Kuşadası'nda / TURGAY FİŞEKÇİ- Sunullah Arısoy Şiir ödülü Fi

2006-05-03 · Kategori: Biyografi

*A. Şahin'in Bloknotu

dcam5881.jpgALİ ŞAHİN SİTE & BLOK 

 & WEB SAYFALARIdcam5871.jpg

 

*alsah / blog yazıları seçkisi
*Taşköprü'den Bakış

*Taşköprü'den Esintiler

*Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki

*Yeni Edebiyat (Blogcu)
*Şiirler & Şairler

*Kastamonu Net (Blogcu)
*Yedinci Sanat

*Öyküler & Öykücüler

*Rıfat Ilgaz Arşivi

*A. Şahin'in Not Defteri
*Çocuk ve Edebiyatı

 

*Roman Yazıları

Cumhuriyet 03.05.2006

DEFNE GÖLGESİ

TURGAY FİŞEKÇİ

Kuşadası'nda

Geçen hafta sonu Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı'nca (KEGEV), M. Sunullah Arısoy anısına verilen şiir ödülü töreni için Kuşadası'ndaydım.

Ege kıyılarımızın turizmle ilk tanışan yerleşimlerinden olan Kuşadası, bugün uzaktan bakıldığında inanılmaz bir yapı yükü altında ezilmiş görünüyor. Özelleştirme öyküleriyle ünlü limanına yanaşan dev gemiler her gün binlerce gezgini kente bırakıyor. Görkemli antikçağ kenti Efes'e ve Meryem Ana 'nın yaşamının son yılını geçirdiği yer olarak kabul edilen tepeye yakınlığı bu ilgiyi daha da artırıyor.

Bu yoğun yapı-insan-ticaret akışının dışında bir de kentin asıl kişiliğini oluşturan insanları var elbet. Onlarla tanıştığımda ise ülkemizin pek çok başka yerinde olduğu gibi Kuşadası'nın da aydınlık yüzüyle karşılaşmış oldum.

En başta da öğretmenler elbet. İçinde bulundukları koşullar ne denli güç olsa da, bu meslek grubundaki insanların çalışma, öğretme coşkularının tükenmeden sürmesi, yeni kuşakların daha bilinçli, aydınlık insanlar olmaları için çabalarını görmek, başlı başına bir mutluluk.

M. Sunullah Arısoy gibi, emeklilik yıllarını geçirmek üzere Kuşadası'na yerleşmiş insanların yüzlerinde de burada yaşamaktan gelen dinçliğe ve yaşama sevincine tanık oldum.

Bir mutluluk da 80. baharını süren Vecihi Timuroğlu 'nun gür, inançlı ve bilinçli sesiyle buluşabilmek oldu. Hem KEGEV okulunda, hem de törendeki konuşmalarıyla hepimizi gençleştirdi Vecihi Ağabey.

****

Aslında kıyıdaki yapı yoğunluğunu bir yana bırakıp da biraz gerilere baktığınızda, bu yörenin bulunmaz bir doğa cenneti olduğu hemen ayrımsanıyor. Hele bu mevsimde toprağın doğurganlığı, yaratma gücü, fırından yeni çıkmış bir tepsi börek gibi kabarıp tohumları bekleyişi, bahar yağmurları altında baş döndüren kokusu... Ne ekseniz yetişecek bir toprak...

Eskilerin, ''Dağlarından yağ, ovalarından bal akar'' deyişiyle yamaçlarındaki zeytinlikleri, düzlüklerindeki incir bahçelerini anlattıkları topraklarda bugün de zeytinlikler varlıklarını koruyor. Ama incir bahçelerinin oldukça azaldığı, yerlerinin bir bölümünü portakal, şeftali, üzüm gibi başka ürünlere bıraktığı görülüyor.

Bu verimli toprakların ürününü İzmir Limanı'na taşıyabilmek amacıyla Anadolu'daki ilk demiryollarından birinin Menderes Irmağı boyunca döşendiğini hatırlarsak bu ilginin bugün de benzer biçimde sürdüğünü söyleyebiliriz. Sözgelimi İtalyan tüccarlar, toprak sahipleriyle anlaşıp tohumunu kendi getirdikleri kurutmalık domatesleri burada yetiştirip, yine buranın güneşinde kuruttuktan sonra ülkelerine taşıyorlarmış.

Kuşadası'nda benzeri az görülen bir girişimcilik örneğiyle karşılaşmak da beni heyecanlandırdı: Gürsel Tonbul , üzerinde hiçbir şey bulunmayan ıssız topraklarda yirmi yılda gelişe gelişe iki bin dönüme ulaşan bir ekolojik tarım çiftliği oluşturmuş. Bu geniş alanda çok çeşitli tarım ürünleri yapay katkılar kullanılmadan yetiştiriliyor. Zeytinyağından şaraba, türlü meyve reçellerinden baklagillere dek ürünler elde ediliyor. Bu ürünler satışa sunulduğu gibi, çiftliğin girişindeki Değirmen adlı lokantanın da yemek listesini oluşturuyor. Göleti, hayvan varlığı, ağaçlık ve çiçeklik gezinti alanlarıyla da burası Kuşadalıların kentlerinde bulamadıkları bir park alanı işlevi görüyor.

Sen, ey deniz, ben gibi kimsesiz

Vurup dursan da kıyılara

Bitmez tükenmez kaygından

Ta derinlerden, bu yerlerden, kopup gelen

Aklaşmış bir acıdır ki, ak köpüklerin

Karanlığın içinde ışır sanki

(M. Sunullah Arısoy)

turgay@fisekci.com

Sunullah Arısoy Şiir ödülü Fişekçi'nin oldu

Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı (KEGEV) tarafından her yıl verilen M. Sunullah Arısoy Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi Turgay Fişekçi oldu. 

Aydın'ın Kuşadası İlçesi'ndeki tarihi Güvercinada'da düzenlenen ödül töreni ve kokteyle, aralarında Kuşadası Kaymakamı Ahmet Ali Barış, Cumhuriyet Başsavcısı Cuma Dağlı, Kuşadası Emniyet Müdürü Ramazan Erdoğan, Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Türkkan'ın da bulunduğu kalabalık bir davetli topluluğu katıldı. "Babamın Çanları" isimli şiir kitabıyla KEGEV M. Sunullah Arısoy Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi olan Turgay Fişekçi, ödülünü Kaymakam Barış'ın elinden aldı. 

Alkışlar arasında ödülünü alan Fişekçi, M. Sunullah Arısoy gibi şiir alanında usta önemli bir sanatçı adına düzenlenen ödülü kazanmaktan büyük mutluluk duyduğunu söyledi.
Aydın İli Kuşadası İlçesi Haberleri ve Ana Sayfası
Aydın İli Haberleri ve Ana Sayfası
Kültür/Sanat Haberleri
Anasayfa

Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?

 

M. Sunullah Arısoy Şiir Yarışması'nın dokuzuncusu 28 Nisan 2006 tarihinde düzenlenecek törende verilecek.

Kategori: Haber

M. Sunullah Arısoy Şiir Yarışması

Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı (KEGEV) tarafından yaşamının son yıllarını Kuşadası'nda geçiren M. Sunullah Arısoy'un anısını yaşatmak amacıyla 1996'da dil konusunda başlatılmış olup 2001 yılından beri şiir dalında verilen M. Sunullah Arısoy Şiir Yarışması'nın bu yıl dokuzuncusu düzenleniyor. 1 Ocak-31 Aralık 2005 tarihleri arasında yayımlanan şiir kitapları ile en az 15 şiirden oluşan şiir dosyaları ile aday olunabilecek. Yarışmaya katılacak kitap ya da dosyanın 6 örneğinin katılımcı ya da onun yetkili kıldığı yayınevince bir başvuru dilekçesi eşliğinde, özgeçmiş ve iletişim bilgileriyle birlikte, elden ya da posta ile KEGEV Başkanlığı'na ulaştırılması gerekiyor. Son katılım tarihinin 31 Aralık, ödül miktarının da 1000 YTL olarak belirlendiği yarışmada kazanan şaire ödülü 28 Nisan 2006 tarihinde düzenlenecek törende verilecek. Yarışmanın seçici kurulu; Mehmet Başaran, Prof. Dr. Cevat Çapan, Sami Karaören, Vecihi Timuroğlu ve Burhan Günel'den oluşuyor. (0 256 633 22 95 / www.kegev.org)

NÂZIM HİKMET'İN CEZAEVİ GÜNLERİ/ Taha TOROS

2006-02-03 · Kategori: Biyografi

Vatandaşlıktan çıkarılıyor
Kararnamenin ilki Nâzım Hikmet'in vatandaşlıktan çıkarılmasına, ikincisi ise Fransa'da yapılan sesini içeren plağın yurda sokulmamasına dairdir. İlki, Türkiye'den pasaportsuz çıkışı ve Moskova'da Türkiye'deki hükümet şeklin ...
 
