“düşler de bizi görüyor” / Hulki Aktunç

2007-09-15 · Kategori: Deneme

Rüya
Sayı: 108
Eylül 2007

“düşler de bizi görüyor”

Kitap-lık;

Hulki Aktunç

Bu deneme düşlere benzeyecek biraz.
Atlayacak, sıçrayacak, sürçecek, kopacak ama sürecek de... Düşler, düşlerim, düşlerimiz üzerine tasarlanmış oylumlu bir denemenin ön notları desem yeridir.
Karabasanlar, karabasanlarım, karabasanlarımıza gelince, şu dünyada ve bu ülkede onları ayrıca ele almalıyız derim...
Hepsi birbirinden doğsa bile.
Öldürücü de olabilen karabasanlar karabasanı, delirium tremens! Poe, Fikret Mualla, Mehmed Celâl. Burada durayım.
Bireyin düşlerle –özel– yaşadıkları, genellemeler için bir damla da olsa katkı sağlayabilir mi?

Rüya, rü’yet, görmek, görü.
Görü, bakı’ya da, fala da dönüşüyor. İstihare. Düş yorumu.
Şöyle ya da böyle, bilgiye dönüşüyor rüya, rüyalar, düş, düşler.

2005 Kasımında açtığım sergi (Ayvalık Yollarında, Sürücü Aynalarında) için çalışırken doğmuştu bu ad... Sergide yer alan altmış resimden birinin adı, “düşler de bizi görüyor”... Bütün resimlerdeki genel izlek, Ayvalık gözlemlerim, izlenimlerimdi.
Gözlem ve izlenimler, yakamı bırakmadı.
Düşlerimde de resim yapmaya başlamıştım. Gördüklerim öyle somuttu ki, uyanınca “nerede o resim?” diye aranır olmuştum. İlk kez o sıralar düşündüm: Düşler, zihnin meşkleri değil miydi?
Düşler, zihnin meşkleri.
Musikimizdeki, hat sanatımızdaki meşk yordamını, meşk uygulamalarını anımsayın, ne olursa olsun gene de bir bilince, bir düzen’e, zenaat’e dayalı doğaçlamalar? Dayandığı (içinden yeşerdiği) sıkıdüzeni aşmaya davranan alçakgönüllü devrim denemeleri.
Bilince karşı bilinçaltının, bazan da id’in özgürlük girişimleri.
Halk ozanları, meddahlar için, meşk bir yaşama biçimiydi.
Hoca Ali Rıza, kimi resimlerini “hayalen” yaptığını söyler.
Dadacılar, gerçeküstücüler, resimde de, edebiyatta da çok meşk eylediler.
İlk soyut resmi yaratan Kandinsky, iş’e hangi adı vermişti? “Düşsel Doğaçlama”.

İstihare sözcüğü, hayr, hayır kökünden geliyor. “–Şöyle bir rüya gördüm. –Anlat, hayırlara gelsin!” deriz ya. Daha eskilerin “hayırlara tebdil” dediği.
Müminlerin istihare dayanağı, Kur’an-ı Kerim... Yorumlanacak özellikte, geleceğe ışık tutabilecek önemde düşler  görmeye, istihareye yatarlardı.
Sanatsal anlamda istiharenin dayanağı nedir, nelerdir? Sanatçılar, sanatın kutsal kitaplarını aşmak için istihareye yatmaz mı bir bakıma.
Filozoflar, biliminsanları, devlet adamları, politikacılar, komutanlar da düş görürler, düş’ün her anlamında.
“Osmanlı Padişahları, İstihare Geleneği ve İstiharesine Yatılmış Rüyaların Sonuçları” başlıklı bir deneme ilginç olmaz mıydı? Osman’dan başlar ve sürer.
Lenin’e de bakmalı: “Rüya görelim,” der bir yazısında. Çünkü rüya görmek bizim hakkımızdır.

“Düşlerimiz sabaha kadar açıktır” diye yazmışım.
Bir şiirimde de, “Herkes şairdir çünkü rüya görür” diyor Hemşire Nimet.
“Düş Sunakları”, uzunca bir şiirimdi. Önemli sayılan bir yarışmada mansiyon kazanabildiydi. Mansiyon kazanabilenlerden iki şair daha: Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı.
Acı acı gülmüştük.

Düşler, zihnin ödevi. Kimi durumlarda, bir sorunu çözme görevi.
Ne denli doğrudur bilemem, çocukken dinlediğim bir öykü bana büyük heyecan vermişti:
Dikiş makinesinin iğnesinin ne tür olması gerektiğinin bir düş sayesinde çözümlendiğinin öyküsüdür…
“Bildiğimiz ince, güzel, parlak/çelik dikiş iğnesi, 1500’e doğru İspanya’da ortaya çıkmış. Dikiş makinesinin bulunması içinse, insanlar üç buçuk yüzyıla yakın beklediler. Bildiğimiz dikiş iğnesinin deliği kıçında ve çalışma biçimi yatay. Dikiş makinesi iğnesinin ise dikey çalışması, yani evladım, deliğinin kıçında değil ucunda olması gerek. İnsanlar bunu bitürlü akıl edemiyor. Konuyu dert edinip çözmek için yıllarca düşünmüş bir zat, bir gece bir düş görüyor. Yamyamlara tutsak düşüyor, haşlanarak öldürülecek. Kurban, kendine özgü bir törenle ölüme hazırlanmakta. Ellerinde mızraklarıyla yamyamlar dans etmekte. Aman aman! Uzmanımız bu karabasandan dehşetle uyanıyor. Bir ayrıntı silinmemiş kafasından: Peki kardeşim, o renkli püsküller, mızrakların sipsivri ucunda değil miydi? Nasıl oluyo bu?
Çünkü mızrakların sivri ucunda bir delik vardı ya da olmalı değil mi? Püsküller mızrak ucundaki deliğe bir sicim geçirilerek takılıyor.
Pat! Teknoloğumuz, bilinen iğnenin ucunu deliyor ve icat arzıendam ediyor!
Beyin, peşinde koştuğu buluşu bir düş ile yakalıyor.”
Bir sorun verildiyse beynimize, geceleri paydos etmez beynimiz.

Yeni sergimin adı “Meşk” oldu. 8 Eylül 2007’de açılıyor.

Aforistika’dan:

(6) En derin yalnızlık uykudur, düşler de yoksa.
(7) Düşyoruculara aldanmayın: Tanrı pek uğramaz düşlere. Düşler şeytanın konuk odası.
(14) Düşler, karabasanlar... Biz mi onları kullanıyoruz onlar mı bizi kullanıyor?
(17) Düşler: İzlenimcilik (Turner da elbet). Karabasanlar: Dışavurumculuk (Mun-ch elbet).

Günlükler’den:
10 Nisan 2007, Çarşamba
...
3 uykulu, 3 düş(ler?) dolu bir gece.

Düşlerim ne zaman cinselliğimi anımsatırsa, iyileşiyorum demek.

Bir hastane kuşu olmadığım, olamayacağım açık. Çok açık... Hastane sineği, karafatması, hiç. Faresi evet, kedisi evet evet, köpeği de evet, ama yoldaşlık ettiğim kişilerin 1 kez yıkanıp hastane bahçesine asılmış picamalarını aşırmak ve eniklerimin altına sermek üzere.
“İskele Dedikoduları”nı düşümde gördüm ve yazdım, ertesi gün düş yazısını harflere döktüm (“Güz Her Şeyi Bilir”).
Kime adayabilirdim başını alıp giden iskeleyi?
“Vapur” yazarına... diye adadım.
Leylâ Erbil ile konuşuyoruz. “Düşte gördüm o öyküyü, sana adadım,” dedim.
Kısa keskin sessizlik oldu.
Leylâ Erbil, “ben de ‘Vapur’u düşte görmüştüm,” dedi.
Şaştık kaldık mı? Yo.

“Ben” Bergson’un, Freud’un, Tanpınar’ın, düş üzre konuşan nicelerinin gördüğü özel düşleri merak ederken ben ne yazayım?

Onların da bizi gördüğünden eminim.

'Terk etmedi sevdan beni' / Haydar ERGÜLEN

2006-10-28 · Kategori: Deneme

'Terk etmedi sevdan beni'

Haydar Ergülen
____________________________________________________________________

Kısacık uzun bir şiir. Ahmed Arif'in tek kitabı 'Hasretinden Prangalar Eskittim'de hiç eskimeden durur. Durur dediğime bakmayın, bazen şiir olarak bazen de Rahmi Saltuk'un demli sesiyle uzun uzun sevdamızı anlatır: "Terk etmedi sevdan beni/
Aç kaldım, susuz kaldım/ Hayın, karanlıktı
gece/ Can garip, can suskun/ Can paramparça../
Ve ellerim, kelepçede/ Tütünsüz, uykusuz kaldım,/ Terk etmedi sevdan beni..."
Onlar istedikleri kadar 'Ya sev ya terk et' diye bağırsınlar, arkamızdan teneke çaldırmayacağız, öncelikle de birbirimizi terk etmeyeceğiz. Çünkü birbirimizi terk edersek onların istediği olacak ve bu kez kesin biçimde kazanmış olacaklar. İster 'Biz bize mecburuz' diyelim, ister 'Biz ayrılamayız' diyelim, ama birbirimizi terk etmeyelim.
ÖDP, karanlık güçlerin, çetelerin bir yangın yerine çevirmeye çalıştığı ülkemizde, belki de bu yakıcı günlerin en anlamlı kampanyasını başlattı, 'Bir arada yaşamı savunalım' şiarıyla başlayan kampanya,
özellikle Kürt-Türk ve laik-antilaik gerginliği üzerinde odaklanıyor. ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu bu iki önemli 'fay hattı'ndaki gerginliğin, otoriter ve baskıcı yöntemlerle değil, demokratik bir Türkiye ile aşılabileceğini söylüyor: "Bir arada yaşamaktan başka seçeneğimiz yok. Özellikle Kürt sorununun çözümünde silaha, şiddete, kaba güce yer olmamalı." Laik-antilaik kutuplaşmasının da giderek tehlikeli hale geldiğini görmemek mümkün mü? 'Herkesin laik sistemi benimsemesi, yani dinin devlet işlerine karıştırılmaması koşuluyla kendi inancını, ibadetini, buna uygun kılık kıyafetini ve yaşam tarzını özgürce sürdürebildiği bir Türkiye'den yana'ysak, Kozanoğlu'nun dediği gibi 'bir arada yaşamı savunma'ya katılmalıyız. Yoksa bizi yeni Şemdinli'ler, Danıştay baskınları, bombalar, çocuk ölümleri ve linç olayları bekliyor demektir. Yeter ki azgın milliyetçiliğe karşı komşumuzu, kardeşimizi, arkadaşımızı savunalım.
'Semt ile Vatan' diyedir bir yazım vardır, 12 yıl önce Express'te yazmıştım: "Bir semt, komşuluğa gönül vermiş insanları bağrına
bastığı, arkadaşlığın elinden tutmuş çocukları sokaklarında yürüttüğü için vatan kadar büyüktür." Vatan bir semt olarak yaşanırsa güzeldir ve o semtte kimse kimseye 'Ya sev ya terk et' diyemez. "Eskişehir'de, genellikle yoksul ve orta halli insanların oturduğu 'zengin' bir mahallede yetiştim. Kurtuluş mahallesi, işçi, memur, esnaf, kısacası emeğiyle geçinen insanların oturduğu bir mahalleydi. Göçmenler yerliler, manavlar, Aleviler, Sünniler, Çingeneler, Abdallar, Lazlar, Tatarlar ve sonradan Kürtlerin de dahil olduğu bir 'Memleketimden İnsan Manzaraları' gibiydi mahallemiz. Ermeni, Rum, Yahudi yoktu ama, olsalardı onlar da aynı 'vatan semti' duygusunun sıcaklığı ve kapsayıcılığında kendilerini 'azınlık' olarak hissetmezlerdi eminim. Ve düzayak evlerin kapısı da doğrudan doğruya sokağa, yani dostluğa, komşuluğa açılırdı. Kimi camiye giderdi mahallelinin kimi rakı içerdi, kimi Ramazan orucu tutardı kimi Muharrem orucu, babam ikisini de tutmazdı. Kimi Türk'tü kimi Kürt, kimi Alevi, kimi Sünni, hepsi birdi ve çok değerliydi, hem de bu kimliklerin hiçbir önemi yoktu. Hepimiz de saklamadığımız ama öne de çıkarmadığımız etnik ve dinsel kimliklerimizle, çokçiçekli bir bahçede, çokdilli, çokkültürlü, çokrenkli bir biçimde, bir arada yaşardık. Ben yine o 'semt'te yaşamak ve vatanı o 'semt'i sever gibi sevmek istiyorum yeniden." Kimsenin ocağı sönmesin, ne gencecik askerlerin, ne dağdaki gençlerin. Bu semt hepimizin, bu acı hepimizin, Yeter ki 'Bizim ne Suudi Arabistan'a, ne de Kuzey Irak'a postalayacak yurttaşımız yok' diyebilelim.
Bugün İstanbul'da Uluslararası Beyoğlu Şiir Festivali başlıyor. 12 ülkeden 14 konuk şairin de katılacağı festivalin afişini Metin Üstündağ hazırlamış. Üstünde 'Toprak, vatanım. İnsan, ulusum' yazıyor. Şiirin, anadilimiz olduğunu bir kez daha vurgulayan bu festival Türkiye'den de şairlerin katılımıyla 18 Haziran'a kadar sürecek. Aylardan Haziran'sa, vakitlerden de şiir demektir. Hem şiir de 'Benim vatanım insandır, gerisi topraktır' demekten başka ne demektir? Darısı memleketin başına, 'şiir gibi' bir Türkiye'de yaşayacağımız günlere...

Radikal, 14/06/2006

Kargart'ta yıl sonu 'Kargaşa'sı

EZGİ TEMOÇİN
____________________________________________________________________

İbrahim Çiftçioğlu'nun küratörlüğünü üstlendiği sergide Çiftçioğlu'nun kendi yağlıboya eserleri de yer alıyor. FOTOĞRAF: SERKAN TAYCAN

Kargart'ın geleneksel yıl sonu sergisi 'Kargaşa', bu yıl altıncı kez düzenleniyor. Farklı disiplinlerden eserleri bir araya getiren serginin küratörü İbrahim Çiftçioğlu, 'Günümüz sanatçısı, bir Rönesans sanatçısı gibi farklı alanlarda at oynatabilmeli' diyor

***

İSTANBUL - Kadıköy yakasının alternatif sanat mekânlarından Kargart, geleneksel yıl sonu sergisi 'Kargaşa'yı, bu yıl altıncı kez düzenliyor. Sergide okullu, alaylı, genç, yaşlı, ünlü, ünsüz ayrımı güdülmeden fotoğraf, heykel, tasarım, video ve yerleştirme gibi farklı disiplinlerden 12 sanatçı bir araya geliyor. Bahadır Dilbaz, Eser Selen, Gözde İlkin, Hakan Uzuner, İbrahim Çiftçioğlu, İbrahim Demirel, Kamil Fırat, Olgu Ülkenciler, Pınar Asan, Savaş Çekiç, Tülay İçöz'ün eserleriyle yer aldığı sergi 1 Temmuz'a kadar sürecek. Serginin küratörlüğünü üstlenen ve yağlıboya tuvalleriyle sergiye katılan ressam İbrahim Çiftçioğlu'yla
'Kargaşa'yı konuştuk.
Sergide, görsel ve işitsel 'kargaşa' oluşturarak neyi amaçlıyorsunuz?
Resim izleyicisi genellikle tutucudur ve alışılan görselliğin ötesinde yeni bir şey görmekten tedirgin olur. Ama sanatın doğasında olan aykırı olma, hatta akıl dışına talip olmak gibi bir takım özellikler, yeninin peşinde koşmak, yeni bir öneride bulunmak, yeni bir söz söylemek, o statükocu, tutucu bakış açısının ve sistemin ötesinde, ortalığı biraz karıştırır. Kargaşa'nın her yıl yeni araştırmalar deneyen arkadaşların eserleriyle oluşturulması, sistemin bizzat estetik beğenisine karşı bir kargaşa oluşturmayı da beraberinde getiriyor. Sergide yer alan sanatçılardan Bahadır Dilbaz kargaşaya sadece bir tasarımla katılmak yerine kargaşada işitsel bir kargaşa da yaratarak yeni bir müzik ve bu müziğin oluşturmuş olduğu bir konseptle dahil oldu.
Sergiye katılacak sanatçıları belirlerken hareket noktası neydi?
Cinsiyet, yaş, eğitim ve kariyer farkı gözetmeksizin sanat üreten, sanatta özgünlüğü yakalayan, kendi dilini yakalayabilmiş olan sanatçılara yer vermek gibi bir misyonumuz var. Sıradanlığın her tarafı kapladığı bir plastik sanatlar ortamında yeni öneriler getirmek gibi bir takım verilere inanıyoruz. Sanatçıları da bu çerçevede bir araya getirdik.
Fotoğraf, resim, heykel, tasarım, video ve yerleştirme gibi farklı disiplinlerin bir arada sunulması başlı başına bir kargaşa yaratmıyor mu?
Günümüz sanatçısı bir anlamda Rönesans sanatçısı gibi olmak zorunda. Bugün sanatçı, 'Sadece yağlıboya resim yaparım' ya da 'Sadece mermer yontarım'ın ötesinde bir şeyle karşı karşıya. Çünkü sanatçının söyleyeceği çok söz var ve olanakları da sınırsız. Dolayısıyla belki ağırlıklı olarak bir disiplini seçiyor olabilir; ama bir Rönesans sanatçısı gibi günümüz sanatçısının farklı disiplinlerde at oynatabilmesi gerektiğine inanıyorum.
Küratörlüğünü üstlendiğiniz sergide sizin de eserlerinizin olması alışıldık bir durum değil...
'Kargaşa'nın belki de altı yıldır değişmeyen tek sanatçısı benim. Bu, başlangıçta Turgay Kantürk'ün bana yaptığı 'torpil'di. Daha sonra da burada çalışan arkadaşlarımızın ısrarla benim olmamı istemelerinden kaynaklanan bana karşı bir torpil. Gelenek bozulmasın diye üç tane 15 santimetrelik küçük yağlıboya koydum. Yani yapımcı olarak İbrahim Çiftçioğlu bu sergide yer almakla kargaşayı devam ettiriyor ve geleneksel bir çizgi tutturarak 'Kargaşa'ya gol atıyor.
'Kargaşa 6', 3 Temmuz'a kadar Gargart'ta. Tel: 0216 330 31 51

Radikal, 14/06/2006

Neymiş.. neymiş.. yazar mıymış?..

