12 Mart'ın masumları

2007-10-03 · Kategori: Elestiri

12 Mart'ın masumları

12 Mart'ın masumları
Edebi değeri bir yana, Füruzan'ın 'Kırk Yedi'liler'i yakın tarihin dramatik bir dönemini, kadın sorununu, Cumhuriyet'in büyük kentlerde ve taşrada izlediği seyri ele alışı ile gözden kaçırılmaması gereken bir hikâyeyi barındırıyor

21/04/2006 (448 defa okundu)

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

Edebiyat hayatına 1956 yılında dergilerde yayımladığı hikâyeleriyle başlayan Füruzan, ilk çıkışını Sait Faik Ödülü'ne de değer görülen Parasız Yatılı (1971) adlı kitabıyla yapmıştı. Ama pek çok kişi Füruzan adını 1974 tarihli Kırk Yedi'liler romanıyla hatırlar. 12 Mart sonrasında yayımlandığında ne çok sevilmiş ne çok tartışılmıştı Kırk Yedi'liler; 47'li abi ve ablalarına bakarak yollara düşen devrimci gençler, romanı kolayca benimsemişlerdi. O zamanlar solculuğun olmazsa olmazlarından sayılan kitaplarımız vardı; Uğur Mumcu'dan Suçlular ve Güçlüler, Harun Karadeniz'den Olaylı Yıllar ve Gençlik, Erdal Öz'den Yaralısın, Füruzan'dan Kırk Yedi'liler, Vedat Türkali'den Bir Gün Tek Başına, Sevgi Soysal'dan Yenişehir'de Bir Öğle Vakti ve Şafak elden ele dolaşırdı. G. Politzer'in Felsefenin Temel İlkeleri ve L. Huberman'ın Sosyalizmin Alfabesi'ni de unutmuyoruz elbette...
Ama geçen zamana dayanmak zor. Her ne kadar yeni baskıları yapılsa bile, şimdilerde Kırk Yedi'liler bizler için unutulmak, yeni kuşaklar içinse hiç bilinmemek gibi bir talihsizlikle karşı karşıya. Oysa edebi değeri bir yana, Kırk Yedi'liler yakın tarihin dramatik bir dönemini, kadın sorununu, Cumhuriyet'in büyük kentlerde ve taşrada izlediği seyri ele alışı ile gözden kaçırılmaması gereken bir hikâyeyi barındırıyor...

Cumhuriyet çocukları
Kolay okunan bir roman değildir. Zorluğu dilinden ya da romanın teknik özelliklerinden kaynaklanmıyor. Çok ağır bir duygusal yoğunluğu, ağdalı olmayan derinlikli bir hüznü, yitik bir kuşağın acıları var romanda. 47'liler ya da Türkiye solunun tarihine 68'liler diye geçenler 'kabaca 1945 ila 1950 doğumlu, şehirli orta sınıf çocukları': Emine Semra Kozlu, Sami Kaya Elçin, Hüseyin Cemşit Kerimoğlu, Hacer Melek Ötüken, Bilge Sümer Onurkan, Necil Seyhan Öztürk, Ali Ahmet Kadiroğlu, Mehmet Kadir Tepeoğlu, Mürsel Uzunoğlu ve diğerleri... İsterseniz bu isimlere Battal'ı, Deniz'i, Yusuf'u, Taylan'ı, Mahir'i, Hüseyin'i, Ulaş'ı, İbrahim'i de ekleyebilirsiniz. İstanbul'dan, Ankara'dan, Erzurum'dan, Kars'tan, Tunceli'den, Aydın'dan çıkıp gelmişler ODTÜ'ye, İTÜ'ye, Hacettepe'ye, İstanbul Üniversitesine... Hatta aralarında İran'lı tıp öğrencisi Ali Perviz de var. Farklı sınıf ve katmanlardan gelen Cumhuriyet'in ilk isyancı kuşağının hikâyelerini anlatıyor Füruzan.
Üniversite gençliğinin geleneksel değerlerle, toplum ve siyasi yapıyla çatışmaları romanın ana karakteri Emine'nin yaşadıkları ve düşündükleri etrafında işlenmiş. Emine'nin de devrimci hareket katılıp işkenceye maruz kalmış olması, hikâyenin en trajik kısımlarıyla, birbiri ardına gelen ölüm haberleriyle, şiddetin her türlüsüyle karşı karşıya getiriyor bizleri.
Cemil Meriç, Hisar dergisinin Haziran 1975 sayısında şu cümlelerle özetlemiş romanı: "Kırk Yedi'liler bir kâbusla başlıyor. Birkaç ay önce yaşadığı bir işkencenin korkunç intibalarını silmek isteyen bir genç kız, hatıralara sığınıyor. Bu bir roman değil, 650 sayfalık bir kâbus. Arada bir insanca pırıltılar, Erzurumdan bir iki kartpostal, birkaç sevimli çehre. Sonra işkence, işkence, işkence... Gerekçesi olmayan bir ithamname bu. Cellatlar korkunç, kurbanlar deli. Kırk Yedi'liler sayıklar gibi konuşuyorlar. Ne söylediklerini anlayamıyoruz. Karşılarında da habis ve kıyıcı hayâletler. Kitap inandırmıyor, isyan ettiriyor. Her adımda bir bataklığa gömülüyorsunuz. Ve içinizden korkunç şüpheler geçiyor: tımarhanede miyim? Bir roman değil, bir kâbus. Yazar uçurumu derinleştiriyor, insanla insan arasındaki uçurumu. Oysa 47'lileri daha çok sevdirebilirdi bize".
Ancak bu romanın asıl hikâyesini Emine ve ailesinin Erzurum yaşantısının oluşturduğunu söylemeliyim. Sorguda geçirdiği günler içinde, geçmişe gidip gelen iç monolog tekniği ile yazar, 50'lerin Türkiye'sine, egemen düşünce yapısına, geleneksel aile kurumuna, ikiyüzlü değer yargılarına ağır eleştiriler getiriyor. Aynı ailenin iki kızından Emine, topluma başkaldırmış, özgür bir yaşam tarzını seçmiş bir kişilik. Ablası Seçil ise, bir önceki kuşağı, eşikten öteye geçemeyenleri temsil ediyor. Sonuçta, bütün olumsuzluklara rağmen, Emine'nin yaşamla bağı yeniden kurulurken, Seçil, kendisini bunaltan burjuva aile kurumuna tahammül edemez ve intiharı seçer.

'Soruna yanlış bakış'
Roman kahramanlarını ağırbaşlı ama romantik ve içlerinde büyük bir coşku, çocukluklarını yaşamadan büyüyüvermişliğin çocuksu sevinçlerini barındıran insanlar olarak canlandırmış Füruzan. Onları geçirdikleri değişim içerisinde yakalamaya çalışmış Böylelikle olayları göğüslerken yaşadıkları sıkıntılı durumların duygusal etkisi artıyor. Fürüzan'ın hikâyelerinde olaydan çok durum anlatılar vardır. Amacı -kendi ifadesiyle- "zamanın ardından koşmak, bir zamanı tümüyle verebilmek, insanları o zaman içinde verebilmek"tir. Ne var ki Kırk Yedi'liler'de olaylar da, özellikle işkence sahneleriyle öne çıkmış.
Doğrusunu söylemek gerekirse, edebi açıdan tarihsel önemine denk düşecek denli başarılı değil Kırk Yedi'liler. Oysa Türk romanı için değişik sayılacak bir kurgu yakalamış yazar; Türkiye'nin farklı coğrafyalarından farklı sınıfsal kökenlerden kadınlı erkekli üniversiteli gençleri birbirleriyle ve aileleriyle ilişkileri içinde, yenilginin sonrasında, bir karakterin bakış açısı ile anlatmaya dayalı olay örgüsünde hiçbir aksaklık yok. Ama, gençliğe ve özellikle direnen genç kızlara olan sempatisini dışa vuran metnin tiplemeleri o kadar inandırıcı değil. Belki bu nedenle, Fürüzan onları uzun uzadıya konuşturmak zorunda kalmış, bu uzun konuşmalar roman bütününe didaktik bir hava vermiş ve Murat Belge'nin 12 Mart romanlarını değerlendirken "soruna yanlış bakış" diye adlandırdığı bir eğilimden kurtulamamış. Söz konusu eğilim roman kahramanlarının edilgin, başına bunların neden geldiğini bir türlü anlamayan masum insanlar olarak canlandırılmasıdır. Nitekim sorgusu sırasında Emine'nin bilincinden "Hem nedir soracakları. Kitaplarımız saklamadık ki onlardan. Kendimizi mi yalanlayacaktık? Yirmi yaşına değin araştırıp kurmaya çalıştığımızı mı? Sevgiyi, inancı mı yalanlayacaktık?" soruları akıp gidecektir. Pek çok 12 Mart romanında gördüğümiz gibi, Emine de belleğe sığınmıştır.
12 Mart romanları yalnızca ele aldıkları konularıyla bir yenilik getirmediler, aynı zamanda irkiltici, rahatsız edici ve çarpıcıydılar. Bu romanların yazıldığı tarihlerde, Türkiye'de geçmişini 12 Mart öncesi siyasi yoğunluklara dayandıran daha yığınsal bir devrimci pratiğin başlaması da, romanların büyük ilgi görmesine, ama estetik ve ideolojik sorgulamalarının ihmal edilmesine yol açtı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, 68 ve sonrasındaki devrimci hareketler ve hareketlerin failleri için 'suçsuzdular' nitelemesini kullanmak hiç de doğru gelmiyor bana. Eylemlerinin bedelini idam sehpalarında, Kızıldere'lerde, Nurhaklar'da yaşamlarıyla ödeyen devrimci gençler karşılarına aldıkları sistemin hukuna göre elbette suçluydular. Ne var ki onlar eylemlerini o hukukun terazisinde tartmayı hiç düşünmemişlerdi. Kısacası romanlarda anlatıldığı gibi, sorgu ve işkencelerin başlarına neden geldiğini bilmeyecek kadar saf değillerdi. İsyanları bilinçli bir tercihti.

Travmatik bir dönem
Söz konusu suçszuluk ya da masumluk motifine soldan bir yaklaşım için Yılamz Güney'in romanlarını örnek göstereceğim. Yasalar önünde onun kahramanları da masumdur, ama Yılmaz'ın sorguladığı tam da bu 'masum'luk durumudur. Yılmaz Güney'in romanlarındaki adalet kavramı burjuva hukuk normlarını aşar; yasalar karşısındaki masumiyete olumluluk yüklenmez. Tersine, gençlerin 'masum' olmaları halka karşı sorumluluklarını üstlenememişliklerinden, siyasi bilinç eksikliklerinden ve egemen ideolojinin etkisinden kurtulamamışlıklarındandır.
Elbette her edebi ürün, önce kendi tarihi içinde, daha sonra bugünkü yeri açısından düşünülmelidir. Romanın, travmatik bir tarihsel dönemin, 12 Mart'ın ardından yazılmış olmasının getirdiği ajitatif yönlerini bir yana bırakırsak, kadın sorunlarına bugün için bile radikal sayılabilecek bir açıdan yaklaşmasıyla, orta sınıf insanlarının özlemlerini, kıstırılmışlıklarını yakalamasıyla silinip giden zamandan bir şeyler koparan, bir şeyler alıkoyan bir roman Kırk Yedi'liler.

'Parasız Yatılı'dan 'Benim Sinemalarım'a
Kitabı Parasız Yatılı'yla 1972 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandı. İlk kitaplarında kötü yola düşmüş kadın ve kızların, çöken burjuva ailelerinin, yoksulluk ve yalnızlıkla boğuşan kadın ve çocukların, yeni ortamlarda bunalan ve yurt özlemi çeken göçmenlerin dramlarına sevecenlikle yaklaştı. Kişileri derinlemesine inceledi ve anlatımını ayrıntılarla besledi. 12 Mart dönemini anlattığı ilk romanı Kırk Yedi'liler ile 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü kazandı. Daha sonra bir sanatçılar programıyla (D.A.A.D.) 1975'te Batı Berlin'e çağrıldı ve orada bir yıl kalarak işçilerle ve sanatçılarla röportajlar yaptı. Eserleri birçok yabancı dile çevrildi. Dokuz Çağdaş Türk Öykücüsü (1982, Volk und Welt Verlag) adlı antolojisini ve Die Kinder der Türkei (1979, Kinderbuch Verlag) adlı çocuk kitabını ise Doğu Berlin'de konuk kaldığı süre içerisinde hazırladı. 1988-1990 yıllarında çektiği Benim Sinemalarım filmi 1990'da Cannes Film Festivali'nin 'Eleştirmenlerin 7 Günü' ve 'Altın Kamera' dallarından çağrı alarak; 158 film arasından seçilen 8 filmden biri olarak gösterime girdi. 1991'de Uluslararası İran Fecr Film Festivali'nde, Uluslararası Jüri'den 'En İyi İlk Film Jüri Özel Ödülü'nü kazandı. 1991'de Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde seçilen 'En İyi On Asya Filmi' arasında yer aldı. 1994'te, Bosna-Hersek, Yunanistan ve Bulgaristan gezilerini İşte Bizim Rumeli adlı kitabında topladı.
Eserleri: Öykü: Parasız Yatılı (1971), Kuşatma (1972), Benim Sinemalarım (1973), Gül Mevsimidir (uzun öykü, 1973), Gecenin Öteki Yüzü (1982); Sevda Dolu Bir Yaz (1999); Roman: Kırk Yedi'liler (1974), Berlin'in Nar Çiçeği (1988); Röportaj: Yeni Konuklar (1977); Gezi: Ev Sahipleri (1981); İşte Bizim Rumeli (Balkan Yolcusu) (1994); Oyun: Redife'ye Güzelleme (1981); Çocuk Kitabı: Die Kinder der Türkei (1979, 'Türkiye Çocukları'), Şiir: Lodoslar Kenti (1991).

