alelâdelik diyeceğime boşluk, hiçlik desem daha doğru olur. Şairin, mısraları içinde, okuyucuya hiç bir şey söylememesi bir yana, söyleyişteki basitliğin de gerektiği gibi anlaşıldığını sanmıyorum. Kolay okunan mısraın kolay yazılır bir şey olmadığı pek bilinmiyor. Bunu anladığımız an şiirin güçlüklerini görecek, emeğe saygı göstermesini öğreneceğiz. Yalnız şairin emeğine değil; bütün insanların emeğine. Ondan sonra da kolay kolay boş lakırdı edemiyeceğiz. Genç şairlerimizin çoğunda, ne yazık ki, böyle bir boş lakırdı ile yetinme hali görüyoruz. Yazımın baş tarafındaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, şiirimizin bu hale gelmesinde galiba bizim neslin büyük payı var. Ama, şair olacak kimsenin biraz düşünmesi, niyetle görünüşü birbirinden ayırabilmesi gerekir. Zaman zaman alelade şeylere de dokunabilmek başka, durmamacasına alelade olmak başka. Ayrıca, türlü işlerde çalışan milyonlarca insanın, iş görmüş adam olmanın hakkını kazanabilmek için, göbeği çatlarken, iki lâkırdı çırpıştırıp bir iş yaptım sanmanın kolay kolay hoş görülemiyeceğini bilmek lâzım. (...) Genç şairlerden beklenen, sadece, elbirliğiyle yıktıkları o eski, o sahte, o yaldızdan ibaret şiire karşılık özlü, beşerî bir şiir, bir gerçek şiir yaratmalarıdır. Bunu bugüne kadar biz de gerektiği gibi yapamamışsak çalışalım. Tek, Türk dili de, Türk şiiri de insan içine çıkabilecek, bizi Türk oluşumuzla övündürebilecek bir hale gelsin."
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 3 / Memet Fuat
2006-11-15 · Kategori: Arastirma
Atatürk'ü kitaplarla anmak
Atatürk'ün çocukluğunda başlayan kitap tutkusu, savaş zamanı cephede bile sürdü. Sırtından üniformayı çıkarıp sivil hayata geçince okumaya ayırdığı zaman daha da arttı. 'Kitap okumasaydım bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım' diyordu
15/11/2006 (396 kişi okudu)
CENGİZ OTACI (Arşivi)
Günümüzde kitap okuyan insanların sayısının giderek azalması, ülkemiz açısından oldukça vahim bir durumdur. Bütün ülkelerde çok satan kitapların genel özelliği popüler kültürü yansıtan eserler olmasıdır. Bilimsel içerikli, inceleme/araştırma alanındaki eserler, popüler eserler kadar tercih edilmemektedir. Görsel medya adeta insanları esir almıştır. Günde üç saat televizyon seyreden bir insan haftada bir gününü televizyon karşısında geçiriyor demektir. Kendisine mikrofon uzatılan gençler 'Boş zamanlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz' sorusuna, "kitap okumak gibi" bir cevap da eklemektedir. Kitap okumak, boş zamanları değerlendirmek olarak algılanmaktadır. Halbuki kitap okumak başlı başına vakit ayrılması gereken bir iş olmalıdır.
Yeni bir devletin banisi olan Atatürk, yaptığı inkılapların meşruiyetini, şaşırmamak gerekir ki kitaplarda bulmuştur. Okumayla ve düşünmeyle dolu bir hayat geçirmesi, ileri görüşlülüğüyle de birleşince ortaya inkılapları çıkmıştır. Yeni devletimizin, Cumhuriyetimiz'in gıdası kitap kaynaklıdır. Atatürk'ü bir kez daha anarken, onun kitap okuma sevgisini gözden kaçırmamak gerekir.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" diyen Atatürk'te okumak, araştırmak bir tutkuya dönüşmüştür. Atatürk, geniş bir kültüre ve pek çok eserden müteşekkil bir kütüphaneye sahiptir. Zengin kütüphanesi sayesinde kitap okumak, araştırma yapmak, düşünce üretmek, araştırdığı, düşündüğü konuları tartışmaya açmak, O'nun gündelik hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır.
En çok tarihe ilgi duyardı
Manastır idadisinde tarih öğretmeni Mehmet Tevfik Bey sayesinde tarih en çok ilgilendiği saha olmuştu. Atatürk'ün ileriki yıllarında kitaplığının çoğunluğunun tarih kitaplarından oluşması, onun tarihe ve ulusal bilince verdiği önemi göstermektedir.
Askeri İdadi yıllarında Atatürk en çok Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Ahmet Mithat ve tarihçi Murat Bey'in yazılarıyla ilgileniyor, bu kitaplardaki milli bilinç ve ruh, O'nu cezbediyordu. Fethi Bey, Atatürk'le arkadaşlığı yıllarında Fransız düşünürlerinin kitaplarıyla tanışmasında mühim bir rol oynadı. Voltaire, Montesguieu, Rousseau gibi düşünürleri hem okuyorlar hem de tartışıyorlardı.
Harp Okulu yıllarında Atatürk, memleket meseleleriyle daha fazla ilgilenmeye başladı. Sürekli okuyor, yurtiçinde basılması yasak olduğu için çoğu defa İran'da basılıp gelen, eşitlik, hürriyet gibi kavramların işlendiği eserleri temin ediyor ve gizli gizli okuyordu. Hikmet Bayur'un anlattığına göre Atatürk, bu kitapları yatakhanede, kötü ışık şartlarında okuyor, uzun düşüncelere dalıyordu. Harp akademisinde, çocukluk yıllarında başlayan birikimlerini ve siyasal gözlemlerini arkadaşlarına da anlatabilmek için el yazısı bir gazete çıkarmaya karar verdi ve gazetenin yönetim kurulunda görev alarak, gazetenin çoğu yazılarını tek başına yazdı.
Atatürk'ün okuma ve öğrenme aşkı sadece öğrencilik yıllarına münhasır değildi şüphesiz. Okumaya cephede de devam ediyordu. Çanakkale savaşının en şiddetli zamanında kendisini ziyarete gelen gazeteci Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk'ün odasını tasvir ederken, Balzak'ın, Maupassant'ın, Boule de Suif'in ve Lavedan'ın eserlerinin masasının üstünde durduğundan bahsetmektedir. Yine Çanakkale savaşı zamanlarında Atatürk'ün, yazdığı bir mektupla arkadaşı Ömer Lütfi Bey'in eşinden bazı kitaplar istediğini görmekteyiz.
16. Kolordu Komutanı olarak Doğu Anadolu'da bulunduğu yıllarda da sürekli okumayla meşgul olan Atatürk, burada geçirdiği yıllarda tuttuğu anı defterinde, okuduğu kitapların adını vermekte, günlerinin askerlikten boş kalan kesimini okumakla değerlendirdiğini anlatmaktadır.
Atatürk'ün harp meydanlarında dahi okumaktan dur olmadığına şahit olanlardan biri de Fevzi Çakmak'tır. Çakmak, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasında kalan zamanda Paşa'nın İslam Tarihi okuduğunu anlatmaktadır.
Kitap okumayı tutku seviyesinde seven Atatürk, Cumhuriyet sonrası zamana kadar yerleşik bir hayatı olmadığı için çok istemesine rağmen kütüphane kurmaya muvaffak olamamış, yanında okumak istediği, sevdiği, faydalı bulduğu kitapları taşımakla yetinmiştir. Ancak Ankara ve İstanbul'da sürekli olarak kalmasıyla kütüphane kurabilmiştir.
Atatürk, Ankara'ya yerleşmesinin ardından Keçiören'deki köşkünde kütüphanesini kurmuş, fakat zamanla bu evin ihtiyaçlarını karşılayamaması karşısında yeni bir köşk yapılmıştır. Atatürk köşkü yapacak olan mimardan iki özel istekte bulunmuştur. Bunlardan biri geniş ve ferah bir yemek odası diğeri de yine geniş bir kütüphane yapması. Aslında Atatürk'ün yeni bir köşke ihtiyaç duymasının temel nedenlerinden biri, Afet İnan'ın dediğine göre geniş bir kütüphaneye olan ihtiyaçtı. Eski köşkün kütüphanesi Paşa'nın hem çalıştığı hem de gündüz misafirlerini kabul ettiği bir yerdi. 1930'dan sonra yeni alınan kitaplar kütüphaneye sığmaz olmuştu. Paşa bu kütüphanede saatlerce çalışır, okur, okuduğu kitapların altını kırmızı ve mor renkli kalemlerle çizer, kenarlarını işaretler, notlar alırdı. Atatürk, yeni yapılacak köşkte geniş bir kütüphane olmasını, bu kütüphanede haritalarını rahatça yayabileceği ve kitaplarını koyabileceği geniş bir masa istemişti.
Türkiye'de görev yapan Amerikan büyükelçisi general Charles H. Sherril, Atatürk'ün kendisini kütüphanesinde kabul etmesinin ardından hissettilerini şöyle anlatmaktadır. "Bugün Mustafa Kemal kendisini ilk günkünden daha rahat hissediyordur, çünkü kütüphanesindeydi. Yaradılışı itibarıyla okumayı ve araştırmayı seven insanlar kendi kitaplıklarında, kitapları arasında bütün güçleri ve büyüklükleriyle görünürler. Şimdi ne masanın üstünde yayılı duran haritalardan ne de odayı tüm duvarlarıyla dolduran kitaplardan bahsetmeyeceğim..."
Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'na taşınırken yanında kitaplarını da götürmektedir. Kitaplar cephane sandıklarına konulmuştur. Bu manzara karşısında duygulanan A. Dilaçar, sonradan kitapların cephane sandıklarıyla taşınmasını, 'kazanılan askeri savaşın kültürel savaşa döndüğü' şeklinde ifade edecektir. Atatürk, kültür savaşını kazanacak malumatla donanmak için her zamankinden daha fazla okumaya adadı kendini. Değişik sahalardan kitapları topluyor, okuyor, yurtiçinde bulunmayan kitapları yurtdışından getirtiyor, vâkıf olmadığı dilde yazılmış olanları kısa zamanda tercüme ettiriyordu.
Olağanüstü bir çalışma temposu içinde ülkemizin kültür sorunlarına ışık tutma amacıyla gece gündüz çalışıyordu. Hikmet Bayur, Atatürk'ün Türk diliyle ilgili olarak çalışmalarını şöyle anlatır. "1932 yazında I. Türk Tarih Kongresi ve yine I. Türk Dil Kurultayı arasında geçen üç aya yakın zaman içinde Atatürk, dil üzerinde hemen geceli gündüzlü çalışmıştır. Vaktini biteviye dil üzerinde yazılmış Türkçe ve Fransızca eserleri okumak, Şeyh Süleyman Efendi'nin sözlüğünden Fransızca etimolojik ve kelimelerin teşekkül ve tarih boyunca seyirlerini gösteren sözlüklere kadar bir sürü eser üzerinde inceleme ve karşılaştırma yapmakla geçirdi..."
Gününün çoğunu kütüphanesinde geçirdiği, saatlerce hatta günlerce kitap okuduğu yakınları tarafından beyan edilmektedir.
İki gün iki gece kitap okudu
Bu noktada Atatürk'ün sekreteri Hasan Rıza Soyak'ın bir anısına kendi ağzından değinelim.
"Bir geziden Ankara'ya dönüyordum. Sabah trenden iner inmez doğru köşke gittim, özel hizmetinde olanlara Paşa'nın ne durumda olduğunu sordum, "İki gün iki gecedir hiç durmadan kitap okuyor, yalnız bir kere banyo yaptı ve koltuğunda dinlendi'' dediler. İzin alıp yatak odasına girdim, beyaz keten gecelik entarisiyle geniş koltuğuna bağdaş kurmuş dinleniyordu, elinde bitirmek üzere bulunduğu kitabı vardı. Bana :
- Hoş geldin, otur bakalım. Elime bir tarih kitabı geçti. Bilmem ne zamandır okuyorum dedi. Hayretle sordum.
- Yorulmadınız mı Paşam ?
- Hayır, yalnız gözlerim yaşarıyor, fakat onun da çaresini buldum. Birkaç metre tülbent aldırdım, işte gördüğün gibi parça parça kestirdim. Ara sıra bunlarla gözlerimi kuruluyorum.
Yahya Kemal katıldığı bir Akşam yemeğinde, Atatürk'ün konuşmalarıyla mest olduğunu söyleyerek, "Hep askeri okullarda okumuş, sırtından asker üniformasını çıkararak politikaya soyunmuş. O'nun okuduğu okullarda felsefe diye bir ders yoktu. Bu çeşit kitapları aslından okuyabilecek kadar Fransızcası olduğunu da sanmıyorum. O yıllarda bu kitapların pek azı dilimize çevrilmişti. Peki bu kadar kültürü nereden almıştı öyleyse?" diyerek bu sorunu çözememiş ve Ruşen Eşref'e sormuştu. Ruşen Eşref, Atatürk'ün gençlik yıllarından beri, Meşveret, Mizan, İçtihat gibi pozitivist fikir adamlarımızın çıkardığı dergileri okuduğunu, halen elinin altında bunların eksiksiz sayıları olduğunu, daha gençlik yıllarında Rousseau'yu okuduğunu söyler. Yahya Kemal, Ruşen Eşref'in bu açıklamalarının fikrindeki düğümleri çözdüğünü söyler.
Okumayla ve kitapla içlidışlı bir hayat yaşayan Atatürk, mesleğinin ilk yıllarında askerlikle ilgili kitaplar yayınlamış, sonraki yıllarda 'Yurttaşlık Bilgileri', 'Dilbilgisi', ve 'Geometri' isimli kitapları yazmıştır. Eski geometri terimlerinin Türkçe karşılıklarını da yurtiçi gezilerinde uğradığı okullarda öğrencilere öğretirdi. Bu gün kullandığımız geometri terimleri ilk defa Atatürk tarafından türetilmiştir.
Yurtiçi gezilerde okullar gibi kütüphanelere de uğrayan Atatürk, buradaki kitaplarla ilgilenirdi. Askeri kışla denetiminde hastanedeki kütüphaneye uğrayan Paşa, bazı kitapları sordu, olmadığını söyleyen görevliye 500 lira vererek Bununla faydalı kitaplar alınız ve kitap sayısını çoğaltınız" dedi.
Atatürk kendisi okuduğu gibi yakınlarındaki kişileri de okumak konusunda teşvik etmiştir. En iyi hediyenin kitap olduğunu düşünen Atatürk, hayatı boyunca, hatta ölüm döşeğindeyken bile okumayla alakasını kesmemiştir. Son günlerinde yorulmaması gerektiğini kendine tavsiye eden doktorlara rağmen O, okuyamasa bile yanındakilere okutur ve dinlerdi.
Afet İnan, Atatürk'ün okuma alışkanlığıyla ilgili şunları söylemektedir: "Atatürk'ün entelektüel bir hayatı daima mevcut olmuştur. Zevk için, bilgi edinmek için ve yaptıklarına kaynak olması için okumuştur. Çalışma hayatında yorulmaz bir kudrete malikti. Okumak, O'nun için bir ihtiyaçtı. Tarih, dil, coğrafya, hukuk, sosyoloji, ekonomi ve sanat en çok sevdiği konulardı. Pek roman okumazdı, ama şiiri severdi."
Sözlerimizi Cemal Granada'nın kendi ağzından bir hatırasıyla sona erdirelim. "Boş zamanlarında Atatürk'ün elinden tarih kitaplarının düşmediğini hatırlarım. Yine Atatürk bir gün tarihle alakalı bir kitap okuyordu. Bir sürü yurt meselesi varken devlet başkanının kendini tarihe vermesi Vasfi Çınar'ın biraz canını sıkmış olacaktı ki, Atatürk'e şöyle dediğini duydum
- Paşam, tarihle uğraşıp kafanı yorma. 19 Mayıs'ta kitap okuyarak mı Samsun'a çıktın?
Atatürk, Vasfi Çınar'ın bu çok samimi yakınmasına gülümseyerek şöyle karşılık verdi.
- Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirisini yapamazdım.
Kaynaklar
Atay, Falih Rıfkı, Çankaya, İstanbul 1969
Bayur, Hikmet, Atatürk'ün Hayatı ve Eseri, Ankara 1990
İnan, Afet, Atatürk Hakkında Hatıra ve Belgeler, Ankara 1968
Sönmez, Cemil, Atatürk ve Okuma sevgisi, Ankara 1994
Cengiz Otacı: Hâkim
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=204559
2006-10-12 · Kategori: Arastirma
DERS KİTAPLARINDA TOPLUMSAL CİNSİYET
Ali'ye kitap, Ayşe'ye süpürge
HAMZA AKTAN
___________________________________________________
'Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet', öğretmenlerin ve onlara müfredat hazırlayan Milli Eğitim'in çokça ders alması gereken bir kitap
Türkiye'de ders kitaplarının ideolojisi her zaman sorunlu oldu. Özellikle tarih ders kitaplarında 'bizi' merkeze alıp 'öteki'yi dışarıda tutan, bununla da çocuklara daha o yaşlarında zenofobi zerk eden kuvvetli bir damar vardır. Bu yönde Milli Eğitim Bakanlığı'nın düzeltme çabaları nihâyet son birkaç yıldır gündeme gelebildi. O da, başta Yunanistan'la olan yakınlaşma ve tabii akademi ve medyadan gelen dozu yüksek eleştirilerin dikkate alınmasıyla mümkün hale gelebildi. Fakat hâlâ dışarıdan bakıldığında geçerliliği kalmamış bir içerikle karşı karşıya olduğumuz görülebilir.