Nail Çakırhan'la birlikte kitap yazdı, toplatıldı
Nâzım Hikmet'in V. Nail ile 1931 yılında yayımladıkları küçük boydaki kitabın adı: 1+1=1. Nail, 1930 yılında Konya Lisesi'nden mezun oldu. Doktor olmak arzusuyla İstanbul'a gelerek Tıp Fakültesi'ne gi ...
 
Yurtdışına kaçtı, MİT rahatladı
14 Mayıs 1950 olayı Türk siyasi hayatında tek parti döneminin sonudur. Bu başarının ardından, genel af gündeme geldi. Ancak, partililer arasında bu aftan Nâzım Hikmet'in yararlanmaması için bazı ihtilaf ve hareketler b ...
 
'Ben vatan haini Nâzım Hikmet'
1983 yılında Geçmişte Türkiye-Polonya İlişkileri'ni kapsayan, Türkçe ve İngilizce bir kitabım yayımlandı. Arşiv kaynaklarından da yararlanılarak hazırlanan bu kitap, Polonyalıların hoşuna gitmiş olacak ki Varşova'ya dav ...
Açlık greviyle protesto
Ailesi ile ilgili bölümde bildirildiği üzere, devlet ve siyaset adamı General Ali Fuat Cebesoy ile Nâzım Hikmet'in annesi Celile Hanım kardeş çocuklarıdır. Aile içerisindeki bu yakınlıkları dolayısıyla Ali Fuat Cebesoy'a Nâzım ...
Cumhuriyet 16.10.2005

NÂZIM HİKMET'İN CEZAEVİ GÜNLERİ

Açlık greviyle protesto

Ailesi ile ilgili bölümde bildirildiği üzere, devlet ve siyaset adamı General Ali Fuat Cebesoy ile Nâzım Hikmet'in annesi Celile Hanım kardeş çocuklarıdır. Aile içerisindeki bu yakınlıkları dolayısıyla Ali Fuat Cebesoy'a Nâzım Hikmet, "dayı" demektedir.

Ali Fuat Cebesoy, teyzesinin kızlarıyla ve Nâzım Hikmet'le yakından ilgilenmiştir. Yukarıda belittiğimiz gibi, Bursa cezaevindeki bu iki kültürlü kişi ...

Adeviye Hanım Hamdullah Suphi'nin yeğenidir. Ne var ki Cebesoy'un Nâzım Hikmet'le alakadar olduğu kadar, Hamdullah Suphi, Özedar'la ilgilenmemiş, bu konuda kimselerle temasta bulunmamıştır. Cebesoy'un meslektaşı, Milli Mücadele arkadaşı ve şahsi dostu İsmet İnönü ile - Cumhurbaşkanlığı döneminde- Nâzım Hikmet ile ilgili olarak görüşmeleri olmuştur. Cebesoy, özel sohbetlerinde bu konuya az da olsa zaman zaman değinmiştir.

İmza kampanyası başlatılıyor

İnönü, Cebesoy'la yaptığı sohbette, Nâzım Hikmet için yapılacak özel bir affın, Mareşal Çakmak'ı incitebileceği görüşündedir. Mareşalin emekliye ayrılmasından sonra bu konu - aralarında- tekrarlanmışsa da bu defa -belki de- muhalefetin gittikçe güçlenmesi sebebiyle böyle bir kararın tepkiye uğrayabileceği endişesiyle yine itibar görmemiştir. Nâzım Hikmet'in -temyizi dahi olmayan- bir mahkûmiyet sonucu adeta, ömür boyu cezaevinde kalması bazı aydınları harekete geçirmiştir.

Bunlar arasında gazeteciler, edebiyat dünyasının genç kuşaklarından tanınmış kalem sahipleri ve bazı sanatkârlar ayrı ayrı da olsa Nâzım Hikmet'in affı yolunda imza toplamaya başlamışlardır.

Öte yandan, yaşlanmış olan annesi Celile Hanım -sanıyorum Türkiye'de ilk defa pankartla- eyleme başlamıştır.

Ancak, Cebesoy'un temasından müspet sonuç alınmamış olmakla beraber Nâzım Hikmet'in cezaevindeki yaşamına -yönetimce- biraz ferahlık getirildiği bilinmektedir. Bu arada, mesela haftada bir gününü Kükürtlü kaplıcasında geçirmesi için izin verilmiş olması bunun örneklerindendir.

Nâzım Hikmet'in affı konusunda, bazı ilgililerin bildirdiklerine göre, Cebesoy'la İnönü'nün geçmişteki uzun dostluğunda bir gerginlik hissedildiği söylenmektedir. Nitekim, Cebesoy'un CHP'den ayrılması buna bağlanır.

Celile Hanım'ın Yahya Kemal'e yazdığı mektup

Nâzım Hikmet'in affı konusu, sürüncemede bırakılmak istenirken annesi Celile Hanım, Köprübaşı'nda pankartlarla imza toplamaya başlamıştı (11). Bir taraftan da o yıllarda Meclis'te bulunan Yahya Kemal'e bir mektup gönderdi.

İlgili bölümde detaylı olarak bilgi verildiği gibi şair Yahya Kemal, Nâzım Hikmet'in çocuk denecek yaşta Bahriye Mektebi'ne verildiğinde hocasıydı. Türkçesinin güçlendirilmesi ve edebiyata olan eğilimi dolayısıyla Yahya Kemal'den özel ders alıyordu. Bu sıralarda Yahya Kemal'in Erenköy'deki köşke hafta sonlarında giderek Nâzım Hikmet'e ders verdiği bilinmektedir. Yine ilgili bölümde belirtildiği üzere Yahya Kemal'in Celile ile kalbi ilişkisi o zaman başlamıştır.

Ne var ki o çağdaki her çocuğun yapabileceği bir tepkiyle Nâzım Hikmet'in buna karşı koyduğu bilinmektedir. Bu nedenle Yahya Kemal'den soğumuş, annesine karşı da sinirli bir davranışta bulunmuştur.

Oysa annesi ile Yahya Kemal evleneceklerdi. Nâzım Hikmet'in, bu evliliğe engel olduğu için -çok sonraki yıllarda- üzüntüsünü belirttiği bilinmektedir. Bunu, cezaevindeki oda arkadaşı Alaaddin Bey'e, zaman zaman anlatmıştır.

Celile Hanım ile Yahya Kemal o günlerden sonra bir daha görüşmediler. Nikâhlanmak üzere Celile Hanım'ın Yahya Kemal'i eve çağıran mektubu da cevapsız kalmıştır. Yahya Kemal, "Erenköy'de Bahar" şiirini yazdığı köşke bir daha uğramamıştır.

Yıllar sonra Nâzım Hikmet'in affı ile ilgili olarak gerek 1938, gerek 1950 yıllarındaki aflar sırasında iki kere Yahya Kemal'e mektup yazmıştır. Ona gözyaşları ile dolu mektubunu gönderirken, bu konuya el atmasını istemiştir.

Celile Hanım güzel bir Fransızcasıyla kaleme aldığı mektubunda Yahya Kemal'e özetle şunları yazıyordu:

"... Siz Nâzım'ın şiir babasısınız! Oğlumun gençliği hapishanelerde çürümektedir. Siz hatipsiniz, natuksunuz... TBMM'de sözleriniz dinlenir. Onun affı için konuşmanızı rica ediyorum."

Ne var ki büyük şairimizin -çekingen tabiatlı olması yüzünden- gözyaşları ile yazılmış bu mektup karşısında kılı kıpırdamamıştır!

Yahya Kemal, böyle olaylardan o derece uzak kalır, o derecede çekinirdi ki daha önceleri İstanbul'da Köprübaşı'nda Celile Hanım'ın bir pankartla eylemi sırasında Kadıköy vapurundan çıkışında karşılaşmış ve yolunu değiştirmişti! Bu olayı Falih Rıfkı' ya anlatmış, o da Dünya gazetesinde büyük şairimizin bu duygusuz hareketini bir makalesiyle, kıyasıya eleştirmiştir.