2006-10-12 · Kategori: Deneme

Neymiş.. neymiş.. yazar mıymış?..

NURSEN KARAS*
______________________________________________

İstanbul'da 1938'de doğan Nursen Karas'ın ilk öyküleri 1952'de Yeni İstanbul Gazetesi'nin ''Çocuk Köşesi''nde çıktı. Daha sonra yazı ve şiirleri Akşam, Yeni Gazete, Yirminci Asır, Yelpaze, Yeni Ufuklar, Türk Dili, Varlık, Dost, Yelken, Güney Adam-Öykü, Düşler-Öyküler, Milliyet Sanat, Gösteri, Argos, Karşı, İnsancıl, Cumhuriyet Kitap ve Dergi, Evrensel Kültür, Sanat Çevresi, Kuvayi Milliye dergilerinde, 1971-76 yıllarında Doğu Anadolu'da yaptığı gezilerin izlenimleri fotoğraflı olarak Yeni Ortam, Politika, Dünya gazetelerinde yayımlandı. İkisi Paris ve Londra'da beş fotoğraf sergisi açtı. Çok sayıda şiir ve öykü kitabı bulunan yazar özel bir bankadan emekli.

Dünyada mekân.. demişler; özdeyişin sonrası deyişi bütünlüyor: ''Dünyada mekân, ahrette iman'' . ''Mekân'' ev, sığınak demek Arapçada; ''iman'' .. inanış, yaradılışın gizinden yaradılmışı korumaya, yaşatmaya giden yol. Aslında dinlerin özüne inilebilirse çıkış noktasıyla varış amacı hepsinde bir; toplumları düzeltmeyi, insanın içini temizlemeyi amaçlamışlar... ''Ahrette iman'' ı (ölümden sonra dinginliği) sağlamak için dünyada iyilik, dürüstlük isteniyor çünkü. Yani ''iyi'' olacaksın, iyilik yapacaksın, kimseyi incitmeyeceksin. Öztürkçesi ''Konut'' olan ''Mekan'' için söylenmiş başka özdeyişler de var: Ev alma, komşu al.. gibi. ''Komşun aç yatarken sen tok yatamazsın'' gibi. Bunun karşılığı da ''Komşuda pişen bize de düşer'' dir. Yemeğin bölüşülmesi doğaldır, yani haktır. Dahası dayanışmanın uç noktasını da belirlemiş gelenekler: ''Komşu komşunun külüne muhtaç.'' (1)

Bunlar olmazsa ne mi olur? Onu Sabriye Hanım 'a soralım.. Sormamıza gerek yok; komşusu olamadım ama eski bir arkadaşı olduğum için her şeyini biliyorum. Bazısını geldiğinde anlatır kahvemizi içerken, bazısını da gece gündüz demeden telefonlarda. Ve ''Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu'' da hiç unutmaz; ortalıkta kimsenin bulunmadığı zor, dahası acı günlerimde de hep yanımdadır: Gece gelen kalp krizinden avukatsız girdiğim duruşmalarıma kadar!..

Adını Sabriye koyarken başına gelecekleri bilmişler mi nedir! ''Nabza göre şerbet'' vermeyi, ortamlara göre biçim değiştirmeyi bilmeyen benim güzel akradaşım ne yazık ki ''Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur'' gerçeğini yaşamaktan kurtulamadı daha!.. Döne dolaşa artık ne gidebileceği yer ne de dizlerinde derman kaldı, ama bildiğinden de şaşmıyor. Aslında kimsenin işine burnunu sokmaz, dedikodu da yapmaz. Düşüncelerini, fikirlerini uluorta saçıp savuranlardan da değil; suskun, kendi halinde. Ne var ki fitne fesat kukumavları biraraya geldi mi.. konu hemen Sabriye. Sabriye çünkü bir yazar!..

Yazar mı dedin?.. Neymiş neymiş.. yazar mıymış? Nasıl yazıyormuş ki? Neden yazıyormuş? Ne yazıyormuş? Başka işi yok muymuş? Ne işi olacak ki çoluk yok çocuk yok.. evini de gördün darmadağınık. Masaların üstü kitap, gazete yığılı, sehpalar yığılı.. bir koltuk takımı bile yok sözümona salonda; bir büfesi bile yok, kitaplık.. kitaplık!.. Mutfakta bile kitaplık var, bir yemek masası yok. Koridor tavanları camlı dolaplarla kaplı!..

Oturduğu ev apartman yapılmak için boşaltılınca yeni çevresinde ''anlaşılamama'' durumu iyice ortaya çıktı. Kadınların birbirine ilk sözü ''Kocan nerde?'' dimdik bir soruydu artık. Eğer ''nerde'' olduğu söylenebilirse ''neci'' olduğu da söylenecekti; sonra ''kaç çocuk?'' Kız mı erkek mi, kaç yaşındalar, ne okuyorlar, ne yapıyorlar? E.. kadın demek bu demek değil mi?

Hayır!.. Sabriye Hanım'a göre değil. Öncelikle erkek üstünlüğünü kabul etmiyor. Okuduğu kız-erkek karışık okullarda hep sınıf birincisiymiş çünkü!.. Üstelik yaşça en küçük olduğu halde bazı delikanlı arkadaşlarının ''Sabriye Abla'' sıymış!.. ''Kadın'' ya da ''erkek'' olmak için önce ''insan'' olmamız gerekir diyordu; ''insan'' olmak da evin döşemesiyle, kocayla, çocukla belirlenmez. ''İnsan'' olmaya yeterli değil bunlar... İnsanın ''insanım'' diyebilmesi için önce arınıp durulması, ''kendini bilmesi'' (ne demek ''kendini bilmek'' ; kaç kişi kendini, içini, içinde olanları, olmayanları biliyor?), temiz, suçsuz benliğe eriştikten sonra da aldıklarını vermeye çalışması, öbür insanlara, öbür canlılara, doğaya borcunu, borçlarını ödemeye çalışması gerekir. Sabriye Hanım'ın vermek, borcunu ödemek konusunda yapabileceği şey ''YAZMAK'' tı. Gözden kaçan gerçekleri, bilinmeyen yanlışları deşelemek, ortaya dökmek, herkese göstermek!.. Bu nedenle yazar olarak da pek tutulan biri olamıyordu. Millet yatak odalarını anlatırken onun karamsar hikayelerini kaç kişi okuyacaktı ki?.. Eh.. yatak odası.. yatak odasıdır, herkesin yaşamında olan, yoksa özlenen, kimilerince doyumsuz bir nokta. Öbür yüzü nedir; sayıyı çoğaltmanın yanında ne getiriyor? Getirebiliyor mu? Ya götürdükleri? İşte hiç sorulmayan soru: Sevgisiz yatak odalarından bu zehir dışarı nasıl sızar, nelere, nasıl bulaşır, insanları nasıl canavarlaştırır? Kimi yazarlar girdikleri yatak odalarının yatma kalkmalarıyla milleti eğlendirirken Sabriye Hanım o yatma kalkmalardaki ulaşılamamışlıkları didiklemeye çalışıyordu. ''Bundan bize ne?'' diyenler için ''romantik'' oluyordu böylece. Çok okunmamak, çok tutulmamak, yeterince tanınmamayı getirdiği için de kimileri, konusu komşusuna göre bir ''özenti'' den öte geçememiş sayılıyordu. Yazlıkta biri sormuştu bir gün: ''Sen bu yazıları yazıyon da para alıyon mu bari?'' Selamdan öte ilişkisi olmayan bir komşu!.. Kimseye de çalışmalarından sözetmiyor. Gece herkes balkonlara doluşup avaz avaz bağrışıp gülüşürken demir panjurları kapatıp içerde çatır çutur yazısını çıkarmaya çalışıyor. Sonunda göz hapsinde yaşamanın bunaltısıyla bahçesine çiçekler, ağaçlar diktiği o güzel yazlık evini satmıştı. İş yaşamında da çekemeyenlerden birisinin ''Yazarsa gitsin yazısını yazsın'' dediğini duymuştu. ''Ben istemez miyim'' diyordu ''yazılarımın başına oturmayı? Notlar, notlar notlar... Kaçını bütünleştirip ortaya çıkarabiliyorum?''

Ev kadınlığıyla ilgili hiçbir iddiası yok. Ortalık temizlemek.. yemek pişirmek... Yaşamın içinde daha önemli sorunlar, görevler var: Toplumsal sorunlar, kişisel sorunlar, ''Dert babası'' değil ama ''dert anası'' . Sabırla dinliyor; en olumlu çıkış yolunu bulup anlatmaya çalışıyor. Öngörüleri.. sezgileri.. doğru, akılcı. Konuştuğu insanlara yararlı oluyor. Bazen hiç düşünmediğimiz konularda uyarıyor. Böcek ilaçlamalarının sebze, meyvelerdeki etkisinden tiksiniyor, kanserin çoğalmasını buna bağlıyordu. Tohumların yurtdışından getirilmesiyle başlayan genlerle oynama konusunu da ilk ondan duymuştuk. ''Genleri değiştirilen yiyeceklere ne özellikler yüklüyorlar biliyor musunuz?'' diyordu, ''neden günden güne aptallaşıyoruz, unutkanlaşıyoruz? Gençlere bakın.. unutkan, düşüncesiz çocuklar!.. Bizim anne babalarımız hiç unutkanlıktan sözeder miydi? Dürüstlük, yardımlaşma, idealler yerine adam aldatma, arkadan vurma, dalavera sergileniyor, öğretiliyor, bilinçaltına işleniyor bütün yayınlarda. Kadın erkek ilişkisi çocuk yaşının alt çizgilerine indirilip kafalar boşaltılıyor; toplumsal bütünleşme önleniyor...''

Öbür hatunlarla politikaya girme fırsatı olmazdı ama bana içinin yangınını açardı: ABD'nin yaptıkları, yapabilecekleri, Kore, Vietnam'dan Irak'a kadar savaşları, topraklarımızda ''üs'' adıyla el koyduğu yerler?!... ''Amerikalı'' dediğin, kovboy filmlerinde gördüğümüz adam vurmaktan, para çalmaktan hüküm giymiş, Avrupa'nın hapishane kaçkınlarının Kızılderililere çektirdiklerini, onları yokedişlerini anlatır; Afrika'da duralardı. Yüzyıllarca köle olarak satılmış bu karaderili insanların açlık ve susuzluğunu tam anlatamaz; ellerini iki yana açarak sorardı: ''Irak'a sözümona 'Özgürlük' diyerek savaş açmak mı kolay ve yararlıydı; Afrika'ya yiyecek, içeçek, AIDS ilacı vermek mi kolay, yararlıydı? Amerika'nın dünyaya zulmünden sonra Avrupa Birliği'ne girmemizin yaratabileceği sakıncaları, özelleştirmede dönenleri, yabancılara toprak satışını düşünür, konuşurdu: 'Kan dökerek, can vererek alınan, korunan toprak.. nasıl parayla satılır?!..''

Dış görünümlerine, etiketlerine yaslanarak çalım satan kimi hatunlar için özgüveni korumanın kolay yolu böylelerini dışlamak, tepeden bakmak. Ne biçim kadınsa.. sıradan, adam sendeci bir giyim, yürüyüş.. köşedeki çiçekçi kadınla gülüşüp konuşmalar!.. ''O yazar!..'' diyenlere de şaşıyorlar: ''Neymiş?!.. Yazar mıymış?.. Ne yazıyormuş ki?.. Nerde yazıyormuş?..'' Eh bir de aynı apartmanda oturuyorlarsa.. hele de yöneticiyseler!.. Vah Sabriye Hanım vah!.. Ama Sabriye Hanım son geldiğinde hiç de üzgün değildi. Tüm bu can sıkıcı durumlar ona yeni bir hikaye kazandırmış: Naziler Apartımanı!.. Kuşkusuz hikayenin yayımlanacağı derginin adını bilmez buncağızlar ama düşüncesizlik ve çiğlikleriyle de olsa edebiyatımıza girdiler.
______________________________________________

* Hafta Sonu 19.08.2006

SİHİRLİ KALEM / NURAY LALE

2006-07-22 · Kategori: Deneme

SİHİRLİ KALEM

Bu kalem yüreği insan sevgisiyle çarpan, her çeşit ideolijiden uzak, toplumcu düşünen,   zekası delilik sınırında” ilerici bir bilim adamının kalemidir... Bu kalem hiç kimse tarafindan yargılanamaz, yadırganamaz!..  

İNSANDA BİRLEŞSİN VATAN
İNSANDA BİRLEŞSİN CİHAN!..

Ah, nasıl anlatsam, nasıl? İnsanda bir, cihanda bir olmayı nasıl açıklasam! Nesiller geriye, nasiller ileriye nasıl gitsem, nasıl geri gelsem? Bana şimdi cevherden bir araç lazım bunu yapabilmek için... Rabbime sığınıp, sizi vatanımın büyük insanlarının acılarından süzeceğim ve devletin” yaptıklarını şairlerimin mısralarıyla gözlerinizin önüne sereceğim...  

Yirmibirinci yüzyılda ülkelerin büyüklüğü coğrafyalarının büyüklüğüyle değil, o ülkede yaşayan ‘beyin güçlerinin’ sayısıyla ölçülür. Dünyanın hiçbir ülkesinde sağ ve sol düşünürler benim ülkemde ezildiği kadar ezilmemiştir. En içler acısı durum ise bunu Atatürk ilkeleri adına yapmalarıdır. Oysa Atatürk „vicdanı hür, fikri hür“ olmayı savunmuştur. Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürkçülük adına binlerce betonlaşmış kafa türemiş, devlet mekanizmasında şiddet olağan bir hale gelmiştir. Bu şiddet halkın sürekli baskı altında tutulmasına, düşünmeyi bilen her insanın ezilmesine neden olmuştur. İnsanı umudundan uzak tutan, yaşama sevincinin türküsünü kırıp kanatan bu kavganın adı asla Mustafa Kemal olamaz… Atatürk yaşasa idi ve bunları görse idi, bu kanlar akmayacak, yurdumun önde gelen düşünürleri hapishanelerde fikirleri yüzünden ömür tüketmeyeceklerdi. Türk Ceza Kanununda da bir inkılap yaratırdı Atatürk…      

Şiir antolojilerini karıştırıp, gelmiş geçmiş şairlerimizin hayat hikayelerini okuduğumda hüngür hüngür ağladım… Hücresinde on yıl ışık yüzü görmeyip, kapı arasından sızan ışıkla şiir yazan sağ görüşlü şairimin şiirini bir kasetten dinlerken hıçkırıklarımı tutamadım. Vatan sevdasıyla çarpan kaç yürek yanmış zindanlarımızda? Kaç mücevher ruh yakılmış, kaç annenin bağrı yanmıştır, dersiniz!… Sesi zindandan gardiyana isyan olarak şöyle yankılanıyor şairimin:

Sen aydınlık nedir bilmezsin!
Karanlık görmedin ki?
Sinip bir köşesine sabahsız gecelerin
Kıl kadar ışığında demir pencerelerin
Özlemden hece hece tek şiir örmedin ki
Bir avucunda umut, öbüründe kaderin.

Sen gün nedir bilmezsin!
Parmakla saymadın ki?
Dışarıda gardiyanın ayak sesleri rap, rap
Gözüne göründükçe erişilmez bir serap
Hücre duvarlarına adını oymadın ki?
Bir avucunda kader, öbüründe ızdırap… 

Sen ev-bark nedir bilmezsin!
Sürgün edilmedin ki?
Yatağında uykusuz durup sabaha değin
Mezara gömüldükçe her arzun, her dileğin
Boşanan gözyaşını yastığa silmedin ki?
Bir avucunda özlem, öbüründe yüreğin... (…)   

Geçenlerde posta kutumu açtığımda bana bir paket gelmişti. Türkiye’den tanımadığım bir şair bana Ankara’dan iki kitabını hediye yollamıştı. Şiir kitabının arkasında şu şiir yer alıyordu:

Hangi istasyona uğrasam yanlış makastayım
Hangi kavşağa varsam sola dönüş yok
Beni akşam gibi düşün sevdiğim
Kükürt dumanına teslim Erzurum gibi
Beni Diyarbakır gibi düşün sevdiğim0
Cezalı bir şairin sulara asılması gibi

Ömrüme vurulan çentiklerle geçiyor ergenliğim
Her Salı gözaltındayım her Perşembe vukuat
Cuma karakol avluları
Beni müebbet aşık düşün sevdiğim...