Ders kitaplarında toplumsal cinsiyet ise son yıllara dek pek dikkate alındı denilemez. Kadın-erkek ayrımlarının toplumsal alan içinde çok net çizildiği, geleneksel rollerin doğrudan alınarak ders kitaplarına monte edildiği de birkaç itiraz dışında 'yetkililer'in dikkatini çelmedi. Bu itirazlardan belki en fazla ses bulanı Firdevs Gümüşoğlu'nun Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyetbaşlıklı çalışması oldu.
Firdevsoğlu'nun 1996'da bitirdiği çalışması (Kaynak Yayınları) 2000'li yılların kitaplarıyla güncelleştirilerek Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından yeniden basıldı. Çalışma, Cumhuriyet'in ilk yıllarından bugüne dek ilköğretimde okutulan kitapları inceliyor. Firdevsoğlu, araştırması için 1928'den 1995'e kadar ilk ve ortaokullarda okutulan bin tane kitabı incelemiş. 95'den 2005'e dek de sekiz sınıfa ait matematik ve yabancı dil kitapları hariç bütün kitapları tarayarak başta öğretmenlere, sonra da Milli Eğitim Bakanlığı'nın elinden düşürmemesi gereken bir 'ders alma' çalışması ortaya çıkarmış.
Eskinin modernliği, şimdinin muhafazakârlığı
Çalışmadan çıkan bulgular bizim de içinden geçtiğimiz tedrisatta hangi kodlarla yerleşik rollerimize yönlendirildiğimizi fark etmemizi ve tabii Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla günümüz arasındaki 'çağdaşlık' düzeylerindeki kırılmanın boyutlarını görmeyi sağlıyor.
İçindeki bazı eksik ve tartışmaya açık yanları olmakla birlikte görüyoruz ki Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki ders kitapları kadına toplumda hak ettiği yeri gösteriyor, öneriyor. O dönem dışarının öznesi olarak gösterilen kadın, 1950'lerden itibaren evin, mutfağın içine sıkıştırılıyor. Çocuklar için de büyüdüklerinde edinecekleri yer şimdiden işaret ediliyor. 1963'teki Hayat Bilgisi kitabına göre bugünün küçük Ayşe'si, yarının ya hemşiresi ya da ev kadını; küçük Ali'si ise askeri, mühendisi, doktoru olacaktır. Firdevs Gümüşoğlu bu nedenle ders kitaplarında toplumsal cinsiyet bağlamında Türkiye tarihini çok net biçimde ikiye ayırabiliyor; Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla birinci dönem (1950'lere dek) ve ikinci yarısından günümüze kadar gelen ikinci dönem.
Bu ikilik üzerinden bakıldığında sürekli bir geriye (yazara göre Osmanlı'ya) gidiş gözlemleniyor. Gerçekten ilginç bir paradoks. Toplumun yapısının dayatmalarıyla aslında fiilen edilginleştirilmiş olan Cumhuriyet dönemi kadını ders kitaplarında toplumla çatışacak biçimde (yazara göre Osmanlı'ya tepki, ondan kaçış) özne kabul ediliyor. Fakat Türkiye toplumunun gelişmesi, kadınların ev dışında da söz sahibi olabildikleri günümüzde ders kitaplarında yine eve/mutfağa yönelim söz konusu oluyor. "Baba para kazanır, anne evin düzen ve temizliğini sağlar" esprisi 1950'lerden bugüne dek korunuyor.
'İlk yıllar'la günümüz arasındaki çağdaşlık-muhafazakârlık ayrımları hep kadınlar üzerinden yürüyor. 1933'te kadın için kocasından hoşnut olmamayı 'bile' boşanmak için yeterli gören yaklaşım 1987'de boşanmayı ancak ölümle mümkün gören hilkat garibesi bir muhafazakârlığa evriliyor. Yine çok basit göstergelerle ders kitaplarını düzenleyenlerin ideolojik dünyalarını teslim ettiğini görebiliyoruz: 33'te fizik deneyi yaptırılan kız çocuğu 1971'de yerini erkek çocuğa bırakıyor. Gümüşoğlu'nun gözlemine göre 1950'den sonra hiçbir kitapta kız çocuklarına bilimsel deney yaptırılmıyor.
Gümüşoğlu'nun kitabın sonuna koyduğu yirmi sayfalık (altmış iki adet) görsel malzeme, çalışmasının değerini daha bir artırıyor doğrusu. Aslında yalnızca kitap sayfalarından alınmış bu resimlere bile bakıldığında ders kitaplarındaki ideolojinin ne menem bir şey olduğu hakkında bir fikre varmak mümkün. 1920'lerde kadını ev içinde de olsa çocuklarını bilgilendiren bir faaliyet içinde gösteren resimler yaklaşık kırk yıl sonra yerini kadını yeniden mutfak araç-gereçlerinin içine hapsetmiş görsellere bırakıyor; 1937'de avukat kadınlar resmedilirken, 1950'lerde kadınlar çamaşır yıkarken, ütü yaparken gösteriliyor. Daha vahim bir örnek 2003'teki bir Hayat Bilgisi kitabından. Kitapta kadın bedeni ilk kez resmediliyor, fakat bir müdahaleyle; kadına şort ve tişört giydirilmiş. Bu haliyle her nedense- kadının yalnızca kalbini görebiliyoruz. Erkek bedeni ise tüm açıklığıyla karaciğeri, böbreği, idrar kanalı görülebilecek şekilde gösterilmiş.
Olumsuz örnek rasyonelse...
Cumhuriyetin ilk yıllarıyla sonrası arasında net bir ayrım koyan Gümüşoğlu, haliyle 'ilk yıllara' adeta güzelleme yapıyor. Bu açıdan kitabın hemen tümü günümüzle, 'ilk yıllar' karşıtlığı ve çatışması üzerine bina edilmiş. Doğrusu bu konuda son elli-altmış yıllık örneklere bakıldığında yazara hak vermemek elde değil. Fakat, günümüzdeki kof cinsiyetçiliğe duyulan tepki üzerinden gelişen 'ilk yıllar' sempatisi ve bu yılları her haliyle olumlayan tavır kimi yerlerde sıkıntıya da yol açmıyor değil. Bu sıkıntıyı Gümüşoğlu'nun o yıllara halel getirmemeye özen gösteren tavrından açıkça görebiliyoruz.
Örneğin; "Büyük kısmı daha yüksek bir tahsil görmeden hayata karışacak, ev kadını olacak olan kızlarımıza müstakbel vazifeleri hakkında esaslı bilgi ve fikir vermek " içerikli 'İlkmektep Müfredat Programı' 1930 tarihini taşıdığı için olsa gerek Gümüşoğlu'nun eleştirisinden kurtulmuş oluyor. Kızların neden büyük kısmının yüksek tahsil görmeden ev kadını olacağı, bunun nereden ve neden öngörüldüğü, müstakbel vazifenin aslında ne olduğu" gibi son derece önemli soru ve itirazlarla karşılaşması gereken müfredata Gümüşoğlu ilginç biçimde 'iyi tarafından' bakmayı tercih ediyor: "Yukarıdaki değerlendirmede dönemin gerçeklerini göz önüne alan bir bakış açısını görüyoruz " diyen Gümüşoğlu bu yanıyla müfredata rasyonellik payesi biçiyor. Fakat bu izahtan bakıldığında, yine o yıllarda toplumun hali hazırdaki vaziyetine tamamen ters ama çağdaşlık dikkate alınarak oluşturulmuş olumlu örneklere de 'irrasyoneldi' demek gerekiyor.
Çalışmada eksikliği hissedilen bir diğer konu da 'ilk yıllar'daki olumlu çerçevenin nasıl olup da bambaşka bir anlatıya dönüştüğünün siyasal-sosyolojik analizi. 1950'lerden sonraki ders kitaplarında oluşturulan cinsiyetçi yönelim Kemalizm'e olan bir tepkiden mi, toplumun muhafazakârlaşmasından mı, yoksa ilk yıllardaki içeriğin toplumca benimsenmemiş, kabul görmemiş olmasından mı kaynaklandığı gibi sorular yanıtsız kalıyor.
Bizlere toplumun cinsiyetimize uygun gördüğü 'arkaik' rol modelleri ders kitaplarında da benimsetilmeye, içselleştirilmeye çalışıldı, hâlâ da çalışılıyor. Kız çocuğuna annesi gibi yemek yapması, çamaşır yıkaması, onun gibi giyinmesi telkin ediliyor, erkek çocuklarına da babaları gibi 'racona uygun' işler-meslekler benimsemesi. "Birol, ablan evi süpürmüş mü?" benzeri fişlerin toplumun kadınların aleyhine dizaynı olarak öğretildiğinin aslında öğretmenlerin de ayırdında olmadığını yine Gümüşoğlu'ndan öğreniyoruz. İkinci baskının önsözünde çalışmasından sonra aldığı tepkileri aktaran yazar, birçok öğretmenin kendisine "öğrettiklerimizin böyle anlamlara geleceğini hiç düşünmemiştik" dediğini anlatıyor. Bu yönüyle de halen cinsiyetçi bir müfredat çerçevesinde ders veren öğretmenlerin ve onlara müfredat hazırlayan Milli Eğitim Bakanlığı'nın Gümüşoğlu'nun çalışmasından öğreneceği çok şey var.
DERS KİTAPLARINDA TOPLUMSAL CİNSİYET
Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze
Firdevs Gümüşoğlu, ÇEV Yayınları, 2006, 197 sayfa, 10 YTL.
Radikal Kitap (RK), 23/06/2006
ERDAL ÖZ YAŞAMINI YİTİRDİ
_____________________________________________________
Usta yazar Erdal Öz, kanser tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Kitaplarında 68 kuşağının öğrenci liderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile o dönemi anlatan Öz, Deniz'lerin ölüm yıldönümünde sevenlerini yasa boğdu.
Cumhuriyet 07.05.2006
USTA YAZARIN ÖLÜMÜ SEVENLERİNİ YASA BOĞDU. ÖZ, SALI GÜNÜ UĞURLANACAK
Erdal Öz'ü kaybettik
Bir süredir Amerikan Hastanesi'nde kanser tedavisi gören Erdal Öz, kitaplarında anlattığı 68 kuşağının gençlik önderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idam edilişlerinin 34. yıldönümünde yaşama gözlerini yumdu.
EVRİM KAYA
Usta yazar-edebiyatçı Erdal Öz 'ü dün yitirdik. ''Gülünün Solduğu Akşam'' , ''Denizler Anlatıyor'' gibi kitaplarında 68 kuşağının gençlik önderleri Deniz Gezmiş , Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile o dönemi anlatan Öz, Deniz'lerin idam edilişlerinin 34. yılında sevenlerini yasa boğdu. Öz, son olarak gazetemizin 22 Nisan 2006 tarihli sayısında yayımlanan ''Kendi Gecesinde'' adlı öyküsüyle sevenleriyle buluşmuştu. >>>
Teknikleri öğrenen öğrenciler, sınavda süre sorununu da çözmüş oluyor: Herkes hızlı okuyabilir
FİGEN ATALAY
______________________________________________________
Anlayarak çok hızlı okumak mümkün. Hızlı okuma tekniklerini öğrenen öğrenciler, soru çözme hızlarını arttırarak, liselere giriş sınavında süre yetmeme sorununu da çözmüş oluyorlar. Özel Bilfen İlköğretim Okulları'nda hızlı okuma teknikleri uygulamasına, 7. sınıflarda her hafta bir saat olmak üzere başlandı. Okul yöneticilerinin verdikleri bilgilere göre, bu teknikle okuma öğrenildiğinde, okurken beyne, tek tek kelime yerine, bir kerede en az 3-4 kelime yollanarak beynin, okunan yazıları daha kolay ve hızlı kavraması sağlanıyor. Anlayarak çok hızlı okuma programındaysa eskiden beri bilinen okuma tekniklerine ek olarak, sağ beyinle okuma ve beynin alfa dalgalarını arttırarak hızlı okuma ve normalden kat kat fazla bir anlama düzeyi elde ediliyor.
Cumhuriyet 28.04.2006
GÖZ ATMA VE TARAMA
Hızlı ve anlayarak okuma teknikleri:
**Göz atma...
**Tarama...
**Seçmeli okuma...
**Göz gezdirmeli okuma...
**Ön okuma...
**Kaymağını alarak okuma...
**Çapraz okuma...
**Sağ beyinle okuma...
**Fotografik okuma...
**Beynin alga dalgalarını arttırarak okuma ...
ÖZGÜVEN ARTIYOR
Hızlı okuma amaçları şöyle:
**Gazete ve dergileri çok daha hızlı okumak.
**Ev ödevlerini daha kısa zamanda bitirmek ve artan zamanları daha farklı alanlarda değerlendirebilmek.
**Soru çözme hızını arttırmak.
**OKS'de sürenin yetmemesi sorununu ortadan kaldırmak.
**Okuma performansına paralel olarak özgüvenin artmasını sağlamak.
ÖZGÜVEN ARTIYOR
Hızlı okuma amaçları şöyle:
**Gazete ve dergileri çok daha hızlı okumak.
**Ev ödevlerini daha kısa zamanda bitirmek ve artan zamanları daha farklı alanlarda değerlendirebilmek.
**Soru çözme hızını arttırmak.
**OKS'de sürenin yetmemesi sorununu ortadan kaldırmak.
**Okuma performansına paralel olarak özgüvenin artmasını sağlamak.
ÖZGÜVEN ARTIYOR
Hızlı okuma amaçları şöyle:
**Gazete ve dergileri çok daha hızlı okumak.
**Ev ödevlerini daha kısa zamanda bitirmek ve artan zamanları daha farklı alanlarda değerlendirebilmek.
**Soru çözme hızını arttırmak.
**OKS'de sürenin yetmemesi sorununu ortadan kaldırmak.
**Okuma performansına paralel olarak özgüvenin artmasını sağlamak.
Cumhuriyet 28.04.2006
BU YIL DATÇA'DA YAPILAMADI
'Can Şenliği' 6. yılında İzmir'de
______________________________________________________
Usta şairimiz Can Yücel 'in ölümünün birinci yıldönümü olan 2000 yılından bu yana her yıl Datça'da düzenlenen 'Can Şenliği' nin altıncısı, 29-30 Nisan tarihleri arasında, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak Belediyesi, PPR ve Uluslararası PEN Türkiye Merkezi işbirliği ile İzmir'de yapılıyor.
Şenlik yöneticileri Özdem Petek ve Vecdi Sayar , Can Şenliği 2006 etkinliklerinin 29 Nisan Cumartesi saat 17. 00'de Can Yücel Sokağı'nda 'Balkanatolia' topluluğunun konseri ile başlayacağını açıkladılar. Aynı gün saat 18.00'de Gündoğdu Meydanı'nda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ tarafından 'Can Yücel 80 Yaşında' sergisinin açılışı yapılacak. Ardından, Ataol Behramoğlu, Nevzat Çelik, Mehmet Çetin, Cezmi Ersöz, Ünal Ersözlü, Tuğrul Keskin, Namık Kuyumcu, Müslim Çelik, Sezai Sarıoğlu, Dinçer Sezgin ve Halim Yaza' nın katılacağı bir şiir dinletisi yer alacak. Şenliğin ikinci günü ise İzmir TÜYAP Kitap Fuarı'nda iki panel düzenlenecek. Vecdi Sayar'ın yöneteceği 'Can Yücel 80 Yaşında' başlıklı panele Nevzat Çelik, Enver Ercan, Ahmet Telli, Eşber Yağmurdereli katılacak. Aynı gün, gene Kitap Fuarı'nda, Sina Akyol yönetimindeki 'Şiirde Hiciv' konulu panelde ise Zeki Coşkun, Mehmet H. Doğan, Sezai Sarıoğlu, Metin Üstündağ konuşacaklar.
Şenlik 30 Nisan'da...
Şenlik, 30 Nisan Pazar saat 20.00'de İsmet İnönü Kültür Merkezi'nde Haluk Çetin ve Vedat Sakman 'ın dinletisi ile sona erecek. 'Şiirimizin Müziği' (Karacaoğlan'dan Can Yücel'e) adlı etkinlikte 25 şairimizden yapılan besteler ve Can Yücel'den şiirler seslendirilecek.
Şenlik kapsamında, Penguen ve Hayvan çizerleri tarafından hazırlanan 'Çizgilerle Can Yücel' sergisi de İzmir Kitap Fuarı'nda, fuarın ilk gününden son gününe kadar açık kalacak.