Açlık greviyle protesto

Genel af hazırlığında, Nâzım Hikmet'in bundan hariç tutulması yolunda bir rüzgâr estirilmek istenmiştir. Bu konu aile çevresi ile aydınlar arasında tepkilere neden olmuştur. Bir kısım aydınlar imza toplama teşebbüsünde bulundular.

Nâzım Hikmet de bu olayın içerisinde rol alarak açlık grevine başladı. Bu hareket, aydınların af konusundaki hassasiyet ve arzularını güçlendirdi. Olaydan bir müddet evvel Nâzım Hikmet'i bazı basın ve kültür adamlarımız ayrı ayrı ziyaret ettiler.

Basının, edebiyat dünyasının tanınmış kişileri, değişik zamanlarda Nâzım Hikmet'i cezaevinde ziyaret etti. Kendisiyle uzun süre görüşüp sohbet ettiler. Bunların başında gazeteci Ahmet Emin Yalman vardı. Yalman, bu kader kurbanının affı konusunda gayret sarfeden gazetecilerin önde gelenlerindendi. Edebiyat dünyasından Behçet Kemal de bu konuyu sürdürenlerdendi.

Af teşebbüsleri uzayarak devam ederken, Nâzım Hikmet'in sağlığı bozuluyordu. Sonunda ağır iç sıkıntısı üzerine açlık grevini sürdürdü. Bu ağır teşebbüs üzerine Bursa Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal, şairi bu, sonu vahim olan teşebbüsünden caydırmaya çalıştı. Nâzım Hikmet'in açlık grevi dolayısıyla sağlığı bozulmuştu. İstanbul'a getirilerek Cerrahpaşa Hastanesi'ne yatırıldı (11 Nisan 1950). İki saat süren muayenesi yapıldı. Tesadüf bu ya, Nâzım Hikmet hastanenin alt katında sağlık kontrolü için yatarken Yahya Kemal de üst katta yatmaktaydı. Zaten, rastlaştırılmalarına imkân da olamazdı. İkinci defa 25 Nisan 1950 tarihinde hastaneye yatırılmıştır. 13 Mayıs 1950 tarihinde ise açlık grevi dolayısıyla 8 kilo kaybettiğinde Cerrahpaşa'ya tekrar kaldırılmıştır.

Vatandaşlıktan çıkarılıyor

Kararnamenin ilki Nâzım Hikmet'in vatandaşlıktan çıkarılmasına, ikincisi ise Fransa'da yapılan sesini içeren plağın yurda sokulmamasına dairdir.

İlki, Türkiye'den pasaportsuz çıkışı ve Moskova'da Türkiye'deki hükümet şekline ve hükümeti idare edenler aleyhine propaganda kampanyasına girişmesinden dolayı, Türk vatandaşlığından çıkarılmasına dairdir.

15 Ağustos 1951 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 3/13401 sayılı Bakanlar Kurulu kararı şöyledir:

Pasaportsuz olarak İstanbul'dan Romanya'ya kaçan ve oradan da Moskova'ya giderek havaalanında memleketi aleyhinde beyanatta bulunduğu ve müteakiben radyo yayınlarında Türkiye'nin hükümet şekli ve hükümeti idare edenler aleyhinde geniş propaganda kampanyasına girişerek komünizmi yaymak maksadını güden neşriyatıyla Sovyet Hükümeti'nin verdiği hizmeti ifa etmekte olan maruf komünist Nâzım Hikmet Ran'ın kendisine bu hizmeti terk etmesi hususunda yapılacak tebligatın da bir fayda vermeyeceği mülahaza edildiğinden Türk vatandaşlığından çıkarılması; İçişleri Bakanlığı'nın 25/07/1951 tarihli ve 40945 sayılı yazısı üzerine, 1312 sayılı kanunun 10'uncu maddesine göre Bakanlar Kurulu'nca 25/07/1951 tarihinde kararlaştırılmıştır.

 

Cumhuriyet 16.10.2005

Yurtdışına kaçtı, MİT rahatladı

14 Mayıs 1950 olayı Türk siyasi hayatında tek parti döneminin sonudur. Bu başarının ardından, genel af gündeme geldi. Ancak, partililer arasında bu aftan Nâzım Hikmet'in yararlanmaması için bazı ihtilaf ve hareketler başladı.

İstanbul'da İpek Palas eylemi sergilendi. Yukarıda belirttiğimiz gibi Nâzım Hikmet, tekrar açlık grevine başladı.

DP hükümetince hazırlanmakta olan aftan Nâzım Hikmet'in yararlanmamasını isteyen bir-iki bakanın bulunduğu duyuldu. Bunlar, açıktan olmasa bile el altından Nâzım Hikmet'in affını istemiyorlardı. Söylentilere -ve Falif Rıfkı Atay'a- göre bunlardan bir ikisinin gençlik dönemlerinde Nâzım Hikmet'e hayranlık duydukları biliniyordu. Nitekim Atay, Ankara'da Ulus gazetesinde böyle birinin, el yazısı ile, hayranlığını dile getiren bir metnini örnek olarak yayımladı (13). Bunların, gençlik yıllarında solculukla uğraştıkları, hatta İstanbul'da Milli Türk Talebe Cemiyeti'nin yönetiminde görev aldıkları sırada, sol eğilimli düşünceleri dolayısıyla bu milli teşekkülün kapatıldığı bilinmekteydi. Hatta, bu birliğin kapatılmasında Atatürk' ün de işareti olduğu söylenmişti.

Ne var ki bunlar, DP saflarına girip milletvekili ve hatta bakan oldular. Partinin başında bulunanların gözlerine sol düşmanı olarak görünmeyi yeğlediler! Söylentiler bu merkezdeydi.

Soldan sağa dönerek gençlik yıllarındaki Nâzım Hikmet sevgilerini örtbas etmeye çalıştılar. Bu amaçla Nâzım Hikmet'i af dışı bırakmak eğiliminde idiler.

Bu istisnaya General Cebesoy, ressam Celile Hanım, gazeteci Ahmet Emin Yalman ve Falih Rıfkı Atay karşıydılar. Geçmişte Atay, el altından da olsa Nâzım Hikmet'i himaye eden bir tutum içerisindeydi. Çok kimsenin bilmediği bir olay olarak Nâzım Hikmet'in koruyuculuğu yapmıştı. Atay, Nâzım Hikmet'i af dışı bırakmak isteyenlerin gençlik dönemindeki duygularını ve görüşlerini yakından biliyordu. Elinde bu konuya dair belgeler vardı.

Karşılıklı görüşlerden sonra 1950 yılı ortalarında genel af gerçekleşti. 15 Temmuz 1950 tarihinde Nâzım Hikmet yuvasına kavuştu. Ancak, bu defa başka bir senaryo uygulanmak istendi. Onun için, "askere alma" uygulamasını düzenlediler. O yıllarda ordumuzda "süvari birlikleri" vardı. Onu buraya alacaklar ve hayvan tımar ettireceklerdi. Oysa Nâzım Hikmet, yaşı bakımından askerlik çağını aşmış sayılırdı. Diğer taraftan, Bahriye Mektebi'nde iken sağlık nedeniyle 1920'de çürüğe çıkmıştı.

O yıllarda MİT Müsteşarlığı görevinde bulunan Naci Bey -emekli olup İstanbul'a yerleştikten sonra- haftanın birkaç günü Markiz'e gelerek çay sohbetlerinde bulunurdu. Orada tanıştığı kişilerle sohbet etmekten zevk alırdı. Bu sohbetler sırasında -yorumuna göre- MİT, böyle -muhtemel- Nâzım Hikmet için düşünülen aleyhte her hareketin karşısında olmuştur. Ancak, lehte ve aleyhte olarak Nâzım Hikmet, elbette MİT tarafından izlenmiş olabilir.

Yukarıdaki nedenlerden dolayı Nâzım Hikmet'in yurtdışına kaçmayı tercih ettiği yorumlanıyordu. Eski MİT Müsteşarı'nın sohbetleri esnasında söylediği son söz şuydu:

"Nâzım Hikmet'in kaçışı, bir bakıma MİT'e ferahlık vermiştir."

Cumhuriyet 16.10.2005

BİR ANI:

'Ben vatan haini Nâzım Hikmet'

1983 yılında Geçmişte Türkiye-Polonya İlişkileri'ni kapsayan, Türkçe ve İngilizce bir kitabım yayımlandı.

Arşiv kaynaklarından da yararlanılarak hazırlanan bu kitap, Polonyalıların hoşuna gitmiş olacak ki Varşova'ya davet edildim. Bu fırsattan faydalanarak oradaki müze ve arşivlerde etütler yaptım. Özellikle dört konu üzerinde bilgi ve belge toplamayı tasarlayarak yola çıkmıştım.