(Metin Turan: Suları ıslatan mecnun)

Acaba kaç ‘müebbet aşık’ sulara asılmıştır Türkiye topraklarında, Metin Turan’ın dizelerinde anlatıldığı gibi... Türk Edebiyatının kaç kalesi yıkılmıştır, 12 Eylül despotizminde, özgürlüğün canice katledildiği yıllarda ve de şu anda... Ve daha önceleri Cumhuriyet tarihimizde kaç yazar, kaç şair, kaç düşünür zindanlara atılmıştır düşündüğü, fikir ürettiği, eserler yarattığı için?..

Size bir şiir antolojisinden fikirleri yüzünden tutuklanan şair ve yazarlarımızın ismlerini sıralayayım alfabe sırasına göre tek tek:

A. Kadir, Ahmed Arif (öğrenimi yarım kaldı, bir eserle tüketildi), Alaattin Topçu, Arkadaş Z. Özger, Aşık İhsani, Atilla İlhan, Aydın Öztürk, (5.5 yıl), Aydın Şimşek (6 yıl), Aziz Nesin, Bahçet Aysan (Sivasta yakıldı), Can Yücel, Ceyhun Can (katledildi), Emirhan Oğuz, Enver Gökçe (7 yıl, arada da sürekli takip edildi. Köyüne geri çekildiğinde cahil halk tarafından radyo dinlerken, ajanlık yapıyor diye ihbar edildi. Ömrünün sonuna kadar takip edildi ve en son kimsesizler yurdunda öldü). Fahri Erdinç, Fakir Baykurt, Hasan Basri Alp (asıl soyadı Çağaloğlu’dur. Emniyet Müdürlüğünden ölüsü çıktı), Hasan Hüseyin, Hasan İzzettin Dinamo (öğrenimi yarım kaldı, 4 yıl hapis yattı), Hüseyin Nihal Atız (1944 Türkçülük olayından dolayı hapse girdi), Mecit Ünal (1988 idam edildi), Mehmet Çetin,    Metin Cengiz, Metin Demirtaş, Metin Güven, Muzaffer Arabul, Nahil Vahdet Çakırhan,  Nazım Hikmet (12 yıl hapis yattı. Türk şiirinin temel taşlarındandır), Necip Fazıl Kısakürek (Ömrü boyunca İnönü zamanında sürekli hapse girdi. En büyük şairlerimizdendir), Nevzat Çelik, Nihat Behram, Niyazi Akıncıoğlu, Oguz Tansel, Orhan Şaik Gökyay, Osman Şahin, Osman Numan Baranus, Özgen Seçkin (öğretmenlik mesleğine son verildi), Özkan Mert, Ruhi Su (En büyük ses sanatçımızdı, hastalanarak öldü), Şükran Kurdakul (ülkücü diye 10 yıl hapis yattı), Ümit Kaftancıoğlu, Vedat Türkali (7 yıl hapis), Yılmaz Güney (kendini savundu diye yıllarca hapis yattı, hastalandı ve kalp krizinden öldü. Beyaz perdemizin kıralıydı). Yılmaz Odabaşı... Ve isimleri sayılamayan binlerce insan... İdam edilen genç insanlarımız, sokakta öldürülen insanlarımız, işkencelerle ölenlerimizi saymakla bitiremeyiz...       

Saydığımız insanların gerçek değeri yıllar sonra tek tek açığa çıkıyor. Ve asırlar geçse unutulmayacak isimler... Tarih belki geçer, ancak zulüm unutulmaz... Bu zulüm devletten bile kaynaklansa...  

Kaç insan gerekçesiz, sorgusuz, sualsiz inafaza dizilmişse, kaç mücevher ruhlu insan haktan, hukuktan yoksun ruhen çöktürülmüş, kişisel dokunulmazlıkları ellerinden alınmışsa, onları benliğimize yazarız. Şiirlerine polis tarfından el konulan, cebinde silahla değil, şiirle yakalanan, ömrünü hapishanelerde geçiren büyük kişiliklerimizin acaba kimden hesabını soracağız? Katledilen binlerce sağ ve sol görüşlü düşünürümüzün kanı acaba yerlerde kuruyacak mı? Nasıl unutacağız o ölümsüz insanlarımızı!.. Ve çiçeği burnunda iken, bir genç kızı bile öpemeden toprağa verdiğimiz yaklaşık 300.000 gencimizi...

İnsan haklarına ters düşen ve leş kokan bir paragraftan mı sormalıyız tarihimizin ak karanfil ruhlarının hesabını? Vatan aşkı, insan sevgisi dolu, Anadolu çiçeklerimizi hangi zamanlardan geri getirebiliriz...

Acaba ne zaman devlet mekanizmasında sağı ve solu ırmaklar gibi birbirine birleştirip, evrensel denizlere taşıyacak bir lider çıkar Türkiye’mizde? 

Sağ ne zaman eşitsizliğe, fakirliğe ve ezilmeye karşı çıkacak, sol ne zaman topraklarımızım bölünmezliğini öğrenecek... Yüze bölünen bir soldan, elliye bölünen bir sağdan hangi kuvvet çıkabilir? Sol devletçililik oynar, sağ şeriatçılık oynarsa, nereye varılır, hangi limana taşınır ülkem?

Anadolu ne Çin ne de Rus Modeli dışarıdan transfer sistemlerle, ideolojilerle ne de İran şariatı modelleriyle yönetilecek bir vatandır. Anadolu imparatorluklar diyarı, uygarlıklar beşiği, eşsiz, çok kökenli ve ‘tek milletli’ bir vatandır. Onun için tarihin tozlu sayfalarına karışmış ve artık dünya tarihinde hükümlerini yitirmiş geçersiz ütopyalarla yönetilemez.

Şükran Kurdakul’un dizelerinde dile getirdiği gibi Saygon’un İstanbul’da ne işi var Allah aşkına:

Savaş kavganın son aşamasıdır
Güneylerde bir ağaç denizinde
Uzak sahil fenerleri gibi yalnız
Bir yanıp bir sönen çadırların ateşleri
Gözlerimle gördüm, kendini çizerken
Vedat arkadaşın direncinde parladı,
Bir destanın ilk dizeleri gibi.

Bu silah pazarı, bu demir ökçe
Saygon’u İstanbul’da ararken
Gözlerimle gördüm.
Kurşunu kendi ölümüne ateşledi
Vedat arkadaşı vurduğu gece.“

(Şükran Kurdakul, Nice Kaygılardan sonra)

On yıl siyasi görüşünden dolayı hapis yatan sağcı şair bir başka şiirinde ise isyanını şöyle dile getiriyor:

Ağıt değil

Gücünüz varsa sizin
Sözcüğü tutuklayın
Öğrenci, kitap, Türkçe
En güzel kavramı dilimin
Özgürlüğü tutuklayın. 

Ben ki düşünüyorum
Var olduğumdan beri
Silahlar bana dönük
Savaşlar sizin için
Gücünüz varsa artık
Usumu tutuklayın. 

Açtı kendini bir bayrak gibi işte
Ölümün üzerinde Hasan Tahsin…
Bu silah başka silah
Bu ölüm başka ölüm
Gücünüz varsa sizin
Ölümü tutuklayın.“
(Şükran Kurdakul: Nice kaygılardan sonra) 

Türk Edebiyatına yaşam öyküsüyle özgürlüğün asla tutuklanmaz olduğunu yansıtan tüm sağ ve sol görüşlü yazar, şair, bilim adamları ruhun hapsedilemeyeceğini anlatmıştır bize… Çünkü ruh yerin altında bile yol alır… Duvarları deler de geçer…

Ölümsüz şairimiz Necip Fazıl Kısakürek ise devletin kendisine çektirdiği çileyi oğluna yazdığı şiirde şu şekilde dile getirmiş:

Zindandan Mehmed’e mektup 

Zindan iki hece, Mehmed’im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı?.. Belki… Daha ölmedim!

Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…
Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde!
Akıl olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?  

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil... 

Müdür bey dert dinler, bugün ‘maruzat’!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem! 

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada sıraya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et. (...)

Devlet yönetmenlerimiz hiç kusura bakmasınlar, Nesip Fazıl gibi büyük bir insana bu kadar zulüm çektirmeleri hiç bir kitaba sığmaz... 

Üniversiteli yıllarımda bir gün İnternet alıştırması yaparken Alman Kızıl Ordusunun Vasiyetini okumuştum. Kanları dökülen tüm insanları tek tek sıraladıktan sonra şu sözleri yazmışlardı. Biz sizin için öldük, belki yanlış bir yöntem seçtik, ancak bundan sonra gelen nesillere şunu diyebiliriz. İnsanın insana köleliğini, fakirliği, ezilmeyi, horlanmayı dünyanın neresinde olursa olsun, kabul etmeyin!... Vasiyeti okurken ağladım...

Demek ki, o insanlar da içlerinde insan aşkı taşımışlar, yanlış yöntemler kullansalar da... Hasan İzettin Dinamo’nun dizelerinde dile getirdiği gibi bu aşk karşı konulmaz bir aşktır:

ON BİRİNCİ SONET

Kendimi varisi sanırdım şiir imparatorluğunun
Belki de bu yüzden ömrüm boyunca sürgünlerde gezdim
İçimdeki altın yeleli arslanı görmeseydi kanun
Bir canavar gibi böyle gurbet gurbet sürünmezdim 

Güzel bir Türkiye hayali ve mutlu insanlar
Oturdu yazmadığım şiirlerime boydan boya
Katakomplardan kalkan düşüncelerin döktüğü kanlar
Çaldı en uysal düşünceme bir kanlı boya

Dikildi karşıma demirden yumruğuyla felek
Yol verdi birer birer geçsin diye cücelere
Sürdü beni taşından altın yapılmayan gecelere
Beni demir kazıklara bağlarken sürgünler
Ve geçip giderken kaplumbağa gibi günler
Böğürüp duruyordu danalar gibi salhanelerde gerçek.
(Hasan İzzettin Dinamo)

Evet, gerçek her yerde böğürür. Körler ülkesinde sağır olsanız bile gerçeği gizleyemezsiniz. O acı bir ot gibidir, her yerde kendini açık açık gösteririr. Türkiye’mizde bir gerçek var ki, bunu neden baştakiler göremezler, akıl almıyor bir türlü... Bir kere hiç mi düşünmezler çağlar boyu zulüm getiren iki paragrafı yeniden düzenlemeyi... Ve fikirleri yüzünden yatan insanları medeniyet çağında ‘genel bir afla’ serbest bırakmayı... İkincisi hiç mi düşünmezler, doğudaki halk için bir ‘TOPRAK DEVRİMİ’ yapmayı... Ve o haklı açlıktan, sefaletten, ağaların ellerinden kurtarmayı... Yok mu hiç bu ülkede fikir üreten insanlar devlet mekanizmasında?..

Fakirliğe, ezilmişliğe başkaldırının terör getirmesi nedendir, nedendir? Terörle mücadele bugünkü metodlara devam edilirse, daha çok kanlar akar ülkemde... Gün nasıl ki geceye akıyorsa, ölüm yaşama, yaşam da bilince, işte öyle gerçektir fakirlik benim ülkemde...

Dünyada hiç bir ülke benim ülkem kadar çok devletler kurup, yıkmamıştır... Müthiş bir tecrübe sahibi olacaklarına, dünyanın gözleri önünde devlet adamlarım kendilerini kukla yapmış Avrupa’ya özenmektedir... Kendi mirasımız sanki çok azmış gibi, ona buna fikir danışmaktalar. Avrupa Topluluğuna girme sevdasına tutulmuş hepsi, orta çağ metodlarıyla uzay çağına ayak uydurmaya ve zorla kendilerini Avrupa’lı yapmak istemektedirler. Geleceğimiz Alman olacak diyenler, bence Türk olamaz... Ne kadar Almanlaşırsak Almanlaşalım, Almanlar bizi Alman saymaz. Bir düşünebilseler bir kaç çağ sonra Avrupa’nın kendilerinin ayaklarına geleceğini, hiç kendilerini yormazlardı. Avrupa’da gas maskeleri çıksın da görün, ne oluyor?.. O zaman benim vatanım değil ki Avrupa tüm dünyaya cennet olacaktır... Esas köprüler o zaman kurulacaktır... Ülkemde ahmaklar ağır bir sanayi kurmayacak hiçbir zaman... Avrupa insanı maddeye yönelik yaşadığından yakın bir gelecekte ruhen çökecek... Şimdiden en aşağıdan en yukarıya kadar tüm halk ruhen hasta... 

Bunları yazan kalem bütün zamanlardan geçmiş, yeryüzünün bütün arka bahçelerini gecelerce dolaşmış ve bu sonuçlara varmıştır... Ve tüm şairlerimizi bir portrede birleştirip, iz bırakıp giden Sultanlarımızı, (her cefaya katlanan, en mağrur alınları eğilten, en büyük rüyaları gören, yollara karanlıklarda nur serpen kalplerimizi) şu dizelerle anıyor:

‘O bir beyaz kuştu, uzun kanatlı
Ardında ışıktan bir iz bıraktı
Yel gibi dağları aştı bir atlı
Arada bir engin deniz bıraktı. 

Uzaktan gelirken derin akisler
Kapadı geçtiğim yolları sisler
Tutuştu içimde birikmiş hisler
Gönlümü o kadar temiz bıraktı. 

O bir beyaz kuştu, ak kanatlıydı
Yel gibi dağları aşan atlıydı
Hayaldi, hayalden bile tatlıydı
Ne ışık bıraktı, ne iz bıraktı...
(Orhan Seyfi Orhon)

Bilim adamlarının tesbitine göre insanoğlu yeryüzünde geçicidir... Eğer şimdi ‘insanda bir, cihanda bir olma’yı öğrenemezsek, savaşın yerine barışı koyamazsak, fakirliğin yerine refahı, zulmün yerine özgürlüğü, cehalet yerine bilgeliği, sonumuz pek yakındır...


 

NURAY  LALE, Eğitim ve Sağlık Bilimcisi
lalenuray
@yahoo.de
İstanbul -01.07.2004
http://sufizmveinsan.com

HAYATIN ÖTE YAKASI / FERİDUN ANDAÇ

2006-04-27 · Kategori: Deneme

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 Cumhuriyet 24.04.2006

HAYATIN ÖTE YAKASI FERİDUN ANDAÇ

Acıtan sözcüklerin izinde

Christa Wolf 'un anlatısındaki sesi yakalamanın izindeyim günlerdir...

Dönüp dönüp okuduğum romanlarına yansıyan düşüncelerden kopamıyorum bir türlü...

Okur olarak sizi, bir yazarın anlatı dünyasındaki kavrayıcı bakışın etkisinde duralatan da bu.

Wolf'taki roman yazma düşüncesinin tözünü oluşturan, bir başına insana doğru yürümek değildir. Onu sarmalayan dünyanın/evrenin sorgulaması yapılmadan nerede durduğunu, nasıl yaşadığını, ne(leri) hissettiğini kavramamız güç.

Onun durduğu eleştirel çizgi, yaşadığı dil/kültür ortamının, siyasal bağlanmanın renklerini taşır taşımasına da; gene de romancı olarak bakışını çok daha ötelere götüren kavrayıcılık söz konusudur.

Wolf'un Türkçedeki romanlarını okurken gözlediğim; romanına konu/izlek olarak seçtiği gerçekler, her bir romanının biçimsel örüntüsünü belirlemesidir.

Romancımızın çıktığı bellek yolculuklarında bizi yüzleştirdiği gerçeklerde; dış dünyanın sarsıcılığıyla iç dünyalarda yaşanılan çözümsüzlüklerin buluşmasını, yer yer de çatışmalarını buluruz.

Bir bakıma Wolf; 'ben' ile 'öteki ben' arasındaki sanrılı çizgiyi anlatır...

Onun yazı/roman dünyasında var oluşun anlamı sorgulanır sorgulanmasına da; ora(lar)dan yeryüzüne açılan insan gücünün (bilgisi, düşüncesi, eyleminin) yarattığı yıkımları görmemize de kapı aralaması, anlatısının düşünsel tözü olarak karşımıza çıkar.

Günceli dile getirebilmek

Wolf için, kuşaktaşı eski Doğu Alman yazarları gibi, ''bağlanmanın yazarı'' diyemem.

Eğer sözünü ettiğimiz romanlarına göz atarsak; siyasal erkin, güdümlü bakışın, insanı hiçleyen her adımın/ eylemin karşısında bir yazar kimliğiyle karşılaşırız.

Anlatısındaki düşünsel boyut Wolf'un gerçek'e/yaşamsal olanlara bakma biçimlerine derinlik kazandırır kuşkusuz.

Parçalanan bir dünyanın anlatıcısı olarak karşımızda duran yazar, eylemsel olanla düşsel olanı kurgu gerçekliğinde buluşturur. Ütopik değildir yönelimi. Günceli, politik baskıyı, bireyin hiçleşme serüvenini dile getirebilmede bir anlatım yolu, biçimidir seçtiği.