IMF direktifleriyle hazırlanan Sosyal Güvenlik Yasası, ciddi hak kayıplarına neden olacak
Emekliye yaşam hakkı yok
______________________________________________________
* AKP'nin, ilgili kesimlerin tüm itirazlarına rağmen yasalaştırdığı yeni sistemle emekli olmak için daha çok çalışmak zorunda kalacak olan emekçilerin emekli maaşlarında ise yüzde 33'e varan oranlarda azalma olacak. Sağlık hizmetleri için çalışanlardan katkı payı alınacak.
MURAT KIŞLALI EMİNE KAPLAN
ANKARA - IMF'nin direktifleri doğrultusunda TBMM'den geçirilen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası, ortalama yaşam süresi kadınlarda 71, erkeklerde 67 olan Türkiye'de emeklilik yaşını kademeli olarak 65'e çıkarıyor. Emekli olmak için gerekli prim gün sayısı 7 binden 9 bine yükseltilecek. Çocuklar, 18 yaşına kadar anne-babaların sigortasından yararlanabilecek, üniversite eğitimi alanlar ise 25 yaşına kadar bu hakkı kullanabilecek.
Cumhuriyet , Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası'na sorularla ışık tutuyor.
Soru 1: Emekli olma süresi uzayacak mı?
- Evet. Emekli olmak için halen 7 bin olan prim ödeme gün sayısı 9 bin güne, yani aralıksız 25 yıla çıkacak; 9 bin işgünü çalışmayan kişi emekli olamayacak; 9 bin işgünü çalışmış olanlar bile, emekli maaşı bağlanabilmesi için 65 yaşına kadar bekleyecek.
Soru 2: Süre uzaması mevcut çalışanları da etkileyecek mi?
- Hayır. Emekliliğe esas prim gün sayısı 2007 yılında işe girecekler için 7 bin yerine 7 bin 100 gün olacak. 2008 yılından itibaren her yıla 100 gün daha eklenecek.
Soru 3: Sisteme yeni girenler kaç yaşında emekli olacaklar?
- Ortalama yaşam süresi kadınlarda 71, erkeklerde 67 olan Türkiye'de, emeklilik yaşı kademeli olarak 65'e çıkarılacak. Emeklilik yaşı, 2036-2037 yılları arasında kadın için 59, erkek için 61; 2038-2039 yılları arasında kadın için 60, erkek için 62; 2040-2041 tarihleri arasında kadın için 61, erkek için 63; 2042-2043 yılları arasında kadın için 62, erkek için 64; 2044-2045 tarihleri arasında kadın için 63, erkek için 65; 2046-2047 tarihleri arasında kadın için 64, erkek için 65; 2048 tarihinden itibaren ise kadın ve erkek için 65 olarak uygulanacak. Bu geçiş sistemine göre 1 Ocak 2036 tarihinden önce kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını dolduramayan sigortalılar, kademeli olarak yükselen emeklilik yaşlarına tabi olacak.
Soru 4: Emeklilik yaşı bugünden itibaren mi arttırılacak?
- Hayır. Kadın için 58, erkek için 60 olan emeklilik yaşı 2036'dan itibaren kademeli olarak artacak.
Soru 5: Herkes bu yaşlarda mı emekli olacak?
- Hayır. Örneğin yeraltı işlerinde sürekli veya dönüşümlü olarak en az 20 yıldan beri çalışan sigortalı maden işçilerinin emeklilik yaşı 55 olacak.
Soru 6: Emeklilerin maaşı değişecek mi?
- Evet, emekli maaşları yüzde 33'e varan oranlarda düşecek. Emekli maaşları aylık bağlama oranlarına göre belirleniyor. Buna göre aylık bağlama oranı, sigortalının malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi geçen toplam prim ödeme gün sayısının her 360 günü için 2015 yılı sonuna kadar yüzde 2.5; 2016 yılı başından itibaren ise yüzde 2 olarak uygulanacak. Emeklilik geldiğinde bunlar toplanarak sigortalının maaşının yüzde kaçı oranında emekli aylığı alacağı belirlenecek. Ancak aylık bağlama oranı yüzde 90'ı geçemeyecek.
Soru 7: Mevcut maaşlarda bir değişiklik olacak mı?
- Emeklilik kesintileri arttığı için çalışanların ücreti düşecek. Yasa, devlet memurlarına artık sağlık primi ödeme yükümlülüğü getirecek ve bu nedenle memur maaşları yüzde 5 düzeyinde azalacak.
Soru 8: Genel sağlık sigortası kapsamında hangi hizmetler verilecek?
- Genel sağlık sigortası kapsamında sigortalı ve bakmakla yükümlü olduğu kişilere koruyucu sağlık hizmetleri, hastalık ve analık nedeniyle ayakta veya yatarak sağlık hizmetleri verilecek. Ancak sigortalının sosyal güvencesi olsa bile birçok hastalığın tedavisi sigorta kapsamı dışında kalacak.
Soru 9: Verilen sağlık hizmetleri bedava mı olacak?
- Hayır. Artık yalnız ilaç alırken değil, muayene olurken, tedavi için ortez ve protez alırken de ek bir ödeme yapılacak. Sigortalılardan ayakta hekim ve diş hekimi muayenesi için 2 YTL, ayaktan tedaviden sağlanan ilaçlar, ortez, protez, iyileştirme araç ve gereçleri için ise yüzde 10 ila 20 oranında katılım payı alınacak. Eğer sigortalı sevk zincirine uymadan tedavi görürse, oranlar yüzde 50 artacak.
Soru 10: Sağlık için ne kadar prim ödenecek?
- Sağlık için geliri asgari ücretin üçte biri (127 YTL) olan yeşil kartlılardan bile 64 YTL prim alınacak. Sağlık hizmetinden faydalanacaklardan ''katılım payı'' kesilecek.
Soru 11: Sigorta primleri ne kadar olacak?
- Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalıları prim oranı, sigortalının prime esas kazancının yüzde 20'si olacak.
Soru 12: Genel sağlık sigortası primi ne kadar olacak?
- Genel sağlık sigortası primi, prime esas kazancın yüzde 12.5'i olacak. Bunun yüzde 5'ini sigortalı, yüzde 7.5'ini ise işveren ödeyecek.
Soru 13: Çocuklar kaç yaşına kadar anne ve babalarının sigortasından yararlanabilecek?
- Çocuklar, ortaöğretim kurumlarına devam etmiyorlarsa 18 yaşına; lise dengi öğrenim ya da Mesleki Eğitim Yasası'nda belirtilen aday çıraklık ve çıraklık eğitimi ile işletmelerde mesleki eğitim görüyorlarsa 20 yaşına; yükseköğrenim görüyorlarsa 25 yaşına kadar anne-babalarının sigortasından yararlanarak sağlık hizmeti alabilecek. Mevcut sistemde, kız çocukları evli olmadıkları sürece yaş sınırlaması olmaksızın anne-babalarının sağlık sigortasından yararlanabiliyordu.
Soru 14: Yeni doğan çocuklar için yardım yapılacak mı?
- Sigortalı kadına veya sigortalı olmayan karısının doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe, çocuğun yaşaması koşuluyla doğumdan sonraki 6 ay süresince her ay, doğum tarihinden geçerli asgari ücretin üçte biri tutarında emzirme yardımı verilecek.
Soru 15: Bu düzenlemeler ne zamandan itibaren geçerli olacak?
- Yasa 1 Ocak 2007'de yürürlüğe girecek.
Cumhuriyet 21.04.2006
2006-07-22 · Kategori: Arastirma
cinsel özgürlük neden masum değildir?
2003’ten itibaren Türk edebiyatında nitelik ve nicelik açısından hızla yükselen ve bu yıl da aynı yükselişi, radikal çizgiden uzak olsa da, devam ettiren eşcinsel edebiyatı inceliyoruz.
A.ÖMER TÜRKEŞ
KENDİ tercihlerimize o kadar sıkı sarılmışız, gözümüzü farklılıklara öylesine kapatmışız ki, içinde yaşadığımız an’ın ahlak, etik ve moral değerlerini insanoğlunun tarih sahnesine çıktığı andan başlayarak bütün zamanlara yaymakta, tarihi olguları bugüne göre anlamlandırmakta, tarihi şahsiyetlere geçerliliği bugüne mahsus kimlikler dağıtmakta hiçbir tuhaflık görmüyoruz. İşte bu nedenle tarihin ancak sansürden geçebilen bir yüzü girebiliyor ilgi alanımıza. Haksızlık yapmayalım; ecdadımızın tarihe çaktığı en ufak çividen çırılçıplak şiddet içeren savaş sahnelerine kadar pek çok şey resmi tarih söyleminde uygun gerekçeler ve apaçık bir böbürlenmeyle dile getiriliyor aslında. Atalarımızın mahrem tarihlerini, cinsel hayatlarını kuşatıyor sessizlik. Çünkü o çağların cinselliğinde bugünün ‘sapkın’ bulunup dışlanan tercihleriyle örtüşen pek çok yan var.
Doğrusu 20. yy.’ın ortalarına kadar Batı’da da çok farklı değildi durum; tensel zevklerin yadsınmadığı Antik Çağ’a ait eserlerde kadına ya da oğlana duyulan aşkın aynı doğallıkla ifade edilmesi Batı’da uzun yıllar boyunca şaşkınlıkla ve suskunlukla karşılanmış, hatta kimi Antik Çağ tarihçisi, hayranlık duyduğu Eski Yunan uygarlığına aşağılık bulduğu bu cinsel hayatı yakıştırmakta güçlük çekmişti. Çünkü Batı dünyasının Geç Roma İmparatorluğu’nda kurulup Hıristiyanlıkla birlikte işlemeye başlayan bütün baskı ve dışlama mekanizmaları cinsellik etrafında kurgulanmıştı; bütün bir Ortaçağ boyunca insan bedeni bir ahlaksızlık yuvası, bir günah kaynağı olarak lanetlenmiş, bedenin tüm saygınlığı yok edilmiş, eşcinsellik ve giderek her türden şehvet en büyük günahla özdeşleştirilmişti. Max Weber’e göre Batı’nın yükselişinin hikayesiydi bu.
Cinsel tabuların burjuva devrimleri sırasında eski sistemle birlikte yıkılacağı umut edilebilirdi. Ne var ki, Fransız Devrimi’nin Aydınlanma Çağı libertenlerinin bütün çabalarına rağmen feodalizme ve kiliseye karşı zafer çanlarının çaldığı ilk aylarda yarattığı özgürlük ortamı kalıcı olmadı. Bunun en trajk örneği yaşadığı yıllarda ve ölümünden sonraki uzun yıllar boyunca yapıtlarının kabul edilemezliği üzerinde tüm iktidarların erdemli bir biçimde anlaştıkları Marki De Sade’dı. Sonuçta, etkileri günümüze dek gelecek biçimde, Batı’nın erotizmi bir bilgi alanı olarak görme geleneği Aydınlanma Çağı’nda zirvesine tırmanmış, burjuvazinin üreme tarafından denetlenmeyen her türlü cinselliğe karşı verdiği mücadeleye toplumu aydınlatacağı varsayılan ‘bilim’ de destek çıkmış, ‘aşırılık’lar yasalar kadar ‘bilimsel’ açıdan da yasaklanmıştı. Aydınlanma düşüncesi, Ortaçağ’a ilişkin birçok düşünce tarzını yerle bir ediyor, ancak cinsellik, tıp ve ahlak arasındaki şer ittifakına eski rejim kadar sahip çıkıyordu. Bu düşünce, burjuva bireyin modern destanı olan romanlara da yansıdı.
Osmanlı’da aşk başkadır
Osmanlı toplumu tam böyle bir anda, üstelik edebiyat, az önce bahsi geçen romanlar aracılığıyla tanıştı Batı’nın değer ve düşünce dünyasıyla. Ahmet Cevdet Paşa, bu yıllardaki toplumsal ilişkileri ''Maruzat''ında (1856) şu cümlelerle özetliyor; ''Zendostlar (kadın sevenler) çoğaldı, mahbublar (erkek sevenler) azaldı. Kavm - i Lut sanki yere battı. İstanbul’da öteden beri delikanlılara ma’ruf ve mütad olan aşk - u alaka, hali tabisi üzerine kızlara müntakii oldu... Kubera (kibarlar) içinde gulamparelikle (oğlancılıkla) meşhur olan Kamil ve Ali Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Ali Paşa da ecanibin (yabancıların) itirazatından ihtiraz (çekinme) ile gulampareliğini ihfaya (gizlemeye) çalışır idi''.
Anlaşılacağı gibi, zendostların yani kadın sevenlerin sayıca artışının tarihi önem arz ettiği o yıllarda, Avrupa romanında işlenen aşk ve cinsellik biçimleri Osmanlı toplumunda yeni yeni filizlenmeye başlıyordu. Avrupa’daki örnekleri taklit eden Tanzimat romancısı karşı cinse dönük bu yeni tarz aşkı ve çekirdek aile modelini modernliğin biricik ifadesi sayacak ancak roman kahramanlarına gönlünce bir cinsellik yaşama izni vermeyecektir. Neredeyse her roman ‘aşırılık’ları cezalandıran ölümlerle sonlanır; duygu ve düşünce dünyasını kısıtlayan geleneksel bağlar henüz kopmamıştır.
Osmanlı toplumunda özgürlük düşüncesini içselleştiren II. Meşrutiyet’tir. Aşağıda sıraladığım roman isimleri bile II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamının Osmanlı toplumunda en çok cinsel özgürlük biçiminde kavrandığını kanıtlamaya yeter. Mehmet Rauf’un ''Bir Zanbağın Hikayesi'' (1910) ve ''Kaymak Tabağı'', Ebü’l Burhan’ın ''Bir Çapkının Hikayesi'' (1910), T.P.Z.’nin ''Muhabbet Odası'' (1912), M.S.’nin ''Zifaf Gecesi Harem Ağasının Muaşakası'' (1913), A.Hasan’ın ''Bir Bakirenin Gebeliği'' (1914), Ahmet Naci’nin ''Bir Aşüftenin Jurnali'' (1914), G.R.’nin ''Beyoğlu Alemi'' (1914), Adil Nami’nin ''Balodan Sonra'' (1914), M. Alişan’ın ''Kadınların Aradığı'' (1914) gibi romanlarda yazarlar, toplumun eskiyle olan bağlarını sarsmak için -bilinçli olarak- her türden cinsel ilişkiyi en cüretkâr ifadelerle dile getirerek toplumun yerleşik değerlerine saldırmışlar ve edebiyatımızın ilk ‘underground’ hareketini yaratmışlardı.
Sade ve Mehmet Rauf
Fransız Devrimi’nin Sade’ı varsa II.Meşrutiyet’in de Mehmet Rauf’u vardı. Sade ve Oscar Wilde metinlerinden adapte ederek yazdığı romanlarlarında cinsel ihtiyacın beşeri bir açlık olarak ‘meşruiyetini’ ve ‘muhakkaklığını’, hiçbir düzmece ahlak kuralı ile sınırlanamayacağını savundu o. Mehmet Rauf ve arkadaşları batan ‘Kavm - i Lut’a yeniden hayat vermişlerdi. Ancak Fransa’da olduğu gibi İstanbul’da da uzun sürmeyecekti özgürlük günleri. Osmanlı’yı kurtarmak için ahlaka ve dine sarılmayı vaaz eden -içlerinde Mehmet Akif’in de yer aldığı- bir kesim Mehmet Rauf ve arkadaşlarının yazdıklarını ‘edebiyat dışı’, ‘edebiyatı satan’ romanlar olarak teşhir ve neredeyse ihbar ettiler. Sade ve Wilde gibi Mehmet Rauf da mahkeme önüne çıkarılacak, hapis cezasına çarptırılmamakla birlikte ordudan atılarak cezalandırılacaktı.
Görev olarak cinsellik
Seçme, ayırma ve dışlama mekanizmaları her kurucu süreçte kullanılmıştır. Eskiyle arasına sınır çekerken ‘yozlaşma’ya vurgu yapan Cumhuriyet, yozlaşmanın simgesi olarak İstanbul’u işaret edip bir hayat tarzını dışarıda bırakırken Anadolu’da Batı Medeni Hukuku’na dayalı yeni bir ahlakın, yeni bir hayat tarzının temellerini atıyordu. Aynı dönemde tarih de yeniden tanzim edilmiş, icad edilen yeni kimlik tüm zamanlara yayılmış, Türklerin kökenine yapılan Orta Asya yolculuklarında tam da Cumhuriyet’in vaaz ettiği ahlakın, kadın tiplerinin ve aile modelinin izleri ‘keşfedilmiştir’. O izler ki, bir başka dışlamanın -İslamın Türk kültürüyle uyumsuzluğunun- da izleridir.