  • KIRK YEDİ'LİLER
    Füruzan, Yapı Kredi Yayınları, 2006, 465 sayfa, 20 YTL.
  • Eve dönmek zordur

    2006-11-15 · Kategori: Elestiri

    Eve dönmek zordur

    Haydar Ergülen

    15/11/2006 (1559 kişi okudu)

    Ömer Uğur'un 'Eve Dönüş' filmini hafta içi bir akşam, hayli dolu bir salonda izledim. Yanıma benim yaşlarımda bir adam oturdu, çantasından çıkardığı 'Cogito' dergisine göz atmaya başladı. Biraz sonra da çarşaflı bir kadın, sakallı kocası ve oğlu oturdular yanıma, bir nevi 'memleketimden insan manzaraları' gibiydik. Salondakilerin çoğu da kızlı-erkekli üniversite öğrencileriydi. 'İşçi'ye benzer kimse yoktu. Genç bir çocuğa ilişti gözüm, Beyoğlu'ndaki bir kafe ya da restorandan gözüm ısırıyordu, garsondu sanırım. Eh, işçi sınıfından da bir temsilci var salonda diye düşündüm.
    'Eve Dönüş', bir düğün bayram filmi değil ama, bir anlamda da öyle sayılabilir. Türkiye halkının 12 Eylül Anayasası'nı yüzde 92 gibi 'ezici' bir oranda kabul ettiğine bakılırsa, darbenin çoğunluğa bir düğün bayram gibi geldiğini söylemek de mümkün. Film biraz da bunu sorguluyor. Devrimci mücadeleye katılan öğrenci ve işçilerin yanı sıra, katılmadığı gibi, içeri alınanları da 'karışmasalardı' diyerek suçlayan bir işçinin asılsız bir ihbar sonucu gözaltına alınmasını anlatıyor. Gözaltında gördüğü işkencelerin sonucunda sol bir örgütün bölge sorumlusu olduğunu 'itiraf' edecek noktaya gelen işçi Mustafa'nın kıssadan hisseli öyküsü.
    Cesur, yalın, sert, çıplak ve sahici bir film 'Eve Dönüş'. Gücünü de etkisini de bu yalınlığından alıyor. Neredeyse fazladan bir cümle bile yok. Politik bir film evet. Türk sinemasında örnekleri sayılı olan politik filmler arasında da, Latin Amerika sinemasında görüp 'Bizim darbelerimizin onlarınkinden ne eksiği var, bizde niye böyle filmler çekilmiyor?' yollu hayıflanmalarımıza da sıkı bir cevap veren bir film. Sıkı bir tokat da denebilir. Ayrıca son zamanlarda 'solcu', 'ilerici' oldukları söylenen ya da öyle vehmedilen 'darbe çığırtkanları'nın görmesi de 'şiddetle' tavsiye olunur. Yüzbinlerce insanın gözaltına alındığı, soruşturulduğu, binlerce kişinin tutuklandığı, işkencede, idamda ve yargısız infazlarda can verdiği, binlerce insanın işten atıldığı, yurttaşlıktan çıkarıldığı bir dönemde 'eve dönüş'ün neler pahasına gerçekleştiğini sanırım pek çoğumuz unuttuk. 'Eve Dönüş' bu yönüyle de bir bellek tazeleme, unutmama/unutturmama filmi.
    İşçi Mustafa işkencehanede karşılaştığı 'Hoca' adlı devrimci öğretmene 'Abi beni niye getirdiler buraya, benim bu işlere aklım ermez' der, 'Hoca' da 'Zaten senin gibilerin aklı erseydi şimdi biz burada olmazdık' diye yanıtlar onu. 12 Eylül'ün kötülüğü yalnızca bu kadarla sınırlı kalmadı elbette. Filmi izlediğim salonda, dedim ya, 'işçi'ye benzer kimse yoktu. Bu filmi de büyük olasılıkla 'işçi'ler değil, yine öğrenciler, o dönemden kalan kılıç artıkları, eski tüfekler, yakınları, 'küçük burjuva' kontenjanından öğretmenler, aydınlar, demokratlar izleyecek. Hâlâ sürmekte olan 12 Eylül'ün en büyük kötülüklerinden biri de, 'sınıf bilinci'nin yerini hamasetle yoğrulmuş gerici-faşist bir 'bilincin' alması oldu. 'Eve Dönüş'ün etliye sütlüye karışmayan, televizyon taksidini ödemek için fazla mesaiye kalan İşçi Mustafa'sının yüreğine, bedenine, aklına kök salan korkusu, yeni bir 'sınıf bilinci' oldu.
    26 yıldır süren ve dahi sürecek olan da bu.
    Vicdan sahibi olan hiç kimsenin sessiz kalamayacağı 12 Eylül faşizmine, vicdan sahibi bir yönetmenin, Ömer Uğur'un net, sıkı ve gerçekçi bir bakış yönelttiği bir film 'Eve Dönüş'. Çoğunlukla olumlu eleştiriler aldı. Kıyasıya eleştirenler, sinik bir tutumla sessiz kalmayı yeğleyenler ya da üstten bir bakışla küçümsemeye çalışanlar içinse, Cüneyt Cebenoyan'ın Birgün'deki yazısının son bölümünü tekrarlamakta yarar var: "Daha fazla bu tarzda filmlere ihtiyacımız varken, filmin her düzlemdeki erdemlerini hiçe sayıp sadece kusurlarına odaklananları açıkcası biraz da 12 Eylül'ün ürünleri olarak görüyorum." Doğrusu ben de öyle görüyorum.

    Haydar Ergülen arşivi - Diger Yazarlar

     

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=204552

     

    Gerçek yalanların türeviyse, aslolan yalandır! 18/11/05

    Bu haftanın iki Türk filmini tanımlarken de ‘12 sonrası filmi’ sözcüklerini kullanabiliriz. Aslında ‘Türev’de 12 Eylül’ün sözü edilmiyor. Zaten filmin kahramanları da ya 12 Eylül sonrasında doğmuş ya da 12 Eylül olduğ unda çok küçük yaşta olan insanlar. Ama tipik 12 Eylül sonrası kuşağı diye tanımlanabilecek karakterler bunlar; yani apolitikler, sapına kadar burjuvalar ve kendi içlerine kapalılar. Aslında tabii bu özellikler 12 Eylül’le başlamadı. Genç küçük burjuvalar eskiden de benzer özelliklere sahipti ama bir kısmı kendilerini aşmalarını sağlayan bir politiklik yaşıyorlardı. ‘Türev’in karakterlerinden ikisi sanatla doğrudan ilgililer: Burcu (Beste Bereket) sinema okuyor, Nazım (Güçlü Yalçıner) ise roman yazıyor. Bu iki karakterin dünyasının 12 Eylül öncesi Türkiye’sinde bu denli apolitik olması düşünülemezdi. Kaderleri belki yine aynı olurdu, yani Nazım gibi reklamcı olurlardı sonunda ama bu kadar sığ bir dünyaları olmazdı. Bu arada Nazım isminin kimi hatırlattığı ve nasıl bir ebeveyne işaret ettiği malum, tıpkı "Babam ve Oğlum''daki çocuğun adının Deniz olması gibi.

    KÜÇÜK BURJUVALAR
    ‘Türev’ genç küçük burjuvaların yalanlarla örülü ve birbirlerinin cinsel tüketimine odaklanmı ş dünyasını anlatıyor. Nazım sözünü ettiğimiz gibi romanlar da yazan bir reklamcı ve Süreyya’yla (Gülçin Santırcıoğlu) birlikte. Süreyya ise zengin bir ailenin kızı ve artık evlenmek istiyor. Burcu sinema okuyor ve bitirme tezi için konu arıyor. Bir de bu üçlü grubun dışında yer alan Nazım’ın zengin, playboy arkadaşı Kerem (Tuğra Kaftancıoğlu) var. Süreyya ile Burcu’nun birbirlerinin en iyi arkadaşı olması aynı zamanda birbirlerinin en büyük rakibi oldukları anlamı na da geliyor. Süreyya, Nazım’ın Burcu’ya ilgisini sezince bu rekabetten galip çıkmasının pek de mümkün olmadığını görüyor. Ama belki içgüdüleri, belki şeytani zekası garip bir oyun tasarlamaya yönlendiriyor onu. Böylece Nazım-Burcu romansında kontrolü eline alıyor. Nazım’ı kaybediyor sonunda belki ama Burcu’ya da yar etmiyor onu. Oyun öyle bir oyun ki Burcu ve Nazım’ın geldikleri noktada artık onlar için de bir gelecek kalmıyor. Bu anlamda Süreyya gerçekten de rekabette Burcu’yu yeniyor denilebilir. Peki oyun ne? Oyun şu: Süreyya, Nazım’ın aşkından emin olmak istediğini ve bunun için Burcu’dan Nazım’a asılmasını istiyor. Eğer Nazım Burcu’ya pas verirse, Süreyya Nazım’a güvenemeyeceğini anlayacak falan... Burcu istemez görünse de bu oyuna katılmaktan zevk alıyor çünkü bu ona kendi gücünü Nazım üzerinde sınama şansı veriyor. Üstelik de bunu en yakın arkadaşının onayıyla yapıyor. O da Süreyya’nın sevgilisini baştan çıkarmanın keyfini yaşıyor. Bütün bunlar olurken üç arkadaş video kameralara itiraflarda bulunuyorlar. Bu itiraflar, Nazım’ın önerisiyle Burcu’nun hazırlamaya başladığı bitirme tezinde kullanılacak. Ödevin temelinde ise ‘insanlar birbirlerinin düşüncelerini bilselerdi dost kalamazlardı’ tezi yatıyor. ‘Türev’de zaten belli çevrelerdeki ilişkilerin ne kadar kof, ne kadar riyakarca (gerçek yalanların türeviyse, aslolan yalandır!) , ne kadar sevgisiz olduğunu ve nasıl çatırdadıklarını anlatıyor bize. ‘Türev’in önemli erdemleri var:Başta Burcu rolündeki Beste Bereket olmak üzere dört oyuncu da çok iyi. Bereket’in aldığı Altın Portakal, Antalya 2005’in en az tartışılması gereken ödülüydü bence. Filmin diyalogları ve klavsen ağırlıklı barok müzik kullanımı da çok başarılı. Ama "Türev''in Dogma stili el kamerası çekimleri açıkçası bir süre sonra seyirciyi yoruyor. Ayrıca, kameraya yapılan itirafların filme çok şey katmadığı, tempoyu yavaşlattığı da söylenebilir. Filmin senaryosuna temel teşkil eden ve "Don Kişot''un içinde yer alan kısa öykü açıkçası daha kısa bir film için malzeme sağlarmış izlenimi verdi bana. Her şeye rağmen, ‘Türev’ sinemamıza gerek yönetmen, gerekse oyuncu olarak yeni ve önemli isimlerin katılımını müjdeleyen kalburüstü bir çalışma.

     

    http://www.birgun.net/bolum-73/yazar-32.html

     

    Korku edebiyatı ve sineması üzerine...

    2006-11-03 · Kategori: Elestiri

    Korku edebiyatı ve sineması üzerine...

    Ve göz göre göre korkulur...

    Korku sineması nerede, nasıl başlar, gerilim nereden kaynaklanır ve dehşet ne zaman bunlara katılır? Giovanni Scognamillo'nun yapıtlarının rehberliğinde hazırladığımız yazı bir hayli ilginizi çekecek.

    Gamze AKDEMİR

    Tartışmasız çok sevildi korku sineması bu kesin. Dört başı mamur, kült örneklerini yarattı, zamanla tökezlediği de oldu ama ayağa düşmeden ayağa kalkmasını bildi. İçgüdülere seslenen, gerçeğe sanıldığının aksine pek yakın seyreden bu türün tutmaması için yaşamın ve insan doğasının tümüyle ortadan kalkması ­ki bu da ayrı bir korku türü ve nice filmin çıkış noktası- gerekirdi herhalde. Atom bombalarını insanların üzerine atabilen, milyonlarcasını öldürüp, bir o kadarını sakat bırakıp, genetik miraslarını değiştirebilen, ölüm kampları inşa eden, orantısız güç kullanılan savaşlara imza atan, bunu destekleyen ya da seyirci kalan ve hâlâ "insanım" diyebilen yaşam formlarının korku ve dehşet yaratmak konusunda çirkin suretli canavarları fersah fersah geride bıraktığı tartışmasız. Atom bombası atan olur delibozuk bir başkan, insanları köle kılan olur kötü uzaylılar... Sinema gözbağcılığı değil midir özünde, kendi ilüzyonunu kitlelere ulaştıran, kimi zaman sanat kimi zaman politika, kimi zaman da yüzümüze tutulan bir ayna değil midir? Her halükârda bizi bize anlatmaz mı? Duygularımızı, düşlerimizi, zayıflıklarımızı, tepkilerimizi kullanmaz mı?

    KORKU SİNEMASI GELENEĞİ

    Korku sineması gerilim, dehşet ve başkaca türler gibi, sessiz dönemden kalan klasik yapıtlara ve ucuz örneklere sahip, upuzun bir yazın geleneğine dayanan bir çeşit miras; ölümsüz mitoslar ve arketiplerle beslenen, bunlara dönem dönem daha çağdaş ya da girift mitoslar ekleyen bir gelenek. Peki ya korku sineması nerede, nasıl başlar, gerilim nereden kaynaklanır ve dehşet ne zaman bunlara katılır? Giovanni Scognamillo'nun yapıtlarının rehberliğinde hazırladığımız bu yazıda bu soruların yanıtlarının yanı sıra korku edebiyatı uyarlamaları ve kronolojik sıralamada korku sinemasının evrilişine tanıklık edeceğiz.Başlangıçta çoğu sinemasal türlerde olduğu gibi, Fransız Georges Melies vardır, bir gözbağcısı, bir 'sihirbaz' ve fantastik, bilimkurgusal sinemanın öncüsü. Melies bir 'masalcı babadır', ancak kendince uyarladığı gotikten uzak kalmaz. Faust'u çokça çeker, onu cehenneme kadar izler (Faust Cehennemde / Faust aux Enfers", 1903) fakat bunları yaptığında sahne oyunlarını uyarlar, yazınsal kaynaklardan yararlanır ve o yılların seyircilerini -ki henüz çok hazırlıksızdırlar-, şaşırtarak heyecandan korkuya doğru sürükler. Bu tür korkuların da en iyi örneğini belki de fantastik korku sinemasının başlangıcı sayabileceğimiz "Manastırdaki Şeytan / Le Diable au Couvent, 1899) ile verir."İlk korku sinemasının kaynağı yazınsaldır başta da belirttiğimiz üzere. Uyarlamalar, uyarlamalar... "Mary W. Shelley'in Frankenstein'ı" (1910), Robert Louis Stevenson'un "Dr. Jekyll and Mr. Hyde"ı (1908, 1912,1913,1914,1920) gibi; David Wark Griffith'in özyaşamöyküsü, "Edgar Allen Poe" (1909) filmi ve Poe'nun, "Kuyu ve Sarkaç" öyküsü ile Annabel Lee şiirini harmanlayan, "İntikamcı Vicdan / The Avenging Conscience; Thou Shalt Not Kill" (1914) bunlara en yerinde örnekler.Edgar Allen Poe sessiz dönemin kaçınılmaz korku kaynağıdır. Saul A. Rosenberg'in yönettiği "Morg Sokağı Cinayeti / Murders in the Rue Morgue" (1914), George Cochran Hazelton'un yönettiği, "Kunduz / The Raven" (1915), James Sibley Watson ile Melville Webber'ın yönettiği, "Usher Malikanesi'nin Çöküşü / The Fall of the House of Usher" (1928) gibi çalışmaların tümü Poe uyarlamalarıdır.Sessiz korku daha çok yazınsaldır, sinema yazına hizmet eder, yazın sinemaya değil. Sessiz korkuda amaç seyirciyi korkutmak, ürkütmek, dehşete düşürmek değildir; yazınsal bir eseri devingen görüntülerle, mevcut ve gelişen olanakların seferberliğinde aktarmaktır.Sinemaya metafizik, toplumsal, sosyolojik ve siyasal korkuyu Dışavurumcu Alman sineması getirir. Almanya'dan Amerika'ya göçenlerle de ilk sesli Amerikan korku sineması Hollywood'u etkilemeye başlar. Kentsoylu ideallerin bolca savunulduğu öte yandan çökmüş olan devlet otoritesinin yansıması olarak da derin bir kin, hesaplaşma ve yargılanma gereksinimi olarak yorumlanır Alman sessiz sineması. Albert Neuss ve Otto Ripert'in 1916 tarihli, altı bölümlük "Homunculus"u yapay döllenme ürünü olan bir üstün insanın öyküsünü anlatır. Yalnız, kin ve nefret dolu, büyük bir ülkenin diktatörü olduktan sonra bir dünya savaşı başlatan sonrasında da bir şimşeğin çarpması sonucu ölen Homunculus, geleceği görürcesine büyük ölçüde Nazizmi ve Adolf Hitler'i çağrıştırır. Robert Wiene'nin yönettiği, "Doktor Caligari'nin Muayenehanesi" / "Das Cabinet des Dr. Caligari" (1919), Dışavurumcu Alman sineması, yazınsal kaynakları değil de kendi ulusal gerçeklerini anlatır, otoritenin baskısını ortaya serer. Paul Wegener ve Henrik Galeen'in yönettiği, "Golem" / "Der Golem" (1914) efsanelerden ırksal sorgulamalar çıkarımlar. Fritz Lang, "Kumarbaz Dr. Mabuse" / "Dr. Mabuse, der Spieler" (1922) filminde, kalabalıkları telkin yoluyla hiptonize ederek yönlendirilmelere vurgu yapar.