Polonya'daki gezi ve çalışmalarıma mihmandar olarak Hensel seçilmişti. Hensel, oryantalistti ve büyük bir Türk dostuydu. Türk tarihi ve edebiyatı üzerine uzmandı. Çok güzel Türkçe konuşurdu.

Bir eğitimci olan Hensel, derin bilgisiyle, ülkemizdeki bir edebiyat fakültemizde bile profesör olabilirdi.

Bilgisi, hele dilimizi öylesine güzel konuşması, onun bir yabancı olduğuna kimseyi inandıramazdı.

Bu zengin kültürlü Türk dostu Varşova'da öğretmenken daha sonraki yıllarda Polonya'nın Ankara Büyükelçisi oldu. Dört başı mamur bir elçiydi. Ne var ki bu değerli diplomat ve benim aziz arkadaşım - vakitsiz olarak- Ankara'da öldü.

Hensel, Varşova'da benimle candan ilgilenmişti. Görebileceğim her müzeyi, her arşivi onun sayesinde gezdim ve gördüm.

Hensel, her konuda bana yardımcı oldu. Hensel bu arada beni, bir yaşlı Polonyalı ile buluşturdu. Bu Polonyalı vaktiyle bizim elçiliğimizde ve konsolosluğumuzda mahalli kâtip olarak bulunmuş. Biraz Türkçe biliyordu. Görevi sırasındaki ilginç bir anısını şöyle aktardı:

'Bir gün, konsolosluk bahçesinden içeriye -kim olduğunu sormaya fırsat vermeden- bir kişi girdi. Masada oturanlara:

Ben vatan haini Nâzım Hikmet'im' dedi.

Hepimiz hayret içerisinde kaldık. Sonra konuşmasına başladı. Konsolosluk elemanları kendisini hayret içerisinde dinlediler. Geliş sebebini şöyle anlattı:

'İstanbul'da annesi ölmüş. Mirasçı olarak kendisi de gözüküyormuş. Annesinin mirasının tümüyle kız kardeşine kalması maksadıyla hukuken kendisinin mirası reddetmesi gerekiyormuş. Değilse Hazine kendisine düşen hisseye el koyabilirmiş. Yukarıda belirttiği yolda bir belge almak için başvurmuş'.'' Bu Polonyalının anlattığı olayın belgesi yoktu. Ancak o yıllarda, görevle konsoloslukta kâtip olarak bulunan bir diplomatımızın da doğruladığı işitilmiştir.

Cumhuriyet 16.10.2005

Nail Çakırhan'la birlikte kitap yazdı, toplatıldı

Nâzım Hikmet'in V. Nail ile 1931 yılında yayımladıkları küçük boydaki kitabın adı: 1+1=1.

Nail, 1930 yılında Konya Lisesi'nden mezun oldu. Doktor olmak arzusuyla İstanbul'a gelerek Tıp Fakültesi'ne girdi. Konya Lisesi'nde öğrenciyken edebiyat tutkunu olarak şiirler yazıyordu. Konya Öğretmen Okulu son sınıfında kendisi gibi şair olan Rıza Polat (Akkoyunlu) ile tanışmıştı. Bu şair öğrenciler Halka Doğru adında küçük boyda bir gazete yayımladılar. İki öğrenci şairin şiirleriyle doldurdukları bu gazete, yönetimce zararlı görüldü ve toplatıldı. Nail, İstanbul'a gelince -gıyaben şiirlerine hayran olduğu- Nâzım Hikmet ile tanıştı. Ona son şiirlerini gösterdi.

Nâzım Hikmet, bu genç öğrencinin şiirlerini beğendi.

1+1=1 adını verdikleri mini mini kitapta son şiirlerini yayımladılar.

Ne var ki bu kitap toplattırıldı. Ve şairleri hakkında takibata geçildi. Şairler, cezaevinden çıktıklarında buluştular, dostluklarını devam ettirdiler.

Nâzım Hikmet, Nail'i Moskova'ya gönderdi. Nail yıllarca işçilik yaparak Moskova'da yaşamını sürdürdü.

Nail'in adının sonunda 'V' harfi vardı. Bu bakımdan dostları Nail'e 5. Nail derler!

Yıllar yılları kovaladı. Nail Moskova'dan döndü. İnşaat işlerinde çalıştı. Tanrı vergisi olarak mimarlık sevgisinde, zirveye çıkmış bir isim olarak tanındı.

Nail Çakırhan, Muğla'da kültür işlerinin unutulmaz simalarındandır.

BİTTİ

Cumhuriyet 16.10.2005

Nâzım cezaevinden çıkıyor/ Taha TOROS

2006-02-03 · Kategori: Biyografi


Hasan Âli Ediz ile Nâzım Hikmet arasındaki gerginlik, gereği kadar açıklığa kavuşmamış olsa da Nâzım Hikmet, Türkiye'deki gizli Komünist Partisi'nden tar edilmiştir. Bunda Hasan Âli Ediz'in

rolü olduğu söylenir.

Nâzım cezaevinden çıkıyor
Cezaevinden çıktıktan sonra Nâzım Hikmet ile Alaaddin kısa müddet görüşebildiler. Çünkü, Nâzım Hikmet yurtdışına çıkmıştı. Özedar, hapishane sonrasındaki hayatını Emirgan'daki, eşi ile baldızlarının müşterek malları olan, bü ...
Kültürleriyle hapishane havasını değiştirdiler
Cezaevinde dokumacı mahkûmlardan, Nâzım Hikmet'le Alaaddin Özedar aynı odada kalıyordu. İkisi de Batı dillerine aşina, kültürleri renkli kişilerdi. Benim müfettiş olarak şikâyetlerini dinlemek üzere gitt ...
 
Moskova'da dostluk İstanbul'da gerginlik
Gençlik yıllarında aynı görüşte olan Hasan Âli Ediz ile Nâzım Hikmet arasındaki gerginlik, gereği kadar açıklığa kavuşmamış olduğundan, daha derin bir inceleme gerektiğini sanıyorum. Bildiğim kadarıyla, olayı ...
 
Cezaevinden şehre çıkma planları
Nâzım Hikmet, Bursa şehrini istinabe tarikiyle, ifadesi alınmak için hapishane araçları ile mahkemeye getirilip götürülürken görüyordu. Her ne kadar hapishaneden Uludağ güzel görünüyor, ona ılık bir şiir yazma imkânı ...
 
Annesi Rus diye ceza aldı
Çok kimsenin bilmediği -Nâzım Hikmet gibi- kültürlü ve soylu bir aileden gelen Alaaddin Bey, Nâzım Hikmet gibi siyasi bir suç isnadı ile mahkûm edilmiş bulunuyordu. Cezaevi kayıtlarına göre, Nâzım Hikmet için ''orduyu isyana ...
Cumhuriyet 15.10.2005

Gençlik yıllarında aynı görüşte olan Hasan Âli Ediz ile Nâzım Hikmet arasındaki gerginlik, uzun sürmedi

Moskova'da dostluk İstanbul'da gerginlik

Gençlik yıllarında aynı görüşte olan Hasan Âli Ediz ile Nâzım Hikmet arasındaki gerginlik, gereği kadar açıklığa kavuşmamış olduğundan, daha derin bir inceleme gerektiğini sanıyorum.

Bildiğim kadarıyla, olayı şöyle özetlemek istiyorum:

Şevket Süreyya Aydemir, Vâlâ Nurettin, Nâzım Hikmet, Hasan Âli (Ediz)'nin kültür temellerinde Moskova Üniversitesi ağırlık kazanmaktadır.

Şevket Süreyya yaşça o dönemde Moskova'da okuyanların en büyüğü, Hasan Âli (Ediz) ise en küçüğüdür.

Şevket Süreyya, ağır sanayi ve ekonomi konusunda, Hasan Âli ise edebiyat ve sosyoloji konusunda dört dörtlük bir eğitim yapmışlardır.

Şevket Süreyya sanayi ve ekonomi konusunda uzmanlaşmış bir biyograftır.

Hasan Ali Ediz ise, özellikle Rus edebiyatı üzerinde bir Rus edebiyatçısı kadar bilgi sahibi olmuştur.