Bu ideolojinin topluma yayılması ve benimsetilmesi görevi, kitle iletişim araçlarının çok cılız kaldığı o yıllarda elbette yine roman sanatına düşecekti. Peki kadın üzerinden tarif edilen meşru cinsellik nasıl tasavvur edilmiş, nasıl bir kadın tipi örneklenmişti? Dönemin popüler aşk romanlarında canlanan ''Cumhuriyet kadını, fikri mücadelelere, edebiyat hareketlerine, spora ve aynı zamanda ev kadınlığına, anneliğe ve zevceliğe merbut, mükemmel kadındı''; yani tam bir görev kadınıydı o! Meşru cinselliğin dışındaki her tür cinsel etkinlik, cinsel heyecan, hatta cinselliğin her türden dillendirilişi ise bir kez daha yasak bölgeye itilmişti. Doğrusu şaşılacak bir şey yok; Platon’dan beri her türden toplum mühendisliğinin amacı normlar ve normaller yaratmak, zevk ve coşkuyu yadsımak, yalnızca üremeye yönelik cinselliğe izin vererek her türlü tutkuyu ortadan kaldırmak olmuştur. Öyleyse, politik açıdan cinsel özgürlük hiçbir zaman masum kabul edilmeyecektir. Çünkü hayatın bir tek karesini renklendiren bir özgürlük an’ı bile başka alanlardaki özgürlükçü düşünceleri tetikleme, sınıflar ve cinsler arasındaki ayrımcılığa dayanan toplum tasarımlarının meşruiyetini sorgulatma tehdidir. (12 Eylül darbesinden sonra ilk getirilen yasakların eçcinsel şarkıcıları da kapsadığını, erotik neşriyatın yasaklandığını, travestilerin ve transseksüellerin aşağılayıcı sıfatlar ve alçaltıcı muamelelerle Ankara dışına sürüldüklerini hatırlamak yerinde olur.)
Cumhuriyet’in talipkâr kadroları olan ve ekmeğini devlet kapısından kazanan ilk Cumhuriyet yazarları elbette ideolojik bir çatışmaya girmeyeceklerdi; devletin hayatın bütün alanlarına nüfuz edebildiği ve cinselliği kamusal alandan dışladığı yıllarda yazılan romanlar, büyük meselelere açılan kapılardı ve bu meseleler arasında cinsellik yer alamazdı. Böylece ‘ucuz’ edebiyatın alanına itildi cinsellik. Bu tarz romanlarda erkeklerin sokak kadınlarıyla, ‘yosmalarla’, ahlaksız kadınlarla yaşadıkları ‘ibret’ verici erotik maceraların yanı sıra, biseksüel ya da eşcinsel kadınlar da sözde ahlakçı bir tavırla, yargılayıcı, aşağılayıcı ifadelerle ama aslında erkek fantazilerini kışkırtmayı amaçlayan çok canlı sahnelerle işlenmiştir. Ancak erkek eşcinselliği söz konusu bile edilmez.
Yıllar ilerledikçe aydınlarla siyasal iktidarlar arasındaki ilişkiler bozulmuş, özellikle sol muhalefetin sesi romanlarda yükselmiş, kadın ve erkek arasındaki cinsellik pek çok yazar tarafından hayatın bir parçası olarak yerli yerinde canlandırılmış, hatta kimi romanda cinsellik toplumsal değerlerin sorgulanma aracı da kılınmıştır. Ne var ki, bu kısa yazıda genel karakteristiğine vurgu yapmak zorundayız; cinselliğin yasaklı alanları Türk romanında da yasaklı kalmış, siyasi eleştirisini iktidar merkezli kuran muhalif kimlikli yazarlar bile mahrem hayatı sistemle ilişkisi içinde yeterince sorgulamamışlardır. Egemen ideolojiden radikal bir kopuş yoktur.
Yeni bir dönem
Eşcinsel aşkın Eski Yunan metinleri ya da II. Meşrutiyet romanlarındakine benzer bir doğallıkla ifade edilmesi ‘80’lerden sonra Attilâ İlhan’ın ''Fena Halde Leman''ı (80) ile başlar. 2000’lere gelinceye kadar az ama istikrarlı biçimde işlenen bu türden aşklarda ağırlık yine kadınlar arası ilişkilerdedir. 2000’lerden sonra süreklilik kazanan eşcinsellik temalı anlatıların sayısal zirvesine 2003 yılında ulaştığını görüyoruz.
Bu kısa külliyat içinde Bilge Karasu’nun ''Kılavuz'' (1990), Hülya Serap Doğaner’in ''Leyla ile Şirin'' (1992), İbrahim Altun’un ''Romantik Salgın'' (1999), Selim İleri’nin ''Solmaz Hanım ve Kimsesiz Okurlar İçin'', Stella Acıman’ın ''Bella'' (2002) ve Sibel Torunoğlu’nun ''Travesti Pinokyo'' (2002) romanlarında eşcinsel tercihlerin insan hayatlarına olumlu ve olumsuz etkileri çok iyi yansıtılmıştı. 2003 yılında ise erkekler arası aşkları barındıran hikayeleriyle Mehmet Bilal’ın ''Üçüncü Tekil Şahıs'', Sadık Aslankara’nın ''Sığınak'' ve Niyazi Zorlu’nun ''Hergele Âşıklar''ı; kadınlar arasındaki aşklarıyla Zeynep Aksoy’un ''Deniz Kızı'' ve Stella Aciman’ın ''Kırlangıçların Ömrü'' romanları ilgi çekiciydiler. Pınar Orhan Küzenci’nin yanlış bedenlerlere hapsolmuş bir genç kız ve bir erkeği konu alan fantastik romanı ''Kurtlu Elma Şekeri'' de bir ilk roman olarak kayda değerdi. Son olarak, geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve ele aldığımız konu üzerine bugüne dek yayımlanan romanlar arasında belki de en iyisi olan ''Yarın Yapayalnız''a kısa ve özel bir yer açmak istiyorum. Selim İleri, aralarında hem büyük bir yaş farkı hem de sosyal ve sınıfsal farklılıklar olan iki insanın; ünlü bir soprano ile terzilik yapan genç bir kızın tutkulu ve hüzünlü aşkını pastoral bir hikaye içinde Reşat Nuri romanları ve opera klasikleri eşliğinde öylesine şiirsel bir biçimde dile getirmiş ki, aşkın cinsiyeti artık önemsizleşiyor. Anlıyoruz ki, erkek, kadın, gay ya da lezbiyen gibi sözcüklere, kendimize bakarak ‘normal’leştirdiğimiz tek bir biçime asla hapsedilemeyecek insani bir duygudur aşk. Önemli olan yaşanan ‘an’dır; bittiğindeyse yalnızlık ve buruk bir tad kalacaktır geriye...
Ele aldıkları insan tiplerine cinsel özgürlüklerini veren romanlarda artış kaydedilen bu süreç içerisinde cinselliğin her çeşidinin toplumsal hayatta, edebiyatta ve sinemada önemli bir yer kapladığını, cinselliğin bir başka türlü kuşatılmışlık içinde ehlileştirildiğini biliyoruz. Bu açıdan bakıldığında roman alanında kaydedilen gelişmelerin radikalliğinden söz edemeyiz. Ama yine de önemli ve olumlu buluyorum; yeter ki edebiyat alanında olunduğu unutulmasın, erotikle pornografik arasındaki sınır çiğnenmesin... Genet’in özeleştirisi ile bitiriyorum; ''Okurlar kitaplarımdan cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkâr etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu söylüyorum''.
Eşcinsel edebiyattan bazı örnekler
1980 ''Fena Halde Leman'' / Attilâ İlhan
1981 ''Dersaadette Sabah Ezanları'' / Attilâ İlhan
1984 ''Haco Hanım Vay'' / Attila İlhan
1990 ''Bay Z Düşüncenin Cinselliği'' / Tufan Erbarıştıran
1990 ''Kılavuz'' / Bilge Karasu
1992 ''Leyla ile Şirin'' / Hülya Serap Doğaner
1993 ''Düşlerin Şarkısı Yok'' / Veysel Dikmen
1996 ''Şarlo, Bir Kara Kafa İçin Balad'' / Ahmet Haluk Ünal
1997 ''Cemil Şevket Bey - Aynalı Dolaba İki El Revolver'' / Selim İleri
1998 ''Cahide'' / Aysel Özdemir
1999 ''Romantik Salgın'' / İbrahim Altun
2000 ''Günahsız'' / İbrahim Altun
2000 ''Solmaz Hanım ve Kimsesiz Okurlar İçin'' / Selim İleri
2000 ''Sıvı'' / Turgut Yüksel
2001 ''Hayat Roman'' / Turgut Yüksel
2002 ''Bella'' / Stella Aciman
2002 ''Ben Kendimi Affediyorum Tanrım Ya Sen?'' / Tijen Kino
2002 ''Kilidi Sırlı Anahtar'' / Baki Koşar
2002 ''Travesti Pinokyo'' / Sibel Torunoğlu
2003 ''Kırlangıçların Ömrü'' / Stella Aciman
2003 ''Deniz Kızı'' / Zeynep Aksoy
2003 ''Sığınak'' / Sadık Aslankara
2003 ''Üçüncü Tekil Şahıs'' / Mehmet Bilal
2003 ''Zarife'' / Deniz Kavukçuoğlu
2003 ''Kurtlu Elma Şekeri'' / Pınar Orhan Küzeci
2003 ''Şimdilik Kadın'' / Emine Saraçoğlu
2003 ''Jigolo Cinayetleri'' / Mehmet Murat Somer
2003 ''Peygamber Cinayetleri'' / Mehmet Murat Somer
2003 ''Buse Cinayetleri'' / Mehmet Murat Somer
2003 ''Hergele Âşıklar'' / Niyazi Zorlu
Milliyet Kitap, 02.04.2004
2006-07-21 · Kategori: Arastirma
| Aziz Nesin'siz 11 Yıl Geçti |
Aydın İleri
AYDINLANMA USTAMIZ AZİZ NESİN’SİZ 11 YIL GEÇTİ.
Aramızdan Ayrılışının 11.Yılında Aydınlanma Ustamız Aziz Nesin’e Saygıyla…
“Temmuz Ateşinden” kurtulan ustamız 11 yıl önce bir imza gününün gecesinde yine bir Temmuz gününde aramızdan ayrıldı. Son gününe, son anına kadar dimdik ayaktaydı.
Sanatıyla uğraşırken, aydınlık yüzüyle bu ülkenin güzel çocuklarına uyanık masallar anlatırken aramızdan ayrıldı. Aydınlanma ustamız Aziz Nesin’i özlemle anıyoruz.
ÖLÜME EĞİLMEK
Uyumaya değil
Rüyalarıma gidiyorum
Orada yaşayacağım isteğimce
Uyanıkken hiç yaşayamadığım
Hepsi de gençti güzeldi
Sevdim sevildim diye aldanarak
Son gördüğüm onlar olacak
Bunca yıldır sevgiye dayanamadığım
Ölüme değil
Sonsuzluğa gidiyorum
Orda dinleneceğim gönlümce
Yaşarken hiç mi hiç dinlenemediğim
Kalemim yine elimde
Kağıtlarım da önümde
Son uykusunda düşecek başım
Sağlığımda hiç eğmediğim
Aziz Nesin
Asıl Adı Mehmet Nusret olan Aziz Nesin 1915 yılında İstanbul’da doğdu.Kuleli Askeri Lisesi’ni, Harp Okulu’nu (1937) bitirdi, subaylıktan gazete fıkra yazarlığına geçti (1944), birçok gazetede yazdı. Sabahattin Ali ile birlikte, önce Marko Paşa ve sırasıyla Malum Paşa, Merhum Paşa, Alibaba (1646/47) ve tek başına Zübük (1962) adlı mizah dergilerini çıkardı; yazılarından ötürü hapse girdi, sürüldü. Bir ara Düşün Yayınevi’ni (1956) kurdu, dağıttı. Hayatını bağımsız yazar olarak sürdürdü. İzmir Çeşme'deki imza günü sonrası, 1995 yılının5 Temmuz’u 6 Temmuz’a bağlayan gece saat 01.05'te hayat veda etti.
Sanata şiirler, gerçekçi hikayeler (Millet Dergisi, 1944) ile başlamıştı, dünyaca tanınan güçlü bir mizah yazarı oldu. Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı (1973) adında bir de antoloji düzenlemiş olan yazar, Türkiye’de ve başka ülkelerde yayımlanacak, oynanacak kitap ve oyunlarının telif hakları ve dileyenlerin yardım ve bağışlarıyla yürütülmek üzere, 1972’de bir NESİN VAKFI kurdu; bu vakfın amacı “Vakfın yurduna her yıl alınacak dört kimsesiz ve yoksul çocuğu, ilkokuldan başlatarak yüksek okulu, meslek okulunu bitirinceye ya da bir meslek edininceye dek, her türlü gereksinimlerini sağlayarak barındırmak, yetiştirmektir.” Vakıf her yıl bir edebiyat yıllığı çıkarıyor. İlk Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976’da çıktı.
Kazandığı ödüller, armağanlar;
Türkiye’de;
Üç Karagöz Oyunu (bas. 1968) ile Milliyet gazetesinin 6. Karacan Armağanı birinciliğini (1968), Çiçu ile Türk Dil Kurumu 1970 Tiyatro Ödülü’nü, Pırlatan Bal oyunuyla Arkın Çocuk Edebiyatı Ödülleri ikinciliğini (1974) kazandı.
Yurtdışında aldığı uluslararası ödüllerse altı tanedir:
Üst üste iki yıl Altın Palmiye (İtalya 1956, 1957), Altın Kirpi (Bulgaristan, 1966), Krokodil (Sovyetler Birliği, 1069) ve Lotüs (Asya-Afrika Yazarlar Birliği tarafından Filipinler’in Manila kentinde, 1975) ödülleri. Son olarak Gabrova kentinde (Bulgaristan) kik yılda bir düzenlenen Gülmece ve Yergi Şenliği’nde, Uluslar arası Gülmece Kitapları Yarışması’nda Büyük Ödül’ü ( Hitar Petar Ödülü, 1977) kazandı.
ESERLERİ
Hikaye kitapları : Geriye Kalan (1948), İt Kuyruğu (1955), Yedek Parça (1955), Fil Hamdi (1955), Damda Deli Var (1956), Koltuk (1957), Kazan Töreni (1957), Toros Canavarı (1957), Deliler Boşandı (1957), Mahallenin Kısmeti (1957), Ölmüş Eşek (1957), Hangi Parti Kazanacak (1957), Havadan Sudan (1958), Bay Düdük (1958), Nazik Alet (1958), Gıdıgıdı (1959), Aferin (1959), Kördöğüşü (1959), Mahmut ile Nigar (1959), Gözüne Gözlük (1960), Ah Biz Eşekler (1960), Yüz Liraya Bir Deli (1961), Bir Koltuk Nasıl Devrilir (1961), Biz Adam Olmayız (1962), Sosyalizm Geliyor Savulun (1965), İhtilali Nasıl Yaptık (1965), Rıfat Bey Neden Kaşınıyor (1965), Yeşil renkli Namus gazı 81965), Bülbül Yuvası Evler (1968), Vatan Sağolsun (1968), Yaşasın Memleket (1969), Büyük Grev (1978), Hayvan Deyip Geçme (1980), 70 Yaşım Merhaba (1984), Kalpazanlık Bile Yapılamıyor (1984), Maçinli Kız İçin Ev (1987), Nah Kalkınırsın (1988).
Romanları: kadın Olan Erkek (1955), Gol Kralı Sait Hopsait (1957), Erkek Sabahat (1957), saçkıran (1959), Zübük (1961), Şimdiki Çocuklar Harika (1967), Tatlı Betüş (1974), Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (1977), Surname (1976), Tek Yol (1978). Anıları: Bir Sürgünün Hatıraları (1957), Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (1. Bölüm 1966, 2. Bölüm 1976), Poliste (1967), Yokuşun Başı (1982), Salkım Salkım Asılacak Adamlar (1987), Rüyalarım Ziyan Olmasın (1990). Masalları: Memleketin Birinde (1987), Hoptirinam (1960), Uyusana Tosunum (1971), Aziz Dededen Masallar. Taşlama: Azizname (1970). Fıkralar: Nutuk Makinası (1958), Az Gittik Uz Gittik (1959), Merhaba (1971), Suçlanan ve Aklanan Yazılar (1982), Ah Biz Ödlek Aydınlar (1985), Korkudan Korkmak (1988), Gezi: Duyduk Duymadık Demeyin (1976), Dünya Kazan Ben Kepçe (1977), Oyunlar: Biraz Gelir misiniz (1958), Bir Şey Yap Met (1959), Toros Canavarı (1963), Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı (1968), Çiçu (1970), Tut Elimden Rovni (1970), Hadi Öldürsene Canikom (1970), Beş Kısa Oyun (1979), Bütün Oyunları Adam Yayınları’nda çıktı (1982).Barbaros’un Torunu, Hakkımı Ver Hakkı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz oyunları basılmadı. Şiir kitapları: Sondan Başa (1984), Sevgiye On Ölüme Beş Kala (1986), Kendini Yakalamak (1988), Hoşçakalın (1990), Sivas Acısı (1995) |
2006-05-06 · Kategori: Arastirma
Aydın Şimşek'ten "Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme "
Yaratıcı yazmanın ufukları
Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme 'de tarihsel süreç içinde roman ve öykünün gelişmesine, olay öyküsünden durum öyküsüne geçişi hazırlayan toplumsal dinamiklere de değinilerek, kısa öykünün yazınsal bir olgu olarak ortaya çıkmasının arka planı gösteriliyor. Bu olgunun yaşama ve algılama süreçleriyle bağıntısının altı çiziliyor.