    İLHAM KAYNAĞI ÖRNEKLER

    Öte yandan sessiz Alman sineması, sonrakilere de ilham kaynağı olacak bazı ilk örnekler de verir: Robert Wiene, Fransız bilimkurgu yazarı Maurice Renard'ın bir romanından yola çıkarak, 1924 tarihli "Orlac'ın Elleri" / "Orlac Hande"de bir kazada ellerini kaybeden ve bir organ nakli sonucunda bir katilin ellerini kullanarak, cinayetler işleyen bir piyanisti anlatır. Friedrich Wilhelm Murnau, Bram Stoker'ın, Dracula romanından esinlenerek, "Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi" / "Nosferatu, eine Symphonie des Grauens" (1922) ile bir vampir klasiğine imza atar.Sesli sinemaya geçildiğinde ilk sapık portresini, halkın kötülüğe karşı dayanışmasını vurgulayan "M-Bir Kent ve Bir Cinayet / "M, Eine Stadt Such Eine Mörder" (1931) Fritz Lang verir.Korkunun, gerilimin ve dehşetin endüstrileşmesi, 1930'lardan başlayarak Hollywood sinemasında artık kendini hissettirmeye başlar. Hollywood, korkuyu tüketen bir yol izleyerek korkuyu popülerleştirir ve saygınlığını yitirtir. Sessiz dönemde ise korku usta ve yaratıcı yönetmenlerin elindedir oysa. Fransa'da Abel Gance, Jean Epstein, Dışavurumculuğun tüm Alman temsilcileri Murnau, Lang, Wiene, Wegener, Lupu-Pick) korku sinemasına büyük emekler koyar, katkıda bulunurlar. İsveç bir yazın uyarlamasıyla katılır oluşuma; Nobelli Selma Lagerlof'un romanından alınan Victor Sjöstrom'un çektiği, "Hayalet Arabası" / "Körkarlen" (1921). Danimarka, Benjamin Christensen'in yönettiği "Cadı" / "Haxan" (1922).Sessiz dönemde Amerikan sineması korku endüstrisinin ilk adımlarını, korkuyu usta bir karakter oyuncusunun, Lon Chaney Sr.'in hünerine teslim etmekle atar. Lon Chaney Sr., hepsi Universal yapımlarında olmak üzere 106 yapımda önemli karakter rolleri üstlenir. Wallace Worsley'in yönettiği "Notre Dame'in Kamburu" / "The Hunchback of Notre Dame" de (1923) Qiasimodo; Rupert Julian'ın yönettiği "Operadaki Hayalet" / "The Phantom of the Opera"da (1925) Eric The Phantom; Roland West'in yönettiği "Canavar" / "The Monster"da (1925) Dr. Ziska; Tod Browning'in "Geceyarısı Sonrası Londra" / "London After Midnight"ta da (1927) yapay bir vampiri canlandıran Chaney'nin kurduğu oyun geleneğini Boris Karloff, Bela Lugosi ve İngiltere'de Christopher Lee ileri noktalara taşırlar.

    YARATIK FURYASI...

    Derken tiplemeler dünyayı sarmaya başlar, canavar ve yaratık furyası başlar; "Dracula" (Yön: Tod Browning / 1930), "Frankenstein" (Yön: James Whale / 1931), "Morg Sokağı'nda Cinayet" / "Murders in the Rue Morgue" (Robert Florey / 1932), "Dr. Jekyll an the Mr. Hyde" (Yön: Rouben Mamoulian / 1932) , "Kayıp Ruhlar Adası" / "The Island of Lost Souls" (Yön: Erle C. Kenton / 1932), "Mumya" / "The Mummy" (Yön:Karl Freund / 1932), "Kedi İnsanlar" / "The Cat People" (Yön: Jacques Tourneur)...Klasiklere dönüş yapımcı-yönetmen Roger Cormen tarafından uygulanır ve Corman, "Usher Malikanesi'nin Çöküşü" / "The Fall of the House of Usher"dan (1960) başlayıp "Ligeia'nın Mezarı" / "The Tomb of Ligeia"ya kadar uzanan bir Edgar Allen Poe dizisini oluşturur.Buraya kadarki tüm örnekler, başlangıcı, gelişimi ve vardığı nokta itibariyle bol kanlı ve en azından ilk başlarda dehşete fazla kapılmayan, bilinen temaları tekrarlayan ve "yazınsal kaynaklar"a çokça dayanan, klasik hatta geleneksel korku sinemasına dahildir. Korku, genelde, fantastik bir zemine dayanır; canavarlar, yaratıklar, manyaklar, çılgın bilim adamları, değişimler, büyüsel işlemler ve doğaüstü olaylardan beslenir.Bu arada önce İngiliz ardından Amerikan sinemasında Alfred Hitchcock tarzı devreye giriyor. Korku, kuşku ve ürkütücü bir şeyler olacağına dair oluşan beklenti duygusunu nefes kesecek bir oranda harmanlayan yapıtlarıyla tek başına bir gerilim akımı yaratır Hitchcock. "Kiracı" / "The Lodger" (1926), "Rebecca" (1940), "Sabotajcı" / "Saboteur" (1942), "Notorious" (1946), "Ölüm Kararı" / The Rope (1948), "Vertigo" / "Ölüm Korkusu", "Sapık" / "Psycho" (1960), "Kuşlar" / The Birds" (1963), türü yeni ufuklara taşıyan, içgüdü ve zekâya vurkaç yapan Hitchcock kültleri olarak sinema tarihine geçer.Gerilim-korku arasında gelgitleri uygulamayı tercih eden yönetmen Roman Polanski de Ira Lewin'in romanından uyarladığı "Rosemary'nin Bebeği" / "Rosemary's Baby" (1968) ile şeytanın oğlu imgesiyle şok olgusundan ustaca yararlanır. Filmin etkisi öyle büyük olur ki Polanski'nin 9 aylık hamile eşi Sharon Tate, bebeğiyle birlikte tarikat üyesi bir fanatiğin bıçak darbeleri sonucunda can verir.

    ŞOK SİNEMASINA YÖNELİŞ

    Hitchcock'un ölümünün ardından gerilim sineması giderek klişeleşir. Gerilim, zekâ ve ustalık anlamında ara ara toparlansa da kan kaybetmeye başlar. Şok sinemasına yöneliş başlar. Brian De Palma "Carrie" (1976) ile türe halel getirmese de, "Dressed to Kill" (1980) ve "Body Double" (1984) gibi yapımlarında görülür ki cinsellik soslu şiddet sinemasını yeğlemektedir. Bu arada William Friedkin'in "Şeytan"ı ("The Exorcist" / 1974) ise türün iyi bir örneği olur. Şeytan, kara büyü tarzı dehşetler seyirciyi beklemektedir. İtalyan usta Dario Argentino, "Suspuria"da (1977) şeytana tapanların yönetici olduğu bir kolejde yaşanan kanlı olayları anlatır. Richard Donen'in "Omen"in de (1976) ise yine bir çocuk şeytan belasından mustariptir. Stanley Kubrick'in ünlü "The Shining"i (1980) dehşet ve şok sinemasının meşruiyeti gibidir.Noktayı Scognamillo'nun şu değerlendirmesiyle koymalıyız: "Korku-dehşet sineması, -ya da salt dehşet sineması- bugünün deneme türü haline gelmiştir. Görsel-işitsel bir büyü diye tanımlanan çağdaş sinemada korkunun rengi, kokusu, dokusu ve biçimi değiştiyse de bunu doğal karşılamalıyız. Nasılsa Hollywood sinemasının ölçülerine göre "fastfood ve gore" tümden geçerli ve kârlı görünüyor. Varış noktası buysa ve bu olacaksa ne korku eski korkudur ne de dehşet eski dehşet. Yenilenince bir şeyler yitirildi, zevk, estetik ve daha olgun bir boyut. Gerisiyse her an perdelerimizde ya da cam ekranlarda..." Cumhuriyet Kitap, 19 Ekim 2006

    ELEŞTİRİNİN SAATİ / SEMİH GÜMÜŞ

    2006-08-31 · Kategori: Elestiri

    ELEŞTİRİNİN SAATİ

    ELEŞTİRİNİN SAATİ
    Eleştiriyi asıl uğraşı olarak seçmiş yazarlar ötekilere göre kendileriyle daha barışık kalmayı başarabiliyor, yazdıklarından ötesiyle de pek ilgilenmiyorlar

    Radikal Kitap, 25/08/2006 (186 defa okundu)

    SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)

    Yeni zaman kültürünün ayırdığı dünyalar
    Edebiyatın arı duru, saf ve temiz yaşandığı günlerin geride kaldığını bir kez daha söylemenin anlamsızlığını bilmek yetmiyor. Geçmişe doğru uzandığımda en son nerede hiçbir şey düşünmeye gerek olmadan birbirimize elimizi uzatıp yalnızca güven duyduğumuz ilişkiler içinde yaşadığımızı düşünüyorum: 1970'lerde politika, 1980'lerin son günlerinden başlayarak edebiyat içindeki arkadaşlıklarımızın belki bütün bir ömür boyunca hiçbir şeyle değiştirilemeyecek anlamları hep aynı canlılıkta yaşıyor. 1990'ların başlarında ilk kuşku tohumları atılmaya, ilişkiler arasına o günlerde bugünkü kadar açık seçik tanımlayamadığım belirsizlikler ve sorunlar girmeye başlamıştı, ama gene de ararım o günleri.
    Belki insanın kendi bireyliğine sıkıca tutunup edebiyatçı kişiliğini özgün bir yazının arayışı içinde oluşturmaya başlaması da karşılıklı sorunları çoğaltıyordu. Değil mi ki bağımsız kişiliği ve yazınsal kişiliğin özgünlüğünü kendi dışındaki her şeyden koruma içgüdüsünün gücünden korkulur, ötekinin alanından uzaklaşmaya başlar insan. Yanlış da yapılır mı orada ya da kendi yazdıklarını olduğundan değerli görmeye başlar mı insan? Bundan hiç kuşkumuz olmasın, çünkü bir de yaratıcılıkla iç içe geçen insanın özeleştiriyi uzak tutmasından anlaşılır ne olabilir.
    Gene de şu düşüncenin tersinin öne sürülmeyeceğini sanıyorum: Eleştiriyi asıl uğraşı olarak seçmiş yazarlar ötekilere göre kendileriyle daha barışık kalmayı başarabiliyor, yazdıklarından ötesiyle de pek ilgilenmiyorlar. Bunu bir sav olarak almayabilir, öyle düşünmeyebilirsiniz elbette.

    Eleştirmen de deniyor onlara
    Düşünce üretimiyle doğrudan ve yoğun ilişki içinde yaşayan, başka türlü yaşaması olanaksız bireylerin, üstelik eleştiriyi bir yaratıcı edim olarak yaşıyor olsalar bile, aynı zamanda ötekini dinleyen, onu anlamaya çalışan, somut karşılıklar aramak yerine, soyutlamalar içinde yeşeren bir dünya kurmaya çalışan tutumlarıyla daha sağlıklı durduklarını düşünüyorum. Kendi adasına çekilmek gibi bir kozları da var ellerinde masanın üstünde kapalı zarfta durur, karşıdaki de bilir onun orada olduğunu.
    Bizdeki kavram kargaşasına diyecek olmadığı için, bu sözleri bir erdem sayıp üstüne alınacak pek çok kişi var, yazıyla içli dışlı. Eleştirmen de deniyor onlara. Her ay birçok dergiye, nedense özellikle roman üstüne yazılar yetiştirirken eleştiriden adım adım uzaklaştıklarını kendileri görüyor mu, bilmiyorum, gördüklerini sanıyorum, ama insan aynı zamanda kendini kandıran hayvandır. Yazılanların çoğunun yeni yayımlanan kitaplar üstüne tanıtıcı yazılar oluşu ve dozunda övgüleri de sakınmaması yüzünden, yakın çevreden bazen çok iyi paslar alan bu eleştirmenler, kitaplarını övmeyi atlamadıkları yazarlarca da ara sıra yüceltilir.
    Benim eleştirmenimin tek sözcüğünü ötekinin bütün yazdıklarına değişmem, diye savuranı da vardır; ama orada tek sözcüğü, hep oradaki adada yaşamayı seçtiği için onlara uzak düşen yazara değişilmeyen yazarın gocunması ya da söyleyeceği bir sözü olması gerekir, diye düşünüyor insan, ama ne... Övgüler ve yalanlar altında ezilenlere de yardımcı olmak gerekir, yoksa o sözcüklerin altında kamburu alışır, insanın bir de o yüzden yaşayacağı travma bu kez sahte dostlarını da yitirmesine yol açabilir.
    Bizim coğrafyamızın gezegenimizin en güzel noktasında bulunuşu insanların büyürken aldığı yaraların sonradan açılmasını önleyemiyor. Havası suyu temiz, rüzgârı yumuşak, toprağı verimli, güneşi her zaman ısıtan bir doğanın çocukları da ne yapacaklarını bilemeyebilir, sık sık yanlış yapabilir. Popüler kültürün alabildiğine renkli hayatımızın bahçelerinden biri olduğunu tartışmaya gerek yok, ama onu kötüye kullananların edebiyata, kitap yayıncılığına sürekli kendi hormonlarını şırınga etmesi doğru değil. Sonunda her şey bozulacak, dediğimizde, kafayı edebiyatla, nitelikle bozmuşsunuz, deniyor, iyi ediyorlar.
    Demek bu bozulma içinde bazı büyük yayınevlerinin, yayımladıkları kitaplar üstüne övgü yazıları yazanlara para ödediklerinin ya da kimi kitap tanıtıcılarının o yayınevlerinin kitapları üstüne para karşılığı yazı yazdıklarının ilk kez, 12 Ocak 2004'te, Radikal'in kültür-sanat sayfalarında dile getirildiği unutulmuş. Unutkanlık daha iyisini yapmak için iyidir, ama daha kötüsünü yapmak için de kullanılıyor. Pek çoklarının daha az bilmediği bu tuhaf ilişkiyi açıkça söylediğim için o büyük yayınevlerinden birinin editörü, biliyorsa açıklasın... gibi sözler etmişti kendi de açıklayabilirdi oysa.
    Şimdi bugünlerde ilk kez öğrenilmiş gibi yazılınca bazı yayınevlerinin kimi yazıcılara para ödediği, hepimiz için şaşırtıcı oluyor. Yazdıklarımızı görmezden gelenlere karşı olumsuz düşünceler içinde olmamalıyız. Niçin olalım, yalnızca kendi tutumumuzu başkalarından da bekleyebiliriz, o kadar. Yayımladığımız bir kitap için yazılan yazı karşılığında ücret ödeyip ödemediğimiz yakınlarda bana da sorulmuş, ben de bu tür ilişkileri doğru bulmadığımı, bu işlere karşı sözler ettiğimi belirtmiştim. Bu kadarı bile herkes için kolay olmuyor demek.
    Yazının ve yazarın ahlakı hep aynı sorun, en son konuşulduğu yere çakılı duruyor. Sağlam bir yazarlık duruşuysa sonunda birileriyle arayı bozmaya ya da edebiyat kavgalarına neden oluyor oysa herkesin kendi edebiyatçı kişiliğini doğru dürüst koruması bütün bunları gereksizleştirebilir. Sonunda birbirimize akıl vermeye değil, işimizi yapmaya çalışıyoruz, üstelik işimiz edebiyat. Yazının ahlakını yazarlık ahlakından ayırmak çoğun olanaksız; birindeki eksilme öteki bileşik kaptakini de kendi düzeyine indiriyor hemen.
    Aslı Erdoğan'ın yeni yayımlanan iki deneme kitabı, Bir Kez Daha ve Bir Delinin Güncesi, bu dertlerle dolaylı da olsa, ilgili. Gazete yazıları olarak tasarlanıp yazılmış bu yazıların denemenin sınırları içinde ve her satırında okuru kendi suyuna çeken gücü Aslı Erdoğan'ı yazdıkları okunmaya, izlenmeye değer bir yazara dönüştürüyor. Bunu Mucizevi Mandarin'den biliyorduk, henüz çokları bilmiyordu, ama Kırmızı Pelerinli Kent kabına sığmayan bir yaratıcılığın göstergesi olarak ortaya çıktıktan sonra, Aslı Erdoğan yeni kuşağın gözde yazarlarından oldu.