Kassandra böylesi bir kurgu üzerine kuruludur. Konusunu Truva'dan alan roman, döng üsel bakışın yansılarını getirir. Kanıtlayıcı sözlerin ardındadır yazar. Savaşın getirdiği yıkımın karşısında Truvalı kadınların yaşadığı acı, direniş simgesel bir anlatımla dile getirilir. Anlatıcı Kassandra'nın, acının sağanağından geçerken dile getirdikleri, insanoğlunun hayatında o günden bugüne süregelen gerçekliklerin değişmeyen yüzüdür aslında.

Onun, yer yer ilenmeye dönüşen anlatımına yansıyan sözler sizi duralatır; yaşadığımız kıyımların günlerindeki acılara dönüp bakmamızı sağlar:

''Acı denemesi yapıyorum. Ölüp ölmediğini kontrol etmek için doktorun bir uzvu deşmesi gibi hafızamı deşiyorum. Biz ölmeden önce acı ölüyordur belki. Eğer bu böyleyse birilerine aktarmalı, ama kime? Benimle birlikte ölmeyecek olan hiç kimse benim dilimi konuşmuyor burada. Acı denemesini yapıyorum ve her biri farklı olan vedaları düşünüyorum.''

Wolf anlatısı öyledir; bakışını ışık düşürdüğü her bir gerçek, insani durum, yaşanmışlık dünle bugünün yüzleşmesini içerdiği gibi sorgulayıcı bir anlam taşır.

Romancı olarak ne/yi söylemek adına yola çıktığını bilir, o.

26 Nisan 1986'da Çernobil Nükleer Santralı patlamış, radyoaktif maddeler dört bir yana saçılarak hayatı tümüyle tehdit etmişti. Radyasyonun etkisi, kuşattığı alanlar, insanlar üzerindeki ölümcül yansımaları halen gündemdedir.

Christa Wolf, Kesinti romanında işte bu felaketin izlerini anlatır. Reaktör kazasına uğrayan 'kardeş' i ameliyata alınmıştır anlatıcının. Yaşadığı acı sağanağında hayatın anlamına doğru yolculuğa çıkarken o buluşlarla gelen, bir anda insanın hayatını karaltan ''teknolojik gelişme'' nin ne anlam içerdiğini de sorgular:

''Radyoaktivite hangi yasalara göre, hangi hızla yayılır, iyi ve kötü ihtimalle. Kimin için iyi? Peki, rüzgârın desteğiyle yayılırsa olay yerinin hemen yakınında oturanlara yararı olur mu hiç değilse? Atmosferin üst katmanlarına çıksa ve görünmez bir bulut olarak yolculuğa başlasa.''

Yıkımın getirdiği sorgulama

İşte bu sürecin nasıl bir yıkım getirdiğinin sorgulamasını yapar yazar. İnsanı, bir anda başka bir şeye dönüştüren felaketin adını koymanın yeterli olmadığını; zedelenenin, kurban durumuna getirilenin yaşadığı sanrıyı göstermenin kaçınılmazlığını anlatır.

Wolf'un roman dünyasını biçimleyen düşünsel derinlik, çağ romanının romancısının anlatması gerektiğinin de tözünü oluşturur bence.

O, hiçbir zaman bitmeyen romanların yazarıdır. Okuyup bitirdiğinizi sandığınız noktada sizi başa veya anlatının herhangi bir yerine döndürür. Altı çizili satırlara bakarsınız. Satır aralarını okur, o düşünce labirentlerinde gezinmenin bilicisi kesilirsiniz.

Benim Wolf'ta gözlediklerimin bir bölümüdür bu.

Sinop'ta kurulması düşünülen nükleer santral gündeme gelince, dönüp Kesinti'yi yeniden okudum. Bir an içimden, bu romanı çoğaltıp elden ele insanlara dağıtmak, herkesin okuması gerektiğini anlatmak geldi.

Wolf'u okuyunca, romanın nasıl/niçin yazılması gerektiğini düşünüyor insan. Günümüzde, kendi edebiyat ortamımızda yazılan birçok romanın nasıl yetersiz olduğunu, romancı diye ortada dolaşanların çapsızlığını bir kez daha gözlüyorsunuz.

Bu itkiyle onun Tensel'ine yeniden göz atıyor; 'Christa Wolf Defteri' me dönerek, 'Bir Romancının İzinde' denememi yazmaya devam ediyorum sevgili okurum.

Cumhuriyet 24.04.2006

OKUMA ÖNERİLERİ

* Christa Wolf: Kassandra , Çev.: İlknur Tarkan (İgan), 1990, Afa Yay., 180 s.; Kesinti , Çev.: Turgay Kurultay , 1992, Afa Yay., 116 s.; Hiçbir Yerde ,

Çev.: Alev Yalnız , 1994, Can Yay., 111 s. ; Medeia/Sesler , Çev.: Turgay Kurultay , 2000,

Telos Yay., 206 s.; Tensel , Çev.: Özgür Pozan ,

2005, Gendaş Yay., 128 s.

BELLEK KUTUSU

''Dil. Konuşma. Bu konuya dönmeye değer.

Bilincimin silik kıyılarındaki heyecanlı kırpışmayı sezinliyorum. Bir canlı türü bir kez konuşmaya başlamışsa artık bundan vazgeçemez. Dil, sadece denemek için, nasıl olacağına bakmak için alınabilen yetilerden değil. Dil, bizim çoğu hayvansı içgüdümüzü götürüyor. Bu içgüdülere artık dönemeyiz-artık hiç dönemeyiz; kesin olarak hayvan dünyasından koptuk; arkaik bir refleks donamıyla dünyaya gelen bebek, normal gelişme için, yani gelişip insan olabilmek için bunları birkaç hafta içinde bir kenara bırakmak zorunda. Neokorteksin alın lopları komutayı almışlardır artık. Kültür onların ürünüdür.

Dil gelenek aktarımının aracı, önkoşulu.''

Christa Wolf

Yeni Yıla Alfabe / Refik DURBAŞ

2006-03-13 · Kategori: Deneme

Refik Durbas @ SABAH
 

Yeni yıla alfabe

AKŞAM körfezin zehirli sularına bir ceset gibi düşüyor şehrin gölgesi, kaç yaz var ki yoruldum ve orada kendimi dinledim kimseye seslenmeden...

BELKİ yazdan kaldım, belki bir akşamdan, usandım yıllardır yalnız yaşamaktan...

CAN yüreğinden damıtılsa da, acılar kardeşindir senin, kan sussa bile sen susma, hayından zalımdan doğanı vur, gönülden doğan acıyı vurma.

ÇİÇEKLER çürümüş saçlarımda, bembeyaz uzun kuşlar da uçmuş fotoğraflarımdan, bulutlar da; yüreğimde karanfillerden damıtılmış bir yas, yaşıyor muyum acaba?

DAHA önce de sormuştun; kalbim, kavuşma ile ayrılıkların iki ucunda iki menzil demiştim...

EY serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi; şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık.

FIRTINASI çalınmış işte umudun, acının ve aşkın tarihini yazmadan su menzilinde akşam mı avlıyorsun; ikindisi kumral, baharı az olan; yüzüne ay doğmakta, seviyorum seni...

GÜN kavuşurken çıkıyorum işte yeni bir yıla daha, cebimde yıldızlar ve sana hasretim.

Ğ: Konmadığı için alfabeye resmi, bütün sözcüklerin yatılı öğrencisi...

HİÇBİR akşam böyle görmedim rüzgarın yüzünü; seni ben ölmeliydim genç yüzüm geç hüznümle; yüzünün bir yanını acıya düşürmüş acıda olsa da öbür yüzü...

ISSIZLIK neye dönüşür peki, yüreğime gözlerinin gölgesi düştüğünde?

İŞTE geldim, karanlığını çaldım; korkudan, yalnızlıktan sana sığındım.

JAZZ biter ve başlar bir sevda ile karasevda arasında elveda öpücüğü olan ömrün şarkısı...

KİM anlar şairlerden başka, çürüse de şiirler; kar altında bir sabah ölümün yüzündeki cevheri?

LACİVERT bir hırka al sırtına demiştim rüzgara, gün ışığı uğramasa da pencerene...

MEKTUPLARDA yasak aşkların kokusu, kara sevdasında hüzün resimleri, var mıdır yalnızlığın baharat yolu, gül saatlerinde rastlanan sevgili...

NOKTALADIM bu aşkı da seninle, yürüdüm hüzünleri, durdum yalnızlıkta, acıda konakladım. O gitti, bir sevdaya yasladı kendini; ben kaldım, yalnızlıkla karşıladım her şeyi...

ÖMRÜM, ansızın bir sabah unutma, unutmuş olarak uyanırım hem seni, hem beni...

PERVAZINA serçeler tüneyen bir pencere ömrüm sana; saçağında aşkım bir de fulyalar...

RÜZGARIN ömrü kadar olsun isterdim benim ömrüm de...

SESİMİ biriktirmiyorum artık ağlama, ne kadar gelişmiş olsa da acı üretimi; yüz binlerce kuş uçurdum hüzünden arınmış; sen ki zehrini soydun sevdanın ve zamanın; sesimi biriktirmiyorum artık ağlama; kalbimde özlemi yok imkansız baharların...

ŞİMDİ senin soluğunda bu akşam, çiçekler ve sular kadar yalnızım; bir o kadar da esmer saçların; bin kuş esiyor sanki ayışığından...

TAKVİMDEN bir yaprak daha düştü, ömrüme ömrün düştü...

UNUTTUM dilini zamanın, hiçbir çiçek konuşmuyor benimle; hiçbir rüzgar tanyeri, kiraz ağaçları; ben de konuşmuyorum.

ÜZÜNTÜ uzun yaşamaların çakıl taşıdır, ecel sayılı günlerde gelse de... VE günlerce alevini emzirdim cinnetin, şimdi uzaktayım rüzgarımdan bile...

YAZILSAM ayrılığın menziline, söz nereye uçar; yalnızlık nereye sensiz, nereye acılar?

ZÜLÜFLERİN yüzüme dökülürdü; kirpiklerinin gölgesi, yüreğimin dehlizine...

***

Bir yıl daha geçti ömürden, yeni yılınız kutlu olsun gönülden...

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
 "Şifre" mahkeme kapısında   / 05-03-2006
 Hangi fotoğrafın arabında anılarınız?   / 26-02-2006
 Bu telgrafın adresi kendisi   / 19-02-2006
 Bir "esaret" hikayesi   / 12-02-2006
 Şairi eleştiri 'zeka' gerektirir   / 05-02-2006
 Ölüm unutuşu hatırlamaktır   / 29-01-2006
 Mutfağa ansiklopedi girdi   / 22-01-2006
 Belleğinin kapısı her zaman açık   / 15-01-2006
 Herkesin içinde bir aymazoğlu   / 08-01-2006
 Yeni yıla alfabe   / 01-01-2006