Hülya SOYŞEKERCİ
"Yazmak üstüne yazmak", usta işi yazınsallık deneyimleri içinden geçerek, yaratıcılığın sınırsız ufuklarını sezdiren, yazar adayının yüreğini ve zihnini deneyselliğin heyecanlı yaşantılarına açılımlayan, zorlu bir çalışma... Derinlikli düşünce, birikim ve yaratım süreçlerini gerektiren böylesi bir çalışmada bazı ince noktalar da çok önemli. "Yazmak" konusunda öğütler veren, kendi doğrularını dayatan, kesinlemeler ve dikey söylemlerle oluşturulmuş bir kitap, yazar adayını, yaratıcılık ve deneyselliğe yönlendiremeyecektir kuşkusuz. Yaratıcılığın kapıları "bence" diye başlayan bir söylemle aralanabilir. Verili olanla çelişen, özgür düşüncenin çağrışımsal zenginliğine açılan ve olasılıklar dünyasına "merhaba" diyen bir bakıştır bu. Yaratıcı yazarlıkla ilgili yapıtlarda "bence" bu konu büyük önem taşımaktadır.
Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünce adlı kitapta bu zarif söylemin gözetildiği dikkati çekiyor. "...bu kitap, 'bence' diye başladığım ve 'bence' diye bitirdiğim bir çalışmadır." (s. 11) cümlesi bu bağlamda önem taşıyor. Aydın Şimşek, kuramsal düşünce ve deneyimlerini içeren atölye ders notlarını bu kitapta, sistematik ve analitik biçimde bir araya getiriyor. Özellikle "öykü yazmak" konusuna odaklanarak; düzyazının, uzun, ince, dar ve sisli yollarında zorlanan, tökezleyen yazar adayının önündeki boş sayfaya güçlü bir ışık demeti düşürüyor. Günümüzde insanların içlerinde biriken öyküleri paylaşabilecekleri yaşam alanlarının giderek daralması; yalnızlık ve yabancılaşma içinde çırpınan bireylerin sanal dünyada tutsak kalması, yeni arayışları da beraberinde getirmiştir ve yazmak, birçok kişi için bir "var olma" biçimine dönüşmeye başlamıştır. Harflerin, seslerin, sözcüklerin dünyasında yaşamın anlamı giderek derinleşmekte ve bu dünyada yeni anlam katmanlarına açılmaktadır insanlar. Bu noktada, yazma konusundaki yol gösterici kitaplar, gerçekten önemli bir işlev taşımaktadır. Aydın Şimşek, "Atölyeler yazar yetiştirmek gibi bir iddia taşımasalar da iyi okurlar yetiştirebilirler. Okur profili yazar profili kadar önem taşıyor."(s.9) diyor. Bilindiği gibi, günümüzün öykü ve roman anlayışında, anlam, anlaşılabilirliğe indirgenmemekte; "anlaşılabilirlik" değil, "çok anlamlılık" esas alınmaktadır. Burada, okurun da yaratıcı olması, edilgen kalmaması gerekmektedir. Okur, metnin boşluklarını tamamlamalı, satır aralarını okuyabilmeli; alt, iç ve yan anlamları sezebilmeli; metinler arası ilişkilerle başka metinlere açılabilmelidir. Böylece senfonik bir anlam bütünlüğünü kurabilmelidir düşüncelerinde.
Yazmak, hem sistematik hem de deneysel düşünce üzerinde yükselen, düşlerin düşüncelerle buluşmasıyla zamanın sonsuzluğuna açılan bir yaratıcı bir eylem. Bu kitapta, yazmanın gerektirdiği sistematik düşünce, disiplin, okuma ve birikim kazanma olgusuna büyük önem verilmiş. Yazarın kendi dünyası şöyle dile getirilmiş: "Yazar bilincini, bilinçaltını, sezgilerini sonuna kadar kullanma istemini göze alır. Buna neden olan şeylerin içerisinde yazarın en dikkati çeken özelliği, toplumsal bir kopuşu arzulamasıdır(...) Bu istemi kışkırtan ise çoğu zaman toplumsal hayat ve etik düzenlemelerdir. Bu kopuş giderek yazarın özel dünyasını oluşturacaktır. Hayatın sınırlarına karşı kendi sınırlarını oluşturacak ve bu sınırların içine çekilecektir yazar." (s.18) Kitapta, yazar için "özgünlük" sorununun, "özgürlük" sorunu kadar önemli olduğu dile getirilmiş ve yazar olmanın vazgeçilmez koşulunun kendine özgü bir biçem yaratarak, insanlığın yazınsal birikimine yeni bir soluk eklemek olduğu vurgulanmış. Yazarın yakın işbirliği yaptığı öğeler arasında, dili dönüştürme, gerçeği sanatsal gerçeğe dönüştürme süreçleri, hayal gücü, sezgi, duyarlık, gözlem, bilgi, susma, geri çekilme, kendini saklama, doğayı dinleme, yalınlaştırma isteminin olduğu belirtilmiş. Kitap boyunca, yazma sorunsalı, analitik bir bakışla, derinlikli ve çok boyutlu bir yaklaşımla irdelenmiş. Bu sorunsal çevresindeki toplumsal, psikolojik vb. olgulara gönderme ve değiniler yapılarak bütünsel bir yapılanma oluşturulmuş. Yazma sürecindeki birçok ayrıntıya yer verilerek bunların gücü ve taşıdıkları işlevler üzerinde durulmuş.
1
Aydın Şimşek, yazma disiplinine özel bir önem verdiğini, birçok bölümde belirtiyor. "Yazan kişi, önce gözünü kendi gerçeğine dikmeli ve yetkinleşmek için bir sürece gereksinim duyduğunu unutmamalıdır. Bu süreç boyunca hiç aksatmadan yapılması gereken şey, kalemin ucunun yazı egzersizleriyle ve bilincin de okumalarla açık tutulmasıdır." (s.32) sözleriyle, net olarak anlatıyor yazmakla ilgili gerçekleri. Sonra da ilk cümlenin önemi, metnin yazılma aşamasından sonra metne yabancılaşma, metni dinlendirip tekrar çalışma... gibi yazma disiplinlerini irdeliyor.
Aydın Şimşek, çok önemli bir sav ileri sürüyor bu kitabında: "Unutmamalıdır ki yazar, ideal okurun kendisidir(...)Metni oluştururken en son düşüneceğimiz şeydir okur. Okurun yararına bir metin ancak okur yok sayılarak kurulabilir. Genel anlamda (acımasız bir yargı olarak da görülebilir belki) okur ölü bir şeydir." (s.36) Okurun "anlaşılabilirliğe" kodlanmış olduğunu, anlaşılabilirliğin ise anlam katmanlarının en sıradan ve zayıf halkasını oluşturduğunu belirten Aydın Şimşek, okurun, yaşam koşulları ve yaşamı kuşatan hız dolayısıyla çoğu zaman kolaycılığı, tüketiciliği seçmesi; yorulmaktan kaçışı; derinliklere ve inceliklere girmeye zamanının ve bilgisinin yeterli olmayışı gibi hallerini ortaya koyarak, yazarın okuru gözetmeden yazması gerektiğini belirtiyor. Bilindiği gibi, metin süreçleri, anlamın çok katmanlılığına uğrar. Gerçekler, gerçeküstü haller, olasılıklar, soyutlamalar, olmayanı tasarlamalar, içe ait haller, düşler, ideler, kurgular, imgelerin zihinsel tasarımları... birer anlam katmanıdırlar ve bunlar yazarın yaratıcılığıyla ilgili alana aittirler. Dolayısıyla ortalama bir okurun girmek istemediği zorlu bir bölgedir burası. Yazar, yaratıcılığı, deneyselliği ve özgünlüğü amaçlıyorsa okurun beklentilerini dikkate almadan yazmalıdır. Bu nedenle de "Okur ölü bir şeydir." Kitabın ilk bölümünde "yazı ve yazar" üzerinde duruluyor ve "Niçin yazıyoruz?" sorusunun yanıtı aranıyor. Daha sonraki bölümde politik bakımdan yararlı ve estetik bakımdan yararlı olan metinler arasındaki farklara dikkat çekiliyor. Bu bölümde saf bir yazının olmadığı üzerinde durularak ideoloji ile estetiğin metin içindeki uyum ve dengeleri dile getiriliyor. Yazarın metni politize ettiğinde ise ortaya sahici olmayan, kaba ve salt gerçekliğin çıktığı belirtilerek, dış gerçekliğin taklidinden ibaret bir anlatının yalnızca politik düzlemde kaldığı, ideolojik-estetik katmanlardan, dolayısıyla yaratıcılıktan uzak olduğu ifade ediliyor. Ayrıca, yazarın gündelik dil ve anlaşılırlığın tuzağına düşmemesi gerektiği vurgulanıyor. Sanat dilinin, günlük dilden farklı, üst bir dil olduğu gerçeğinin altı çiziliyor.
"Hız Bir İdeolojidir" başlığını taşıyan bölümde, hızı, küreselleşmiş kapitalist sistemin yeni ideolojisi olarak yorumlayan Aydın Şimşek, hızın görme biçimlerimizi, bilinç sıçramalarımızı, varoluş nedenlerimizi etkilediğini anlatıyor. Hızın ince şeyler için vakit bırakmadığını, yaşamı aşındırıp tükettiğini, her şeyi unutturduğunu, bilinci parçaladığını belirtiyor. "Yazının işlevlerinden birisi de hayatı yavaşlatmaktır(...) Yazar belleğini ve sezgilerini hayata dayamalı, hızın unutturduğu ya da unutturmaya çalıştığı ne varsa orayı işaretlemelidir."(s.56) Gerçekten, zamanın akışında kalıcı bir iz bırakmak; zamana yazmak değil midir yazarın yaptığı? Kuramsal yazılardan sonra uygulama ve örnekler içeren bölümlere geçilerek, yazı disiplinlerine özel bir önem veriliyor. Bu bölümde teknik bilgilere ve ayrıntılara girilerek; eksilterek yazmak, boşluk bırakarak yazmak, edebi dil kullanarak yazmak, yazıyı tekrarlardan arındırmak, şifreleyerek yazmak, zaman atlamaları yapmak, yazarın felsefesi ve dünya görüşü, sloganlardan kaçınma, tarih bilinci ve nostalji arasındaki farklar, gerçeğin her şey olmaması... gibi başlıklarda özellikle kurmaca düzyazı pratiklerine uygun çeşitli uygulamalı çalışmalar ve örneklerle yazar adaylarının ufukları giderek açılıyor. Bu bölümde birçok yazma disiplinine yer verilerek, yaratıcı yazmanın yalnızca esine dayanmadığı; yoğun bir emek gerektirdiği vurgulanıyor. Kurmaca metne gizem katmanın, örtük yazmanın, okura boşluk bırakmanın, açıklama ve tekrarlardan kaçınmanın... önemi yeniden vurgulanarak, Umberto Eco'nun "Gerçek okur, bir metnin gizini, metnin boşluğunu anlayan okurdur." sözü aktarılıyor...
2
Öykünün diğer yazın türlerine göre olanaklarının genişliği belirtilerek, öykünün duygularımızı çok söz söyleme bataklığına düşmeden dillendirdiği, hem de dünyaya karşı duruş ve bakışımızı örtük ve estetik biçimde söylemeye olanak verdiği ifade ediliyor. Yazarın gerçeklik karşısındaki tutumuna da değinilerek "Zamana ait olan her şey için tek gerçek vardır; o da değişimdir." (s. 88) deniyor. Ayrıca yazarlıkta yeni şeyler söylemenin ötesinde iyi ve güzel söylemenin önemi de vurgulanıyor. Kurgu süreçleri bölümünde; iyi kurgulamanın, deneysel düşünmenin, özgün bir biçem geliştirmenin, yalnızca bilinçli ve yoğun bir okuma süreci içinde gerçekleşebileceği belirtiliyor. Yazınsal geleneği içselleştirmeden deneysel ve özgün olunamayacağı gerçeği, genç yazara sezdiriliyor böylelikle. Kısacası, yazın sanatının iç dinamiklerini iyi kavramak durumundadır yazar adayı.
Aydın Şimşek, edebiyat sanatındaki yeni yönelimlere ve bunun olanaklarına da değiniyor. Yazıya çok anlamlılığın, anlam katmanlarının ve çok sesliliğin girmesiyle yazı derinlik kazanıyor. Okurda anlamlar sürekli çoğalıyor. Okur-metin ilişkisini şöyle kuruyor:"Metnin içine girebilmek, metni parçalamadan, deforme etmeden yorumlayabilmek, ya da metnin anlamsallığının içerisinde kalabilmek için okurun da bir üslup edinmesi ve üst dil bilgisine-deneyimine asgari ölçüde sahip olması gerekebilir." (s.110)
Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme 'de tarihsel süreç içinde roman ve öykünün gelişmesine, olay öyküsünden durum öyküsüne geçişi hazırlayan toplumsal dinamiklere de değinilerek, kısa öykünün yazınsal bir olgu olarak ortaya çıkmasının arka planı gösteriliyor. Bu olgunun yaşama ve algılama süreçleriyle bağıntısının altı çiziliyor. Kitaptan alıntıladığım aşağıdaki satırlarda ilginç ve özgün bir kuramsal bakışın geliştirildiği kanısındayım: "Klasik anlatı, gücünü hızdan alan küreselleşme karşısında, karşıt bir hızla hareket etme olanağı vermiyor. Oysa durum anlatısında ya da kısa öyküde işlevsel bir parçayı önüne koyuyor yazar. Bu parçanın işlevini ölçüp biçiyor, onu devre dışı bırakmak için virüs gibi sistemin içine giriyor ve belleği karıştırıyor. Hızın önerdiği ya da küreselleşmenin geçerli saydığı her şeye aynı hızla saldırıyor, üstelik gücünü saldırdığının içeriğinden alıyor. Yani hızdan. Şaşırma yetimizi bize yeniden kazandırıyor, olağandışılığı dürtüyor, sürprizlere açık olmamızı sağlıyor...(s.118) Bu sıkı dokulu, yoğun ve dopdolu kitaptan sonra, içimde anlamların çoğaldığını, önümde yepyeni bir düşünme ve yazma ufkunun açıldığını ayrımsadım. Sözcüklerin dünyasında yaşamanın; sonsuz, sınırsız olasılıklara ve yaratımlara açılmak anlamına geldiğini şu anda daha derinden duyumsamaktayım...
"Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme"/ Aydın Şimşek/ Kum Yayınları, Ankara, 2006/ 192 s.
Düz yazının olanakları
- Sayın Aydın Şimşek, araştırma-inceleme türünde hazırladığınız bu üçüncü kitabınız. Yeni kitabınızın önceki iki kitabınızdan farkı nedir?
- Önceki kitaplarım (Siyasal Tarih Sürecinde Sanat ve İktidar ile Estetik ve Eylemlilik) daha çok kuramsal bir yapıya oturan ve genel sanat anlayışları ve akımları üzerine yoğunlaşan yapıtlardı. Yeni kitabım, "Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme" ise sadece yazıya, özelde de düz yazıya yönelen bir çalışma. Düz yazının olanakları üzerine yoğunlaşan ve daha çok da bir atölye çalışması olarak yazma teknikleri üzerinde kafa yoran, deneysellikler yapan bir omurgası var bu kitabın. Ne yazılması gerektiğinden çok, nasıl yazılacağı, nasıl yazılmaması gerektiği üzerinde ama asla kesinlemeler ve kurallar önermeyen- bir yoğunlaşma diyebilirim. Diyebilirim ki kuramsal olmayan, deneysel ve denemesel olan bir kitap, Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme.
- Kum dergisi bünyesinde yürüttüğünüz atölye çalışmalarını biliyoruz. Kitabınız için de atölye çalışmalarının bir sonucudur diyebilir miyiz? Bu bağlamda edebiyat atölyelerinin hedefi ve işlevi nedir?
- 6 yıldır ODTÜ, Ank Ünv.Tömer, Edebiyatçılar Derneği, Kum sanat Atölyelerinde yaptığımız çalışmaların, orada ortaya çıkan sonuçların ve tartışmaların toplamı da denilebilir bu kitap için. Bu kitabı yazarken cesaretimi benden çok önce söz almış ustalara borçluyum. Ve yine bu kitaba başlarken "bence" demiştim, bitirdiğimde de "bence" dedim. Yani tümüyle göğüslediğim bir kitaptır .