    Her şey netleşecek...
    Neden sonra genişlemeyen, ama kalıcı, giderek belli bir okur çevresi de kazandı Aslı Erdoğan. Kırmızı Pelerinli Kent'ten sonra bir genç yazar için epeyce uzun sayılabilecek bir ara vermesine, yaratıcılığını yönlendireceği yeni bir yol bulmakta çektiği güçlüklere karşın, Aslı Erdoğan ilgiyle izlenen ve hakkında hep olumlu söz ve sözcüklerle konuşulup yazılan bir yazar olarak kendini tutmayı başardı. Arada Radikal'deki gazete yazılarının payı da vardır, ama daha çok farklı tutumu, gizemli kişiliği, üne ve öne çıkmaya gönül indirmez duruşuyla bu ilgiyi topladığını düşünüyorum.
    Hande Öğüt onun yabanıl kimliğini öne çıkarıyor: doğrudur gerçekten: yabanıl tutumu onu artık alışılmış, sıradanlaşmış edebiyat dünyası içinde apayrı bir yerde konumluyor. Orada bir sürgün ruhu olarak durduğunu da söyleyelim; edebiyatımızın verili değerlerinden kendi kurduğu dünyaya sürgün, ama kendine sürgün olamayan.
    Hayatın Sessizliğinde ne denli iç sesine uygun olursa olsun, tehlikeli bir kıyıda durdu: yazınsal dilin Aslı Erdoğan'ı yakalamaması gereken bir yerde: şiirsel söze, taştan taşa atlayan sözcük ve tümcelerin hep güzel söylenmiş olmasına özen göstererek yazıldığı, yazınsalın bir anda düşebileceği yapay yüzüyle doğal yüzü arasında. Aslı Erdoğan'ın iyi okurları arasında sayılır mıyım, diye soruyorum kendime: Öyleyse sözünü ettiğim bu bıçak sırtında Hayatın Sessizliğinde'nin, Mucizevi Mandarin ile Kırmızı Pelerinli Kent'in yabanıl çizgisinin dışında kaldığını söyleyebilirim.
    Ne iyi ki Aslı Erdoğan Bir Kez Dahave Bir Delinin Güncesi ile kendine özgü tavrı ve sözü olan bir yazar olarak etkili biçimde konuşuyor. Buna gereksinmemiz var.
    Sonra piyasanın düzeneklerine uyumlu ve yayıncılığın dışından gelen sermayenin dünyamızın orta yerinde kurduğu dergâha gide gele eski alışkanlıklarını yitirmiş yazarların güven vermeyen tutumlarını ve yeni edebiyat yıldızlarının pırıltılarını okuyup dinlemek ve seyretmek zorunda kalıyoruz ki, boşuna. Belli ki edebiyatımızda iki ayrı dünya kuruluyor. Buraya bir im koyalım. Yakında daha belirgin ortaya çıkacağı gibi, daha net tartışılmak zorunda kalınacak. Son on yıl içinde seçimlerini gözden geçirmek isteyenler ciddi bir tartışmanın nesnesi olabilir.

     

    'Kitap' ekimizdeki diğer haberler

    » YERYÜZÜ KİTAPLIĞI - CELÂL ÜSTER
    » 'Kayıp roman' bulundu ama! - ATİLLA BİRKİYE
    » Karanlıklar Prensi Kont Dracula - AHMET ÜMİT
    » Adaletin nerede Sezar! - Z. HEYZEN ATEŞ
    » Etin cinsel politikası - HANDE ÖĞÜT
    » Sizi korkutmak istemezdim! - TUĞBA BENLİ ÖZENÇ
    » 'Dehşet' halleri ve zamanları - ONAT BAHADIR
    » Kim, kimden, nasıl ayrılır? - HAKAN GÜLSEVEN
    » Bereketli toprakların izinde... - YAVUZ YILDIRIM
    » KAPAK - ABİDİN PARILTI
    » Gişe görevlisinin ifadesi: 12 Haziran 1950
    » Ekonominin farklı yüzü - YASEMİN KAPIYOLDAŞ
    » Zihnin değil kasların belleği - ORHAN KAHYAOĞLU
    » Ortadoğu mitleri - MÜGE İPLİKÇİ
    » Rock şişede durmaz - ALTAY ÖKTEM
    » Jeremy nerede problem orada - EBRU AKKAŞ
    » ŞEFİN SALATASI - CEM AKAŞ
    » YENİ ÇIKANLAR
    » DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY

    Ege / Hüseyin CONTÜRK

    2006-04-11 · Kategori: Elestiri

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     Not: Hüseyin Cöntürk 2500 sayfalık külliyatının yaklaşık 1500 sayfası "Çağının Eleştirisi" adıyla bayram sonrası çıkıyor. Ölümünün hemen sonrası yayımlanmayan, içinde eleştiriyi bıraktığı 70'lerden günümüze yaptığı gizli çalışmaların dosyalarının, eleştirmeye başlamadan önce yazdığı hiç yayımlanmamış şiirlerinin ve edebiyatçılarla yaptığı valizlerce mektuplaşmanın bulunduğu büyük bir arşiv ailesi tarafından bunlar özel denilip yakılarak yok edilmişti.

    Bu toplam, kütüphanelerin 50- 60’lı yıllarda yayınlanan 50’ye yakın dergi taranarak, bu arşivlere hiç nüfuz etmemiş özel arşivlerdeki onlarca Anadolu dergisine ulaşılarak yapıldı. Çıkaran insanların politik kişiliklerinden ötürü, sözgelişi Eşber Yağmurdereli’nin ya da Hüseyin Cevahir’in Bursa’da çıkardığı Edebiyat dergilerindeki metinlere, Milli Kütüphane izleri silinip yok edildikleri için ulaşılamadı. Bu yüzden bu toplam eksikler içerse de yayımlanmış yazılarının bütününü içermeye gayret gösteriyor.

    İmge vesilesiyle Cöntürk’ün kitaptaki bir yazısını gönderiyorum.

    Ege

    I. Giriş:

    Bir eleştirmecinin yazdığı yazı okurlarca anlaşılmalı ve anlaşılan şey eleştirmecinin demek istediği şey olmalıdır. Öyle olmazsa sanatçı ile okuyucu arasında sağlam bir bağ kurulmasını beklemek boşuna olur. Bizim gördüğümüze göre, birçok eleştir¬me yazıları, değil orta seviyede bir okurca, eleştirmecilerin kendilerince bile anlaşılamayacak durumdadırlar. Bu, gelişmekte olan dilimizin bize yüklediği kaçınılmaz bir sonuç olmaktan çok, eleştirel kavramlara karşı kullandığımız kelime ve terimlerde bir birlik kuramayışımızdan ileri gelmekledir, düşüncesindeyiz. Aramızda terim birliğinin kurulmasına çalışılması, bundan ötürü, her birimizin ödevi olmalıdır. Ortak bir terim dilinin kurulabilmesi ise ancak terimlerin veya özel kelimelerin deyimlediği kavramların iyice bilinmesi ile mümkün olabilir. Yazımız, işte buradan çıkış yaparak hazırlanmış ilkel bir çalışmadan ibarettir.

    Tasartı (image) yalnız edebiyatta değil başka yazınlarda da, bilimsel yazında bile, yer alan bir kelimedir. Karşıladığı kavramlar kullanılış koluna bağlı olmak üzere az çok değişik de olsalar birbirinden çok ayrılık göstermezler. Bizi burada ilgilendiren edebiyatta ve hele şiirde geçen tasartıdır. Yapacağımız tanımlama ve tanıtmalarda daha çok bu koldan, bu açıdan ele alınacaktır.

    II. Tasartının tanımlanması

    Tasartı, konu olarak ruhbilimde ve edebiyatta ele alınır. Edebiyatçıları ve ruhbilimcileri ilgilendirişi başka başka yönlerden olmakla beraber, tasartının tanımı her iki kolda da birdir. Daha doğrusu edebiyat, ruhbilimin yaptığı tanımlamayı kabul eder. Çünkü tasartı ruhsal bir varlıktır.

    Ruhbilimde tasartı, geçmiş bir yaşantıyı temsil eden ruhsal (içsel, zihinsel) bir yapıntı veya zihnimizin tasarımlaştığı bir resim, anlamına gelir. Buradaki yaşantı (experience) duyu organlarımızın bize mal ettiği bir yaşantı olabileceği gibi idrak edilmiş bir yaşantı da olabilir. Bu iki yaşantıya birlikte “başımızdan geçen ruh durumları” da diyebiliriz. “Yapıntı”yı yaratılan şey anlamına alıyoruz. Bu yapıntıda “hatıra”da olduğu gibi bir yeniden canlandırılış, yeniden yaratılış hali vardır. Yani yapıntının her zaman bir aslı vardır, o sanki bir kopyadır, resimdir.

    Şiirde tasartıları “getiren” kelimelerdir. Örneğin “gül” kelimesi okunduğu veya işitildiği zaman gözlerimizin önüne bir gül gelir. Bu gül kırmızı, beyaz veya başka bir renktedir. Bahçede, çiçekçi dükkânında, vazoda veya havada durmaktadır. Bu, önceleri gördüğümüz bir gülün hatırlanmış şekli olabileceği gibi zihnimizin tasarladığı bir gül de olabilir. Bütün bu gül tasartıları göz organımızla (görme melekemizle) ilintilidir, yani gözümüzün önünde canlandırılmışlardır, görüsel tasartılardır.

    Kimi hallerde tasartı sadece gözümüze hitap etmekle kalmaz arkasından başka şeyler de getirir. Yaşayışımızda geçmiş gülle ilgili bir olay veya anıyı da hatırlamamıza sebep olabilir. O takdirde, gül kelimesi bizim için o olayı hatırlatan bir sembol yerine geçmiş olur. Bu yol sembolik etkiler gül gibi yalın kelimelerden çok mecazi kelimeler, sözler ve benzetiler kullanılmak suretiyle daha derin ve yaygın olarak yaratılabilirler.

    Gül deyince kokusu da burnumuzda tütebilir. Bu takdirde, zihnimizde bir kokusal tasartı yaratılmış oluyor demektir.

    “Çilek” deyince renk ve kokusundan başka tadı da zihnimizde (ağzımızda) canlanır. “Senfoni” ve “yumuşak ekmek” dendiği zaman ise canlanan tasartılar daha çok kulağımızda ve cildimizde olur.

    Kısacası, beş duyu organımıza (melekemize) karşılık görünsel, kokusal, işitisel, tadımsal ve değimsel tasartılar vardır. Bütün bu tasartılar, göz, burun, kulak, dil ve cilt duyu organlarımızın bundan önce duyduğu, aldığı duyumların (sensations) yeniden yaratılmış ve onlara az çok benzeyen bir kopyasından yahut onları temsil eden bir yapıntıdan başka bir şey değildir. Anılarak yaratılan tasartılar, duyumsal yaşantılarımızın tazelenmesi olup onlara, asıllarına, çok defa oldukça benzerler. Oysa tasarım ve imgelem yolu ile yaratılan tasartılar asıl olan şeye çokluk benzemez, onu sadece temsil eden bir nitelik taşır. Nitekim bir nesne (object) kendisine benzer bir temsilli yapıntıyı, zihnimizde yaratmadan da zihnimizde düşünülebilir.

    III. Başka kavramlarla karşılaştırma

    Tasartı, duyum ve idrak edilen şey şu ortak nitelikte birleşirler: üçü de bir duyu organı ile sinir sisteminin faaliyetinden ileri gelen bir işlemi, ameliyeyi veya yaşantıyı ifade eder. Duyum, vücudumuzun içinde veya dışında yapılan bir uyarımın doğurduğu duyumsal (sensory) bir izlenimdir. Göz, kulak, burun duyu organlarının aldıkları izlenimler gibi. Renk ve şekil duyumlarını gözümüzle, koku duyumunu kulağımızla ve serinlik ve yumuşaklık duyumlarını cildimizle duyarız. Duyumlar ağrı ve açlık gibi vücudumuzun içinden gelen bir uyarım sonucu da olabilir. Bunlara organik duyumlar deriz. İdrak (percept, perception) duyum organları (ve sinir sistemi) yolu ile duyulup da bilinç katına erişmiş özel bir duyum hali olarak kabul edilebilirler. Bu halde duyuma bir de duyumu doğuran nesnenin bilinme işi katılmıştır.

    Bilinen, idrak edilen şeyle tasartı arasındaki fark birincinin nesnenin (realitenin) kendisi olması, ikincisinin bu nesneyi temsil eden bir şey bir kopya olmasıdır. Realite ile tasartı arasındaki en önemli ilinti realite hakkındaki bilgimizin reel varlıkların bizdeki tasartılarının karşılaştırılması ile elde edilmekte olmasıdır. Tasartı ile duyum arasındaki fark da birincinin kopya-temsil, öbürünün asıl olması şeklinde açıklanabilirse de bazı istisnalar yok değildir. Şüphe yok ki kulaklarımızın işittiği bir sese, bunun sonradan kulağımızda yaşatılması, canlandırılması, çok sıcak bir havada duyduğumuz rahatsızlık duyumu ile bu duyumun sonradan hatırlanması, canlandırılması arasındaki fark, birincilerin asıl olmalarına karşılık, ötekilerin sönük ve güçsüz olmalarıdır. Bununla beraber, bazı hallerde tasartı ile duyumu ayırmak mümkün olamıyor. Hele kımıldanı (kinesthetic) duyumları ile kımıldanı tasartılarının birbirine karıştırıldığı çok oluyor. Şiiri okurken elimizde olmadan yaptığımız bazı kımıldanmaların duyumunu, eski bir kıpırdanmanın zihnimizde canlandırılmış bir tasartısı sanmak olağan bir şeydir. Tasarım ve imgelem yolu ile tasarlanan tasartılara gelince, bunlar duyu organlarının bize imlettiği çeşitli yaşantı parçalarından kurulmuş, devşirilmiş olup buradaki asıllar daha belirsiz ve tasartılar da benzer nitelikte olmaktan çok temsil edici niteliktedirler. En aşırı hal reel olmayan şeylerin tasarlanmasıdır ki, bu halde tasartı ile onu kuran yaşantılar arasında bir benzerlik sözü edilemez.

    IV. Nevileri

    Başlıca tasartı nevileri şu sınıflandırmalar altında incelenebilirler.

    A. Bağlı ve serbest tasartılar: Bir şiir okuduğumuz zaman ilk yaptığımız iş kelimeleri görmektir. Okuma, basılmış kelimelerin görüsel duyumu ile başlıyor demektir. Buradaki ana yaşantımız bir tasartı değil de bir duyum olmakla beraber, ayrı iki türlü tasartının bu yaşantımızla, duyumuzla, sıkı sıkıya bağlı olarak ve onunla birlikte oluştuğunu da görürüz. Bir şiiri sessiz okurken kelimelerin sesleri zihnimizde yankır, canlanır, içimizde onların sesi yeniden duyulur. Gerçekte ise ağzımızdan hiç bir ses çıkarmış değilizdir, gerçekteki (actual) sesin bir benzerini düşünmekte tasartılamaktayızdır (to image). Buna kelimelerin ses tasartısı veya işitisel tasartısı deriz. Kelimeleri okurken, bir de, ağzımız kıpırdanmasa bile, sanki dudak, ağız ve boğazımızda kelimelerin telaffuz edilmişlik duygusunu duyarız. Bu da kuruluş bakımından adalevi olan bir telaffuz tasartısıdır. Kelimelerin getirdiği ses tasartısı ile telaffuz tasartısına birlikte kelime tasartısı veya görüsel duyumlara ayrılmaz şekilde bağlı olduklarından, bağlı tasartı denir.