Denemeciliğimizin Ataç Boyutu/ Emin ÖZDEMİR

2006-02-06 · Kategori: Deneme

Denemeciliğimizin Ataç Boyutu

Emin Özdemir


Edebiyata adanmış bir yaşamdır Ataç’ınki. Yaşamı boyunca edebiyat dışında başka bir şey düşünmemiş; başka bir uğraşı, başka bir kaygısı olmamıştır. Bunu, düşsü görüşmelerinin birinde kendi yarattığı düşsel bir kişiliğin, Keziban’ın ağzından şöyle belirtir:
Sizde edebiyat sevdası var, ancak edebiyata vurgunsunuz, her şeyi edebiyat arkasından görüyorsunuz. Gelmiş, şurada deniz boyunda geziniyorsunuz; denize baksanız a! Hayır, ille, şiiri, Yahya Kemal’i, Moréas’’ı, Valéry’yi düşüneceksiniz, Baki Efendiden bir beyit okuyacaksınız… Siz kendiniz bir tutsaksınız, edebiyatın tutsağı... Edebiyat sizi avucunun içine almış, bir dakika salıvermiyor. Her düşüncenize, her duygunuza edebiyat karışıyor.
Ataç, yaşamını yönlendiren, duygularını ve düşüncelerini besleyen edebiyat tutkusunu daha çok deneme türünde ortaya koymuştur. Şunu sorayım öncelikle: Neden ağırlıklı olarak deneme türüne yönelmiştir? Niye her yazdığını denemenin toprağında üretmiştir? Değişik nedenlere bağlanabilir bu soru. Bana göre baş neden, Keziban’a söylettikleridir; ondaki edebiyat sevdası, edebiyat tutsaklığıdır. Okuduklarının üzerinde bıraktığı etkiyi; düşüncelerine ve duygularına karışan yazınsal tadı, başkalarına duyurmak, iletmek istemesidir. Öyle ki kimi denemelerinde sık sık dile getirdiği gibi, sevdiği hoşlandığı bir şiiri tanıdıklarına, dostlarına, arkadaşlarına okumadığı ya da onlarla yazınsal sorunlar üzerine konuşup tartışmadığı günleri yaşanmış saymaz. Anlamsız, boşuna geçirilmiş günler olarak bakar onlara.
Deneme türünün, yazarına sunduğu sınırlanmaz olanaklar vardır. Denemeyi yeğleyişi buna da bağlanabilir. Ataç’ın mizacına, kişilik özelliklerine de. Çünkü dertleşme, söyleşme sanki varoluş yasasıdır onun. Günlerin, olayların, durumların, kısacası yaşadıklarının yüreğinde bıraktıklarını uzun süre taşıyamaz; açmak, dışa vurmak ister. Birilerine anlatma gereksinimi duyar. Onun bu gereksinimini de yapısı, dokusu yönünden en iyi karşılayacak tür, denemedir sanki. Ataç’ın denemeye yönelişini buna bağlayanlar da var. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ataç’la ilgili gözlemlerini, izlenimlerini anlattığı bir yazısında şunları söylüyor:
Nurullah Ataç için ancak ölüm bu olabilirdi: Dost görmemek, insan sesi işitmemek, edebiyattan ve şiirden bahsetmemek, buluşlarını, düşüncelerini, bir gece evvelki okumalarında rast geldiği şeyleri anlatamamak, sevdiği, hak bildiği veya hoşlanmadığı, hatta bir çocuk gibi tutturduğu şeyler için kavga etmemek... Bütün hayatını bu “sohbet”kelimesinde toplayabilirdiniz. Gençliğinin büyük bir kısmı sohbet adlı bir mecmua çıkarmak hulyasıyla geçti. Yazılarının büyük bir kısmını sonradan “söyleşi”ye çevirdiği bu ad altında yazdı. Ve şimdi hayatına bakarken bunun baştan aşağı ses perdesi daima değişen bir sohbet olduğunu gayet iyi anlıyorum.
Tanpınar’ın bu gözleminde Ataç’ın denemeciliğini aydınlatan kimi ipuçları buluyoruz. Doğrudur, onun yazdıkları hangi tür içinde gösterilirse gösterilsin, ister günce, ister eleştiri, ister mektup adını taşısın, bütünselliği içinde ele alındığında “ses perdesi değişen bir sohbet”, güncel karşılığıyla bir “söyleşi”dir bir bakıma. Böyle nitelendirebilir, böyle adlandırabiliriz. Hiç de yanılmış olmayız.
Hemen belirteyim, “söyleşi” sözcüğünü yazınsal tür bağlamında kullanmıyorum. Denemesel söylemin bir biçimi sayıyorum onu. Çünkü yazınsal bir tür değildir söyleşi; konuşma dilinin olanaklarını, sıcaklığını sözdizimsel ve sözcüksel düzlemde yazıya sindiren bir söylem biçimidir. Bu türün, deneme türünün babası Montaigne’in kendi yazılarını oluştururken ardında koştuğu bir düşü, bir özlemi, Türkçede gerçekleştirmedir.
Ne diyordu Montaigne? Neyi düşlüyor, neyin özlemini çekiyordu? Bir denemesinde yazıda olsun, konuşmada olsun gerçekleştirmeyi istediği söylem biçimini anlatır, şöyle der: “İster kâğıt üstünde olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma, düpedüz içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır... Süsten, özentiden kaçan, düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüyen bir konuşmadır.” Şunu da ekler ardından: “Ah, keşke Paris’in zerzevat çarşısında kullanılan sözcüklerle konuşabilsem!”
Montaigne, Rönesans’ın getirdiği yeni yaşam düzeninin sesidir, o düzenin yaratmak istediği insanın örneğidir. Bu yönden dile getirdiği özlem, düşünsel ve söylemsel açıdan devrimci bir öz içerir. Donmuşluğu, kalıplaşmayı kırmayı; düşünceyi halka indirmeyi amaçlar. İletişimi, düşünce alışverişini seçkinlere özgü olmaktan kurtarmak ister. Anlatımı yalınlaştırmayı, her türlü özentiden, süsten bezekten arındırmayı amaçlar. Konuşur gibi yazmayı da...
Niye Montaigne’den söz ediyorum. Niyesi şu: Ataç’ın eylemi de, yönelim ve yönsemeleri de Montaigne’inkiyle çok sıkı bir benzerlik gösteriyor. Ataç da Montaigne’in ardına düştüğü düşün, özlemin içinde değil midir? İkisinin arasında amaçsal bir ortaklık vardır sanki. İşte Ataç’ın denemeciliğimize kazandırdığı boyut da buradan, bu amaca ulaşma çabasından, savaşımından geliyor. Kestirmeden şöyle diyeyim, gerçekleştirdiği “denemesel söylem”den geliyor; kuşkusuz onu çağdaşı öteki denemecilerimizden ayıran yönü de, denemeciliğimizdeki yeri de...
Peki, nedir Ataç’ın gerçekleştirdiği denemesel söylemin belirleyici özellikleri? Ayrıntılara inmeden belirteyim. Bir kez, düzyazımızda öteden beri süregelen tekdüzeleşmiş, asık suratlı tümce örüntüsünü kırdı. Devrik, kısa, eksiltili; eskilerin nitelendirimiyle “karacümle”yi buldu, anlatımın dokusuna yerleştirdi. Tümceyi fiilin baskısından, egemenliğinden kurtardı, özgürleştirdi bir bakıma. Bundan da öte düşüncenin soluğunu tıkayan tantanalı sözcüklere, söz oyunlarına anlatımın kapısını kapadı. Bunların yerine konuşma dilinin suyunda arınmış, o dilin söz değerlerine yaslanan, açık, aydınlık bir biçem yarattı. Yarattığı biçemin odağına da her şeyden önce “kendi beni”ni koydu. Olaylara, olgulara, durumlara, kısaca dış dünyaya her türlü kavrama ben odaklılığın içinden bakmayı sürdürdü. Bunun bizim düzyazı geleneğimizde bir söylem ve anlatım devrimi olduğunu söylesem, bilmem abartmış mı olurum?
Ataç kurduğu, oluşturduğu söylem biçimiyle denemeciliğimizde başlı başına bir boyuttur. Bunu açmak, kimi yönlerini betimlemek için öncelikle “ben odaklılık”ın üzerinde durmak istiyorum. Nedir ben odaklılık? Yalınlaştırarak söylersem, anlatmak istediklerimizi kendi benimizin süzeğinden geçirmedir; kendi benimizi katmadır anlatıma. Düşüncelerimizi, görüşlerimizi kendi beğenimizin tezgâhında dokumadır. İçimizin sesini dinleme, kendi “benimizin ülkesi”nde yaşamadır. O ülkenin “öznelliğe dayalı yasaları”na göre, dış dünyayı değerlendirmedir; o yasalar doğrultusunda ölçüp biçme, karar verme, yargılara ulaşmadır.
Her tanım gibi, ben odaklılık üzerine söylediğim yalınlaştırılmış bu tanımlayıcı tümcelerin de onu bütün yönleriyle kuşatmadığını biliyorum. Ancak Ataç denemeciliğinin nirengi noktalarına götürür bizi. Ne diyordu Ataç?
Deneme “ben”in ülkesidir; “ben” demekten çekinen, her görgüsüne ister istemez benliğinden bir parça kattığını kabul etmeyen kişi denemeciliğe özenmesin. Denemeci büyüklenmeyecektir, ama bir insanoğlu olduğu için, kendinin de bir değeri olduğuna inanarak, en geçici, en kaçıcı düşüncelerini, duygularını bildirmekten kaçınmayacaktır. Denemeci okurlarına açılabilen kişidir.
Söylemek bile fazla, Ataç’ın denemeye ve denemeciye bakış açısı, ben odaklılığın, başka bir deyişle öznelliğin üzerine temellenmiştir. Neyi ele alırsa alsın, neyi anlatırsa anlatsın anlattığına kendi benliğinden bir şeyler katacaktır denemeci. Bunu yapmıyorsa, dışsal, nesnel gerçekleri kendi duygularının iplikleriyle yeniden dokumuyor, işlemiyorsa denemeci sayılmaz. Ataç’a göre denemeci, dışsallığı içselliğe dönüştüren, bunu içtenlikle yansıtan kişidir. Bu bağlamda denemeci bir mektup yazarı, deneme de mektuptur. Mektuplara özgü içtenliği, dertleşmeyi, senli benliği içinde barındırır. Deneme ve denemeciye yönelik kimi tümcelerini yukarıda alıntıladığım yazısına şöyle başlıyor:
Montaigne’den öyle alıştığımız için olacak, her denemede bir dertleşme havası bekliyoruz. İngiliz yazarlarından biri, her yazının bir mektup olduğunu söyler: Uzaklardan, belki yüzyıllar arasından bir dosta, biz tanımasak da o bizi seçmiş olan bir dosta yolladığımız mektup… Deneme mektuptan da yakındır. Yalnız kaldığımız bir saatta yanımıza sokulan, elini omzumuza koyup: “Kardeşim, yaşamak denen serüveni deneyen kardeşim! Senin gibi ben de yaşadım, ben de güldüm, ben de ağladım. Dinle benim geçirdiklerimi!” diyen bir kimsenin sesidir.
Öznelliğin, ben odaklılığın sesidir bu. Diyebilirim ki Ataç’ın denemelerini okurken içten içe duyarız bu sesi. Bu ses denemelerdeki düşüncelere derinlemesine sızdığından önerme biçiminde değildir hiçbiri. Kişisel bir görüş ya da kanıya dönüşmüştür.
Ataç’ın denemelerindeki bu ben odaklı, öznel ve kanısal nitelikli görüşleri nasıl bir içeriğe yöneliktir? Duraksamadan söyleyeyim, toplumcu bir nitelik taşımaz. Toplumsal sorunların uzağında durur Ataç. Bunun için de kanısal görüşlerine bireyciliğin gömleğini giydirmiştir. Ne var ki bu tutum, onun ilerici, devrimci kimliğine gölge düşürmez. Yığınlar değil bireyler, kişiliklerdir onun için önemli olan. Denemelerine yüklediği işlev de sınırlıdır. Okurlarını bilgilendirmekten çok, sarsmak, uyandırmak ister. Geleneklerin baskısından, uyuşturuculuğundan kurtulmaya çağırır onları. Denemelerinin konu haritası içinde “aydın sorunu”na; soran, sorgulayan, aklını kullanmasını bilen, Cumhuriyet’in getirdiği değerler dizgesine göre yaşamını yönlendirecek bireyler yetiştirilmesi sorununa yer vermesi de bundandır. İnsanımızı kulluktan kurtarıp birey kılmanın gerekliliğini vurgular. Demem o ki toplumcu değil, bireyci bir yönseme içindedir Ataç.
Ataç’ın düşünce ve duygu sarkacı, sürekli devinim içindedir. Bundan olacak belirli bir inanca, bir düşünce dizgesine ya da öğretiye bağlı olduğu söylenemez. Kişiliği, davranış örüntüsü üzerinde duranlar, bağlanmanın onun doğasına, yaradılışına aykırı olduğunu vurgulamışlardır hep. Denemelerinin duygusal, düşünsel dokusundaki değişkenliği de besbelli bununla açıklayabiliriz.
Bağlanma, Ataç’ın doğasına, yaradılışına aykırıdır dedim; önceden saptanmış, bağlayıcı, sınırlayıcı kurallar da. Kurallarla sınırlandırmayan, kural tanımaz özgür bir yanı vardır. Bunun için de terimsel anlamıyla eleştiri, yapıta ve topluma dönük nesnel eleştiri, onun yaradılışına yatkın bir edim değildir. Çünkü yansızlık, nesnellik isteyen; terimlerle düşünmeyi, kurallara bağlı kalmayı zorunlu kılan yazınsal bir türdür eleştiri. Şöyle diyeyim, belirli kuramların, terimlerin çizdiği yönde “metin üzerine metin üretme”dir.
Oysa Ataç’ın da ozanlar, yazarlar, yapıt ve yaratılar üzerine ürettiği birçok metin vardır. Ne ki bunlar “metin üzerine üretilmiş metin”ler sayılmaz. Ele aldığı yazarı, ozanı, yapıt ve yaratıyı bahane ederek kendi duygularını, izlenimlerini anlattığı yazılardır, daha doğrusu denemelerdir bunlar. Yazınsal türler üzerinde çalışanlar Ataç’ınkileri anıştıran, denemesel söylemle eleştirel söylemin birbiri içinde eritilmesiyle oluşturulmuş böylesi yazılara “okura dönük” ya da “izlenimci, öznel eleştiri” adını da veriyorlar. Buna “eleştirel deneme” diyenler de var.
Ataç’a göre de eleştiri yönü sınırlıdır bu yazılarının. Çünkü bunlar, bir okur tutumuyla, okura özgü bir yaklaşımla oluşturulmuştur. Gerçekte okur da bir eleştirmendir. Okuduklarının üzerinde bıraktığı izlenimleri, uyandırdığı duygu ve düşünceleri kendine saklamayıp söyleyen, yazan her okur, bir eleştirmen sayılabilir. Ataç da kendi eleştirmenliğini “okurluk” diye adlandırmıştır. Okuduklarıyla ilgili duygu ve düşüncelerini kendine saklamayan bir okur. Sanırım sık sık soracağız şu soruyu: Nesnellikten olabildiğince uzak, yapıt ve yaratıyı büyük ölçüde dışlayan ben odaklı yazılar eleştiri sayılabilir mi? Aslında kendini de eleştirmen olarak tanımlamaz Ataç. Bir denemeci olmayı istemiş, düşlemiştir hep:
Tenkit yazılarım azdır. Asıl essai, deneme yazmaya bir moraliste olmaya heves ederim. Dünya yazarları arasında en çok kimin gibi olmak isterdin? Diye sorsalar, önce Montaigne’i, sonra La Bruyére’i, belki bir de Hazlitt’i gösterirdim.
Nesnelliği dışladığını söyledim. Ataç için sanat, öznel bir yaratımdır. Böyle olunca eleştiri de ister istemez öznel olacaktır. Bu bağlamda nesnellik de, nesnel eleştiri de sanatın doğasıyla bağdaşmaz:
Bir eleştirmen gökçeyazın yapıtlarını nesnel yargıladığını mı söylüyor? Bilin ki ne dediğini bilmiyor o kişi, eleştirmenin ne olduğunu da bilmiyor. “Güzeldir” ya da “güzel değildir” diye yargılıyor betiği, demek ki bir değer yargısı bildiriyor. Değer yargısı da nesnel olamaz, tellim özneldir. Kişi bir yapıtın güzel olup olmadığını ancak kendi beğenisine göre yargılar. Öz olmayınca, özne olmayınca beğeni de olmaz.
Hangi türle adlandırılmış olursa olsun Ataç’ın günceleri de, mektupları ve eleştirileri de birer denemedir. Denemesel söylemle, ben odaklı öznel bir anlatımla oluşturulmuştur bunlar. Yaratılarının kapılarını nesnelliğe kapalı tutmuştur. En çok eleştirilen, karşı çıkılan yönü de bu olmuştur. Sözgelimi Adnan Benk eleştirmenliğini değerlendirirken şöyle diyor:
Ataç’ın eleştirmeciliği, bir “beğeni” eleştirmeciliğiydi. Eleştirmenin kendi beğenisi dışında birtakım nesnel ölçütlere dayanarak eserleri yargılayabileceğine inanmamıştı. Sevdiğini sever, sevmediğinin üzerinde durmayı aklından bile geçirmezdi; dursa, incelemeye katlansa belki de beğeni ölçütleri değişecek, ummadığı imkânlar bulacaktı kendine. Fakat nesnel ölçülerin dışında kaldığından olacak, içgüdüsü, sezgisi alabildiğine gelişmişti. Kendi sanat görüşüne uygun eserler arasında (bu görüşün 19. yüzyılı aşamadığı bir gerçektir) en özlülerini hemen sezer, deyimim hoş görülsün, bunların kokusunu alır, az eleştirmende görülen bir inatla da savunurdu.
Bütün bunlar şunu gösteriyor bize; Ataç’ın yazın atlasımızdaki yerini eleştirmenliği değil, denemeciliği belirliyor. Denemeciliğimize kazandırdığı dilsel, söylemsel, düşünsel boyut belirliyor. Kuşkusuz, duraksamalı bir yaklaşımla söylüyorum bunu. Bu iki yönünü birbirinden ayırmak kolay değil çünkü. Bir kâğıdın iki yüzü gibi. Nermi Uygur da aynı kanıda:
İkizli bir niteleyiş durup durup aklıma takılıyor: Eleştirileri yer yer deneme tadında, denemeleri çokça eleştiri ağırlığında bir yazar Ataç... Yaşamını ne denli tutkuyla eleştiri eylemine adarsa adasın, çevresindeki yazı-çizi dünyasının oluşumuna ne denli etkin el atarsa atsın, gönlüm gene de Ataç’ı düpedüz eleştirmen diye nitelemeye el vermiyor; eleştirmense de denemeci o.
Düzyazının düşünen yönü, sorgulayan gücüdür deneme. Ataç’ın denemelerinde de bu iki özelliği, düşünme ve sorgulama özelliğini buluruz. Kesinlemelerden olabildiğince kaçar Ataç; soruların itici, yönlendirici gücünden yararlanarak kırmaya çalışır kavramların kabuğunu. Onun dilinde ne “ak, aktır”, “ne kara, karadır” dediğim gibi kesinlemelere yer yoktur. Şöyle diyor bir denemesinde:
Hiçbir düşünüyü yanlıştır diye kolay kolay atamam. Aktır, karadır diye kestiremem. Bilirim ki ak dediğimizde bir karalık, kara dediğimizde de bir aklık bulunabilir. Ne yapayım? Öyledir benim kafamın kuruluşu, karşımdaki kesin bir şey söyledi mi, onun yanlışını, çürütmek istediği düşününün de doğru yanını aramak isterim. Bir betiğimin başına Jacques Rigault’nun “Kesin de söylesem, gene sormaktayım” sözünü almıştım. Ben de sormaktan, bulduğumla yetinmeyip gene aramaktan alamam kendimi.
Denemelerinde sürekli bir arayış içindedir Ataç. Sözcüklerle, kavramlarla dalaşması; düşünceleri, kanıları, görüşleri karşıt yönleriyle ele alması da buradan, sürekli bir arayış içinde olmasından gelir. Söylediklerine son noktayı koymaması, okurunu sallantıda bırakması da. Deneme kitaplarına koyduğu adlar da onun bu yönünü göstermiyor mu? Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Ararken, Söz Arasında, Söyleşiler, Okuruma Mektuplar, Diyelim…
Cemal Süreya, Ataç’ın denemedeki bu tutumuna, soran, sorgulayan, arayışçı yönsemesine bakarak “Anadolu Sokrates”i demiştir ona. Ataç’ın denemecilik tavrıyla birebir örtüşen bir adlandırma, bir nitelendirmedir bu.
Peki, neleri sorguluyor Ataç? İnsanoğlunun doğasına, birbiriyle ilişkilerine, yaşamımızın akışı içinde kullandığımız kavramlara; şiire, yazınsal sorunlara; yücelttiğimiz, putlaştırdığımız kişilere değin birçok şeyi sorguluyor. Kimi denemelerinin adlarını tarayarak saptadığım kavramlardan bir bölüğünü anayım burada: “yalnızlık”, “yaşamak”, “öz ile biçim”, “kendini beğenmek”, “çürüten hayranlık”, “rahatlık”, “özgürlük”, “aydınlarımız”, “yenilik”, “yaşlılar-gençler”, “ılımlı devrim”, “okumak”, “dayanışma”, “inanmak”, “övülmek”, “doğruyu söylemek”, “ölüm”, “uğraş saygısı”, “sinema”, “kalmak”, “üslup”, “kumar”, “alaturka musiki”, “ahlak”, “sanat ve ahlak”, “güdümlü yazın”, “övünmek”, “samimilik”…
Dediğim gibi, bunlar kimi deneme adlarından aktardıklarım. Denemelerde sorguladığı kavramlara sınırlı da olsa bir örnek oluştursun diye sıraladım bunları; yoksa Ataç’ın deneme evreninde oluşmuş kavramlar kuşağını ya da kavram salkımlarını anlatmak için değil.
Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı - Cumhuriyet Dönemi adlı yapıtında Ataç’ın yazdığı yazıların toplu dökümünü yapıyor. 1930’lu yıllarda 1.500’ü aşkın yazı; 1940’tan ölümüne değin geçen on yedi yıl içinde de 1000’in üzerinde deneme yazdığını söylüyor. Bunların konusal haritası geniş bir alanı kuşatır. Okuduklarını, gözlemlerini, duygu, düşünce ve yaşantılarını kuşatır. Kısaca, kendini sarıp sarmalayan sorunlarından söz eder. Bir bakarız Karacaoğlan’ın bir dörtlüğünden yola çıkmış, yaşlılığın, kocamışlığın evrenine götürmüştür bizi; bir de bakarız baharın gelişinden duyduğu sevinci, coşkuyu anlatıyor. Kimileyin bize yüce, değerli diye bellettikleri bir ozanın, bir yazarın hiç de öyle olmadığını göstermek için gözümüzdeki perdeyi yırtmaya çalışır; kimileyin de okuduğu bir yazının yazarıyla tartışmaya girdiğini, onun söylediklerini de, onun gibi düşünenleri de hallaç pamuğu gibi attığına tanık oluruz.
Söylemek istediğim şu: Konusal yönden büyük bir çeşitlilik taşır Ataç’ın denemeleri. Buna karşın bu denemelerin, yaşamımızı bütün yönleriyle kucakladığını söyleyecek değilim. Ancak bunların konu haritasında iki bölge, oldukça geniş bir yer tutar: Dil ve yazınsal sorunlar. Konusu ne olursa olsun bir punduna getirir, Türkçe düşünme ve Türkçe anlatmanın üzerinde durur Ataç. Denemeciliğinin belirleyici özelliklerinden biri de budur işte. Diyebilirim ki şiirimiz “şairanelik”ten kurtulduysa, denemeciliğimiz yapay söz oyunlarına dayalı sözcüksel bir yığışım olmaktan sıyrıldı, yeni bir soluk, yeni bir açılım kazandıysa Ataç’ın büyük payı vardır bunda. Elbette bizde denemenin soran, sorgulayan, uyarıcı bir yönseme içine girmesinde de. Denemeciliğimizin Ataç boyutu, en yalın anlamıyla bunları içerir.

kitap-lık 91 çıktı!