Bir başka yazar arkadaşım, akademisyen ya da ilgili bu kitaptaki önermelere katılmayıp, bambaşka önerilerde bulunabilirler. Unutmayalım ki onlarca yazma biçemi var , her yazar bu biçemlerin içerisine doğarak, ilk adımlarını atar ve zaman içerisinde de kendi biçemini burada var eder.
Atölye çalışmaları sadece Kum dergisi bünyesinde süregelen bir çalışma değil. İlk kez benzer bir çalışmayı ODTÜ'nde 2000'li yılların başında yapmıştım. Sonrasında Ank Ünv.Tömer, Kum dergisi vs. sürdü bu çalışmalar.Bu süreçlerde bir çok edebiyatçı dostumuz (Hasan Ali Toptaş, Cemil Kavukçu, Şükrü Erbaş, Abdulkadir Budak, Ahmet Telli, Hüseyin Atabaş, Nizamettin Uğur, Zerrin Taşpınar vs.) bize kendi yazı serüvenlerini ve deneyimlerini aktardı. Tabi kimi akademisyenlerle de birlikte çalışma olanağı bulduk. Ve bu çalışmalar 6.yılına girerken buradaki birikimlerimizi, buradaki tartışmalarımız ve yol alışlarımızı bir kitaba dönüştürme düşüncesi gelişti. Denilebilir ki bu kitap tamamen bu atölyelerde oluşmaya başladı ve kendine bir yaratım nedenselliği buldu.
Ancak hiçbir koşulda "Yazarlık Atölyeleri" yazar yetiştiren yerler olarak algılanmamalıdır. Atölyeler yazar yetiştiremezler ve böyle bir iddialarının olması da doğru değildir. Olsa olsa atölyelerde yazmanın güçlüğü, zorluğu ve yazının bireyselliği vurgulanabilir. Çünkü özü itibarıyla yazmak da bireysel bir süreçtir ve bu süreçler hiçbir yazarda toplumsal nedenlerle açıklanamaz. Bir de atölyeye katılanların tabi ki bir yapıta (öyküye, romana vs.) bakışları çoğalıp, derinleşiyor. Çok uzun yıllarda edinebilecekleri kimi deneyimlerin bilgisine, katılımcı yazarların aktarımlarından ulaşıyorlar.
- Son yıllarda sizi takip edenler, bir çok yazı ve konuşmalarınızda "hız ve edebiyat" üzerine özel bir vurgu yaptığınızı biliyorlar. Nedir, hız ve edebiyat ilişkisi?
- Bu konuda sanırım uzun bir süre daha ısrarımı sürdüreceğim. Hız, çağımızın yeni ideolojisidir ve bu ideoloji de burjuvazinin mülküdür. Artık üretim ilişkilerinde yeni anlayışlar ortaya çıkmıştır. Ve bu anlayışın merkezinde de hız vardır. Bu büyük altüst oluşlar çağında, hemen her şey bağımsız bir varoluş peşinde. İnsanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi sonunda edindiği bir aradalık çözülüyor, tasfiye ediliyor. Bir araya gelişimizin etik, estetik ve ideolojik birikimlerinin yerini şeyleşme alıyor. Hızın üzerinde bu kadar durmam bu nedenlerle anlamlıdır. Daha bir çoğumuz tehlikenin ayrımına varamadık bile. Küreselleşmenin ürünü olan hız önümüzdeki her şeyi parlatıyor ama, sağımızdaki, solumuzdaki, geçmişimizdeki hemen her şeyi unutturuyor. Bizi sadece "kendimiz için olmalıyız" duygu ve düşüncesiyle kışkırtırken, "öteki" alanlarımızın içerisinde olmamalıdır önerisini getiriyor. Ötekini baskılıyor, üst, alt, yan dilleri reddediyor. Önerisini özgürlük, sonsuz-sınırsız özgürlük sloganı üzerine kuruyor. Birey olmanın ötekisizleşmek olduğuna inandırıyor.Geçmişin ve geleceğin önemsiz olduğuna vurgu yaparak, sadece şimdiyi anlamlı kılmaya çalışıyor. Yani insanın tüm hümanizmasını, tarih bilincini ve tarihselcilikle ilişkisini aksaklaştırıyor. Düşündürmüyor uyuşturuyor, kıyaslatmıyor kabüllendiriyor, eleştirmeye olanak vermiyor, itaat ettiriyor.
Tüm bunlardan dolayı yazı ile hız arasında bir ilişki kurulmalıdır diyorum. Yazarın artık yazı hayatı boyunca, hızı yavaşlatmak gibi bir derdinin olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü hayatı yavaşlatmak, burjuva sınıfına karşı dolaylı bir mücadeledir.Hızı yavaşlatmak tarih bilincine ve tarihselciliğe sahip çıkmak demektir ki, bu tutum kültürel ekinimizin anımsatılması ve yaşatılması anlamına da gelir.
Kitabımda da bu konuyu gündeme getiriyorum ve hızı yavaşlatabilecek kimi "yazı disiplinleri"nden bahsediyorum, Yazarın metninde, politize eden aklın nelerin üstünü örtülediğini ve yazarın neleri görünür kılması gerektiğini iyi düşünmesi gerektiği konusunda bir tavır alıyorum. Hayatı yavaşlatmak için de "Açıklama katmadan anlatmak, Boşluk bırakarak anlatmak, Eksilterek anlatmak, Edebi dil kurarak yazmak, Tekrarlardan arınarak yazmak, şifreleyerek yazmak, Zaman atlamaları yaparak yazmak, Slogandan kaçınarak yazmak vs". gibi kimi başlıklarda topladığım disiplinleri önemsiyorum. Kısaca hız çok uluslu şirketlerin ve onların üretim araçlarının sloganıdır. Yazı bu ilişkileri de teşhir etmelidir.
- Kitabınızda bir ara başlık dikkatimi çokça çekti : "Yazarın Felsefesi ve Dünya Görüşü Olmalıdır." Siz bir çok yazınızda sanat ve politika üzerine önemli ve dikkate değer sözler söylediniz, söylemeye de devam ediyorsunuz. Dikkat çekmek istediğiniz özel bir alan mı var?- Sadece görmek için değil, baktığımız tarafından görünen olabilmek için de, her öznenin bir "bakma biçimine" sahip olması gerekiyor. Bu aynı zamanda bir okuma, bir yorumlama ve hatta bir eleştirme biçimidir de. Ancak insanda bu tutumlar süreklidir, yani durağan değildir. Tek bir nedene indirgenemeyeceği gibi, bir dizi nedensellikle de ilintilidir. Algılayabilmek, üzerinde durmak ve derinleşebilmek için de, bakma-görme ve işlevselleştirme işlemlerini uygulayabileceğimiz bir felsefi birikimiz ve dünya görüşümüz olmalıdır. Bu iki temel özellik yan yana geldiğinde de, bize rağmen politize edilmiş bu dünyaya karşı tavır alma özelliğimiz açığa çıkar.
Yazar politize edilmiş dünyada ya aktif politik unsurdur ya da pasif politik unsurdur. Politikler ve apolitikler dizgesi de burada anlam kazanır. Sadece yazı da ve yazarda değil bilimde, hukukta, psikolojide ve diğer disiplinlerde de politize edilmişlik kaçınılmazdır ve insani bir sonuçtur. Biz nerede duracağımıza karar verirken bir bilinçlilikle hareket ederiz. Bu bilinçlilik felsefiktir ve dünyayı yorumlayacak bir görüşe işaretler.
- Katıldığınız bir söyleşide "Herkes yazmasın" dediğinizi hatırlıyorum...
- "Herkes yazmasın" demekle, söz konusu ettiğiniz söyleşideki amacımın ne olduğunu şu an anımsamıyorum. Görünen o ki amacını aşan bir söz söylemişim. Ancak sıklıkla eleştirel bir yaklaşımla söylediğim, "okumaz yazarlar"a yönelik bir tutumsa bu sözlerim, arkasındayım. Kitabımda da bahsetmiştim; yazmak istiyorlar, yazar olmak istiyorlar ama bunu okumadan gerçekleştirmenin bir yolunun da olmasını istiyorlar.
Denilir ki, "Hiç kimsenin gidip de dönmediği bir orama davet edilmektir" yazmak. Bu ormanda iyi kötü bir yol bulabilmenin ilk yolu, o ormana bizden önce girmiş olanların izlerini takip etmektir. Her yazarın kaleminin ucunda kendisinden çok önce yazmış olanların ve kendi kuşaktaşlarının ruhu vardır. Önemli olan hangi yazarlarla başlayıp, hangi yazarların izlerini süreceğinize karar vermektir. Sizi sınırlayan bir yazarla başlarsanız, siz de sınırlı bir yaratıcılıkla yazacaksınızdır. Başlama ve başlayacak yazarlarınızı seçmek...işte çok kritik olan budur.
- "Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme" yazıya yeni başlayanlara olduğu kadar, yazıya yıllarını vermiş yazın insanlarına da bir katkı sunacaktır. Çünkü deneysellik süreçlerini bu denli önemseyen ve öne çıkartan bir çalışmanın olduğunu sanmıyorum. Edebiyatımıza yaptığınız katkı ve söyleşi için teşekkür ederim.
- Hemen şunu söylemeliyim, bu kitabı çalışırken "bir katkı iddiasıyla" yola çıkmadım. Olsa olsa kendi yazı tarihime bir eklemedir, yani kendime bir katkıdır. Öncelikle bu, sonrasındaysa nasıl bir işlev taşıyacağı benden bağımsızdır . Her kitap kendi kaderini çoğu zaman kendisi belirliyor.
Yazmanın her yazarda farklı farklı nedensellikle ifade edilmesi, aslında bir yazarı oluşturan şeylerin toplamına okur olarak da, eleştirmen olarak da, sanat tarihçisi olarak da sahip olamayacağımızı gösterir. Sanat disiplinlerinin tümünde olduğu gibi, yazı da bireyseldir ve toplumsal akılla açıklanamaz. Benim kitabımda da "Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme"de, yazının bireyselliği üzerinde sıklıkla duruluyor. Ama, her şeyin ama hemen her şeyin insana ve onun olası hallerine ilişkin olduğu da gözden uzak tutulmuyor. İşte ne denli soyut yazarsak yazalım, ya da anlamın hangi katmanından yazarsak yazalım, insan yazının daima merkezinde duruyor. Ben de kimi deneysel yazı türlerinden örnekler vererek, deneyselliğin insanlığın olağan çalışma alanlarından birisi olduğunu vurguladım. Hiç alışık olunmayan yazı biçimlerinin "olası" bir sonuç olarak güncelleşebileceğini vurguladım. Bu nedenle bu kitap benzerlerinden ayrı bir yerde duruyor. Semih Gümüş'de Radikal Kitap Eki'ndeki köşesinde kitabımla ilgili yazdığı yazısında bu konuya vurgu yapmış ve demişti ki; "Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme, eleştiri kitaplığımız için gerçek bir kazançtır. Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme düpedüz yaratıcı düşüncenin ürünüdür ki, pek çok hamhalat kitabın aradan sıyrılma hüneri karşısında hiç değilse birilerimizin eline alıp tutması, öğrenmek isteyenlere göstermesi gerek." Bence de bu kitabın durduğu yer, okurun yanı değil, öğrenmek isteyenlerin yanıdır.
Kitaba gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Sizle de tartıştıysa kitabım bundan mutluluk duyarım. Çünkü bu kitabın yazılmasındaki öncelikli amaç, yazıya yeni yeni başlayanlara bir açılım sağlamaktan çok, tartışma ve düşünme ortamı hazırlamaktır.
Cumhuriyet Kitap, 4 Mayıs 2006
Esat Korkmaz'dan sözlükler dizisi
Eski Türk inançlarından Şeytan Tasarımı Sözlüğüne
Şöyle diyor Fikret Otyam, Esat Korkmaz'ın kitaplarıyla ilgili olarak: "Şiirimizin de yüz akı Nâzım Hikmet can yaşasaydı O'na bir çift sözüm olacaktı. Ve Nâzım ustaya '1964 sayfalık dört kitabın yazarı Esat Korkmaz'ı yüzüne karşı nasıl övmeyeyim be usta' diyecektim, şimdi diyorum..."
Fikret OTYAM
Azerbaycan'dayım, Bakû'da ve oranın "radyo-televizyası"nda. Akperdede Nãzım Hikmet ile ilgili bir haber programı izliyorum içim bi hoş. Nâzım Usta'nın Azerbaycan'a ikinci gidişi, can ülkesinden ayrılanda. Bakû Darülfünunu'nun (Üniversitesi) o kocaman salonu tıklım tıklım dolu ve Komünist Partisi'nin önde gelenleri. Konuşmacılar ardı ardına söz alıyor, şiirler okuyor ve hepsi ama hepsi Nâzım'ı övüyor, yere göğe koymuyorlar! Sıra Nâzım Hikmet'te... Ağır ağır merdivenleri çıkıyor, sahnedeki kürsüye geçiyor o gür sesiyle "Yoldaşlar" , diye başlıyor konuşmasına. Bunca övgüye, Nâzımca tepki koyuyor, o cümlesi yıllar geçse de aradan, kulaklarımda: "Yoldaşlar.. Hiç kimseyi yüzüne karşı övmeyiniz, övene değil övülene zordur..."
HAZRET-İ ALİ BUYURUYOR
Hazret-i Ali Divanı'ndan nasıl da güzel aktarmış dilimize Soy-Sop şiirini, Hacıbektaşlı kabri her daim ışıklı ola dostum Sefer Aytekin. "Cahil! Cahilliğin, soy-sopla övünüşünden belliBütün insanlar, bir anadan bir atadan değil mi?Gümüşten doğmuş bir insan gördün mü?Demirden doğmuş bir insan gördün mü?Bir insan gördün müBakırdan doğmuştur veya mülkünden;Zenginliğinden doğmuştur veya toprağından,Bütün insanlar etten, sinirden değil mi?Kandan, kemikten, sinirden, etten değil mi?Bir mayadan, bir potadan değil mi?
Bütün insanlar bir anadan, bir atadan değil mi?Övünmek gerekirse insana, övünmek;İnsan akılla övünmeli, bilimle övünmeliGüzel huyla, iyi yürekle övünmeli.Cahil! Cahilliğin soy-sopla övünüşünden belli"
ONU YÜZÜNE KARŞI ÖVÜYORUM EY NÂZIM USTA
Adamın nice kitabı var, ışık saçan, yani insanları/olayları aydınlatan/bilgi veren. Sözüm onlardan değil, son dört kitabından.
1-Eski Türk İnançları ve Şamanizm Terimleri Sözlüğü /(16 x 23.5 cm. boyutunda) 200 sayfa.
2-Zerdüştlük Terimleri Sözlüğü / (16 x 23.5 cm. boyutunda)184 sayfa
3-Alevilik Ve Bektaşilik Terimleri Sözlüğü / (16 x 23.5 cm. boyutunda) 797 sayfa. Ne mutlu bu cana, kapağında "Turna Semahı" adlı tablom var.
4- Yakın zamanda kavuştuğum Şeytan Tasarımı Terimleri Sözlüğü / (16 x 23.5 cm. boyutunda) 783 sayfa ki hepsi toplam 1964 sayfa Nâzım usta, tastamam 1964 sayfa!.Yüzüne karşı övmek istediğim kim mi Nâzım usta, tanımaktan/aynı gökkubbe altında aynı tarihlerde yaşamaktan/birlikte dergiler çıkardığımız/yurtiçinde ve yurtdışında çağrılı olarak söyleşilere katıldığımız, soy-sopla değil akılla övünen, bilimle övünen, güzel huylu, iyi yürekli bir insan; adı Esat ve soyadı Korkmaz.
O, 1946 yılında Manisa/Demirci'de dünyaya gözlerini açanda bu satırların yazarı aynı yıl, eski adıyla İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'nde öğrenci idi.
60 yıllık bir ömür, yüksekokul.. Devrimci cephede görevler ve mapus damları, yeniden üniversite ve bir uğraş, Yüksek Orman Mühendisliği.. 12 Eylül zindanında ekmeğine de el konulması ve yayıncılık/yazarlık serüveni. '68 Kuşağı'nın ve '78 Kuşağı'nın güncesi sayılabilecek Kafa Tutan Günler(3 cilt), Enel Hak, Dört Kapı Kırk Makam, Kırklar Cemi, Alevi Felsefesi, İnsan Tanrı, Alevilik ve Aydınlanma, Alevilere Saldırılar, Alevilik Eğitimi Ders Notları, Anadolu Aleviliği, Pir Sultan Abdal ile günümüz Türkçesine çevirerek yayına hazırladığı Hacı Bektaş Veli Vilâyetnâmesi, yayına hazırlayıp yorumladığı İmam Cafer Buyruğu, başlıca yapıtları.
Günlerdir, en son kavuştuğum Şeytan Tasarımı Terimleri Sözlüğü kucağımda, masamda!. Güzel bir kâğıda basılmış 783 sayfa.. Telefonda takılıyorum, "Esat can, benim 'Dosttan Gelen Selamsın' kitabımın rekorunu kıramamışsın, benimki tastamam 800 sayfa!."