O yılların Moskova'sında rejim gerektirdiği için öğrenim yapanlar, ya kendi kendilerine yahut da çengel atılmak suretiyle komünizm rejimi ile aşılanırlardı. Bunlardan bazıları Türkiye'ye döndükten sonra, oradaki ideoloji birliğini burada da gizli olarak sürdürmüşlerdir. Ne var ki aralarında geçimsizlikler olmuş ve birbirlerini gizli örgütler içerisinde yaralamaya çalışmışlardır. Bu arada Nâzım Hikmet, Türkiye'deki gizli Komünist Partisi'nden tard edilmiştir. Bunda Hasan Âli Ediz'in rolü olduğu söylenir.

Cumhuriyet 15.10.2005

NÂZIM HİKMET'İN CEZAEVİ GÜNLERİ

Kültürleriyle hapishane havasını değiştirdiler

Cezaevinde dokumacı mahkûmlardan, Nâzım Hikmet'le Alaaddin Özedar aynı odada kalıyordu. İkisi de Batı dillerine aşina, kültürleri renkli kişilerdi.

Benim müfettiş olarak şikâyetlerini dinlemek üzere gittiğimde Nâzım Hikmet, arkadaşı Alaaddin Özedar'ın portresi üzerinde çalışıyordu (7).

Bu iki kader kurbanı kültürleri ile hapishane havasını hafifletmiş gibiydiler. Çok samimi yaklaşımları ve müşterek kader dostlukları vardı.

Nâzım Hikmet ile oda arkadaşı Alaaddin'e şikâyet dilekçelerindekilere ekleyecekleri olup olmadıklarını sormuştum. Nâzım Hikmet, kendileri hakkında kooperatif işlemlerinden şikâyetçiydi.

Çünkü, yıllarca kooperatif ortağı olarak kabul edilmişler ve pamuk ipliği alarak havlu dokumuşlar ve kooperatife teslim etmişlerdi. Hatta, ortaklık numaraları da vardı.

Bu bakımdan, hapishanedeki dokumacılar kooperatif ortakları dağıtılan ipliklerden yararlanıyor, tezgâh başına düşen hisselerini alıyorlardı.

Ancak, kooperatifin sene sonu temettüleri (kazançları) bunlara verilmediği gibi, fenni tesisat adı altında, alacakları hisseden de bir miktarı kesiliyordu.

Ancak, gerek valilikçe, gerekse kooperatif yönetimince işin bir başka yönü vardı. Her iki tarafın uygulamasında, cezaevindeki tezgâh sahipleri ortak sayılmıyordu! Bu bakımdan, şikâyetlerinin bir kısmı kabul edilmemişti. Gerekçesi şuydu:

Kooperatif statüsüne göre, kooperatife ortak olmak için Türk tabiiyetinde bulunmak, 18 yaşını doldurmuş olmak ve mahkûm edilmemiş bulunmak gerekiyordu. Oysa cezaevinde kendilerine dokuma tezgâhı verilmiş olanlar hem ortak sayılıyorlar, hem ortak kabul edilmiyorlardı.

Bu konuda Nâzım Hikmet'in sinirlendiği ve tekrar ettiği konu şuydu:

''... Ben iplik alırken kooperatif üyesi sayılıyorum. Ama temettüden hisse dağıtılırken, kooperatif üyesi değilim!... Ben devekuşu muyum?''

Bunların dilekçelerinde aynı cümle yer almakla beraber:

- Şikâyetlerinize ilave edecek başka bir husus var mı, sorusuna karşılık veren Nâzım Hikmet'in:

- Müfettiş Bey, ben devekuşu muyum? cevabını hiç unutamıyorum

Cumhuriyet 15.10.2005

Cezaevinden şehre çıkma planları

Nâzım Hikmet, Bursa şehrini istinabe tarikiyle, ifadesi alınmak için hapishane araçları ile mahkemeye getirilip götürülürken görüyordu.

Her ne kadar hapishaneden Uludağ güzel görünüyor, ona ılık bir şiir yazma imkânı veriyorsa da, bu onu oyalamaya kâfi gelmiyordu.

Nâzım Hikmet'in, hapishane penceresinden Uludağ'ı seyrederken yazdığı bir şiirin başı şöyleydi:

''Yedi yıldır Uludağ'la gözgöze bakınıp dururuz

Ne o kımıldar yerinden,

Ne de ben...

Lakin birbirimizi yakından tanırız''

Hapishane havası, zaman zaman Nâzım Hikmet'i sıkmış olacak ki, kendine özgü uygulamasıyla şehirden hava alma imkânını buluyordu! Bir keresinde hapishane arkadaşlarından seçtiği iki kişiye -yapmacık- kavgalar tertipletti. Birbirinden davacı duruma düşürdü. Kendisi de, güya, bu olayın şahidiydi!

Bu suretle, cezaevinden mahkemeye gelip giderken kısa da olsa, şehir havası alıyordu.

O sırada Sulh Ceza hâkimi Mürüvvet Yener'di.

Burada Mürüvvet Yener ile ilgili kısa bilgi vermek istiyorum.


Sulh Ceza hâkimi Mürüvvet Yener.

Mürüvvet Yener, 1935 yılında İstanbul Hukuk'tan mezun olunca, evvela Adana'ya savcı yardımcısı olarak atandı. Sınıf arkadaşı bir askeri hâkimle evlenmesi dolayısıyla ikisinin aynı şehre tayini yapılarak Erzincan'a gönderildi.

Mürüvvet Hanım, Bursa Adliyesi'nde Sulh Ceza hâkimi olmakla beraber, Ağır Ceza azalığı yapma salahiyetine de sahipti.

O sıralarda, Bursa Ceza Mahkemesi tarafından Nâzım Hikmet'in -istinabe tarikiyle- ifadesi alınacaktı. Mürüvvet Hanım, merak ettiği Nâzım Hikmet'i yakından görebilmek için o günkü duruşmaya Ağır Ceza üyesi sıfatıyla katıldı.

Daha sonraki yıllarda Mürüvvet Hanım asıl görevi olan Sulh Ceza hâkimliğini sürdürmeye devam etti.

Ne var ki Nâzım Hikmet, Mürüvvet'in -kendisini yakından görmek arzusu ile- Ağır Ceza azalığı yetkisiyle mahkemede bulunduğunu, çok sonra işitmişti. Bu defa kendisi, Mürüvvet Hanım'ı yakından görebilmek için, yukarıda değindiğimiz, yapmacık kavgaları tertiplemişti!

Mürüvvet Yener ile Nâzım Hikmet'in mahkemede son görüşmeleri ilginç bir olay ile ilgilidir.

Bursa Cezaevi'ndeki Bulgar kökenli bir kişinin ceza müddeti bitmiş ve tahliye günü gelmiştir. Ne var ki kış kıyamete uygun, adamın ayakkabısı yoktur. Nâzım Hikmet iki çift ayakkabısından birini muvakkaten buna verir. Bulgar mülteci onu giyerek dışarıya çıkacak ve kendine bir ayakkabı aldıktan sonra Nâzım Hikmet'in verdiğini iade edecektir. Ne var ki bu mülteci Bulgar, hapishaneden çıktıktan sonra bir daha uğramaz! Nâzım Hikmet'in postal dediği ayakkabı da geri gelmez.

Ama Nâzım Hikmet bu olayı değerlendirmekte gecikmez! Bulgar mülteci aleyhine Sulh Ceza mahkemesinde dava açar! Nâzım Hikmet postalının derdinde değil, zaman zaman hapishane havasından sıkıldığı için hava değişikliği havasındadır. Aralıklarda Mürüvvet Yener'in adliyedeki odasına gelip gider. Duruşma sık sık ertelenir! Postalı götüren mülteci, polis tarafından aranır, aransa da bulunamaz! Davacı Nâzım Hikmet, bu Bulgar'ın mutlaka bulunup mahkemeye çıkartılmasında ısrarlıdır. Sonunda polisten beklenen müspet cevap gelmez. Postalı alan Bulgar genç ortadan kaybolmuştur.

Bu basit polisiye vaka dolayısıyla açılan davada, Nâzım Hikmet, bol bol şehir havası alır.

Cumhuriyet 15.10.2005

Annesi Rus diye ceza aldı

Çok kimsenin bilmediği -Nâzım Hikmet gibi- kültürlü ve soylu bir aileden gelen Alaaddin Bey, Nâzım Hikmet gibi siyasi bir suç isnadı ile mahkûm edilmiş bulunuyordu.