 

Aylık edebiyat dergisi kitap-lık, Şubat sayısıyla birlikte okurlarına Yüz Yıldan Denemeler adlı bir deneme antolojisi hediye ediyor. Selahattin Özpalabıyıklar'ın hazırladığı 152 sayfalık kitapta, Samipaşazade Sezai'den Oğuz Demiralp'e, 35 Türk denemecisinden birer deneme yer alıyor.

“Deneme Edebiyatı” adlı bir de dosyanın yer aldığı dergide Judith Hermann ve Cemil Kavukçu söyleşileri, Le Clézio ve Adnan Binyazar'ın denemeleri, İlhan Berk, Lale Müldür ve Serdar Koçak'ın şiirleri, Seyhan Erözçelik'in müdavimi olduğu kahveleri anlattığı ilginç yazısı, Menekşe Toprak ve Şamil Potur'un öyküleri, Seyit Göktepe'nin Selçuk Baran'ın öykücülüğü üstüne yazısı dikkati çekiyor.

BİRKAÇ TAŞIN ARASINDAN GEÇTİĞİNİ GÖRMEK İÇİN/ H. İhsan SÖNMEZ

2005-12-22 · Kategori: Deneme

BİRKAÇ TAŞIN ARASINDAN GEÇTİĞİNİ GÖRMEK İÇİN

 YOL VARMAYI BİTİREMEZ HİÇBİR ZAMAN *             

 

 

 İnsanlar arasında bağları güçlendirecek, insanları birbirine bağlayacak, onlara ortak bir geçmişin ve ortak bir geleceğin sorumluları olduğunu duyuracak tek ortam sanattır. Şüphesiz ki güzellik dediğimiz şey ve içeriğindeki bugünkü 'çağdaş estetik' doğrudan doğruya sanatın alanına girmektir (A.T) Eski estetik kuramsal estetikti, metafizikti ve düşünceden yola çıkıyordu. Yeni estetik tümüyle somuta yani yapıta ve güzelin kendisine dayanmaktadır. Buna göre acaba şöyle diyebilir miyiz! Kurama ve metafiziğe bağlı estetik, güzeli ortaya koymak içindi; bugün ise güzel ortadadır.

Hemen şu soru aklımıza geliyor. Gerçekten güzel ortaya konabilmiş midir? Alıcısı ya da değerlendiricisi olmayan sanat yapıtı zamanın ezici gücüne karşı koyabilmiş midir? Nesnel zamanda yerini alabildi mi? Sanatçılar Tanrı tarafından yükümlendirilmiş kişiler midir ve dünyayı insanlaştırmak için mi gelmişlerdir? Niçin yaşam kısa, sanat uzundur.? Sanattan çıkmış bir sanata, sanat diyebilmek mümkün müdür? Sorular uzayıp gitmektedir...

Elbette öteki ben'imde sanat diyorum, ama asıl ben'im; yanıtımın hayır olduğunu söylemektedir. Asıl ben'imi doğrulayan bir çok olay ve yaşadıklarımız, Tolstoy'un yazdığı şu mektubu bize anımsatmaktadır.

" Toplumumuzda  bilimlerin ve sanatların oynadığı kötü rol, kafalarında bilginler ve sanatçılar gezdiren sözde uygarlaşmış insanların papazlar gibi ayrıcalıklı bir sınıf oluşturmasından ileri geliyor"

Bir an tüm sanat kuramlarını ve soruları, söylenmişleri kenara bırakalım ve düşünelim. Dünya insanî duygular yönünden gittikçe neden insansızlaşıyor? İkincisi tüm kuramlara karşın sanat ve içerdiği estetik; insanı, insanlaştırmaya yetmiyor mu? Sorun bu gibi görünüyor.

Bana göre bütünsel olarak sanat dediğimiz şey, insana ve yaşadığı dünyaya karşı samimiyeti kaybetmiş, kullandığı simgeler aracılığıyla da sanatçılar, insanlığın ortak geleceğinin sorumlusu olmaktan hayli uzaklaşmıştır (İ.S.) Günümüz insanî ne yazık ki kendisini tanımlayamadığı dünyada, bir anlamsızlık savaşının içine düşmüş görünmektedir. Biraz ileri söylersem, insanın gittikçe kendinden uzaklaştığı bir savaşımın içindeyiz. Günümüz çağına bilgi çağı demek gibi bir yanlışa düşmemek gerek çağ bence "karbon çağı."

İnsan olamadığınız yerde sanatçı olmanın ne önemi olabilir ki! Şiir için söyleyeyim bari. Sanıyorum kavram olarak  ritm ve ses  verilememiş ki insana, şiddet / paranın ritmik sesinden ve müphem cinnet çığlığından daha büyük bir haz (!) alır olmuş in(!)sanî dünyamız. Hani bir laf vardır su sesi, para sesi, kadın sesi.Ayıp olmasın bir seste ben ekleyeyim 'silah sesi'. Ne kadar ritmik değil mi(!) Paz'ın bir şiirinin şu satırları aklıma geliyor.

"Birkaç taşın arasından geçtiğini görmek için yol varmayı bitiremez hiçbir zaman" İnsanlıkta bu yolda yürüyor galiba ne dersiniz.

Şiir, sanatın en zor olanı. Şairlere en büyük yaratıcının yükümlü kıldığı(!) kişiler dersek her şairin bu yükümlülüğü yerine getirdiği elbette söylenemez. Niyet fakiri olduğumuz söylenebilir. Yok efendim şiir hiçliğe adanmakmış, yok şiir insandan ve dünyadan uzak olmalıymış, şiir harflerle yazılırmış daha neler. Hadi bir tanede benden olsun. Şiir nokta ile yazılır hatta noktasız bile. Boşluk şiirdeki en iyi çağrışımdır. Anlam zaman aşımına uğramış harflerdir. Harfi önünden arkasından çıkarırsam kendim kalırım. Şimdi ben şiirim. Ya insan; boş ver canım sadece bir avara kasnak o (!)

Sanatta bir iletişim sorunu olduğu açıktır. Sanatçı bir düşünceyi daha doğrusu bir düşünce ve duygu bütününü iletebildiği zaman ya da iletebildiği ölçüde sanatçıdır. Döngüsü bir tarafa, sanatın içinden, insanı çıkardığımız an geriye ne kalır doğrusu çok merak ediyorum. Rıfat Ilgaz'ın dediği gibi belki de  bir korkuluk.

 

 AYDIN MISIN

 

Kilim gibi dokumada mutsuzluğu

Gidip gelen kara kuşlar havada

Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden

Tabanında depremi kara güllelerin

Duymuyor musun

 

Kaldır başını kan uykulardan

Böyle yürek böyle atardamar

Atmaz olsun

Ses ol ışık ol yumruk ol

Karayeller başına indirmeden çatını

Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm

Alıp götürmeden büyük denizlere

Çabuk ol

 

 

Tam çağı işe başlamanın doğan günle

Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden

Her satırında buram buram alın teri

Her sayfası günlük güneşlik

Utanma suçun tümü senin değil

Yırt otuzunda aldığın diplomayı

Alfabelik çocuk ol

 

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış

Tel örgüler çevirmiş yöreni

Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende

Bende geçti mi demek istiyorsun

Aç iki kolunu iki yanına

Korkuluk ol

 

Dipnotlar

 

1.Timuçin, Afşar (2000) Estetik, İstanbul, Bulut Yayınları

2.Andrevs, Walter G.(2000)Çev: Tansel Güney, Şiirin sesi Toplumun Şarkısı, İst, İletişim yayınları

3.Çapan, Cevat (2000) Şiir Atlası 2, S.37İstanbul,Kavram yayınları

4.Ilgaz, Rıfat (2002 ) Bütün Şiirleri, İstanbul, Çınar yayınları

*Octovia Paz

Ah Kalbim... Burgaç Hengame/ H. İhsan SÖNMEZ

2005-12-22 · Kategori: Deneme

AH KALBİM… BURGAÇ HENGÂME

 

                               SÖYLESENE HANGİSİNİ SEVEYİM !

 

 

 

 Boğaziçi geçilirken, metropolün rengi kırmızıya çalıyordu. Gökyüzü, simli siyah geceliğini çıkarmış, grî sabahlığını giyiyordu. Yedi tepenin mahyalarındaki ışıklar bir bir kayboldu. Alnımızdaki nefha, gözümüze  perde çeken teşne bulutların mağrur damlalarına bırakıyor yerini. Damlaların azizliğine uğradı yüzümüz. Esenler otogarının peronlarındaki ürkek ayak sesleri, yolcu otobüslerinin yorgun motor sesine karıştı. Kentin atar damarında, ilk dakikalar yaşanıyor. Burgaç hengame birazdan başlayacak. Şehr-i İstanbul'un yaldızlı bilinçaltında, aşık olduğum  muhteşem kadınla virâne bir kalabalığa sığınacağız. Kalabalık aryasında hükümrânlığını  kaybedecek,  içimizdeki mağrur sessizliğimiz.

 

  Güzelim şehrin gizemli bedenine, usu kayıp, ucube yapı ve kavramlar ile  kimliksiz insanın dar geldiğini anlamak zor değil. Yaşayanlarından duyarız da iç çekeriz insan yaşamlarına. Binlerce yıllık ihtişamlı ve lirik öykülerini, kaldırımlarında ve mistik atmosferinde saklayan mavi İstanbul, kimliği tespit edilememiş bir ölü gibi, kayıp mezarlığına defnediliyor sahiplerince. Şehrin sessiz bedduasını duyuyor sezgilerimiz. Şeddeli eşeklerin (!)  İstanbul kuşatmasını izlerken, yerli yersiz çalan klaksonlarla irkiliyoruz. Ah… Sizinde talihiniz kapalı kent çatılarının üzerinde üşüyen kirli  kuşlar. Böylece bir güne daha başlıyor düşçü İstanbul. O ki hancı biz değil miyiz  muhteris yolcu!

 

Tüyap Kitap fuarı'na gideceğiz. Yazar dostlarımız var bizi bekleyen. Kitaplarsa en iyi arkadaşımız. Çetrefil misineye dönmeden ortalık, erkenden orada olmalıyız! İki bilet alarak metroya bindik. İzlediğimiz insan çehreleri şehrin soylu ruhuyla çelişkili, gündelik süflî yaşantıyla uyumlu. Yoksa! Biz mi yanlış yorumluyoruz negatif görüntüleri…Merhabasız suratlar, çantalara sızan bakışlar, güzel görünmeyi ihmal etmiş birkaç kadın, göğsünden fışkıran kılı kadar suç işlediğine kanî olduğumuz tipik Sultanahmet ya da Tahtakale magandaları.Sahiden bu şehrin sakini, şu gözlediklerimiz olabilir mi acaba? Bir kişinin elinde kitap görsem son azı dişimi kıracağım, dedem şaman aşkına. Bilgili, temiz giyimli, güler yüzlü, saygısı duruşundan belli kişi, er kişi niyetine boylu boyunca uzatılıyor vagonlara. Olur olmaz bir kalabalıkta bağırıyor işte. Nasıl bilirdiniz… İyiiii.! Peki neyi bilirdiniz? Konuşmuyor ki…ilahî sûkut.

 

Dakikalar yelkovan rotasında viya zamana açılırken, Yenibosna üst geçidinin altından Silivri yönüne giden dolmuş midibüsün içinde buluverdik kendimizi. Beylikdüzü'nde ineceğiz, ama ne zaman! Satın almayacağız ama geçtiğimiz durakları, kavşakları, binaları alıcı gözüyle inceliyoruz. Destursuz estetik dedikleri şey bu olsa gerek. Yanlış söylüyorsak bizi düzeltin ama sanki İstanbul'un her şeyi aceleye getirilip kentsel yasak savılmış. Görünen köye kılavuzluk etmek ha! Bir kalem geçelim. Ama yine de şehrin estetik hanesine kocaman bir eksi koymayı ihmâl etmiyorum.. Ama hatlarda çalışan minibüs/midibüs sürücülerinin hanesine koyacak kocaman bir artı cebimde. Yahu adamlar bu kalabalıkta trafiği kontrol ediyor, hangi noktada trafik polisleri pusuda, onu izliyor, durakta bekleyen yolcuyu kaçırmıyor, kırmızı, sarı her neyse yeşil trafik ışıklarını kontrol, gaz fren gaz , dolmuşun içine kaç kişi bindi indi. İşin birde nakdî bölümü var, para alıyor üstünü veriyor, kasayı kontrol ediyor, yolcunun ineceği yeri hafızaya alma, üstüne üstlük fırsat buldukça da aynadan güzel bayanları dikizleme.Eee zor işler bütün bunlar. Tarih, çoğrafya, geometri, matematik hatta birazda metafizik ister. Bizim sürücü beş numaradaki pürçekli kızı kese dursun ' Eteküm ekmek öhe pilavek-ün minel patlîcani v-el kabak's ' deyip  TÜYAP önünde iniyoruz. Ez cümle, amiiin.

 

Bugün şansımızın zembereği kırılmış olmalı. Fırtına ve yağmur yakamızda. Sırnaşık poyrazdan kurtarıp, zor atıyoruz kapıdan içeri kendimizi. Salon kapılarının açılmasına bir saat var. Giriş kapısının sol tarafındaki kafede oturup gazeteleri ve fuarla ilgili dokümanları karıştırdık. Önce görmemiz gerekenler var. Onlardan başlayıp birkaç kitap alıp daha sonrada tüm salonları gezmeye çalışacağız. Akşama kadar vaktimiz bonus. Söylemeyi unuttum bugün, günlerden çarşamba öncesi.

 

Giriş kapısının önüne peş peşe gelen okul servisleri, öğrenci taşıyor. Öğretmenleri gözetmen. İçerde bir çığlıktır ki sormayın! Çocuklar çomak sokulmuş arı kovanına çevirdi salonu. Taranmış saçlarını, minik ellerini, parlayan gözlerini, rengarenk okul önlüklerini  ve meraklı bakışlarını,  büyük bir keyifle seyrediyoruz. Günün albenili anları. Poster ve afişlere bakarken de bayram yapıyor geleceğe dair düşlerimiz.

 

Kendini  kaybeden düşlerimizi gerçeğe kapatırken, kapılar açılıyor. İki numaralı kapıdan girdiğimizde, bu salonun solunda bir, sağında başka bir bölümle karşılaşıyoruz. Konferans salonları hariç birbirine iç bağlantılı üç bölümden oluşturulmuş. İki bölümde yayınevleri, kitaplar, diğerinde dernekler, sivil toplum örgütleri ve görsel sanat sergileri göze çarpıyor. Geniş bir alan. Aslında gezmek için tam üç gün ayırmak gerektiğini düşünüyoruz. Ne yazık ki zaman kıtlığımız nedeniyle ancak bir günümüzü ayırabileceğiz. Yaklaşık dört yüz yayınevi veya kitabevi, on binlerce kitabı okuyucusuyla (!) buluşturuyor. TÜYAP Kitap Fuarı'nın yirmi dördüncüsü düzenleniyor bu yıl ve üç yüz elli bin kişinin gelmesi bekleniyor. Geçen sene iki yüz atmış altı bin kişi fuarı gezmiş. İstanbul'un on beş milyonluk ve yetmiş iki milyonluk Türkiye nüfusuna göre en büyük kitap fuarını gezen sayısı bu kadar. Buda iyidir diyor ve nedense hiç şaşırmıyoruz. Çünkü bu ülkede artık klasikleşen bir deyim oldu "  Okumak mı!  Niye ki "

 

İlk uğrağımız "Çınar Yayıncılık." İyi bir sunum. Sergilenen eserlerde Sınıfın Efsanesi Rıfat Ilgaz'ın, cesur yüreğinin çarptığını hissediliyor. Kitap sayfalarının arasına kimsenin görmediği şu notu iliştiriyoruz. " Bilsek ki suç sende, bizde çekerdik kendimizi darağacının gölgesine." Erkenci bir sonbahar!, Babasının köklü çınar ağacından düşen yaprağı, İstanbul'da yeşertiyor oğul Aydın Ilgaz. Efsanenin ona bıraktığı sadece bir küçük çınar yaprağı, bir dizi yapıt ve Hababam Sınıfı. Kendisi ve eşiyle standın ortasında oturup son üç ayı değerlendiriyoruz. Üç saat boyunca ilginç anılar dinliyoruz. Efsanenin "Gökdelen" isimli şiiri üzerine bir anısını anlatıyor Aydın Ilgaz.