Bu Kadar Bol Şeytan Nereden Görülmüş Derseniz,
Esat'ın Kitabında Derim!.
KÖŞE BUCAK ŞEYTAN...
Akıl almaz bir araştırma, ciddi/titiz/bilinçli. Şunu rahatlıkla yazıyorum, bundan sonra şeytan üzerine kitap yazılamaz, nerede şeytan var köşe bucak hepsini tek tek çıkarmış ortaya, katıvermiş kitabına. Kadın ve erkek cinsel organlarının da birer şeytan olduğunu biliyor muydunuz, bilmiyorum, kitaptan öğrendim!. Şöyle ki:
"FALLUS. Pr. ( phallus < lat. Phallus, erkek cinsiyet organı < Yun. Phallos) a. 1) Yaratıcı enerjinin simgesi olarak algılanan erkek üreme organı. 2) Çoğunlukla dik olarak betimlenen Şeytan'a özgü erkek cinsellik organı.."
Peki ya "Etek"? O da şu:
"Çıplak olarak betimlenen Şeytan'ın ayırt edici giysisi.."
Etek buysa, mini etek de şeytanoğlu şeytanın ta kendisi zaar!
Köydeki Evimizde İki Şeytanla Kardeşçe Yaşıyoruz!
Işık içinde yatsın, dostum Âşık Veysel sazına söylerdi:
"Ben bir insan oğlu sen bir dut dalı
Ben babamı sen ustanı unutma."
"DUT a. Ortaçağ'da kimi azizler tarafından şeytan'la özdeşleştirilen ağaç ya da bu ağacın meyvesi.
-ANSİKL. Kimi azizler Şeytan'ı dut ağacıyla ya da bu ağacın meyvesiyle özdeşleştirdi. Nasıl dut ağacının meyvesi hamken beyaz, olgunlaşınca kırmızı, ardından da siyaha dönüşüyorsa tıpkı bunun gibi şeytan da başlangıçta beyazdır, giderek gücüyle kırmızılaşır ve günahkâr olunca siyaha dönüşür."
Bahçemizde iki şeytan var, yani Dut! Nerdeyse dört yıldır kardeş kardeş yaşıyoruz, hele günahkâr olanda yani iyice kararınca lezzetine doyum olmuyor. Ah, ah ki ah tıkınırken bir de eli boyamasa!
Sevgili Aziz'in (Nesin) içindekilerin çoğunu tanıdığım bir kitabı. Vardı: "Benim Delilerim". Bu can da bu adla bir kitap yazsa çok önemli iki delim olacak. Birisi Esat Korkmaz, ikincisi (e) ve Anahtar Kitaplar Yayınevi sahibi kadim dostum sendikacı Mehmet Atay. Delimin birisi 1964 sayfa kitap yazmış, ikinci delim de bunları pırıl pırıl basmış. Her zaman yazar ve derim, her ülkenin bir delisi, her kentin bir delisi, her evin bir delisi vardır; Otyam ailesinin delisi bu satırların yazarıdır. Kitaptan yana Cağaloğlu'nun delisi sevgili Mehmet Atay! Alevilik/Bektaşilik, Pir Sultan ve nicelerinin en son da Şeytan Tasarımı Terimleri Sözlüğü'nün yazarı sevgili Esat Korkmaz'dır!
Her iki delimi can-ı yürekten kutluyorum, ışıkları hiç sönmesin diyorum, zira delilerimin ışığına/ışıklarına ülkenim çok ama çok gereksinimi vardır da ondan! Her ikisini de özlemle kucaklayıp, kutluyorum.
Şimdi tam yeri ve sırası:Gerçeğe Hüüüü!...
İnsanın en büyük sudan düşmanı
Esat Korkmaz'ın Şeytan Terimler Sözlüğü'nü okumak, aynı zamanda 'şeytan'ın tarihsel, toplumsal koşulunu ve dönemsel algılanışını da görmemizi sağlayacaktır. Korkmaz, toplumsal firâsetimizi şimdiye taşımıştır. Bu da geleneksel söylemlerin oluşturduğu hiyerarşiyi şimdiden yıkmamıza yol açacaktır.
Hasan HARMANCI
Bir dilin temel unsuru, o dilin kavramlarıdır. Dilin gücü felsefenin de zenginliğidir, gücüdür. Dil kültürün temelidir. Düşünce kavramlar aracılığıyla ortaya konur. Düşüncenin aktarılmasında, felsefenin yapılmasında, ortaya konmasında en önemli araç dildir. Dil ile düşünce arasındaki ilişki karmaşık ve kendine özgüdür. Bu ikili arasındaki ilişki her zaman sorunsal olarak sürecektir, bunun en önemli gerekçesi bu ilişkide hangisinin önce ya da üstün olduğunun belirlenemezliğidir. Felsefenin yapılabilmesi için zengin bir kavramsal çerçeveye ihtiyaç vardır. Kavramların işlenmesi bir düşünce sisteminin de nasıl oluştuğunu gösterir. Bu düşüncelerin ortaya konulması, yorumlanması yaşamın daha iyi algılanmasını ve sorgulanışını sağlar. Kavramların gücü düşüncenin zenginliğini, yeterli ve nitelikli düşüncelerin ortaya konmasını sağlar.
Ansiklopedi, terim sözlükleri ve sözlüklerin temel amacı kelime ve kavramların ne olduğunu ortaya koymak, aktarmak ve kelime ile kavramın kökeniyle ilgili bilgi vermektir. Türkiye'deki ansiklopedi, terimler sözlüğü ve sözlüklerin genel çerçevesini bunlar oluşturur. Dünyadaki kendine has ansiklopedi, terimler sözlüğü ve sözlüklerin oluşturulmasında, bu sözlüklerdeki kavramların yorumlanmasında, işlenmesinde en önemli özellik yorumdur ve aslında bu bizim açımızdan en büyük eksikliktir. Batı'daki felsefe sözlükleri başta olmak üzere oluşturulan sözlükler, düşünürün kendi yorumlarını da kapsar. Açık olarak belirtirsek yazarın, düşünürün kendi görüşlerini de ortaya koyduğu sözlükler vardır; felsefenin ve genel olarak sosyal bilimlerin tartışmalı yaratıcılığına en uygun olan yaklaşım bu olsa gerek. Sözlük ve terim oluşturulması farklı kavram ve algılayışlarla birlikte yapıldığında, üretenin kendi düşüncelerini de varsayımlarını da kucaklamış olur. Çünkü sosyal bilimlerde en önemli değişim aracı farklı düşünerek yorumlamadır. Sosyal bilimlerdeki en büyük gelişme de bu yolla gerçekleşir. Bu yorumlama, aktarıcı durumundaki yazarı, düşün adamını farklılaştırır ve etkinleştirir.
BİR SORGULAYIŞ...
Korkmaz'ın ansiklopedik terimler sözlüğü çalışması aynı zamanda Önsöz'ünde yer aldığı tartışmalar nedeniyle bir sorgulayıştır. Korkmaz sadece bu ansiklopedik sözlükle karşımıza çıkmıyor. Çok yönlü çalışmaları arasında "Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü (2005; 3. baskı)", "Şamanizm Terimleri Sözlüğü (2003)", "Zerdüştlük Terimleri Sözlüğü (2004)" gibi öncü çalışmaları da bulunmaktadır. " Ansiklopedik Şeytan Tasarımı-Terimleri Sözlüğü (2006) çalışması yeni kavramların ve terimlerin eklenmesine fırsat vermenin yanında, düşüncenin ve kavramların farklı okunmasıdır da. Bu sözlüğün bir gelişim halinde olduğunu göstermektedir. Bu sözlükte, bir yaşam felsefesinin kavramsal ve dilsel ifadelerine ulaşmak mümkündür. Kavramsal olarak Şeytan'a düşüncenin farklı eylemini gerçekleştiren biçiminde baktığımızda sözlük kendi karşısındakilere karşı sürekli bir eylemin yolunu açar. Bu terimler sözlüğüyle genel toplumsal kanıya karşı yeni bir bilinç ortaya çıkarılmaktadır. 'İyi'yi bilmek için 'kötü' nedir sorusuna verilecek en iyi yanıt 'şeytan' okumaktan geçer. Şeytan nasıl oluştu, nasıl şeytanlaştık? Bunların felsefi ve inançsal karşılıkları hangi düşüncelerin ürünü? Şeytan'ın bir tarihi veya başlangıcı var mıdır? İnsanı 'iyi' ve 'kötü' olarak dölleyen düşünce nasıl oluştu? Bu gibi soruları kendimize sorabilmek için kavramlarla düşünmemiz gerekmiyor mu? Bir terimler sözlüğünü tartışmak da nereden çıktı diyebilirsiniz. Ancak "İnsanlık tarihi bir kararlılığa (istikrara) sahip olmadıkça insan kültürünün oluşması olanağı bulunmaz; çünkü kültür, birden çok kuşağı kapsayan (kuşaklar arası) çapta bir birikimdir ve inançların, kurumların ve tekniklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla ilgilidir." (C. K. Maisels, 1999; s.73) Bir kelime veya kavramı öğrenmek istediğimizde bakıyoruz işte diye düşünebilirsiniz ama hiç de öyle değil. Neyin nasıl oluştuğunu bir bütün olarak görebilmek için bu kitapta kavram ve terimlerle karşımıza çıkan koca bir karşı kültürü, yaşam biçimini görüyoruz bu eserde. Karşı kültürden, yaşamdan 'öteki' kötüye ve başkalaşmışa da ulaşıyoruz. Şeytan tek başına bir direnç değildir. Öteki kötüyü bizimle dölleyen önemli bir araçtır. İyiliğin yüceltilmesinin arkasındaki ayrıntıyı da gücü de 'şeytan'ı deşerek sorgulayabiliriz. İçimizdeki sorgulamayı dışa yansıtmak ancak o aldanışı bilmekle olabilir.
Şimdi de 'şeytan'ın kendisine gelelim. Şeytan okumak yeni bir irade ortaya koymaktır. O kutsal kitaplara göre 'en büyük' düşmanınız. Bir efsane ya da bir masal değil, gerçeğin ta kendisi. İnsanlık tarihinin her aşamasında var oldu. Yaşamış ve yaşamını yetirmiş milyarlarca insanı ateşin içine çekti ve hâlâ çekiyor. Hiçbir zaman, hiçbir insanlık durumu karşısında ayrım yapmaz. Ayrımsız her insan bu düşmanın doğal hedefidir. Her kim olursanız olun sizin sonsuz bir azap çekmenizi isteyen, bütün varlığını buna adamış son derece tehlikeli bir düşmandır. Adı: Şeytan. Bir başka deyişle, Tanrı tarafından lanetlenmiş ve onun huzurundan kovulmuş olan 'İblis' ve onun takipçileri. şeytanın insanla, insanlıkla olan hikâyesi, insanın, Tanrı tarafından halife tayin edilmesiyle başlar ve özellikle tektanrılı dinlerin kutsal kitapları ve peygamberleri tarafından telaffuz edildiği biçimiyle; kıyamete kadar devam edecek bir süreci kapsar. Bu kutsal kitaplara göre 'Âdem Aleyhisselam'la başlayan ondan sonra da, zürriyeti tarafından devam eden sürekli bir düşmanlıktır. Başka bir dille söylersek; "İnsanlar bu dünyadaki yaşam trajedisine başkaca bir avunç bulamadıkları için din tanrıları yaratmıştı. Dehşet ve felaketi savuşturmak için perdenin arkasında gizlendiğini hayal ettikleri bir 'aracı'nın beğenisini kazanmaya çalışarak, yanıltıcı kontrol duygusunu oluşturmak adına felsefe ve dinin düş ürünü tesellilerine dönmüşlerdir insanlar" (K. Armstrong, 1999; s.429)
ŞEYTANI OKUMA BİLİNCİ
Esat Korkmaz'ın Şeytan Terimler Sözlüğü'nü okumak, aynı zamanda 'şeytan'ın tarihsel, toplumsal koşulunu ve dönemsel algılanışını da görmemizi sağlayacaktır. Korkmaz, toplumsal firâsetimizi şimdiye taşımıştır. Bu da geleneksel söylemlerin oluşturduğu hiyerarşiyi şimdiden yıkmamıza yol açacaktır. Bu çalışma içimizde yanıp sönen 'iyi'lik ve 'kötü'lük malzemesinin karşıtlar gizini, toplumsal evrimi içerisinden çıkarıp bilince taşımamızı zorluyor. Toplumsal yenilenme anlamında bakarsak "Bir perde inmiştir ve bu perdeyi tekrar çekmek imkânsız görünüyor. Tarihte, perdeyi indirenlerin bile çekemeyecekleri haller vardır" (Y. Küçük, 2003; s.7). İnançsal açıdan iki kutup arasında insani düzeneğin 'matematiksel' olmasa da akılsal bir kurgu yaratımının nasıl açığa çıktığını göstermektedir. şeytan Tasarımı Terimleri Sözlüğü'nün, bizim bildiğimiz kadarıyla- bugüne değin hazırlanmamış olması, bu çalışmanın evrensel önemini arttırmaktadır. Bu açıdan sadece ülkemiz sosyal bilim disiplinlerinin ihtiyaç duyduğu bir boşluğa hitap etmemektedir bu çalışma. Şeytan'ı alışılmış ve bildik anlamlarının dışına çıkaran bir terminolojisinin Türkçeye, hatta tüm bir insanlığa kazandırılması önemlidir bu açıdan. "Tarih sosyal bilimlerin her alanı içinde bir laboratuvar işlevi görür. Tarih laboratuvarında yakalayabildiğimiz ipuçlarından hareketle, günü daha doğru anlayabilir, geleceğe yönelik tutarlı tahminler yapabiliriz." (Ş. Karatepe; 2004; s.11)
Bu terimler sözlüğünün bize açtığı yol laik bir yoldur, inançlar ve kültürlenme açısından. İnsanın birbirini anlama ve sorgulaması açısından en çok ihtiyaç duyduğu şey 'öteki'ni farklı ve onun dilinden okumaktır. Burada da Şeytan'ı okumak Tanrı'yı tersinden okumaktır. Bu da insanlığı bir bütün olarak 'tersinden' okumaktır. Her zaman kötü olarak susturulan Şeytan'ın kötü değil, insanın ötekisi olduğunu ve toplumlar ihtiyaç duydukça gücünü onun üzerinde denediğini tarih bize trajedilerle aktarmaktadır. Şeytan, çoğun bir karşıt role ve kimliğe sahiptir, ta ki ihtiyaç duyulmayıncaya kadar. Bu Şeytan'ın varlığını felsefi olarak algılamamızı daha da kolaylaştırmaktadır. Şeytan'a yüklediğimiz tüm maskelerin coğrafik, kültürel ve tarihsel yeniden okunması bu noktada kimliksel seçenek oluşturur. Bu sayede 'tehlikeli' olanla, 'günah yaratan' ve bizi 'günaha sokan'la tehlike ve 'günahtan arınmış' olarak buluşmuş olacağız. Bir anlamda Şeytan sadece kutsal olsun olmasın sadece din kitaplarında geçen 'şeytan' olamaz. Aynı zamanda insanlık tarihi içinde her yönüyle karşılık bulan bir varlıktır. Bu çalışma o şeytanı dünyaya getiriyor ve tehlikelerden arındırarak, 'Tanrı'nın yarattığı 'iyi' ve 'kötü'nün politikasını anlamamız açısından önemli bir düşünce karmaşasını okumamızı sağlıyor. İnsanlığın rekabet ve çatışma ortamının getirdiği noktanın kaçınılmaz durağı bizi sadece felsefe ve teoloji alanlarındaki ilişkilere değil aynı zamanda tüm sosyal bilim alanlarının eleştirisine yöneltmektedir. Budanmış soruların malzemeleri yüzünden karşı karşıya kaldığımız toplumsal yanılsama ve 'inanma' karmaşasının yanlış tarih yazımından kurtulmamız güçlenecektir. Korkmaz'ın sözleriyle söylersek "şeytan tasarımı, bir 'karşı tasarım'dır; yani, iyiliğe karşı 'kötülük' tasarımıdır. 'İyilik', iyilik üretme konusunda 'yeteneksiz' olduğuna göre, bu konuda daha 'yetenekli' olan 'karşıtı'nın içinden çıkmak durumundadır: 'Kötülük', iyiliğin 'lokması'dır; açıktır ki şeytan ya da Satan, iyiliği 'beslemek', ona lokma olmak, onu büyütmek zorundadır. Böylesi bir tasarımda şeytan ya da Satan, hemen hemen tüm olumlu ve güzel şeylerin yaratıcı kaynağı olarak karşımıza çıkar. Acı varsa, sıkıntı varsa, ötesinde kötülük varsa ya da bunların kimliklendirilmiş biçimi anlamında şeytan/Satan varsa, gelecek var demektir." Düşünce yöntemini önsözde açıkça ortaya koyan Korkmaz, içindeki toplumsal direniş ve ütopyasını da kapsayan bir iradeyle okur karşısında durmaktadır. Hiç kimsenin 'malı' olmayan bir 'şeytan' orta yerde dururken birdenbire şeytan'ın bilinmedik yüzüyle karşımıza çıkması ilginçtir. İhtiyacımızdır.