    Bağlı tasartılardan yalnız ses tasartısının eleştirmede önemi vardır. Bu önem şu üç noktada, soru üzerinde, toplanır: Sessiz okumada ses tasartılarının seçikliği, duruluğu ve hoşluğunun şiirden alınan zevkle, şiire verdiğimiz değerle ne gibi bir ilintisi vardır? Bu tasartıların insandan insana ayrılık göstermesi onların şiire karşı olan tepkilerini ne dereceye kadar farklı kılabilir? Yüksek sesle okumanın üstünlükleri var mıdır, varsa nelerdir?

    Serbest tasartılara gelince, bunlar kelimelerin içimizde yarattıkları tasartıların kendileridir. Gül kelimesini okuduğumuz zaman gözümüzün önüne gelen gül şekli, rengi, kokusu gibi her duyu organımızın duyduğu duyumlara karşı ayrı bir tip serbest tasartı vardır. Edebiyatta bizi asıl ilgilendiren de bunlardır ve sadece tasartı (image) adı ile anılırlar.

    B. Yalınç ve karışımlı tasartılar: Yalnız bir duyuya hitap eden, zihnimizde onun duyumunu temsil eden tasartıya yalınç (basit), birden fazla duyuya hitap edene karışımlı (mürekkep) tasartı adı veriliyor.

    Yalınç tasartıların başlıcaları şunlardır: görüsel, işitisel, kokusal, değimsel, tadımsal tasartılar. Görünsel tasartılar iki türlüdür: şekil ve renk asartıları. Gül deyince şekil veya renginden biri yahut her ikisi birlikte, gözümüzün önüne gelir. Değimsel tasartıların da birkaç türlüsü var: sıcaklık-soğukluk tasartısı, değme (sürtünme) tasartısı, basınç tasartısı gibi. Bunlardan başka bir de kıpırdanı tasartısı vardır. Bu tasartı bir adalevi kıpırdanışın, hareketin zihnimizde yenilenmişidir. Ayrıca vücut içinden gelen uyarımlar sonunda duyduğumuz ağrı, açlık gibi duyumların tasartıları da vardır: organik tasartılar.

    En yalınç kelime ve sözler bile zihnimizde birden çok duyuya hitap edebilir. Gül kelimesinde olduğu gibi. Bu takdir de gül tasartısı karışımlı olmuş oluyor. Bir başka tipte karışımlı tasartı daha vardır ki yerine göre pek ilginç olabilir: geçişli (synaesthetic) tasartı. Bu halde, bir duyu başka bir duyuya çevrilmiştir. Bir ses işitildiği zaman gözümüzün önüne bir renk gelmesi gibi, ses organımızla ilgili bir uyartının renk tasartısı yaratması gibi.

    C. Durağan ve oynar tasartılar: Canlandırdığımız tasartının sabit veya müteharrik olmasına göre adı durağan veya oynar olur. Oynar tasartılar kımıldanı tasartıları ile bir tutulabilirler.

    D. Tasviri ve sembolik tasartılar. Tasviri tasartı sadece bir zihinsel resimden, tasvirden ibarettir. Buradaki resim geniş anlamda olup yalnız gözün değil öteki duyu organlarının da ürünü olabilir. Gül deyince zihnimizin önüne (gözlerimizin, burnumuzun, v.b…nın önüne) şu veya bu şekil, renk ve kokuda bir gül gelmesi gibi. Eğer gül bize arkasından başka tasartılar yaşantılar getirirse, bu gül tasartısı sembolik olmuş olur. Örneğin gülle ilgili bir anımız bilincimize fışkırarak bazı heyecanlar duyabileceğimiz gibi, geçmiş edebiyattan bir mısrayı hatırlayarak çeşitli zengin tasartılar içinde kalabiliriz.

    Tasartının bu yol ikiye ayrılması bir soyutlama sonucu mümkün olabilmektedir. Çünkü tasviri ve sembolik tasartılar çok defa birlikte olarak, karışık olarak baş gösterirler. Salt tasviri olan tasartılara daha çok nesir yazılarında rastlanır. Her somut varlığın adında az çok somut olan bir tasvir tasartısı vardır. Bu sebeple tasartılarla yalnız şiir ve nesirde değil bilim yazılarında da karşı karşıya geliriz.

    E. Tasartının yedi tipi: Tasartısal (imgesel) faaliyetin niteliği ve derecesine göre tasartıları yedi tipe, kata ayıran başka önemli bir sınıflandırma da vardır. İlk kata tasartılandırma (imgelendirme) gücü ve yaptığı etki bakımından en sönük ve cansız olanlar, yedinci kata da en parlak ve güçlü olanlar sokulmuştur. Her bir katın tanımlanması ayrı ayrı yapılmış olup özel adlarla adlandırılmışlardır.

    F. Misaller: Yukarıdaki tasartı nevilerini daha iyi belirtmek amacıyla birkaç misal vermeyi uygun buluyoruz. (Misallerimiz sadece tanıtlayıcı niteliktedir, değerle ilgili değildir. Ve rasgele seçilmişlerdir. Araştırılırsa daha iyi örnekler bulunabilir.)

    1)

    “Uzanıp yatıvermiş sere serpe;
    Entarisi sıyrılmış hafiften;
    Kolunu kaldırmış, koltuğu görülüyor;
    Bir eliyle de göğsünü tutmuş”(O. Veli)

    Buradaki tasartılar tasviri ve durağan tasartılardır. Ayrıca kişiye göre sembolik nitelikte de olabilirler. Hepsi de görüseldir ve daha çok bir şekil canlandırılmaktadır. Bununla beraber, arka görünürde veya daha az etkili olmak üzere, renk imgeleri de vardır: “Entarisi sıyrılmış” sözü gözümüzün önüne bacakların yalnız şeklini değil rengini de getirir. Baskın olan nitelik burada kımıldanıdır. Ayrıca “el” ve “pul pul” kelimeleri değimsel bir tasartı, “pul pul” kelimesi bir renk tasartısı, “deniz” kelimesi serinlik dolayısıyla bir sıcaklık soğukluk tasartısı ve belki de bir koku (yosun kokusu) tasartısı getirmektedir.

    2)

    “Ağları silkeledikçe
    Deniz gelecek eline pul pul.”(O. Veli)

    Baskın olan nitelik burada ki…

    3)

    “Yaşadım!
    İncirin dallarında yürüyen süt
    Yonca tarlasından gelen nefes
    Horozun ibiğinden damlayan kan
    Yollar ve sevgili türküler şahidimdir.”

    (B. R. Eyüboğlu)

    Burada da baskınlık oynar tasartılardadır, denilebilir. Birinci satırda en çok kımıldanı sonra renk (beyaz ve belki de yeşil) tasartıları kendilerini duyuruyor. İkincide kımıldanı tasartıları ile değimsel tasartılar (nefesi vücudumuzda duyma) var. Fakat ağır basan yine kımıldanı tasartılarıdır. Üçüncü satırda ise renk tasartısının kımıldanı tasartısından daha önce geldiği söylenebilir. Sonuncu satırda şekil ve ses tasartıları aynı kuvvette kendilerini göstermektedirler.

    4.

    “Akşamdan kaybolacak saçlarının beyazı”
    (Tuna Arkun)

    mısrasında renk tasartısı baskın, şekil tasartısı arkadadır. Her ikisi de görüseldir.

    Pazar Postasının Notu: Eleştirmenin bilimsel bir düzen ve anlayışla ele alınmasını isteyen, Hüseyin Contürk’ün “Eleştirme» üzerinde yazdığı yazılan okurlarımız iyi bilirler. Hüseyin Cöntürk, eleştirme de bir ilerleme, gelişme olabilmesi için, eleştirmenler arasında kullanılan bazı sözlerin herkes için aynı olan kavramları yüklenmesini ilk iş olarak düşünmektedir. Bu konudaki çalışmasının ilki de image, kendi söyleyişiyle tasartı üzerinedir. On daktilo sayfası tutan bu yazıyı. Türk Dili dergisi, okurları için ağır bulduğunu bildirerek geri çevirmiştir. Bizim sayfalarımız on daktilo sayfası tutan. bir yazıyı yayınlamaya elverişli değil... Ama, bugün biz de birçok kavramlar yüklenen image sözünün durulup, belirmesi, elbette Mecnun ile Leyla üzerine yazılmış bir kaç seri yazıdan çok önemlidir. Onun için biz bu yazıyı dört sayıya bölerek, zevkle yayınlıyoruz.

    (Pazar Postası, 9 Aralık 1956)

    'Perihan Mağden'i ben parlattım, Ece Temelkuran bana gel

    2006-03-23 · Kategori: Elestiri

    'Perihan Mağden'i ben parlattım, Ece Temelkuran bana geldiğinde zaten yazardı'

    'Perihan Mağden'i ben yazar yaptım. Onu tanıdığımda bir hikaye kitabı yayımlanmıştı. Ece Temelkuran ise kitapları satan genç bir yazardı'... Bu sözler Milliyet gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yakup Yılmaz'a ait. Yılmaz, Yeni Harman dergisinin son sayısında Pelin Gökmen ile yaptığı röportajda 'kendini ateşe attı' ve Türkiye'nin 'kanlı bıçaklı' iki kadın yazarını değerlendirdi.

    Akıllı olduğu için parlamıştı

    Ece Temelkuran ile Perihan Mağden'in kıyaslanamacağını söyleyen Yılmaz, iki kadının yazarlık serüvenindeki rolünü ise Perihan Mağden'i kızdıracak sözlerle açıkladı: 'Ben birisini yaldızlayıp piyasaya sunduysam bu Ece değil, Perihan olmalı. Ece, Milliyet gazetesinde köşe yazarı olmadan önce üç kitabı yayınlanmıştı. Kitapları satan genç bir yazardı. Dolayısıyla onu yaldızlayıp piyasaya çıkaran ben değilim.'

    "Güzel olabilirsiniz ama yazar olamazsınız"

    Röportajda Ece Temelkuran'ın çok sayıda ve nitelikli kitaplar yazdığını söyleyen Yılmaz, Gökmen'in 'Gazetecilikte görüntü önemli mi? Mesela Ece Temelkuran güzel bir kız olduğu için mi parladı?' sorusunu ise Deniz Akkaya ve Hülya Avşar'ı örnek göstererek cevapladı: 'Bence akıllı olduğu için parlamıştır. Güzellikle sadece Deniz Akkaya olabilirsiniz, Hülya Avşar olabilirsiniz. Yazar olamazsınız'...

    İşte Yeni Harman'da yayınlanan röportajın tam metni:
     

    Milliyet Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni ve Doğan Dergi Grubu’nun yeni başkanı olan Mehmet Y. Yılmaz ile lafları ağzından kerpetenle alarak konuştuk...

    Pelin GÖKMEN / Yeni Harman

    Yaşınız kaç sorması ayıptır?

    49

    Aa? 49 yaşında mısınız siz? Çok genç yaş,ne bileyim.Yani Brad Pitt’den falan 8 yaş büyüksünüz hahaha! Ece Temelkuran’ı çok yakından tanıyor musunuz?

    Yani bizde yazı yazıyor, ben aldım Milliyet’e.

    Geçen sayımızda yeniHarman’a bir röportaj verdi. Açık sözlü bir insan, saklamıyor herşeyi söylüyor.

    Ben onun kadar sivri şeyler söyleyemem ama.

    O genç daha 17-18 yaşında...Kaçtır ki?

    Herhalde 29 30’dur.

    Sizin hakkınızda güzel şeyler söylemiş enteresan bir insandır falan filan diye... Perihan Mağden’le hiç görüşüyor musunuz?

    Görüşmüyorum.

    Hiç görüşmediniz mi hayatınızda?

    Görüştüm canım Perihan’ı da ben yazar yaptım.

    Şunun için soruyorum, geçen sayımızda kapak konusu yaptığımız olaydaki malum yazıdaki yazıyı yazmasına ne sebep olmuş olabilir, sizinle öyle bir hitabeti var mı? Şaka yollu söylemiş olabilir mi?

    Zannetmiyorum.

    Size sinirlenmiş olabilir mi?

    Olabilir, sinirlenmiş olabilir.

    Oray Eğin köşesinde bir yazı yazıyor. Radikal Cumartesi ekinde. Ondan sonra, Ece Temelkuran’la ilgili gazetenin bir iç toplantısına katılmak için para istediğini söylemiş çocuk. 

    Ee? Yalan söylemiş, yalan yazmış, doğru yazmamış.

    Siz de bu yazıyı görmüşsünüz ve böyle bir meseleyi nasıl yazar diye sinirlenmişsiniz.

    O olay doğru değil, yazılan iddia edilen şey yani Ece Temelkuran’ın gazetenin bir iç toplantısına katılmak için para istediği iddiası doğru değil. Ben de Radikal yöneticilerine yalan birşeyin nasıl olup da Radikal’de yayınlanabildiğini sordum.

    O adamın kovulmasıyla kimin ilgisi var o zaman?

    Gazeteyi kim yönetiyorsa onun ilgisi var.

    Yani siz telefon açmadınız öyle birşey için. Çünkü kız diyor ki bakın; Soner Yalçın telefon açtı gecenin 12’sinde Oray’ı işten attırmışsın dedi. Sonra da Ece Temelkuran size gelmiş “Lütfen açıklayın bu adamı ben attırmadım işten siz attınız suç benim üzerime kaldı” demiş. Siz de “Söyleyeceksin tabii, ben attırdım diyeceksin korksunlar senden” falan demişsiniz.

    Demişimdir, hatırlamıyorum. Ama olay şu, Milliyet, Posta, Radikal gazeteleri bu binada yayınlanıyor ve ben o dönemde bütün o gazetelerin de yayın yönetmeniyim. Ama Milliyet gazetesinde genel yayın yönetmenliğini fiilen yürüttüğüm için bu gazetelerin başındaki arkadaşlar da kendi gazetelerini kendi bildikleri gibi yönetiyorlardı. Onların işlerine karışmıyordum doğal olarak. Bu yazı çıktığında ben Radikal’deki yönetici arkadaşlarıma bunun doğru olmadığını, doğru olmayan bir şeyin Radikal gibi ciddi bir gazetede araştırılıp sorulmadan neden yayınlandığını sordum. Ve onlar da onu işten çıkardılar doğru yazmadığı için, yalan yazdığı için.

    Bir yazar..

    Yalan yazarsa herkes kovulabilir.

    Yalan olup olmadığı nerden oraya çıkıyor?

    Biliyorum ben o gazetenin yöneticisiyim. Perihan’ı da yaldızlayıp piyasaya çıkartan benim. Ece Temelkuran Milliyet gazetesinde köşe yazarı olmadan önce 3 tane kitabı yayınlanmıştı. Kitapları satan genç bir yazardı. Ve yenibinyıl dergisinde de köşe yazıları yazıyordu dolayısıyla onu yaldızlayıp da piyasaya çıkaran ben değilim. Onu başkası...Kendi kendine parıldamış olmalı. Ben sadece ona Milliyet gazetesinde yazma fırsatı verdim bir, Perihan Mağden’i de tanıdığımda onun da bir tane hikaye kitabı yayınlanmıştı. O kitabını okudum bir arkadaşım vesilesiyle. Beğendim  yazdıklarını ve Perihan Mağden’i de Radikal gazetesinde köşe yazarı yaptım. Birisini yaldızlayıp piyasaya sunduysam bu Ece değil Perihan olmalı.

    Aralarında çekememezlik var mıdır? Allı pullu kadınlar bile kıskançlaşabiliyorlar üstlerine kuma geldiği zaman.