Cezaevi kayıtlarına göre, Nâzım Hikmet için ''orduyu isyana teşvik etmek ve komünistlikten 29 yıl...'' kaydı bulunuyor (8). Aynı zamanda kamu hizmetinden ömrü boyunca men cezası verilmiştir. Oda arkadaşı Alaaddin için ise ''sır ifşasından 9 yıl mahkûmiyet'' kararı verilmiştir. Nâzım Hikmet'in mahkûmiyetinde, Yargıtay'a başvurma hakkı tanınmadığı gibi, Alaattin Özedar'a da tanınmamıştır.

Alaaddin'in kendisi, eşi ve kayınvalidesi asla suç işlemediğini söylüyorlar. Onlara göre, Alaaddin'in türlü lisan ve derin kültürü amiri tarafından kıskanıldığından ve kısa sürede onun yerine geçeceği endişesinden kaynaklanan bir tertibe kurban gittiği iddia edilmekteydi. Bir söylentiye göre, Alaaddin Özedar'a ceza verilmesinde annesinin Rus olması etkili olmuştur.

Özedar af kararından sonra Nâzım Hikmet gibi evine kavuşmuştur. İçine dönük yaradılışta olduğundan pek az kimse ile teması olmuştur.

Alaaddin Bey Fransızca İstanbul gazetesindeki görevine devam ederken 1961 yılında dünyamızdan ayrıldı.

Nüfus kütüğünde ''Hüseyin Alaaddin'' olarak kayıtlı Özedar, Nâzım Hikmet gibi, devletin yüksek kademelerinde hizmet etmiş, paşalar soyundan gelmekteydi.

Dramalı Mahmut Paşa, Hasan Haydar Paşa, Reşit Paşa -dede, oğul, torun olarak- yakın tarihimizde iz bırakmış kişilerdir.

Reşit Paşa, Hariciye Nazırı iken Sultan Abdülaziz' in padişahlıktan düşürülmesinin intikamını almak amacıyla, kabine toplantısını basan Çerkez Hasan tarafından Serasker Hüseyin Avni Paşa ile beraber öldürülen bir devlet adamıdır.

Bu Reşit Paşa'nın iki oğlu da kendisi gibi diplomattı. Bunlardan çocuksuz ölen Muhittin Bey, sefaret müsteşarlıklarında; diğer oğlu Hasan Haydar Bey, başkonsolosluklarda bulundular.

Hasan Haydar Bey'in oğulları, babalarının dış memleketlerdeki görevleri sırasında doğdular. Bunlardan Hüseyin Alaaddin, İtalya'da İspeçia şehrinde 1898 yılında; diğer oğlu İbrahim Rasih ise İsviçre'nin Cenevre şehrinde dünyaya geldiler.

Hüseyin Alaaddin Özedar'ın annesi Rus'tu.

Özedar, halasının kızı Adeviye Hanım ile 1924 yılında evlendi. Bunlar kardeş çocuklarıydı. Aynı zamanda Hariciye Nazırı Reşit Paşa ile Maarif Nazırı Abdüllatif Suphi Paşa'nın müşterek torunlarıydılar.

Aile, son yıllarını Boyacıkapı'daki köşklerinde geçirdi. Özedar, derin kültürü ve üç yabancı dile vukufu ile o yıllarda İstanbul'da Fransızca yayımlanan İstanbul'un yazarları arasındaydı. Aynı zamanda siyasi polis teşkilatında görevliydi.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu hizmeti sırasında ''sır ifşası''ndan dolayı 9 yıl hapse mahkûm olarak Bursa Hapishanesi'ne gönderildi. Kültürleri açısından hapishane yönetimince Nâzım Hikmet'le aynı odada kalmaları uygun görülmüştü. Bunlardan biri ünlü devlet adamlarımızdan Ali Fuat Cebesoy' un, diğeri Hamdullah Suphi Tanrıöver' in yakınlarıydılar.

Nâzım cezaevinden çıkıyor

Cezaevinden çıktıktan sonra Nâzım Hikmet ile Alaaddin kısa müddet görüşebildiler. Çünkü, Nâzım Hikmet yurtdışına çıkmıştı.

Özedar, hapishane sonrasındaki hayatını Emirgan'daki, eşi ile baldızlarının müşterek malları olan, büyük köşkte geçirdi.

Büyük baldızı -ünlü tarihçi ve yazar- Seniha Sami Moralı, eniştesi ile aynı köşkte yaşamını sürdürdü.

Dilimize İngilizce ve Fransızca'dan çok sayıda eserler tercüme ederek değerli kitaplar kazandıran Seniha Sami Hanımefendi, benim çok sık ziyaret ettiğim bir eski zaman insanı ve tarih bilgini idi. Özellikle Shakespeare' in bütün eserlerini dilimize kazandıran kişi o olmuştur.

Milletlerarası Kadınlar Kongresi'nde Türkiye'yi birkaç defa temsil etmiştir. Bu kongrelerde yerine göre, bazen Fransızca bazen de İngilizce konuşmalar yapmıştır.

Kendisi hakkında Türkçe-İngilizce yayımlamış olduğum bir makalede ilk müzeci kadınımız ve arkeoloğumuz olarak söz etmiştim. Her ziyaretimde, hem eniştesi hem halasının oğlu olan Alaaddin Bey de hazır bulunurdu. Bugün o eski zaman köşkünde yaşayanlardan hiçbirisi hayatta kalmamıştır.

SÜRECEK Cumhuriyet 15.10.2005

Adı Nâzım Hikmet'e verilen Mehmed Nâzım Paşa edebiyat türler

2006-01-31 · Kategori: Biyografi

9. SAYFA
 
VARŞOVA'DA BULUNAN 1908 TARİHLİ BELGEDE ENVER PAŞA
B ütün Avrupa'nın gözü Türkiye'ye çevrildiği bu sırada, bizim vatandaşımız olan Enver Paşa 'dan bazı anılar aktaracağız. Enver Paşa (Borzecky), Padişah'ın muhafız kıtasının kumandanıdır. Ailesi ile bi ...
 
Eğitimi ve Türklüğü önemsedi
E nver Paşa, tarih bilgisi açısından babasını izleyen bir kişiydi. O da Türklerin menşeine, diline ve geçmişteki yaşantısına ait etüt ve yayınlarda bulundu. Hatta, bu konuda ünlü edibimiz Süleyman Nazif Bey ile uzun süre m ...
 
Şehit paşaların torunu
C onstanty Borzecky (Mustafa Celaleddin Paşa) Polonya'dan, Julien Dedroit (Mehmed Ali Paşa) Almanya'dan Türkiye'ye sığınarak Müslüman oldular. Ordumuzda, kahramanlıkları ile genç yaşta paşalığa yükseldiler. Mehmed Ali Paşa mareş ...
 
Sarayın gözde subayı Enver Paşa
Askeri tarihimizde Mirliva Enver Paşa olarak tanınan ve Yıldız Sarayı'nda uzun yıllar hizmet veren Nâzım Hikmet'in dedesi, Çin'e giden Nasihat Heyeti'nde bulunan Matmazel Hortans'la ikinci evliliğini yaptı. İlk evlend ...
Adı Nâzım Hikmet'e verilen Mehmed Nâzım Paşa edebiyat türlerinden ebced ile tarih düşürmekteki şöhretiyle tanınır


Mehmed Ali Paşa

Nâzım Hikmet'in adını alacağı büyükbaba, şair vali Mehmet Nâzım Paşa. Bir fotoğrafının arkasına Nâzım Paşa şöyle yazar: "Cihanın bunca derdinden, vakitsiz ihtiyar oldum."


 

Mustafa Celaleddin Paşa


Şehit paşaların torunu

Constanty Borzecky (Mustafa Celaleddin Paşa) Polonya'dan, Julien Dedroit (Mehmed Ali Paşa) Almanya'dan Türkiye'ye sığınarak Müslüman oldular. Ordumuzda, kahramanlıkları ile genç yaşta paşalığa yükseldiler.

Mehmed Ali Paşa mareşal ve başkumandan iken 1878'de Arnavutluk'ta; Mustafa Celaleddin Paşa ise 1876'da Karadağ'da şehit edildiler.

Mehmed Ali Paşa, Nâzım Hikmet 'in annesinin dedesi; Mustafa Celaleddin Paşa ise dedesinin babasıydı.

Adı Nâzım Hikmet'e Verilen Büyükbaba: MEHMED NÂZIM PAŞA (1848-1926)

Değişik kaynaklara göre, Mehmed Nâzım Paşa'nın biyografisi özetle şöyledir:

Yağlıkçı Hüseyin Ağa torunlarından Akşehir Kaymakamı, Şakir Efendi 'nin oğlu olan Mehmed Nâzım, 29 Ağustos 1848 günü Üsküdar'da doğdu. İlk ve orta derecedeki okullardaki öğrenimini, özel olarak, Arapça, Farsça ve tasavvuf edebiyatı konularında geliştirdi.