ŞEYTAN DÜŞÜ
Bilinen güncel anlamıyla "Tasarım gereği Şeytan/Satan, 'tersiz' ekmeğin, spekülasyonun, uyuşturucu ticaretinin, kaçakçılığın, fahişeliğin ve hırsızlığın temsilcisi olur; daha doğrusu kolay kazancın tanrısıdır Şeytan ya da Satan; güncellersek tembelliğin, sahte olanın, baştan savmanın, kültürsüzlüğün ve provokasyonun tanrısı olup çıkar." Bunu Korkmaz'ın aklıyla tersinden okursak; "Geçmişte umudun tanrısı olan Şeytan ya da Satan, bugün umutsuzluğun tanrısıdır. İnsanlık kazanımlarını 'yiyip tüketen' ve onları 'kara kazanımlar' durumuna dönüştüren 'kıvrak bir zekânın kimliklendirilmiş biçimidir." Şeytan ya da Satan tapıncını yaratan neden, "adaletsiz bir düzen ve çalışma koşullarına karşı isyandır. Ne var ki ilksel şeytan/Satan tasarımlarına 'karşıt' olarak şeytan'ın/Satan'ın yapısındaki 'karşıtlık' ortadan kaldırıldığında bu kimlik, adaletsiz bir sisteme ve çalışma koşullarına karşı ezilenleri kurtuluşa taşıyacak başkaldırıyı örgütlemekten 'mahrum' kalır"a dönmektedir. Bu kavramı böyle okumadığımız için, "Bu durum insanın düşünsel tasarımlarında ve davranışlarında büyük bir yabancılaşma" oluşmasına neden olmuştur.
Bu çalışmada Şeytan'la karşımıza çıkan sadece gizli bir tarih karşıtlığı değildir. Şeytan'ı okumak kavramsal olarak da bir karşı bilinci okumaktır. İnsanı 'yakan' haset, korku, yalan, çıkar ve çaresizliğin ateşlediği mal olmuşluk içinden çıkarıp alabilme gücünün yeniden kazanılmasıdır. Efendi-köle ilişkisinin, ortaçağ Avrupa'sını ve öncesi felsefelerini, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamlık da karşıtla özdeşleşen her şeyin yeniden okunmasını bize sunmaktadır. Şeytan bu kültürlerde isyan ve kıyım olduğu kadar, şiddet ve ikirciliktir de. Düşünmenin önündeki kuralı yıkan oldukça, 'şeytan' içine girdiği her şeyin yakılmasını değil, şüpheyle yenilenmesini sağlar. Durabileceği yeri ya da karşıtını bilen insan, özgür insandır. Toplumların ve inançların içine yerleştirilmiş olan bu ruhsal dinamitin sosyal boyutunu görmek, kendi 'iyiliğimiz' içindir. İnsanlığı karanlıklaştıran tahrifat ve riyakârlığını, gördüğümüzü sandığımız renklerin ezberini bozmaktır. Toplumun doğru çıkarları ile birey bilincinin, nasıl 'bozuk inanç' yalanı dayatılarak ayrıştırıldığının görülmesi ancak 'şeytan' sayesinde olabilir. Bu anlama, 'hakikatin' gülen yüzünü, 'şeytan'ı okumakla olur.
RUHUMUZDAKİ 'ŞEYTAN' İRADESİ
Ruhumuzda oluşmuş olan 'şeytan'la bu ansiklopedik sözlükte karşımıza çıkan sıra dışılığı anlamak, 'iyi' ve 'kötü' ile kurduğumuz 'ensest'i, uygar dünyanın felsefi birikimiyle anlamak, okumak önemlidir. Franz Boas'da öne çıkan "benzer kültürel özelliklerin bağımsız gelişmesi" kuralındaki gibi, özellikle kitaplı dinlerin şeytan'a atıfta bulunması ilginçtir. Bugüne kadar şeytanın tarihinin, kültürel oluşumunun ve taraflarının ya da karşıt ritüellerinin terim dilinin yani, sözlüğünün veya ansiklopedisinin olmaması büyük bir eksikliktir. Toplumların paranoyasının her yönüyle ortaya konulması yanında 'şeytan' açısından ele alınmaması, eksik bırakılması bu terimler sözlüğünün açık ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
KESKİNLEŞEN KÖTÜLÜK
Bu alanı okumak, "Şeytan Tasarımları-Terimleri Sözlüğü"nde karşımıza çıktığı anlamıyla, bir 'karşı alan', 'öteki sözlük' çalışmasıdır; doğal olarak 'belletilmiş', 'ezber' durumundaki her türlü koşullanmadan 'sıyrılmayı' gerektirir" Korkmaz'ın ifadesiyle. Bu çalışmaya eklenen Önsöz 'amacını' aşmakla birlikte terimleri, bize taşınan anlamlarıyla ezbere okumamızı da engellemektedir. Bu çalışma, "Bireysel kötülüğün temel algılanışından genele doğru bilinçli bir 'yapılandırma/kavramsallaştırma' aşamasına ulaşılır. Böylece kötülük üzerine genel 'kavramlar' ortaya çıkar... Kötülüğü çoğunluk hep 'bana/bize' karşı yapılan bir şeymiş gibi düşünürüz. Ama aynı zamanda kötülük 'benim/bizim' tarafımızdan yapılan bir şeydir. Bu gerçek de bireye 'geri dönmeyi' zorunlu kılar." yaşamda. "Tektanrıcı dinler etiği 'insanı ve Tanrı'yı doğadan kopardı; insanın 'bedeni' ve 'bedeninin düşüncesi' bir tarafa, 'doğa' ve 'doğanın düşüncesi' diğer tarafa savruldu. İnsan doğasına, 'doğa yasaları'ndan farklı yasalar 'dayatılmaya' kalkışıldı. Bu durum kötülük sorununu 'keskinleştirdi' ve onun kurumsallaşmasına yol açtı; doğal olarak şeytan da kurumlaştı" ve insanın ruhunu ikilik noktasında geliştirdi. Şeytan Sözlüğü'nün bir bütün olarak bilince çıkarılamaması, "Günümüzün Şeytan ya da Satan tapımını, yalnızca 'karanlıkçılığın', batıl inancın ya da sıradan aptallığın bir 'yansıması' olarak algılamak, gerçeği tam olarak kavrayamamak anlamına gelir." Sanırım karşıtlığın bir negatiflik-pozitiflik kurgusu olmadığını. daha çok bilincimizde açılmaya ve kurulmaya çalışılan yalanın yıkılmasına giden yol olduğunu bilmek en önemlisidir.
Son sözü Şeytan'a bel bağlayanlara bırakalım. Yol onların yolu;
"-Şeytan'a bel bağlanır mı?
-Yardımcımızdır, bağlanır.
-Âdem uşağına bel bağlanır mı?
-Bağlanırsa ağlanır."(Zeybeklikte/Kızanlığa geçiş töreninden) n Kaynaklar:
Maisels, C.K. (1999) Uygarlığın Doğuşu, İmge Kitabevi. Armstrong, K.(1999) Tanrı'nın Tarihi, Ayraç Yayınları.Küçük, Y. (2003) Tekeliyet-2, İthaki.Karatepe, Ş. (2004) Osmanlı Siyasi Kurumları, İz Yayıncılık.
Ansiklopedik şeytan Tasarımı-Terimleri Sözlüğü / Esat Korkmaz / Anahtar Kitaplar Yayınevi / Şubat 2006(*) Antropolog-Yazar
2006-02-06 · Kategori: Arastirma
2005'in en iyi kitapları
2005'in en iyi kitaplarını kitabevlerinin satış raporlarında değil, yazarlarımızın kitaplıklarında aradık; 50 yazarımızın belirlediği yılın en iyi 10 kitabını bulmaya çalıştık. Ne var ki, eşit miktardaki oylar nedeniyle ilk 10'u tam 43 kitap paylaştı!
Elli yazarımızdan, 2005 yılı içinde yayımlanan telif eserler içinde, tür ayrımı yapmaksızın, en iyi olduğunu düşündükleri 10 kitabı bizimle paylaşmalarını istedik. Gelen sonuçları değerlendirdik ve 50 ayrı listeden oy çokluğunu dikkate alarak tek bir liste çıkarttık. Sonuçlar ilgi çekiciydi; ilk üç kitap kendi sıralarında tek başlarına yer alırlarken kalan 6 sırayı 6'dan fazla kitap paylaştı. Kimi kitaplar henüz çok yeni yayımlandıkları halde alınıp okunmuş, kimilerinin tadı damakta kalmış...
Bu çalışmanın, 2005 kitaplarına ait bir okuma listesi hazırlarken, size fikir vereceğini de düşünüyoruz.
İşte sonuçlar...
Birincilik "Amat"ın!
Her ikisi de 2005 yılının son aylarında yayımlanmış olan "Amat" ve "Uykuların Doğusu", açık ara farkla yazarlarımızın en çok sevdiği kitaplar oldular. İhsan Oktay Anar'ın İletişim Yayınları'ndan çıkan romanı "Amat", 19 yazarın; Hasan Ali Toptaş'ın Doğan Kitap'tan çıkan romanı "Uykuların Doğusu" ise 17 yazarın listesinde yer alıyor. Türk tiyatrosunun genç ve yetenekli oyun yazarları arasında olan, öykü kitaplarıyla da edebiyat dünyasında hatırı sayılır bir yer edinen Özen Yula'nın yaz sonunda yayımlanan kitabı "Tanrı Kimseyi Duymuyor" (Yapı Kredi Yayınları), 9 yazarın listesinde bulunurken, best - seller olan Turgut Özakman imzalı "Şu Çılgın Türkler" (Bilgi Yayınları), 8 yazarın listesinde yer aldı. Tahsin Yücel'in "Kumru ile Kumru"su (Can Yayınları) 7 yazar tarafından önerildi. Aynı şekilde Mehmet Eroğlu'nun "Düş Kırgınları" (Agora Kitaplığı) isimli son romanı da 7 yazarın listesindeydi. "Tanrı Kimseyi Duymuyor" dışında, ilk beş sırada yer alan kitaplara baktığımızda roman türünün önceliği dikkat çekiyor.
Şiirde Birhan Keskin!
Yıldız Ecevit'in kallavi Oğuz Atay incelemesi "Ben Buradayım" (İletişim Yayınları), 6 yazar tarafından okunmuş, beğenilmiş. Şiir de, listelerde kendine bir yer bulabildi. Birhan Keskin'in, daha önce yayımlanmış dosyalarını bir araya getiren "Kim Bağışlayacak Beni" isimli kitabıyla eşzamanlı olarak yayımlanan yeni şiir kitabı "Ba" da 6 yazarın listesinde yer aldı. Böylelikle altıncı sırayı, altışar oyla iki kadın yazar (şair) paylaşmış oldu.
Yedinci sırada 3 kitap!
Alınan oy sayısına göre yedinci sıraya Haydar Ergülen imzalı "Keder Gibi Ödünç" (Yasak Meyve Yayınları), 5 yazarın listelerine girerek yerleşti. Yedinci sıranın diğer iki ortağı ise bu yıl kaybettiğimiz Sulhi Dölek'in "Küçük Günahlar Sokağı" (Dünya Kitap) isimli romanı ile İnan Çetin'in "İçimizdeki Şato"su (Can Yayınları) oldu.
Listede sekiz numara
Latife Tekin'in Sedat Simavi ödüllü romanı "Unutma Bahçesi" (Yapı Kredi Yayınları) 4 yazar tarafından önerildi; Murathan Mungan'ın "Elli Parça" (Metis Yayınları), Hilmi Yavuz'un "Bulanık Defterler" (Yapı Kredi Yayınları), Aslı Erdoğan'ın "Hayatın Sessizliğinde" (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları); Lütfiye Aydın'ın "Gri Gül" (Can Yayınları) ve ilk kitabını yazan Reşat Çalışlar'ın "Beni Kalbimden Vuranlar Var Ya" da (Okuyan Us Yayınları) 4 yazarın listesindeydi.
Dokuzuncu sıra
Aynı zamanda sinema yazarı da olan Mehmet Açar'ın "Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütüncüoğlu'nun Maceraları" (İthaki Yayınları) isimli romanı; Ahmet Altan'ın "ucuz kitap" satış yöntemiyle piyasaya sunulan kitabı "En Uzun Gece" (Alkım Yayınları); Selçuk Altun'un "Annemin Öğretmediği Şarkılar" (Sel Yayınları); Birhan Keskin'in "Kim Bağışlayacak Beni" (Metis Yayınları); Ahmet Erhan'ın "Şehirde Bir Yılkı Atı" (Everest Yayınları); Tanıl Bora'nın "Taşraya Bakmak" (İletişim Yayınları) ile Can Kozanoğlu'nun "Acemi Eğitimi" (İletişim Yayınları) 3 yazarın listesinde yer aldı.
Listenin en yoğun bölümü
Ve şimdi sıralayacağımız uzunca listede bulunan kitaplardan her biri, iki yazar tarafından önerilen, bizim listemizin de 10. sırasına yerleşenler:
Celil Oker "Bir Şapka Bir Tabanca" (Merkez Kitaplar)
Mehmet Anıl "Bitik" (Can Yayınları)
Hasan Cemal "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim" (Doğan Kitap)
Murat Menteş "Dublörün Dilemması" (İletişim Yayınları)
Hikmet Hükümenoğlu "Kar Kuyusu" (Everest Yayınları)
Selim İleri "Kar Yağıyor Hayatıma" (Doğan Kitap)
Günhan Kuşkanat "Kış Leylekleri" (Doğan Kitap)
Doğan Akhanlı "Madonna'nın Son Hayali" (Kanat Kitap)
Hakan Günday "Malafa" (Doğan Kitap)
Elif Şafak "Med Cezir" (Metis Yayınları)
Hasan Özkılıç "Orada Yollarda" (Can Yayınları)
Arif Dirlik "Postkolonyal Aura" (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları)
Onur Caymaz "Sanki Yarın Nisan" (Doğan Kitap)
İsmail Güzelsoy "Sincap" (Everest Yayınları)
Yılmaz Karakoyunlu "Perize - Ezan Vakti Beethoven" (Doğan Kitap)
Berrin Karakaş "Tül" (Okuyan Us Yayınları)
Sezer Ateş Ayvaz "Tamiris'in Gecesuçları" (Can Yayınları)
Emine Çaykara "Tarihçilerin Kutbu / Halil İnalcık Kitabı" (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).
İŞTE İLK BEŞ
50 kişilik jürinin hazırladığı listelerde adı en fazla geçen ve ilk 5'e yerleşen kitaplarla yazarları...
"Amat" - İhsan Oktay Anar
"Uykuların Doğusu" - Hasan Ali Toptaş
"Tanrı Kimseyi Duymuyor" - Özen Yula
"Şu Çılgın Türkler" - Turgut Özakman
"Kumru Kumru" - Tahsin Yücel / "Düş Kırgınları" - Mehmet Eroğlu
YAYIN EVLERİNDE İLK SIRAYI DOĞAN KİTAP ALDI!
Jüri tarafından önerilmiş kitapların yayınevlerine göre dağılımına baktığımızda da oy çokluğuna göre ortaya çıkan 10'luk sıralama ise şöyle:
Doğan Kitap
Yapı Kredi Yayınları
Can Yayınları
İletişim Yayınları
Everest Yayınları
Metis Yayınları
Dünya Kitap
Epsilon Yayınları
Okuyan Us Yayınları
Agora Kitaplığı
JÜRİ ÜYELERİ
Ahmet Oktay
Arif Damar
Aslı Tohumcu
Ataol Behramoğlu
Aydın Boysan
Ayhan Bozkurt
Ayşe Sarısayın
Berrin Karakaş
Birhan Keskin
Canan Parlar
Cem Mumcu
Cemil Kavukçu
Demir Özlü
Derya Erkenci
Ece Temelkuran
Elif Şafak
Eray Canberk
Esmahan Aykol
Faruk Duman
Feridun Andaç
Feyza Hepçilingirler
Gaye Boralıoğlu
Gönül Kıvılcım
Hakan Şenocak
Hamdi Koç
Hasan Ali Toptaş
İlknur Özdemir
İskender Pala
Jale Sancak
Kaan Arslanoğlu
Karin Karakaşlı
Küçük İskender
Lale Müldür
Metin Celal
Mine Söğüt
Mucize Özünal
Muhsin Kızılkaya
Murat Uyurkulak
Neşe Cehiz
Onur Caymaz
Orhan Duru
Osman Akınhay
Özcan Karabulut
Özdemir İnce
Özdemir Nutku
Sema Kayusuz
Süreyya Berfe
Tarık Dursun K.
Ülkü Tamer
Yılmaz Karakoyunlu
« Önceki :: Sonraki »