    Bilmemiyorum, hakikaten bilmiyorum ve ilgilenmiyorum da. Benimle ilgili olmayan birşey.

    Yani sizin hakkınızda böyle bir hitabet kullanan bir insanla hiç ilgilenmiyorsunuz.

    Hiç ilgilenmiyorum.

    Ben yazsam öyle birşey?

    Onunla da ilgilenmem.

    Posta’dan buraya büyük iddialarla geldiniz, tabii her yeni gelen gibi Recep Tayyip Erdoğan’da öyle geldi. Ne kadar başarılı oldunuz. Tirajlarda bir düşme oldu mu?

    Hayır olmadı. Ben geldiğimde Milliyet gazetesinin tirajı 170 bin idi promosyanla, bıraktığım gün 310 bin satıyordu.

    İlk geldiğinizde hedeflediğiniz başarıya ulaştınız mı?

    Tiraj başarısına ulaştığımızı söyleyebilirim ama çok başarılı bir gazetecilik oldu mu, mesleki açıdan beni tatmin etti mi eksikleri olduğunu söylemeliyim onun da. Daha iyi şeyler de yapabilirdim. Ama Milliyet’de yaptığım şeyin okunmayan bir gazeteyi yeniden okunur ve konuşulur hale getirmek olduğunu düşünüyorum.

    Sizin yerinize gelen Sedat Ergin’in başarısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Daha çok erken birşey söylemek için, bir ay oldu. Bir ayda hiçkimse için hele bir gazete için birşey söylenemez.

    Ertuğrul Özkök’le diyaloğunuz nasıl, bir hasmınız söz konusu mu?

    Yoo hayır değil. Yakın arkadaşım. İkimiz arkadaş olmakla birlikte her konuda aynı şekilde düşünmek zorunda değiliz.

    Başka bir gazeteden gelirken ekibinizi de getirdiniz mi?

    Posta gazetesini çıkartırken bir ekiple beraber geldim doğru. Daha önce de dergilerde de bir ekip olarak hareket ediyordum arkadaşalrımla o da doğru. Ama sonra Posta’dan Radikal’e veya Fanatik’i çıkarmaya geçtiğimde Posta’dan hiçkimseyi almadım. Bir tek Posta’dan İsmet Berkan’la, Yeşim Denizel’i aldım Radikal’e. Radikal’den Milliyet’e geçerken hiçkimseyi almadım.

    Neden?

    Çünkü onlar da bu kurumun gazeteleri, onların zayıflamasını istemem.

    Nasıl insanlarla çalışmayı seviyorsunuz?

    Çalışkan insanlarla çalışmayı severim, akıllı insanlarla çalışmayı severim. Çok sıradan birşey ama. Aptallardan hoşlanmam. Onlarla çalışmak istemem.

    Mesela çok zeki, ama özürlü kör falan biri geldi..

    Önemsemem.

    Burada da var mı özürlü çalıştırma zorunluluğu?

    Bütün büyük kurumlarda vardır.

    Ama ben hiç özürlü gazeteci görmedim. Mesela tekerlekli iskemlede.

    Daha geri planda çalışıyorlardır. Doğal olarak.

    Görüntü de önemli mi?

    Bence görüntü önemli değildir.

    Mesela Ece Temelkuran güzel bir kız olduğu için mi parladı?

    Bence akıllı olduğu için parlamıştır. Güzellikle sadece Deniz Akkaya olabilirsiniz, Hülya Avşar olabilirsiniz. Yazar olamazsınız.

    Onlar da oluyorlar. İkisi de yazıyor. Deniz Akkaya Boxer’da...

    Şöyle düşünün Ece kaç kitap yazmış o kaç kitap yazmış.

    Kitap herkes yazıyor.

    Yazdığının niteliği de önemli.

    Siz köşe yazılarınızda genelde light konularda yazıyorsunuz.

    Her konuda yazıyorum.

    Ağır gündemi eleştiren sıkıcı yazılar yazmıyorsunuz anlamında.

    Sıkıcı yazılar da yazdığım oluyor.

    Kadınlarla ilgili yazılar da yazıyorsunuz, hitap etiğiniz kitleyi kadın olarak mı görüyorsunuz?

    Hayır ondan değil. Ben gazetecinin hayatın her alanıyla ilgili olması gerektiğine inanıyorum. Sadece politikayla sadece ekonomiyle ilgilenerek değil.

    Siz yazmasanız da olur değil mi?

    Olur tabii. Ben yazı yazmasam ne Türkiye ne dünya birşey kaybetmez.

    Hiçkimse de yazmasa da olur da bir rahatsızlık oluyor da yazıyor insanlar. Birşey gıdıklamasa.

    Beni birşey gıdıklamıyor. Benim işim.

    İlgi alanınız nedir?

    Herşey. Hayatta olup biten herşey ilgi alanıma girer.

    Mesela televizyonda neler izlersiniz?

    Televizyon seyretmiyorum, çünkü televizyon seyredersem uyurum. Televizyonda sadee maç seyrederim. Bir de arasına reklam girmeyen film seyrederim.

    Digiturkteki filmleri.

    Diigiturkteki filmleri seyrederim. Onun dışında birşey seyretmem televizyonda çünkü uyurum.

    Haberleri dahi?

    Haberleri hiç izlemem.

    Haber dinliyor musunuz? Nereden alıyorsunuz haberi?

    Gerek kalmıyor ki, gazetede çalışıyorum.

    Dünyaya açılan pencere internet, internete giriyor musunuz?

    Evet internette gezinirim.

    Mesela arkadaşlık siteleri var.

    Onlara girmiyorum hiç, yani bilmiyorum.

    Son olarak haberlerde kampüste esrar içen bir kız olayı patladı. O haberdeki olay Nisan ayında gerçekleşmiş ama manşetlere yeni taşındı. Okudunuz mu?

    Evet okudum.

    Orada benim ilgimi çeken, kızın görüntüsünün tamamen çıkması ama kendisine esrar tutan erkeğin flulaştırılmış olması. Bu olayı medyaya taşıyan’da sizinle aynı grupta çalışan Uğur Dündar.

    Burada bu konuda şöyle düşünmek lazım gazetecilik etiği açısından. Eğer bir kişi evinde kendi odasında kamuya açık olmayan bir yerde esrar içiyorsa onun gizlice resmini çekip yayınlamak ahlaklı bir davranış sayılmaz. Ama kamuya açık bir alanda....

    Ama adamın dükkanına da giriyor Uğur Dündar.

    Kamuya açık bir alan.

    Hocanın evine de girdi.

    Hangi hocanın?

    Üfürükçünün.

    Üfürükçü hocanın evi üfürük yaptığına göre kamusal bir alan değil midir? Dolayısıyla üniversite anfisi de kamuya açık bir alan olduğu için o fotoğrafı çekip yayınlayabilirsiniz.

    O fotoğrafta erkek öğrencinin yüzünün kapalı kız öğrencinin açık olmasının da bir tek nedeni var. Kız öğrenci polis tarafından yakalanmış, kimliği tespit edilmiş, kim olduğu biliniyor.

    Erkeğin de biliniyor baş harfleri yazıyor adının.

    Sadece varsayım daha henüz ortaya çıkmış birisi değil.

    Size göre bir kızın bu şekilde lanse edilmesi normal mi?

    Tersi olsaydı kızınki kapalı olurdu erkeğinki açık olurdu.

    Mesela sizin de çocuklarınız var. Kızınız bir arkadaşının oyununa gelip o şekilde gazetelere çıksaydı?

    Onun öyle olmamasını öğretmeye çalışıyorum. Bu hareketin etik olmadığını düşünmüyorum. Gazetecilik kuralları açısından etik ilkelere uyulmuş bir haber bu Hürriyet’te yayınlanan haber.

    Yazarken nasıl bir araştırma yaparsınız?

    Okuduğum kitaplardan ve çevremde gözlediğim insanlardan yola çıkarak.

    Çok gezen bir insan mısınız?

    Çok gezerim.

    Nişantaşında?

    Heryerde, sadece Nişantaşında değil.  Buralardaki lokantalara da giderim.

    Buralardakileri yazmıyorsunuz ama.

    Buralardakileri de yazdığım oluyor.

    Türkiye’deki kadın profiline bakarak aralarında sizin ilginizi çeken kadın türü hangisi?

    Ne anlamda ilgimi çeken?

    Yazılarınıza örnek aldığınız kadınlar  olarak.

    Orta sınıf, şehirli, eğitimli orta yaş ve genç kadınlar. Nişantaşı kadını olarak diye tarif edilen kadınlardan çok fazla tanıdığım yok. Ben Nişantaşı’na gidince Paris’e gitmiş gibi oluyorum.

    Bir dergi gurubu yöneticisi olarak yurtdışında örnek aldığınız dergiler var mı?

    Yayınladığımız dergilerin bir bölümü lisanslı dergiler zaten, yurtdışındakilerin burada lisansıyla çıkarılan dergiler.

    Siz hangilerini takip ediyorsunuz?

    Resimli dergileri.

    Yazılı olarak?

    Özel ilgi alanıma girenleri. Times, Newsweek’i okumam ama Wine Spectator’ı okurum şarap konusuna ilgim var onu okurum gibi. Bütün gezi dergilerini okurum çünkü gezmeye meraklıyım.

    Şimdi cep telefonu reklamlarında görüyoruz, patronları yurtdışını takip ediyorlar şu çıkmış bu çıkmış şunu da getirtelim falan diye...

    Biz de takip ediyoruz tabii dünyada neler olup bittiğini.

    Nereden takip ediyorsunuz?

    Gidip bayilerden dergilere bakarak.

    D&R’a girip ben Mehmet Yılmaz’ım deyip bedava almıyor musunuz yani?

    Hayır. Parasını verir alırım. Buraya da getittirebilirim. Kendi merakıma yönelik dergileri de kendim satın alırım.

    Aydın Doğan da bayağı bir yol katetti.

    Evet başarılı bir işadamı.

    Sizin idolünüz mü?

    Aydın bey mi?

    Aydın bey mi diyorsunuz?

    Aydın bey diyorum, Aydın Abi diyecek halim yok.

    Aranızda Aydın falan demiyorsunuz?

    Niye Aydın diyeyim, benden kocaman benden büyük bir insan benim babam olabilecek yaşta bir insan. Niye ona Aydın diyeyim.

    Sizin 49 yaşında olduğunuzu unutmuşum.

    Aydın Bey benim idolüm olmaz çünkü o başka bir hayat çizgisinin tercihini yapmış, işadamı olmuş. Ben gazeteci oldum. Dolayısıyla ben başka bir hayat çizgisindeyim o başka bir hayat çizgisinde.

    Siz gazetecilik kimliğinizi bırakmayı düşünmüyor musunuz?

    Bırakmayı düşünmüyorum.

    Ben de gazete kurayım, patron olayım demiyor musunuz?

    Yok patron olmak istemiyorum. Genel Yayın Müdürü olmak daha iyidir. Aydın Bey’e de sorsak o da Genel Yayın Müdürü olmak ister.

    Memnun değil diyorsunuz bu kadar büyük bir imparatorluğun başında olmaktan.

    Bu kadar büyük bir imparatorluğun da o kadar büyük sorunları olur.

    Evli mi?

    Evet.

    Mesela çok zengin bir toprak ağası gelse, ben parasını vereceğim sen gazete kur başına geç otur dese?

    Niye bunu istiyorsun diye sorarım.

    E para kazanacak, görmüş ki hergün gazeteler satılıyor, adam tarla yerine gazete alıyor.

    İşte sadece gazetecilik yaparak mı para kazanacak yoksa gazete çıkardığı için başka işler mi çevirecek diye sorarım.

    Hemen üstüne atlamazsınız para kazanacağım diye.

    Hayır. Yeteri kadar kazandım çünkü. Daha fazla kazanma amacım yok. Hayatımdan memnunum, yeteri kadar kazandım.

    Korktuğunuz birisi var mı medyada? Ya da politikada, veya hayatta?

    Yok korktuğum hiçkimse yok.

    Diyelim buralarda gezerken Recep Tayyip Erdoğan’ın kızını biriyle öpüşürken gördünüz, fotoğrafını cep telefonuyla çektiniz onu haber yaparmıydınız?

    Yapmam. Fotoğrafını da çekmem. Bir genç kız başbakanın kızı da olsa benim kızım da olsa, hiç tanımadığımız Ahmet Bey’in kızı da olsa sevgilisyle bir parkta öpüşme hakkına sahiptir.

    Biraz önce kampüsteki kıza ne oldu peki?

    Ama biri kampüste esrar içiyor yapılması yasalar tarafından suç olan birşey. Sokakta öpüşmek suç değildir.

    Ama Başbakan’ın kızı.

    Farketmez kimin kızı olursa olsun.

    Peki esrar çekiyordu diyelim.

    O zaman fotoğrafını çekerim.

    Ve yayınlarsınız.

    Evet. Ama öyle birşey olmayacak.

    Neden?

    Zannetmiyorum.

    Kimden ne çıkacağı belli olmaz.

    Belli olmaz tabii büyük konuşmamak gerekir. Allah Korusun.

    Demek sizin düşmanınız, hasmınız yok.

    Bence yok. Ben kimseye düşmanlık yapmadığım için kimsenin de bana düşmanlık yapacağını zannetmiyorum.

    Kıskançlık olabilir belki.

    Mesleki kıskançlık olabilir her meslekte olur.

    Siz çok çabuk bir yükseliş kaydettiniz, yerinde sayan sizden yaşça büyük kişiler sizi kıskandığını düşünüyorsunuzdur.

    Ben düşünmüyorum.

    Medyada kıskançlık yok mu Allahaşkınıza?

    Elbette vardır ama hayatını kıskançlıklar üzerine kuran insanlar tanımadım hiç.

    Kıskanıp da kocakarı gibi kıskanmıyordur da, içten içe, ben niye olamıyorum diye.

    Olabilir.

    Peki sizin bu mevkilere gelmenizde başarılı bir gazeteci olmanızın yanısıra iyi insanlarla diyalogda olmanızın da katkısı olduğunu düşünüyor musunuz? Mesela Aydın Doğan.

    Burada Posta gazetesinde çalışmaya başlayana kadar Aydın Bey’i tanımıyordum.

    Nasıl oldu tanışmanız? Sizi takip mi ediyormuş?

    Herhalde.

    Sizi beğeniyormuş yani.

    Sormadım.

    Sizi kendisi mi çağırdı?

    Hayır ben Mehmet Ali Yalçındağ’la konuştum önce. Onun bir gazete çıkarma projesi vardı benim de bir gazete çıkarma fikrim vardı. Bir arkadaşım bizi buluşturdu ikimizi de tanıyan. Konuştuk anlaştık.

    Medyada size göre en başarılı kimler? İsim verebilir misiniz?

    Gazetelerin başındaki Genel yayın Müdürlerinin hepsinin başarılı olduğunu varsayabiliriz.

    Ufak tefek yazarlardan?

    Yani özel olarak şu çok başarılıdır diyebileceğim birşey yok. Herkesin zekası birbirine yakın herkes başarılı.

    Perihan Mağden’in bir farkı yokmuydu sizce?

    Bir fark görmüş olmalıyım ki yazar yaptım zaten.

    Ece’yle kıyaslarsak.

    Kıyaslayamayız. İki ayrı tip yazar.

    Zaten Perihan Mağden’in tarzında yazan erkek de yok. Di mi onu farklı bir yere koymak lazım.

    Evet.

    Şu an ne yapıyor biliyor musunuz?

    Hiç bilmiyorum.

    Tatil yapıyordur. Filmi izlediniz mi?(2 genç kız)

    İzlemedim.

    Merak etmiyormusunuz?

    Hayır.

    Türk basınının şu anki durumuna bakarsak en çok Posta satıyor hala. Satan nedir bu gazeteyi?