Devlet memurluğuna Midhat Paşa 'nın hususi kâtibi olarak başladı.

Takvim-i Vekâyi'de yazarlık ve başyazarlık yaptı. Kalemi güçlü bir idareci olduğundan, şair Ziya Paşa 'nın, Adana valiliğine tayini sırasında, Mehmed Nâzım Bey'in kendi refakatine verilmesini Babı âli'den istemesi üzerine Adana mektupçuluğuna atandı. Ciğerlerinden rahatsız olan Ziya Paşa, Adana gibi sıcağı keskin bir şehirde, hastalığı ile uğraşarak valilik yaparken, Mehmed Nâzım Bey yetenekli bir idareci olarak ona yardımcı oldu (1).

Adana'dan sonra Konya, Bitlis, Halep ve Kastamonu mektupçuluklarında bulunan Mehmed Nâzım Bey, 1895 yılında Mersin ve 1898 yılında Kayseri mutasarrıfı oldu. 1912 yılında Selanik valiliğine atandı.

MEVLANA TUTKUNU

1913 yılında emekli olan Nâzım Paşa, 17 Aralık 1926 günü İstanbul'da vefat etti. Edebiyat türlerinden ebced ile tarih düşürmekteki şöhretiyle tanınır. Şiirleri yanında anıları da yayımlandı.

İki defa görev yaptığı Konya'da, halk kendisini çok sevmişti. Mevlana tutkunu, bilgin bir Mevlevi idi.

Onu, şahsen de iyi tanıyan İbnül Emin Mahmut Kemal Bey , eserinde özetle şöyle tanımlar:

''Mavi gözlü, sarışın, orta boylu, zarif ve değerli bir şairdi.''

Nâzım Paşa'ya dair Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nde güzel bir biyografisini yayımlayan Fevziye Abdullah Tansel, makalesinde onu şöyle tanıtmaktadır:

''... Mert, icabında ayak diremesini bilen bir kişi olup, menfaatlarını hiçe sayarak, verdiği sözden dönmeyen ahlaki meziyetlere sahipti...'' (2)

(1) Taha Toros, Şair Ziya Paşa'nın Adana Valiliği, 1940, Adana

(2) Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 1966, No: 14

YATILI OKUL AÇTI

Eğitimi ve Türklüğü önemsedi

Enver Paşa, tarih bilgisi açısından babasını izleyen bir kişiydi. O da Türklerin menşeine, diline ve geçmişteki yaşantısına ait etüt ve yayınlarda bulundu. Hatta, bu konuda ünlü edibimiz Süleyman Nazif Bey ile uzun süre münakaşa ettiler.

Enver Paşa'nın özellikle, Türklerin Menşei, Türkçe'de Han, İslamiyetten Evvel Türk Kadını ve Özellikle Kadınlık, İran Edebiyatının Edebiyatımıza Tesiri gibi eserleri bilinmektedir. Enver Paşa'nın ünlü Macar Türkoloğu Vanbery ile uzun yazışmaları oldu. Sahte Derviş Reşit adıyla tanınan Vanbery ile tanışması Yıldız Sarayı'nda Padişah'ın odasında olmuştur. Daha sonra, Türklük ve tarih konularında karşılıklı yazışmalarda bulunmuşlardır. Enver Paşa'nın Türklerin menşei ile alakalı olarak yayımladığı bazı notlarını, ikinci eşi olan Dalmaçyalı Hortans , Yalova'ya giderek, Atatürk 'e hediye etmiştir. Enver Paşa'nın diğer bir hizmeti de eğitim alanındadır. Emekli olduktan sonra, aldığı toptan paralara, yaptığı borçları da ekleyerek, Fransız diliyle eğitim yapan ve kendi adını taşıyan bir okul açmıştır. Okulun bir özelliği yatılı oluşu ve tamamen Fransızca okutmasıdır. Bir özelliği de alınacak talebenin, Türk ırkından olması şartıdır. Yani, gayrimüslimler bu okula alınmayacaktır. Ne var ki Enver Paşa'nın ölümü ile bu okul devam edememiş, eşi Hortans tarafından Şişli'ye nakledilerek, kurs şekli ile kapanıncaya kadar eğitim vermiştir.

VASİYET BIRAKTIĞI MÜSLÜMANLIK HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Enver Paşa, ikinci eşi Dalmaçyalı Hortans'tan doğan çocuklarına -vasiyet niteliğinde yazdığı mektupta- İslamlığı aşağıdaki şekilde ve cümlelerle tarif etmekte ve öğütler vermektedir:

''...İslamiyette kişiler, Allah'tan başkasına bağlı değildirler. Müslümanlıkta Allah ile kul arasında aracı yoktur.

Müslümanlıkta sınıf farkı bulunmaz. Zenginlik ve fakirlik farkı da yoktur. Tüm Müslümanlar, toplum içerisinde müsavidirler. Birbirleriyle kardeştirler. Ve bağımsızdırlar.

İslamiyette, mucizeye yer verilmemiştir. Müslümanlıkla diğer dinler arasındaki fark budur. Müslümanlıkta hayale yer yoktur. Tabiata değer verilmiştir.

Müslümanlıkta vatan uğrunda ölenler şehit sayılır. İslamlıkta bilim, sanat ve ticaret konuları herkese açıktır. Müslümanlık serbest bir dindir. Aynı zamanda gerçek bir demokrasi düzenidir."

Cumhuriyet 10.10.2005

Sultan Abdülhamid'in yaverliğini yapan Nâzım Hikmet'in dedesi, Çin'e giden 'Nasihat Heyeti'nin başkanlığına getirildi

Sarayın gözde subayı Enver Paşa

Askeri tarihimizde Mirliva Enver Paşa olarak tanınan ve Yıldız Sarayı'nda uzun yıllar hizmet veren Nâzım Hikmet'in dedesi, Çin'e giden Nasihat Heyeti'nde bulunan Matmazel Hortans'la ikinci evliliğini yaptı. İlk evlendiği Leyla Hanım'dan üç kızı ve iki oğlu olan Mirliva Enver Paşa'nın, Hortans'tan da Songar soyadını alan Suzan, Ömer ve Hassan Enver adında çocukları oldu.

M irliva Enver Paşa olarak tanınan ve Sultan Abdülhamid 'in yaverliğini yapan Nâzım Hikmet'in dedesi Enver Paşa , 1856 yılında doğdu. Polonya kökenli Constanty Borzecky 'nin oğludur. Constanty Borzecky, 1848 ihtilalinde silaha sarılan, talihi yaver gitmediği için Türkiye'ye sığınanlardandır. Sultan Abdülmecit 'in, Polonyalıları silahlarıyla kabul edeceğine dair beyanı üzere, Osmanlı ülkesine geldi. Oğlu Enver Paşa burada doğdu.

Enver Paşa, Galatasaray Sultânisi'ni birincilikle bitirdi. Mühendis olmak için Fransa'ya gönderildi. Ne var ki babası Mustafa Celaleddin Paşa 'nın (Constanty Borzecky) 1876'da şehit edilmesi üzerine, Sultan Abdülhamit tarafından İstanbul'a çağrıldı.

Mustafa Celaleddin Paşa'nın şehit edilmesi, Padişahı, çok üzmüştü. Onun oğluna şu teklifi yaptı: "Paris'te tahsiline devam mı etmek mi istersin, yoksa burada tahsilini devam ettirip sarayda yaver olmayı mı tercih edersin?"

Enver Bey, eğitimini İstanbul'da tamamlayıp subay olmayı tercih etti. Mükemmel Fransızcasıyla gözde bir subay oldu. Ataşemiliterliklerde (askeri ataşe) bulundu. Padişah tarafından, görevle, İspanya'ya ve Küba'ya gönderildi. Enver Paşa, Osmanlı-Yunan harbi esnasında, ön saflarda yer aldı. Ne var ki -bir amirinin iftirası üzerine- görevle Bağdat'a gönderildi. Ama, kısa zamanda bu yanlışlık düzeltilerek, İstanbul'a çağrıldı.

Enver Paşa, askeri tarihimizde, Mirliva Enver Paşa olarak tanınır. Derin askeri bilgisi dolayısıyla Padişah'ın savaş danışmanı haline gelmiştir. Uzun süre, Yıldız Sarayı'nda hizmet gördü.