 

"Amerika' da Uçak mühendisliği okumaktaydım. 1964-1965 yılları. Üniversitede öğrenciyken başka bir üniversitede ek olarak aldığımız estetik mühendisliği dersinde, Japon "Yamasaki" isimli öğretim görevlisi Özgürlük Anıtı'nın karşısına yapılabilecek ikiz kuleleri düşünsel proje olarak bizlere anlatmıştı. Yurda döndük. Yıllar sonra ikiz kulelerin aynı mühendis tarafından inşa edildiğini duyduk. Tesâdüf, 1982 yılında  İstanbul'da, Yamasaki ile bir yemekte karşılaştık. Yıllar sonra farkına vardım ki; Meğer babam Rıfat Ilgaz 1968 yılında yazdığı "Gökdelen" isimli şiirinde, gök kuşağı belinden düşen, bir kıyıda ağlayan, yüzyıllara ışık tutan, yanakları öfkeli, etekleri kanlı bir kadının (özgürlük anıtı) baktığı; karşısında perdeleri çekili bir gökdelenin, güneşli bir coğrafyada takvimsiz bir kasırgada Asya kıyılarından esen bir rüzgârla yıkılacağından söz etmiş. Fırtınanın, kitapların yazdığından daha önce başladığını ve yıldızları tek tek düşen bayrağın, boşlukta yere düşeceğini (Amerika'nın Çöküşü) toplumcu ve şair bilgeliğiyle imlemiş. Bütün bunları okuyunca hayretler içinde kaldım, onun neyi bildiğini gerçekte sonradan öğrenecektim."

 

Sonra bu güzel söyleşiye son vererek kitaplara bakıyoruz. Yayımlanan iki kitap hediye  olarak bizlere veriliyor. Şükrü Ersoy'un 'Tsunamide Sörf Olmaz' ve Yalçın Ergir'in Düş Hekimi-5 'Yalnız Ağaç'  isimli yapıtları. Kitapları hediye olarak almak güzel şey ve teşekkür ederek oradan ayrılıyoruz.

 

İkinci uğrağımız İleri Yayıncılık. Özgür Erdem'le Nerimanov' 'yapıtları üzerine sohbet ederken bir telefon mesajıyla 'Attîla İlhan'ın ölüm haberi geldi. ' Kötü haber tez ulaşır derler' ya, üzücü bu haberde kurala uyuyor ve salonda bir çırpıda kulaktan kulağa yayılıveriyor. Bir gün önce eserlerini, ünlü şaire  imzalatanlar ve onu yakından görenler üzgün. Kendisi için not defterimin bugünkü sayfasına şunları düşüyorum.

 

"O iyi bir şair, iyi bir yazar, toplumcu ve Atatürkçü düşünce adamıydı. Sanatı ve düşüncesini topluma aktarmayı başardı. Bir ömür çok çalıştı. Çok üretti. Toplum için gerçekçi tespitler yaptı. Eserleri yaşıyor ama kalbi durdu. Ölüm haberini katıldığım TÜYAP kitap fuarında dostlarla sohbet sırasında gelen bir cep telefonu mesajından öğrendim. Herkes çok üzüldü. O yüz ifadeleri çok şey anlatıyordu. Herkes bir yakınını kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor. Bir gün önce birçok okuruna ve arkadaşına kitaplarını imzalamış. Onları en çok üzende bu oldu. Başımız sağolsun"

 

Birkaç kitap alarak, dağılmış dikkatimizle Gerçek Sanat Yayınları Standına giderek, çocuklara kitap imzalayan yazar Güngör Gencay'ın yanına oturuyoruz. Attila İlhan'ın ölümünü benden duyunca elindeki kalemin düştüğünü gördüm. Çok Üzüldü. Bir saat kadar da orada sohbet ettik. Yakından tanıdığım birkaç şair ve yazar arkadaşımın eserleri burada sergileniyordu. Satışların nasıl gittiğini sorduğumuzda iç açıcı bir yanıt alamadığımız için üzülüyor ve bir zaman sonra da oradan ayrılıyoruz.

 

Varlık Yayınları'ndan derginin eksik olan sayılarını tamamlıyor ve dikkatimizi çektiği için ilerdeki Ermenistan standına giriyoruz. Görevli İngilizce konuşuyor. Anlaşmak durumunda değiliz. Türkiye'de stand açan Ermeniler niçin Türkçe bilen biri görevlendirmez acaba! Diye düşünüyoruz.

 

Daha sonra Yom Yayınları'na geçip, sanat dergilerinden şiirlerini tanıdığım İbrahim Halil Baran'la tanışıyor ve kendimizi tatlı bir sohbetin içinde buluyoruz. Bu sırada Baran'ın 'Sular Dîvanı' isimli şiir kitabını satın alarak kendisine imzalattık. Suyun kıymetiyle imzalanan kitabın arka kapağına Mehmet H.Doğan'ın yazdığı ' yeni bir şiirin ayak seslerinin doğudan geldiğini ' belirten metni okuyarak iyi dileklerle sergiler bölümünün yolunu tutuyoruz.

 

 Peş peşe gezdiğimiz resim ve heykel sergilerinden aldığımız zevki tam içimize sindirecekken en büyük fotoğraf sergisiyle karşılaşıyoruz. 'Son Yüzyılda Türkiye'de yaşayan Ermeniler Sergisi' Arka alanında Alman 'Henry Böll' isimli bir vakıf karşımıza çıkıyor. İl il Türkiye'de yaşayan Ermenilerin eski fotoğraflarını ve tarihte ne yaptıklarını koca koca resimlerin yanlarına Türkçe yazmışlar. Tüm illeri bitirip şöyle uzaktan bakınca ' Demek ki bu insanlar burada yaşamış, onların yurdu burasıymış …ha, ama şimdi bunlar nerede diye' düşünenler, öyleyse iddialar doğru' Türkler Ermenilere soykırım uyguladı ki şimdi yoklar ' çağrışımını izleyenler nezdinde yaratabilmek için ince düşünülmüş, art niyetli bir sergi olduğunu görüp üzülüyoruz. Serginin Türkiye kamuoyuna verilmek istenen psikolojik bir ileti olduğunu yadırgıyor ve kınıyoruz. Bunlara bu serbestinin verilmesini ise hoşgörü kavramıyla bağdaştırmıyoruz. Zira " Hoşgörü sahibi olmayanlara gösterilecek gereksiz hoşgörünün, sahibinin hoşgörüsüyle birlikte, kişiliğini de yok edeceğine bilmekteyiz "  şöyle ki bizde bir söz vardır " Müflis tüccar aç kalınca veresiye defterini karıştırırmış" bu vakfın ve Ermenilerin yaptığı bundan farksız. Eğer veresiye defterini biz açarsak üç kıtadan hesabını kimden sormamız gerekecek doğrusu bunu bizde bilmiyoruz(!). İstanbul'un göbeğinde bu Ermeni sergisi açılırken aynı tarihlerde Erivan'a Avrupa Konseyi'nin yasal seçim gözlemcisi olarak giden Türk Üye Ömür Aybar'a sırf Türk ve Müslüman olduğunun anlaşılması üzerine yapılanları hangi hoşgörüyle bağdaştırabiliriz! Hoşgörümüze sığınarak salondan çıkıyoruz.

 

Akşam oldu sayılır! Dışarı çıktık ve Ataköy'de bizi bekleyen değerli dostumuz Kenan Önal'ın evine gitmek üzere fuar servislerinden birine bindik. Yolculuk iki saat kadar sürdü. Zamanımız çalınıyor. İş gücü kaybı ve akaryakıt sarfı egsoz dumanlarından havaya karışıyor. Görünmez kalem. Trafik, İstanbul insanında ruhsal depresyona neden olmuş. Alın işte bizim ' dingilzâde ' sürücümüz yetmiş yaşının üzerindeki beyefendi ve hürmet etmesi gereken yolcusuna kaba davranmaktan hatta hakaret etmekten kendini alamıyor. Trafikten çıkaramadığı hıncını yolcusundan çıkarıyor. Düz yol olsa trafik canavarı olması kaçınılmaz. Yaşlı adamın söylediği tek şey " beni köprünün altında indirir misin evladım " sözü. Adamcağıza ağzına geleni söyledikten sonrada özür diliyor, ama özrü kabahatinden büyük " Af edersiniz oruç tutuyorum da  onun için sinirliyim "

 

        Çok şükür, üçüncü saatin sonunda Ataköy beşinci kısımda dostumuzla birlikteyiz. Epeyce olmuş birbirimizi görmeyeli. Sabaha kadar  konuşup sohbet ettik. İstanbul ve insan içerikliydi konuşmalarımız. Pencereden görünen camilerin mahyalarına bakarken ezan sesiyle günün yorgunluğunu üstümüze örtüp bu günü şiir gibi sayıkladık.

 

' Yürüdükçe bu şehirde, sokaklar kaçar caddelerine kaçıyor birden. Yürünmüş her adımda insanlardan bin bir sır, nasıl gizleniyor kaldırımlara. Baksanız iki sokak arası görünmez  ve dönerken kendisine her kir, bilemeyiz ki kaç sokaktır sabaha karşı uyuyan bu şehir '

         

        Bugün Çarşamba, düne göre hava çok  daha iyi. Yağışta yok. Metroyla Ataköy'den Aksaray'a geçiyoruz. Son durakta inerek ofisinde bizi bekleyen yazar avukat Hüseyin Özbek'in ofisine gidiyoruz. Sıcak ve dost bir ilgiyle karşılanıyoruz. Özbek, İstanbul Barosu Genel Sekreteri. Aktif sosyal çalışmaları var. Bu nedenle sohbetimizin konusu da makaleleri, Ermeni Sorunu, TÜYAP Kitap Fuarı , dernekler ve sosyal çalışmaları oldu. Kendisinin yazmış olduğu "Türk Kalesi Yıkılırken" isimli eserin ayrıntıları üzerine uzun uzun konuştuk. Birkaç saat sonra izin istedik ve vedâlaşarak ayrıldık. Yayan Eminönü'ne kadar yürüyeceğiz. Bâb-ı Ali Caddesi'ne uğramak gibi bir düşüncemizde vardı ama yanımızda taşıdığımız kitaplar bunu engelleyecek gibi. Ne de olsa kitap taşımak zordur. Hele hele kafanızda daha da.

 

        İstanbul'un kalbinin attığı caddeyi boydan boya yürüyoruz. Lâleli ve Fatih'te çok sayıda Rus veya Beyaz Rus kadın göze çarpıyor. Giyim eşyası alışverişi yaparken görüyoruz. Her mağazanın önüne dizili güzel mankenler(!) tanıtım yapıyor. Beyazıt geçilirken kaldırımlardaki tek tük zenci satıcılar yarım Türkçesiyle çığırıp duruyor. Sultanahmet'e yaklaşırken Avrupalı turistler yoğunlukta. Sultanahmet Parkında kısa bir soluklanıyoruz. Fotoğraf çekenler, volta atanlar, kapkaç peşinde olanlar, ne ararsan o bu meydanda. Ayasofya'yı çok sayıda gezene rastlıyoruz. Öyle rehberler göze çarpıyor ki onlara çarpılmamak olanaksız. Bazıları turist rehberinden geçtik, tıpkı mapushâne kaçkınına benziyor. Bu insanların resmi rehber olduklarını sanmıyoruz. İyice bir nefes alıp  devam ediyoruz. Gülhane Parkı'na girmeden Eminönü'ne kadar iniyoruz. Caddelerde derkenar onarımlar göze çarpıyor. Ara sokaklara baktığımızda her taraf çöp. Yürüdüğümüz caddede insanın kendisini hissetmesi imkânsız. Ama bir türlü nerede olduğumuzu da anlayamıyoruz. Ah İstanbul sana ancak 'Seni seven girsin düşlerine' diyebiliyoruz.

 

        İftar saati yaklaşıyordu. Usumuza yansıyan iki günlük görsel çelişkinin sonunda, akşamcı martıların gölgesinde bindiğimiz araba vapurunun, pervaneleri dönmeye başladı. Sevdalı beyaz köpükler rapsodisi.  İşte! İki sevgili, İstanbul ve bir kadın. Yaşanmışlığımız, boğazın koyu mavi sularında kaybolurken, sevgiliye baktım. Her türlü varlık çelişmenin getirdiği devinimle var oluyor. Bir şey hem kendisinin aynı, hem de kendisinin aynı olmayanıydı. Onun sıcak ellerini tutup boğazın akıntısına düşen mahya ışıklarını teker teker sayarken dudaklarımdan şu sözler döküldü.

 

                                                     ' Ah kalbim burgaç hengâme…Söylesene hangisini seveyim' 

           

 

     

 

ELİM ELİNE DEĞSİN/ H. İhsan SÖNMEZ

2005-12-22 · Kategori: Deneme

                                               ELİM ELİNE DEĞSİN

                                              ISITAYIM ÜŞÜDÜYSE

                                    BOŞA GİTMESİN SON SICAKLIĞIM                                   

 

                                              

 

 

                                             

 

            Gerçektende ateşi 39.5;nabzı 97 idi. Ne yapmalıydık? Doktor istemezdi...İğne vurunmaz, ilaç yutmazdı...Çözüm yine kendisinden geliyordu: Bir şeyler yapalım ! Örneğin kanyak!...Bir yudum belki ateşi düşürür! İkincisi!...Cide! Cide'den konu açın, konuşun! Aklımı Cide'ye götürün!...O zaman dinlenirim ve ateşimde düşer...

         Rıfat ILGAZ, şair, gülmece ve öykü yazarı, romancı.

7 Mayıs 1911'de Cide'de ahşap bir evde doğdu. Annesinden duyduğuna göre ' Derin Kar'da dünyaya gelmişti. Derin kar, Karadeniz kıyılarına 1910'da yağmış. Kimi yerlerde evlerin saçaklarına kadar yükselmişti. Annesi şubat ayında salı günü doğduğunu söylemişti. Karadeniz şivesine göre salıya 'saali' dendiği için annesi adının Salih olmasını önermiş, babası 'Hadi Ordan ! Salı ile Salih'in ne ilgisi var demişti.

Mayıs / Aralık 1911 annesinin sütü yetmedi. Babasının hekim arkadaşının önerisiyle Kargacak Köyü'nden Kezban Teyze'ye keçi sütü ısmarlandı. Mehmet Rıfat keçi sütüyle beslenmeye başladı. Annesi ona kızınca "N'olacak ,keçi sütü ile beslenmiş ,onun için keçi inadı var onda "derdi.

             Eylül 1917 Cide'de ilkokula başladı. Öğretmeni Hilmi Bey (Erdem) idi. Mütareke yıllarında İngilizlerin Kuleli'yi, Harbiye'yi kapatması üzerine İstanbul'dan ayrılmış, babasının şube reisi olduğu Cide'ye gelmiş asker kökenli bir öğretmendi. Kısa sürede birinci sınıfı geçti. Sınıfın birincisiydi. Altı saat yürüyerek okula gelen çarıklarını kapının önünde sıyırıp,sınıflara çıplak ayaklarla giren bir çok sınıf arkadaşı vardı.

              9 Eylül 1922 Yunanlıların denize döküldüğü gün Cide'de çarşı ortasında kurulmuş defnelerle donatılmış sayvanda " Ey Halk Yaşa, Ey Sevgili Millet Yaşa, Varol "diye seslendi.

               Temmuz 1923 yaz mevsimini Samsun 'da ağabeyinin yanında geçiren Ilgaz, Sebat Kitabevi'nden 'Cesur Gemici' kitabını aldı ve bu kitaptan esinlenerek "Rahime Kaptan" romanını yazmaya kalktı. Onun cesur gemicisi erkek değil kadın olacaktı. Cideli Rahime Kaptan...Rahime Kaptan'ı bir gün ayna kıç takasında görmüştü. Başına laz Başlığı bağlamış, kara kaytanlı cepkenine yakışsın diye bir de zıpka giymişti. Ayaklarında da çapulalar vardı. Başka bir gün onu kucağında mavzerle de görmüştü.

                Ekim 1923 Terme'de ilkokulun altıncı sınıfına başladı. Sonra sıtmaya yakalandı. Cumhuriyetin İlanı'nın top seslerini yatağında duydu. Bu yatış üç ay sürdü.1924 ortaokulu ablasının yanında okumak için Terme'den Kastamonu'ya geldi. Kitaplar alıp okuyordu. Bir yandan da ikinci roman denemesine girişmiş,"Hırsızı Beşiktaş'tan tramvaya bindirip ,Üsküdar'da indirmişti"

                 1926 Babası Hüseyin Vehbi Bey'den bir mektup aldı.Hüseyin Vehbi Bey

şöyle diyordu;

                 "Oğlum, ben senin mühendis, doktor olmanı düşünüyordum. Sen kalktın şair oldun,  yazar oldun. Ne istersen ol karışmam; ama neyi iyi yapacağına aklın yatıyorsa onu yap. İstersen zurnacı ol; ama zurnayı en iyi biçimde sen çal!..."

                 1926 TBMM'nin açtığı İstiklal Marşı Yarışması'na bir şiirle katıldı. Bir süre sonra arkadaşı Hilmi cebinden bir zarf çıkararak uzattı. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan geliyordu. Bakanlık teşekkür ediyor, bu yolda devam etmesi istenerek başarı diliyorlardı.

                   6 Temmuz 1927 Rıza Tevfik'in "Kabr-i Fikret-i Ziyaret" şiirinden etkilendi. Oturdukları Kastamonu'nun Aycılar Mahallesi'nde bir mezarlık vardı. Mezarlığın üst yanındaki tümseğe oturdu, bu şiiri okudu. Hayalinden bir sevgili yarattı. Sonra ölmüş bu mezarlığa gömülmüş olduğunu varsaydı. Sevgilimin Mezarında isimli Şiiri yazdı.