    Posta en çok satan gazete olduğuna göre Posta’nın özelliği nedir? Posta olup biten herşeyden okuyucusunu haberdar eder. Ama bunu yaparken okuyucusunu sıkmaz. Eğlendirir.

    Cilalar haberi.

    Cilalar değil eğlendirir, renklendirir. Haberi bozmaz ama renklendireceğim diye. Haber neyse odur. Haberdir. Önemli olan onun nasıl bir ambalaj içinde sunulduğu.

    Hıncal Uluç’u tanıyor musunuz?

    Tanırım beraber bekar evinde bile oturduk.

    Bekar evinde mi? Ama o sizden çok yaşlı.

    Yeni karısından boşanmıştı.

    Öyle bekar evi yani, gençliğinizde falan değil.

    Yani ben gençtim, o o kadar genç değildi.

    Hıncal Uluç’un da bir çizgisi var bazı hallerde itici gelen ama çok tutuluyor. Neden?

    İşte bu iki söz birbiriyle çelişiyor. Çok okunuyor ve çok tutuluyorsa insanlara itici gelmiyordur.

    Gıcık ama çekici.

    Olmaz öyle birşey olmaz. Okuyucu bir yazarı okuyorsa onu beğeniyordur. Fikirlerine karşı çıksa bile onu ifade ediş tarzını beğeniyordur. Ve okumaya devam ediyordur.

    Siz beğeniyor musunuz?

    Ben beğeniyorum.

    Haşmet Babaoğlu peki?

    Haşmet de iyi bir yazar. Yazdığını okutturan bir insan.

    Hani biraz önce demiştik ya yazmasalar da olur diye, yani Huncal Uluç’la o yazmasa?

    Bugün hangimiz yazmasak olur. Ben de dahil olmak üzere.

    Sizle Hıncal Uluç bir değil ki ama. Birisi diyor ki Hıncal Uluç şöyle demiş benim hakkımda diyor olay oluyor mesela. Siz birisi hakkında mesela Ertuğrul Özkök hakkında bir yazı yazsanız olay olur mu?

    Olmaz çünkü ben öyle yazmam.

    Tutun ki sinirlendiniz. Saydırdı size...

    Sinirlenmem ki hiç kimseye. Sinirlerimi aldırdım.

    Diyelim ki damarınız tuttu.

    Tutmaz. Kişilik meselesi.

    Olay yaratacak bir haber yazmaz mısınız?

    Olay yaratabilir yazdıklarım, ama olay yaratayım diye yazmam.

    Hıncal Uluç olay yaratayım diye mi yazıyor?

    Zannetmiyorum. Üslup meselesi. Beğenmeyen okumaz.

    Bekar evinde olduğunuz dönemde nerede yazıyordu?

    Erkekçe’de. O Genel Yayın Yönetmeni’ydi ben de onun yardımcısıydım.

    Öyle bir dergi bu bünyede şu an yok değil mi?

    O tür dergilerin dönemi geçti zaten.

    O zaman ihtiyaç vardı da şimdiki erkeklerin erkek dergisine ihtiyacı yok mu?

    Bir dergiyi yayınlamak için sadece okuyucu ihtiyacına bakılmaz. Okuyucu kadar o dergiyi besleyecek reklam var mı? O dergiyi ayakta tutacak kadar okuyucu var mı? Başka rakip mecralar o dergiye ihtiyacı ortadan kaldırdı mı kaldırmadı mı ona da bakılır.

    Çıplak kadın fotoğrafı her zaman için satan birşey.

    Mesele sadece çıplak kadınsa internette alası var. Kimse para vermez.

    Ama interneti alıp tuvalete giremezsiniz.

    Giren de vardır mutlaka.

    Politik olarak görüşünüz nedir?

    Ben sosyalistim. Marksist.

    Hangi okul?

    Siyasal Bilgiler İktisat,Maliye. Ama öğrenciyken de gazeteciydim.

    Sosyalist birinin medyada olması bir şans belki.

    Bilemiyorum.

    Gazetenize de bu görüşünüzü yansıtıyor musunuz?

    Yansır tabii. Bir gazete Genel Yayın Müdür’ünün ihtirasının ürünüdür.

    yeniHarman için MHP’nin eski bakanlarından Agah Oktay Güner’le bir röportaj yapmıştım. Deniz Baykal’ın sınıf arkadaşıymış kendisi. “Deniz Bey çok vatanperver bir politika uyguluyor ama bu stratejiler dış güçlerin işine gelmediği için dış güçlerin kontrolünde olan medya durmadan onun aleyhine konuşuyor” demişti. Siz ne düşünüyorsunuz solun başarısızlığında medyanın suçu da var mı?

    Medya’nın ne suçu var burada?  Medya Tayyip Erdoğan’ı seviyor muydu da kazandı seçimi Tayyip Erdoğan? Geçmişinde bir başarı vardı. Deniz Baykal’ın geçmişinde bir başarı var mı? Ben Enerji Bakanı olduğunda Türkiye’de benzin sıkıntıları olduğunu hatırlıyorum mesela.

    Siz de onu desteklemiyorsunuz o zaman.

    Desteklemiyorum.

    Sizin bir sosyalist olarak idealinizde nasıl bir lider var? İsim verebilir misiniz?

    Mevcut siyasetçilerin hiçbirisi değil.

    Siz politikaya girmeyi düşünüyor musunuz?

    Ben politikaya girmeyi düşünmüyorum. Halimden, hayatımdan memnunum. Sosyalizmin iflas ettiğine ilişkin inançlara katılmıyorum. Dünyada Sosyalizm örnekleri olarak eski Sovyet bloğu, bugünkü Küba, eski Çin sayılıyorsa onların da Sosyalist ekonomileri olduğunu düşünmüyorum. Onlar başka tür devlet Kapitalizminin uygulandığı rjimlerdi ve çöktü. Çöken şey Sosyalizm değildir, tam tersine Sosyalizmle Kapitalizm bir sentez oldu. Özellikle gelişmiş Kapitalist ülkelerde, insan haklarının, sosyal hakların gelişmesi Sosyalizmle girdiği sentezin sonucu ortaya çıkan şeylerdir. Bu Türkiye’de de olacak niye olmasın?

    Şu anda Türkiye’nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Herkes kredi kartı kullanıyor, savaş yok birşey yok rahat mıyız durum nasıl?

    Bundan 10 sene 20 sene öncesine göre daha iyi durumda Türkiye. Türkiye ekonomisi de Türk insanının yaşam standartı da.

    O iyi ama dışardan bakılınca, AB penceresinden farklı görünmüyor muyuz? Türk deyince akıllarına develere binen fesli adam gelmiyor mu artık?

    İnsanlarda algılar, imajlar kolay değişmez.

    Siz yurtdışına gittiğinizde mesela...

    Beni genellikle İspanyol zannediyorlar.

    ...Türkiye’yi temsil ediyormusunuz Türkiye güzeli gibi?

    Hayır bir Türkiye güzeli temsil etmiyorum çünkü bir Türkiye güzeli değilim. Türkiye çirkini bile sayılabilirim. Ben neysem oyum. Benimle tanışan yabancılar Türkiye hakkında benim üzerimden bilgi sahibi olurlar Türkiye’yi tanımıyorlarsa. Ondan da memnunlar mıdır bilemiyorum, kafama şişe vurmadıklarına göre memnunlar herhalde.

    Türkiye’yi tanıtmıyor musunuz?

    N’apiyim mesela gelin Pamukkale’de yatın mı diyeyim? Özel bir çabam olmuyor. Ama yurtdışında tanıdığım insanları Türkiye’ye davet ediyorum, bazıları geliyor ve geldikleri zaman Türkiye hakkında daha doğru bilgi sahibi oluyorlar.

    Yani vatanseversiniz ama çok da ilgilenmiyorsunuz Türkiye’nin tanıtımıyla?

    Benim işim değil Türkiye’nin tanıtımını yürütme işi.

    Akşam - Yeni Harman

    14.06.2005

    • Diğer polemikler...

    Elif Şafak: Zulüm görmüyorum! / 25.01.2006
    Uluslararası promosyonun diğer adı 'Zulüm' edebiyatı! / 19.01.2006
    İclâl Aydın, edebiyatçı mı? / 04.12.2005
    Yayıncılık mucizesi: Bir ayda 55 klasiği çevirip yayınladılar! / 16.10.2005
    Hamlet'i kim yazdı? Shakespeare değil mi? Yoksa o hiç yaşamadı mı? / 10.10.2005
    Sahte Paulo Coelho'ya dikkat! / 05.10.2005
    Yeni Bir Yaban mı? / 25.08.2005
    Mungan'dan Tanpınar açıklaması / 14.07.2005
    Murathan Mungan: Tanpınar eskidi! / 12.07.2005
    'Perihan Mağden'i ben parlattım, Ece Temelkuran bana geldiğinde zaten yazardı' / 14.06.2005

    < Polemik Ana Sayfası'na dön! >

    Türkçemizi hukuksal düzenle korumak/ Çetin Aşçıoğlu*

    2006-01-07 · Kategori: Elestiri

    Bilim Teknik 07.01.2006

    Türkçemizi hukuksal düzenle korumak

    Dili yabancı dillerin etkisinden hukuksal düzenlerle korumanın uluslar düzeyinde en çarpıcı örneği Fransa'da gerçekleştirildi. Burada amaç dilin kötü kullanımıyla yozlaşmasına son vermek ve yurttaşları yabancı sözcüklerin kapalı anlamlarından ve yarattığı olumsuzluklardan korumak oldu.

    Türk Ulusu dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.

    M. Kemal Atatürk (1930)

    Çetin Aşçıoğlu*

    Osmanlı'da, Türkçemiz Arapça ve Farsça'nın etkisiyle kirlenmiş; halkın anlamadığı Osmanlıca denilen yazı dili ortaya çıkmıştır. Halkın konuştuğu Türkçeyi küçük gören Osmanlı aydınlarının ürünü olan Osmanlıca'da Türkçe sözcük %20 dolaylarında idi. Dilbilimci Şemsettin Sami, o dönemde, Osmanlıca'yı "Türk'e okusak anlamaz, Arap'a okusak anlamaz, Acem'e okusak anlamaz; öyleyse bu dil ne dilidir?" diye eleştirmek gereğini duymuş ve Türkçe karşılıkları olan sözcükleri ve yabancı dil kurallarını atmamız gerektiğini önermişti (1). Daha sonra "Türkçe'nin yabancı dillerin boyunduruğuna girmesinden kaygılanan ve çözüm yollarını öneren Z. Gökalp olmuştur.

    Ancak Türk "abece"siyle ilk adımı atarak Türkçeyi ulusal bilincin ve ekinin (kültür) öğesi olarak gören ve sorunu devrimci bir anlayışla ele alan; aydınlıklar içinde yatsın Atatürk oldu. Nitekim Lord Kinross , "dil reformu Türklere Türklüklerini Gazi'nin öteki reformlarından daha çok sezdirdi", açıklamasıyla dil devrimini övmüştü.

    Atatürk , Türk dilinin üretken ve varsıl bir dil olduğu inancını topluma ve bireylere benimsetme çabası içinde oldu. O, ulusal duygu ile dil arasındaki bağın çok güçlü olduğuna inanmıştı: "Türk dili dillerin en zenginlerinden biridir; yeter ki, bu dil bilinçle işlensin" düşüncesine ilk önce kendisi sahip çıktı. Dil Kurumu'nu kurdu ve dil çalışmalarına etkin olarak katıldı. Bu gün geometri (üçgen, dörtgen, artı, eksi, dikey, yatay ...) ve askerlik (er, subay, kurmay...) alanındaki kullanılan terimleri yanı sıra, bir çok sözcüğü (kıvanç, esenlik, evrensel, erdem ...) Türkçemize kazandırdı.

    Dil devrimine karşı çıkanlar oldu ve olmaktadır. Bu bağlamda F. Rıfkı Atay (Çankaya) şu ilginç açıklamayı yaptı: "İşin içindeyken ben bile isyan ederdim; aradan uzun yıllar geçtikten sonra, o çapta bir inkılapçı (devrimci) ile bizim çapta ıslahatçılar (reformcu) arasındaki farkı iyi görüyorum".

    Dil devriminin, dilde öze dönmede gösterdiği başarım (performans), karşı olanların bile katıldığı bir olgudur. Hiçbir zorlama olmadan, tersine tüm engellemelere ve ağır eleştirilere karşın maya tuttu. Onbinin üzerindeki Arapça ve Farsça kökenli Osmanlıca sözcük yerine, tarama yoluyla ulaşılan ve yaşayan Türkçe köklerden üretilen sözcükler her alan ve kesimde benimsenmiş ve kullanılmaktadır. Bunun nedeni bu sözcüklerin Türk halkının kendi öz, kök ve ses yapısına uygun olması, anlatım ve anlama kolaylığı sağlamasıdır. Bu başarıda, Türk Dil Kurumu'nun 1980 önceki çalışmalarının ve dil devrimine gönül vermiş Türkçe tutkunlarının etki ve katkısı büyük oldu. Hepsine gönül borcumuz var.

    YENİ KİRLENME

    Ancak Türkçe, son yıllarda, geçmişteki kirlenme ve yozlaşmaya benzer bir tehlike ile karşı karşıyadır. Özellikle İngilizce ve ondan bozma Amerikanca sözcükler, kurallar günlük yaşamımıza, yazı ve konuşma dilimize yavaş ancak sinsice ve sindire sindire girmekte ve yerleşmektedir:

    Medya (iletişim alanı), center (merkez), star (yıldız), flaş (ışık), country (kent- şehir), in ­ out (2) (içeri dışarı), market (alış veriş merkezi), animasyon (canlandırma), kamera (çekim), panorama (geniş görüş), motivasyon (isteklendirme- yönlendirme...), bye- bye (güle güle; sağlıcakla kal, Tanrıya emanet ol) vizyon (geniş görüşlülük) misyon (amaç- görev), real sektör (üretken kesim) ve niceleri.

    İşyerleri ve nesne isimleri de aldı başını gidiyor: Coupon Cars, Computer Center, Cotton Bar, Fast Food Center, First Class, Jet group, Haute Couture, Kebaphouse, Lingerie, java su, Mode House, Pizza Fast, Pop Line, Porcelain Collection, Printing, Pyramid , Tavukchu, İnter, Be Chiq... Bu alanda yabancı sözcük kullanma özentisinin yanında; tüketiciyi, ayrıcalıklı bir durum varmış izlenimini vererek ve yanıltarak ilgi çekme söz konusudur. Tabelâ yazıcılarının, Türkçeyi yozlaştırmada bilinçli ya da bilinçsizce görev üstlendiklerini de düşünüyorum.

    Dildeki giderek artan bu kirlenmeyi ve yozlaşmayı "efendim küreselleşme ve ekonomi çağındayız yabancı sözcüklerin günlük yaşama girmesi doğaldır; birkaç sözcükle ne olur ki" değer yargıları hoş görülemez. Osmanlı döneminde de yabancı sözcükler bu hoşgörü ve özentiyle dilimize yerleşmedi mi? Artık sözle değil bilinçli olarak Türkçeyi korumak zamanı geldiğini düşünüyorum.

    NASIL KORUMALI?

    Korumanın en sağlıklı yolu toplum ve bireylerde Türkçemize saygı ve sevgi bilinci oluşturmaktır. Bu bağlamda Devlet'e, sivil toplum örgütlerine, öğretmenlere, bilim insanlarımıza, yazılı ve sözlü basına ve Türkçe tutkunlarına büyük görevler düşmektedir. 1980 sonrası Anayasa zoruyla kamu kurumu durumuna getirilen Türk Dil Kurumu'nun çabaları, toplumla duygusal bağları ve iletişimi kopuk olduğundan verimli olamamaktadır. Bu nedenle de yüzlerce yabancı sözcüğe yaşayan Türkçe'den üretilen çoğu yerinde karşılıklar ilgi görmemektedir.