ENVER PAŞA'NIN ÇİN SEFERİ

1901 yılında, Çin'de Batılılara karşı bir ayaklanma başlamıştı. Bütün dünya tarihleri bu ayaklanmayı ''Boxer'' olayı olarak kaydeder. Alman Büyükelçisi, Çinliler tarafından, sokak ortasında öldürülerek, halk tarafından sürüklenmiştir. Batı devletleri işbirliği yaparak, Çin'i cezalandırmak istediler. Her devletten seçilen askeri birlikler Çin'e gönderildi.

O yıllarda Osmanlı-Alman ilişkileri çok samimi olarak devam ediyordu.

Alman İmparatoru Kayzer Wilhem, Padişah'a bir muhtıra göndererek, Osmanlı ordusundan münasip görülecek bir miktarda, Çin'e asker gönderilmesini istedi. Ne var ki Şeyhülislam Cemaleddin Efendi , Alman İmparatoru'nun bu arzusuna karşı çıktı. Gerekçesi şuydu:

.. Çin'de 50-60 milyon Müslüman var. Müslüman bir devletin, Müslümanların olduğu bir devlete karşı, te'dip (cezalandırma) mahiyetinde bile olsa savaş açması mümkün olamaz."

Ancak bir formül bulundu. ''Nasihat Heyeti'' adı altında dokuz kişiden oluşan bir heyetin Çin'e yollanması kararlaştırıldı. Bu heyetin başkanlığına Enver Paşa seçildi. Yanına Kurmay Binbaşı Nâzım Bey verildi. Din adamı olarak da Bülent Ecevit 'in dedesi Mustafa Şükrü Efendi tayin edildi.

Enteresan olan husus, bu heyete -tercüman olarak- Dalmaçyalı bir kavas ile kızı Matmazel Hortans 'ın dahil edilmiş olmasıydı. Osmanlı devletinde ilk defa bir heyette kadın bulunmuş oluyordu. Meğerse bu kadın, Enver Paşa'nın, Çanakkale'de genç yaşta şehit olan oğlu Mehmet Ali 'nin mürebbiyesi imiş ve kendisi ile o sıralarda gönül ilişkilerinde bulunuyormuş.

PADİŞAH'IN EMRİYLE EVLENDİ

Çin'e giden heyet, Nemçe (Avusturya) vapurlarıyla yola çıkmıştır. Bu devletin limanı olmamasına rağmen Akdeniz'de işleyen vapurları vardı. Enver Paşa'nın hanımı Leyla Hanım , kocasının uzun bir sefere çıkması dolayısıyla, onu vapuruna giderek uğurlamak istemiş, vapurda Enver Paşa ile Matmazel Hortans'ın aynı odada kalacağını öğrenince, vapur hareket ettikten sonra meşhur Müşir Mehmet Ali Paşa 'nın kızı Leyla Hanım -Sultan Abdülhamit tarafından evlendirildiğinden- soluğu Yıldız Sarayı'nda aldı. Durumu Padişah'a anlattı. Sultan Abdülhamit hem üzüldü hem de bir formül buldu. Vapurun ilk uğrayacağı İzmir'de, Enver Paşa'ya verilmek üzere, şifreli bir telgraf gönderdi. Telgrafında, derhal bu işin resmiyete dökülmesini istiyordu. Vapur, İskenderiye'ye vardığında günlerden pazardı. Avusturya konsoloshanesi kapalıydı. Güçlükle konsolos bulduruldu ve Enver Paşa'nın nikâhı orada yapıldı. Bu suretle, heyete tercüman gibi gösterilen Matmazel Hortans, Enver Paşa'nın karısı olarak Çin seyahatine gitmiş oldu.

Çin seyahati uzun sürdü. Zaten Osmanlı heyeti - biraz da ayak sürüyerek- olayın yatışmasından sonra Pekin'e vardı. Pekin'deki Müslümanların tezahüratı ile karşılaştılar. Padişah'ın emriyle ve Müslümanların Halifesi sıfatıyla, Çince yazılmış ve çoğaltılmış beyannameler halka dağıtıldı. Çin'de uzun süre kalan Osmanlı heyeti, dönüş hazırlığında iken Rus Çarı'ndan Enver Paşa'ya bir telgraf gönderildi. Çar, Enver Paşa'yı memleketine davet ediyordu. Enver Paşa, konuyu şifreyle, Yıldız Sarayı'na bildirdi. Aldığı cevap üzerine, Osmanlı heyeti Rusya üzerinden memlekete döndü.

SONGAR SOYADINI ALDILAR

Müşir Mehmet Ali Paşa bölümünde belirtildiği üzere, bu Enver Paşa, onun kızlarından Leyla Hanım ile evliydi. Leyla Hanım'ın üç kızı ve iki oğlu oldu. Paşanın ikinci eşi Hortans'tan da bir kızı ile iki oğlu vardı. Bunlar, Suzan, Ömer ve Hasan Enver 'dir. Soyadı olarak ''Songar'' ı aldılar. Küçük oğlu, 1907 yılında doğan ve Almanya'da mühendislik eğitimi gören Hasan Enver Songar'dır. Enver Paşa, babası Mustafa Celaleddin Paşa gibi, Türklük üzerine ilmi araştırmalar yapmakla da tanınan bir kişiydi. Aynı Enver Paşa, aile asıllarının Orta Asya'dan Polonya'ya gelerek yerleşen Songar kabilesinden olduğunu iddia ederdi.

Enver Paşa, ikinci defa evlendiği için, kendisine dargın olan ilk eşi Leyla Hanım ile yıllar sonra barışmıştır. Çünkü Enver Paşa'nın kızı Münevver Hanım, amansız bir hastalık geçiriyordur. İlk eşi Leyla Hanım, o yaşından sonra -tam 51 yaşında iken- son kızı olan Sara Okçu 'yu doğurdu.

YARIN:

NÂZIM HİKMET'İN BABASI AHMET HİKMET BEY VE ANNESİ AYŞE CELİLE HANIM


Enver Paşa, ikinci eşi Hortans ile.

Enver Paşa'nın eşi Madam Hortans ve çocukları Suzan Özkök, Ömer Songar.

Nâzım Hikmet'in annesi Celile, üvey dayıları Enver Hasan Songar (sağda) , Ömer Songar (solda).

Enver Paşa'nın ilk eşi Leyla Hanım'ın 51 yaşında dünyaya getirdiği kızı Sara Okçu ve kızı Ayşe.

 

Yaşamöyküm ve Sitelerim/ Ali ŞAHİN

2005-11-20 · Kategori: Biyografi

2005-10-12 - Biyografi: Ali ŞAHİN (alsah)

Kategori: Biyografi

*Ali ŞAHİN: Kastamonu- Taşköprü Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978 Mektupla Öğretim); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992 Dışardan); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğünde Tedviren Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?)

 

E- posta:

 

alisahin37@hotmail.com

al_sah@msn.com

asahin37@msn.com

sahin_ali_@hotmail.com

 

 

ALİ  ŞAHİN (alsah*) SİTELERİ:

dcam5881.jpgA.Şahin'in Bloknotu

http://www.blogcu.com/alsah

edebiy@t

http://a.alisahin.sitemynet.com/

Edebiyat 2000- 2005

http://alisahin37edebiyat2005.sitemynet.com/

Edebiyat Dünyası

http://alsah.sitemynet.com/index/

En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki

http://www.blogcu.com/Guldeste/

Gerçeğin Sesi

http://bariscanogul.sitemynet.com/

Gökırmak

http://gokirmak37.sitemynet.com/

Kastamonu Net

http://kastamonunet.sitemynet.com/

Kişisal Sitem

http://alisahin_37.sitemynet.com

dcam5882.jpgKişisel Sayfam 2

http://www.radikal.com.tr/uyelik/ozel_sayfa.php?uye=98435&tam_liste=1

Kişisel Sayfam

http://www.radikal.com.tr/uyelik/ozel_sayfa.php?uye=67367

Taşköprü'den Bakış

http://www.blogcu.com/alisahin37

Taşköprü'den Esintiler 2

http://taskoprudenesintiler.sitemynet.com/

Taşköprü'den Esintiler

http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/

 

Taşköprü'nün Sesi

http://taskoprununsesi.sitemynet.com

Yazıhamit Köyü

http://yazihamit.sitemynet.com/

Yedincisanat

http://www.blogcu.com/yedincisanat/

yeni dergi

http://yenidergi.turklog.com/

Yeni Edebiyat

http://www.blogcu.com/yeniedebiyat/

Yenidendergi

http://yenidendergi.sitemynet.com/