 

Issız yollar içinde düşünceyle gezerken

İçimdeki sızıyı bu yolla da sezerken

Dimağımı mazinin hatırasında ezerken

O harap mezarınla yine mi karşılaştım

 

Üstündeki topraklar yoğrulmuş külçeleşmiş

Zamanın pençeleri yer yer çukurlar eşmiş

Yoksa beni arayan nazarların mı deymiş

Yine sükut bulmayan denizler gibi taştım

 

Mezarını kaplayan bu çiçekler ne solgun

Üstündeki benekler gözlerinden de dolgun

Yaşadığın son günler hayatım kadar olgun

Bu coşkun yaşayışa sen öleli alıştım

 

Her gece uğraştığım hayal senindir ey kız

Kalbimde parlamadı başka aşk, başka yıldız

Söyle mezarcığında kalbim kadar mı ıssız

Ölüm kadar mı basit...mabet kadar mı sessiz

 

                  27 Temmuz 1927 yayınlanan ilk şiiri "Sevgilimin Mezarında"oldu. Bu şiir Kastamonu'da yayınlanan Nazikter Gazetesi'nin aynı tarihli sayısında çıktı. Çalçene ve Açıksöz gazetelerinde mizah hikayeleri basıldı.

                 Mayıs/Haziran 1930, Kastamonu Öğretmen Okulu'nu bitirdi.1931'de Gerede Misak-ı Milli ilkokulu'nda çalıştı.1934 yılında başladığı askerlik görevi on dört ay sürdü. Terhisinde Akçakoca'daki  eski görev yaptığı okuluna döndü. Aynı yıl "ILGAZ" soyadını aldı.  Soyadı almayana maaş verilmeyeceğinin söylenmesi üzerine Tosya'da ki ağabeyine ulaşmak istedi ise de ile iletişim sağlayamadı. O zamana kadar nüfus teskeresinde 'Paçacıoğlu diğer mahdumu Mehmet Rıfat' yazılıydı.Öğretmenliğini,  sanatını, edebiyatını Kastamonu'da kazandığı için Kastamonu'yu simgeleyen bir soyadı bulmak zorundaydı.Böyle olunca da 'ILGAZ' soyadını seçti.

                 Ekim 1938, Tüberkülozunun ilerlemesi üzerine İstanbul'a gitti.Yakacık Sanatoryumuna yattı.1940 Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde okumaya başladı. Burada Hasan Tanrıkut, Salah Birsel ve Sabahattin Kudret AKSAL ile tanıştı.1943, ilk Kitabı Yarenlik'i Sebat Matbaasında çalışan dizgici Avadis Aleksanyan'ın yardımıyla kendisi bastırdı.

                 İkinci Dünya Savaşı başladı. Sıkıntılı yıllar. Şiirleri de buna paralel gitti.1940 toplumcu/gerçekçi kuşağın oluşmasında savaşın büyük etkisi oldu.Şubat 1944 Sıkıyönetim kararı ile Sınıf adlı şiir kitabı toplatıldı.4 eylül 1945 Heybeliada Sanatoryumunda  yeniden tedavi görmeye başladı.Hem yatarak tedavi görüyor hem de çalışıyordu.Şiirin yanında düz yazı ile uğraşıyordu.Hem de tutukluydu.Oğlu Aydın ILGAZ şunları söyledi o günler için.

                 "Behçet Necatigil ile birlikte  Heybeliada Sanatoryumuna babamı ziyarete gittik.Ne o! Babamı ayaklarından zincirle beyaz borudan  yapılmış karyolaya bağlamışlardı. Demek benim babam odadan bile kaçmaması gereken önemli bir adamdı..."

                  1937'den 1946'ya kadar Çığır, Oluş, Yücel, Hamle, Varlık, yürüyüş, Pınar, Ant, Yurt, Dünya, Ses ve Gün Dergilerinde yazdı.

             14 Mayıs 1946 Aziz Nesin'le birlikte " Marko Paşa" isimli mizah gazetesi çıkardı. Eylül 1948 Yaşadıkça isimli şiir kitabı Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. 1951-1953 yıllarında Beraber ve Yeryüzü dergilerinde göründü. Ocak 1953 Devam adlı şiir kitabını kendi olanaklarıyla bastırdı.1954 Üsküdar'da Sabah Oldu adındaki şiir kitabının ilk baskısı Tan yayınlarından çıktı. 23 Şubat 1956 İlhan Selçuk Yönetimindeki haftalık Dolmuş mizah gazetesinin yazı kadrosuna katıldı.İlk yazısı Sekizinci sayıda yayınlanan 'Aslan Payı' adlı öyküsüdür.Bu gazetede değişik isimlerle mizansal yazılar yayınladı.

            Mayıs 1957 Hababam Sınıfı yazılarının  bir bölümünü bir kitapta topladı. Kitap olarak derleme önerisi İlhan Selçuk'tan geldi.Turhan Selçuk kapak çizdi. Ilgaz adını koymak istemedi.Dergide ki gibi yazarı 'Stepne' yazıldı. O, Rıfat Ilgaz adının şair olarak anılmasını istiyordu. Kitap beş bin sattı.1959 Gar Yayınları'nı arkadaşı Süavi ile birlikte kurdu. Aynı yıl içinde Gar Yayınları Mizah serisinin birinci kitabı olarak 'Bizim Koğuş' yayınlandı.

            20 Mayıs 1960 Bir başka kente sürgüne gönderileceğini öğrendi. Nereye gitmek istediği soruldu. Adapazarı'nı tercih etti. 27 Mayıs 1960, o Sabah sürgüne gönderilecekti. 27 Mayıs nedeniyle sürgünden kurtuldu. ( Alıp götürülmek 12 Eylül'e kaldı) Yazın yaşamında bazı değişiklikler oldu. Toplumda az çok açılım başladı. Basında ve çevrede kendisine gösterilen ilgi arttı. Bazı dergi ve gazeteler yazara sayfalarını açtı.

             1965 Karamürsel'de üçüncü sınıf bir otelin odasında Hababam Sınıfı Romanını piyese dönüştürdü. Daktilosu olmadığı için bir köy katibi ile dilekçe fiyatı üzerinden anlaştı. Yazıları okumadan Ulvi URAZ'a verdi.Yirmi beş gün provadan sonra Küçük Sahne'de üç ay aralıksız kapalı gişe oynadı.Oyuncular şöyleydi;Ulvi Uraz, Ahmet Gülhan, Zihni Küçümen, Suzan Ustan, Ercan Yazgan, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Abdullah Şahin...

             1966 Orhan Günşiray ile Atıf Yılmaz'ın sahibi olduğu Yerli Film Yapımevi "Hababam Sınıfı"nın çekim hakkını satın aldı. Ancak ;sansür engelini aşamadı.

             Eylül 1968 Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin üyesi olarak Özbekistan'ın Taşkent kentinde düzenlenen toplantıya Oktay Akbal ile birlikte katıldı. On gün kadar orada konuk olarak kaldı. Moskova Yazarlar Birliğinin bir toplantısına katıldı.Bir konuşma yaptı.Türkolog Radi Fiş çevirdikten sonra  Aydın mısın isimli şiirini Türkçe okudu.Çok alkış aldı. Radi Fiş Yıllar sonra 19.12.1991 de Kastamonu'da aynı şiiri Rusça olarak okudu.Ekim 1968 Sofya'da Şairler Bayramı'na katıldı.

            1969 Hababam Sınıfı İstanbul Tiyatrosu'nda sahnelendi.1974 Karartma Geceleri adlı ve 1944'deki anılarını içeren romanı yayınlandı.1974 Ertem Eğilmez Hababam Sınıfı'nın senaryosunu sansürden geçirdi. Eğilmez yapıtın toplumsal içeriğini ve sınıfsal etkinliğini geri plana itip öyküyü eğlencelik bir komediye dönüştürdükten sonra çekim izni çıkarabildi. 1974'deki ilk filmi görülmemiş gişe başarısı sağladı. Bunun üzerine altı film daha yapıldı. Hababam Sınıfı, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, Hababam Sınıfı Uyanıyor, Hababam Sınıfı Tatilde,  Hababam Sınıfı Güle Güle, Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor.

           31 Mayıs 1981 Gözaltında Kastamonu'ya getirildi ve sorgulandı. Muayene edildi hasta tanısı konuldu. Daday Ballıdağ Göğüs Hastalıkları Sanatoryumu'na yatırıldı. 29 Haziran 1981 Gözaltı kaldırıldı. 2 Ağustos 1981 Ballıdağ Sanatoryumu'ndan çıktı. Sanatoryum borcunu ödeyecek parası yoktu.

           "Makbuz düzenlendi. Ağzından bir dilekçe yazıldı. Makbuz ya da fatura yerine geçecekti. Kalemi çıkardı.İmzaladı. Müdür, imza yetmez dedi. Parmak basacaksınız. Nasıl olur Dedi;Parmak,okuma yazma bilmeyenler için .Ben ayrıca yazar olarak tanınırım.Ayıp kaçmaz mı "dedi.

             6 Aralık 1982 İstanbul Şan Müzikholünde 55. Sanat ve 70.yaş günü kutlandı.1982 Yıldız Karayel Romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı'nı ve Madaralı Roman Ödülü'nü aldı.1983 Kulağımız Kirişte adlı şiir kitabının birinci basımı Çınar Yayınları tarafından yapıldı. Kasım 1983 Sosyal Kadınlar Partisi ile Çalış Osman Çiftlik Senin  adlı öyküleri yayınlandı. Tüyap Kitap fuarının ikincisine arkadaşları ile birlikte katıldı.1984 'te adına ödül konup verilmeye başlandı.1987 Ocak Katırı Alagöz Kitabıyla Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü'nü aldı.1990 Karartma Geceleri Romanının Yusuf Kuşenli tarafından senaryosu yazıldı. Filme alındı. Film sansür Kuruluna takıldı. Üst Kurul kararıyla gösterime girdi. 9.Uluslar arası İstanbul Film Festivalinde en iyi Türk Filmi seçildi. Antalya Şenliğinde ikinci Film, halk Jürisi tarafından birinci film seçildi. Yunus Nadi Ödülleri Yarışmasında en iyi film ödülü aldı. Kültür Bakanlığı'nca yılın en iyi on filmi arasında gösterildi. İspanya Saint Sebastian Film Yarışması'nda Jüri En İyi Film Ödülü aldı 1992. Venedik film festivaline girdi.

            2 Mayıs 1991 Kastamonu Belediye Encümeni'nce adı, öğrenci olarak oturduğu Gırçeşme Mahallesi'nin Karaağaçlık sokağına verildi. "Rıfat Ilgaz Sokak "Levhası Ilgaz'ında katıldığı bir törenle yerine çakıldı. Mikrofon Ilgaz'a uzatıldı.

           " Şöyle, kasılalım biraz artık; bir sokak sahibi olarak..' Bir dikili çöpüm yok..evim köyüm yok; ama artık bir sokağım var. Mülkiyet duygusu güzel şeymiş" Bu Sokak Sazını Çalana şiirini yazdığı evin bulunduğu sokaktı. Ev ise çoktan yıkılmıştı.

19 Kasım 1991 son şiirini Kaleme aldı.

    

Elim eline değsin,

ısıtayım üşüdüyse,

Boşa gitmesin son sıcaklığım !

 

              6 Ekim 1993 Kültür Bakanlığı tarafından Bakırköy Kütüphanesi'ne Rıfat Ilgaz adı verildi. 24 Haziran 1993 Bartın'a geldi. Azim Kitabevinde imzaya katıldı. Rahatsızlandı. Otele çekildi. Millet Bahçesinde söyleşiye çıktı. Bu etkinlikler son imzası ve son söyleşisi oldu. 30 Haziran 1993 Bartın Gazetesine  yolladığı Tüsiad Hükümeti başlıklı yazı yaşamında yayınlanan son yazı oldu.

              7 Temmuz 1993 sabah saat 04.40 'ta bakıcı kadın Hatice Hanım'ı uyandırdı. "Çay Yap Bana" dedi. Hatice Hanım mutfaktan dönmeden 05.00 ' da 83 yıllık yüreği durdu. Kızı Yıldız tarafından Haydarpaşa Hastanesi morguna kaldırıldı. Akciğer Embolisi'nden öldüğü açıklandı. 8 Temmuz günü Zincirlikuyu mezarlığında toprağa verildi.

               Önce heceyle bireysel ve romantik şiirler yayımlayan Ilgaz sonra  toplumsal, gerçekçi ürünler vermeye yöneldi. Ölçüye, uyağa, imgeye, süse sırt çevirerek açık, yalın, akıcı bir anlatım ve arada bir ince alayla  hem kendinin hem de halktan kişilerin acı yaşantılarını dile getirdi.

    Yarenlik, Sınıf, Yaşadıkça, Devam, Üsküdar'da Sabah Oldu, Soluk Soluğa, Karakılçık, Uzak Değil, Güvercinim Uyur mu, Kulağımız Kirişte, Ocak Katırı Alagöz  (Şiir),    Karadeniz'in Kıyıcığında,  Karartma Geceleri, Sarı Yazma, Yıldız Karayel (Roman), Hababam Sınıfı, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (Oyun), Altın Ekicisi, Palavra,  Tuh Sana, Çatal Matal Kaç Çatal, Bunadı Bu Adam, Radarın Anahtarı, Don Kişot İstanbul'da, Kesmeli Bunları, Nerde O Eski Usturalar, Saksağanın Kuyruğu, Şevket Ustanın Kedisi,  Geçmişe Mazi, Garibin Horozu, Keş, Al Atını, Rüşvetin Alamancası, Sosyal Kadınlar Partisi, Çalış Osman Çiftlik Senin (Öykü), Nerede Kalmıştık, Cart Curt ( Fıkra), Yokuş Yukarı, Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra (Anı) başlıca yapıtlarıdır.

     Okuyucularımızı, Büyük Usta'nın birkaç şiiri ile baş başa bırakıyorum. Boşa gitmemiş olsun onun son sıcaklığı.

 

BAROK SARISI

 

Poyraza dönük bir yamacında Gideros'un

Görmüş geçirmiş bir barok çalısı kar altında,

Karayelde dal dal titreşir durur

Çağların derinliğinde kökleri

Düşünür geçmişini-yalnız değildir-

Kalyon kalyon uygarlıklar geçer önünden,

Allı pullu bandıralar yansır sulara,

Venedikli kadırgalar,Ceneviz barkaları

Ambarları altın gümüş baharat

Pontus Korsanları Pupa yelken...

Tüm çağlar sayfa sayfa benliğindedir.

 

Şimdi bir temmuz güneşidir özlediği,

Temmuz güneşinde alev alev bir sarı,

Bir sarı ki uzak adalardan kaçırılma,

Serçelerle dal uçlarında cıvıldaşan

Böyle bir sarıdır özlemini çektiği...

 

Gideros kıyılarında yoksul bir barok çalısı

Günü geldi mi mutlu bir barok çiçeğidir

Bağnaz martıların çığlıklarında

Düşer sarıların en ateşlisi yüreğine

Orda sarıların en yiğitiyle birleşir.

 

Şu durmadan değişen evrende

Ölümsüz bir yaratı bırakmak değil mi amacımız,

Sözgelişi kalıcı bir ürün?

Barok sarısı mı yaratmak istediğimiz,

Gideros'lu bir kadının tutkusuyla en azdan

Bir sarıyazmada sürdürebilmeliyiz.

 

 

BİLMEYECEKLER

 

Geride kalanlara ne bırakacağım,

Çocuklarıma,

Onlarında çocuklarına ?

 

Olsa olsa

Karadeniz'den payıma düşeni...

Beş on evlek yer gökyüzünden.

 

 

Ne vermek istedimse sağlığımda,

Ne veremedimse ,

Gizlenip kaçışlardan.

 

Biliyorum bu yüzden

Yokluğumu çekmeyecekler,

Hep yaşıyormuşum gibi gelecek onlara

Biraz ötelerde,uzaklarda.

 

Babamız diyecekler dedemiz,

Dur durak bilmezdi,

Dert nedir tasa nedir bilmezdi...

 

Neyi bildiğimi bilmeyecekler.

 

 

GİDİŞİNİ ANLATIYORUM

 

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için

Saçlarını,gözlerini , ellerini

Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya

Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak

Termometrede yükselen çizgi çizgi

Kim bilir nerelerde soğuyorsun

 

Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen

İnsan insan bakan gözbebeklerin

Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta

Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

 

Ne gelirse ondan gelir bana

Çalışma gücü yaşama direnci

Mutluluk gibi kazanılması zor

Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

 

Bir açarsın ki mutluyum

Bir kaparsın her şey elimden gitmiş

             

               

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1 . Ilgaz, Aydın (2002),Rıfat ILGAZ Bütün Şiirleri,İstanbul,Çınar Yayınları

2 . Birkiye, Atilla (2001),Yirminci Yüzyıl Türk Edebiyatından Seçmeler, Antoloji, Aralık Yayınları

3 .Bezirci Asım ve Özer Kemal (2002),Dünden Bugüne Türk Şiiri ,Yeni Şiir 1940-1960 ,İstanbul, Evrensel Basım Yayın

« Önceki ::