    Türkçemizi, hukuki yaptırımlarla yabancı sözcüklerden korumanın zamanının geldiğini de düşünüyorum; bu bağlamda beş altı yıl önce gündeme getirilen yasal düzenleme girişimi yine güncelleştirilmelidir. "Dil bir sevgi ve bilinç işidir zora gelmez" yargısını tümden göz ardı edemeyiz. Ancak Anadolu beylikleri zamanında Karamanoğlu Mehmet Bey'in Türkçe için çıkardığı buyruklar hatırlanmalıdır. Günümüzde Karaman, Beypazarı. Malatya ve Çanakkale kentlerimizde iş yerlerinde yabancı isimlerin kullanılmasını önleyecek başarılı düzenlemelerin kaynağı da hukuk olmuştur.

    Dili yabancı dillerin etkisinden hukuksal düzenlerle korumanın uluslar düzeyinde en çarpıcı örneği Fransa'da gerçekleştirildi. Yetmişli yılların başından başlayarak çıkarılan bir dizi yasa, tüzük ve genelgelerle "ekonomik ve jeopolitik açıdan güçlü devletlerin özellikle İngilizce'nin (Amerikanca) Fransızca'ya girmesinin olumsuzluklarının caydırıcı yaptırımlarla önlenmesi yoluna gidildi. Burada amaç dilin kötü kullanımıyla yozlaşmasına son vermek ve yurttaşları yabancı sözcüklerin kapalı anlamlarından ve yarattığı olumsuzluklardan korumak oldu. (3)

    Bu bağlamda Fransız Yargıtay'ı (30 Ekim 1986), sanığın lokantasında bazı ürünlerde glant, big, coffe-drink gibi İngilizce sözcükleri kullanması nedeniyle verilen yerel mahkeme kararını denetlerken, "1975 sayılı dille ilgili yasanın amacını, yalnızca tüketicileri korumaya indirgemenin yanlış olduğunu, yasanın Fransız dilini korumayı da amaçladığını belirterek yasanın koruduğu değerleri vurguladı. (3)

    Yabancı dille eğitimin Türkçe'nin kirlenmesindeki olumsuz etkileri de unutulmamalı: Sömürge durumunda olan ülkelerde görülen yabancı dille eğitime son verilmesi yolundaki bilimsel görüşlere öncelik verilmesi de gündeme gelmelidir.

    Atatürk gibi devrimci bir devlet adamı bir daha gelmez. Bu nedenle dilimiz tümden yabancı dillerin boyunduruğuna girmeden; dil sorunu, hem toplumsal bir atılımla hem de aşırıya gitmeden hukuksal önlemlerle yabancı sözcüklerin kullanılmasının caydırıcılığı sağlanmalıdır. Tersi durumda gelecek nesiller, Oktay Sinanoğlu'nun dediği gibi "İngiliz atını alan Üsküdar'ı geçti artık bye bye Türkçe" diyerek kemiklerimizi sızlatacaklardır.

    ----------------

    *Yargıtay Onursal Üyesi - cetina@mail .koc net -

    (1)C.Kudret. Diller Var Bizim Dile Benzemez 1966 sh: 85

    (2) Yazılı ve sözlü basın bu sözcükleri sız sık kullanıyor; ancak Cumhuriyet'te bir köşe yazarımın kullanmasını içime sindiremedim.

    (3) Sami Selçuk, Önce Dil.

    Türkçe için kısa ve öz bir kılavuz
    Özgül Yıldızer
    Ankara Üniversitesi’nde Türk Dili okutmanlığı yapan Dr. Kemal Ateş, “Türkçem Mahzun, Ben Mahzun” isimli kitabı ile dilin özensiz kullanımına karşı doğru yolu göstermeye çalışıyor. Basındaki dil yanlışlarına da geniş yer ayıran Ateş, verdiği örnekler, hem dil kullanımı konusunda sorumluluk sahibi olan gazetelerin, “çala kalem” bir yazı dili kullandıklarını ortaya koyuyor hem de gazetelerin “ağlanacak haline” güldürüyor.
    Denemelerden oluşan kitabın ilk kısmı basında dil yanlışlarına ayrılmış. Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet, Radikal, Sabah, Vatan, Star, Akşam, Posta, Gözcü ve Zaman gazetelerini tarayarak dil yanlışlarını sınıflandıran Ateş, çalışmasının “ilgilenenler için bir dil kılavuzu” özelliği taşımasına da özen göstermiş.
    Ateş’in verdiği örnekler oldukça ilgi çekici: “.... ‘Gaziantep yeni bir cinayete ev sahipliği yaptı.’ tümcesinde olduğu gibi, ‘ev sahipliği’ sözü (benzetmesi) de son zamanlarda yerli yersiz, çoğu zaman da yanlış kullanılan klişe sözlerden. İnsan böyle bir tümceyi okurken, Gaziantep’te katillere çay, kahve ikram edildiğini düşünüyor.”
    Basının en çok yanlış yaptığı konulardan biri de sözcük seçimi. Ateş, güzel bir yazının doğru sözcük seçimi ile mümkün olduğunu ifade ederek, önemli olanın bir eylemi akla gelen ilk sözcükle değil, onu anlatan en iyi sözcükle anlatılması gerektiğini belirtiyor. Ateş, gazetecilere, bir sözcüğü araştıracak vakitleri yoksa, kullanmaktan kaçınmalarını öneriyor. Ateş’in bu konuda verdiği örnekler ise şöyle:
    “... ‘Tayyip Erdoğan’ın mal varlığına tedbir tehlikesi’. Olay Tayyip Erdoğan açısından “tehlike” olabilir, ancak okur açısından “tehlike” değil, “olasılık” ya da “ihtimal”dir”.
    “... ‘Bayan haltercilerimiz şampiyonada 5 altın, 4 gümüş madalya alarak gövde gösterisi yaptılar.’ (TRT, Telepazar, 20.04.2003) Gerçek başarı, “gövde gösterisi” değildir. Gövde gösterisini güçlü olduğumuz izlenimi vermek için yaparız.”
    Ateş’in sözcük eksikliği hatası için verdiği bir örnek ise şöyle:
    “.. ‘Özellikle İngilizlerin güneş olan her yerde ev almak istediği belirtiliyor. Ölüdeniz’deki alımlar yerlileri endişelendiriyor.’ (Cumhuriyet) “Yerlileri” yerine “yerli halkı” denilmeliydi. Kendimizi yerliler gibi görürsek, gelenlere de beyaz adam demek gerekir”.
    Neden sadeleştirme?
    Yazım kurallarına ilişkin fikirlerini dile getiren Ateş, halkın genel yazma eğilimine karşın dil kurallarına yapılan politik müdahaleleri İmla Faşizmi başlıklı denemesinde ele alıyor. Ateş, verdiği örneklerle yazısız kuralların yazılı kurallardan önde geldiğine, dilin kurallardan doğmadığına, aksine kuralların dilden doğduğuna dikkat çekiyor.
    Türkçenin tarihsel gelişimine de dil devrimi, dil genelgeleri üzerine yazdığı denemeleriyle ışık tutmaya çabalayan Ateş, dilde sadeleştirme tartışmasını da kitabına taşımış. Ateş’in sadeleştirme için gerekçesi ilgi çekiyor: “Bugün Türkçede karşılığı yok sandığımız first lady (uluhatun), bulvar (uluyol), streç elbise (sıkma giynek) gibi sözcüklerin karşılıklarını 12.-13. yüzyıl Türkçesinde bile bulabilirsiniz. Hele maganda karşılığı olarak yabaneri sözcüğü bana ayrı bir heyecan verdi, atalarımız böyle bir olgunun yüzyıllar önce ayrımına varmışlar.” Son olarak da liselerde Osmanlıca dersleri tartışmasına değinen Ateş’in çalışması, dilin kullanımına ilişkin kısa ama öz bir kılavuz niteliği taşıyor.

    Romancı İşigüzel, Başbakan Erdoğan'ın edebiyata bakışını şu

    2005-12-01 · Kategori: Elestiri

    Romancı İşigüzel, Başbakan Erdoğan'ın edebiyata bakışını şu sözlerle eleştirdi:

    Erdoğan, romanı Adnan Şenses kadar sevmiyor

    Hanene Ay Doğacak'ın yazarı Şebnem İşigüzel:Yakılmak istenen Aziz Nesin, kurduğu çocuk yuvasında devletin yapamadığını yaptı

    SOHBET ODASI
    DERYA SAZAK




    Hanene Ay Doğacak... Sarmaşık... Çöplük. Genç bir yazar olmanıza karşın, sarsıcı romanlarınızla 10 yılda okur kitlenizi yarattınız. Sırada 'politik roman' var. 'Kitap okunmuyor' denilen 2005'te roman patlama yapmış. 10 ayda 239 yeni roman. Frankfurt'ta Orhan Pamuk'un 'roman sanatına övgü' konuşması da hayli etkileyiciydi.
    Halkın kitaplarla arasının hâlâ kötü olduğunu düşünüyorum, nasıl iyi olsun ki, 10 yıl öncesinin lise edebiyat kitaplarını karıştırdım,hepsi beter örneklerle dolu. Bu kuşak 10 yıl önce edebiyatı bu örneklerle öğrenerek yola çıktıysa bugün bir romancıyı, bir romanı sevmesi mümkün değil. İnsanlar kitaptan korkuyorlar, romana uzaklar. Bu kitap korkusunu yıkmak çok zor. Tayyip Erdoğan, Adnan Şenses'i sevdiği kadar, 'Beraber yürüdük biz bu yollarda' şarkısını sevdiği kadar bir romanı sevseydi Türkiye'de kitabın kaderi değişirdi.

    Şahsi siyaset yapılıyor
    Tayyip Bey şiir seviyor. Bir şiir okudu hayatı değişti!
    Öyle söylüyor ama sonrasında da "Şiir okuyup hapse girdiğimde barolar neredeydi?" diye soruyor. Dolayısıyla siyaset kişisele dönüyor. İyi bir roman okuru asla başbakan olduğunu unutmaz o noktada. Çok şahsi siyaset yapılıyor. 29 Ekim'de zirvedeki küslük de şahsi siyasetin ipuçlarını veriyor. Dolayısıyla alttaki insanların da birbirine husumeti anlaşılır oluyor. Chirac, Türkiye'de 'kültür devrimi' gerektiğini söyledi... Oradaki mesaj, 'din'e değil, toplum - devlet ilişkisinin yeniden düzenlenmesine yönelik. Bir ucu da bir romana gönülden bağlanmak , bir romancıyı sevmeye kadar varıyor. Pamuk'un Frankfurt'ta yaptığı çok güzel bir konuşmaydı. Roman nedir, romancı kimdiri bize anlatmış oldu.

    Düş gücünden yola çıkarak, 'öteki'ni anlamak, anlatmak. Pamuk, romanı, 'yazarın kendini bir başkasının yerine koyma gücü' olarak tanımladı. Okurlarınız da düş gücüyle gerçekliğinin sınırlarında dolaşıyor. Çöplük'te örneğin... 1980'lerin toplumsal tarihini üzerinde inşa edilmiş soluk kesici bir serüven, Leyla'nın öyküsü.
    Roman yazmak aslında kaşık kaşık dağları taşımak. Bir dünyanız var, kaleminizden çıkan ve her romanımı bitirdiğimde çok üzülürüm çünkü o dünya bana kapılarını kapatmıştır. Çöplük'te 2 farklı kadının hayat hikâyesini aktarıyorum ama sonunda bunlar birbirine geçiyor. Okuru ikna etmeyi başardığımı sanıyorum çünkü bu kimlikler yok. Leyla, Moskova'da Kasparov'un arkadaşı, satranç ustası olabilecek bir Türk kızının hayatı, diplomat olan babasının geçirdiği kaza üzerine değişiyor. Ailesi ölünce 80'lerde İstanbul'a dönüyor. Burada onu bir komünist parçası olarak gören amcası eve almıyor. Kocası da bir generalin oğlu.

    12 Eylül karanlığı. Çöplük'teki kötülüklerin, şiddetin arkasında koyu bir faşizanlığın izleri var.
    Çöplük, kötülüğün çok sıradan olduğunu ortaya koyuyor. Toplumların içinde kurulmamış bir kötülük zembereği var. Bu kurulduğu vakit kötülük saatleri işlemeye başlıyor ki, tarihte bunu çok gördük. Leyla ve Yıldız'ın yaşadıkları da hem toplumsal diretmeler ve baskıdan kaynaklanıyor hem de aile içi şiddetten. Leyla'yı sokaklara iten daha çok toplumsal nedenlerdi. O kadar parlaktı ki, kimse onu anlamadı, sonunda Çöplük'e düşmeyi tercih etti. Onu çok inandırıcı anlattığımı düşünüyorum, herkesin Leyla adında bir satranççıyı aramasından.

    Nesin'i sevmediler
    Romandaki Yıldız'ın kaçırdığı çocuk öyküsü var. Malatya'daki yuvada yaşanan şiddet, toplumu bir daha 'öteki Türkiye' ile yüzleşmeye zorluyor. Bu hesaplaşmayı Çöplük'te sert bir üslupla yapıyorsunuz.
    Çöplük'te ailesinden şiddet gören iki kahramanım var. Roman yazarken vicdansız bir katil gibiyim masa başında. Ama masamdan kalktığımda bir anne olarak özellikle çocukların başına gelenlerden etkileniyorum. Türkiye gerçeklerini okuyunca daha beter dehşete düşüyorum. Malatya'daki çocuk yurduna Temel Karamollaoğlu'nun yardımcısı olan kişi müfettiş olarak atanmış. Karamollaoğlu'nu Madımak olaylarından tanıyorum. Aziz Nesin orada öldürülmek istenmişti. Nesin'in 30 yıldır güllük gülistanlık bir yuvası var. Devletin yapamadığını yakılmak istenen yazar yapıyor. Devletin bunları görmesi lazım.

    Son dönemde paşaların Attilâ İlhancı, Nâzım Hikmetçi olmasına ne diyorsunuz. Günün birinde Pamuk'u da anlayacak, sevecekler mi dersiniz?
    Nesin'i sevmediler ve halka kötü gösterdiler. Yeni romanımda Türkiye'nin son otuz yılını anlatıyorum. Bu defaki romanımda kurguya gerek kalmayacak. Tarih kurgusunu yapmış. Kötü kahramanları, entrikası var. 12 Eylül korkunç bir milat. Ve halk bunu kendisine karşı yapılmış saymıyor.

    Daha çok 80'leri mi, 90'ları mı göreceğiz?
    Hepsi var, 28 Şubat, Fethullah Gülen, Tansu Çiller, Hayata Dönüş. 2002'de AKP'nin gelmesi, 30 yıldır bu çemberin içinde olan partilerin elenmesi.

    Popüler kültürün iflasını yaşıyoruz. Buraya nasıl gelindi?
    12 Eylül'ü kendisine gösterilen bir şefkat olarak algılayan, 'Bizi kurtardılar 'diye düşünen toplumun bu noktaya gelmesi normal. Çünkü muhakeme etme yeteneği kayboldu. MHP'li olmanıza gerek yok, 'Türk olmak faşist olmak için yeterli hale geldi.' Bir linç psikolojisi estiriliyor. Pamuk'a yapılanlar 10 yıl önce de Der Spigel'e Kürtleri yazdı diye Yaşar Kemal'in başına gelmişti. Kimse 'sen romanını yaz, sus otur' diyemez.

    Binbir gece masalına sansür

    Hanene Ay Doğacak, 90'lı yıllar gençliğinin neredeyse başucu kitabıydı; liseli, üniversiteli gençler arasında dolaşıyordu. 1993'te yayımlandığı yıl Yunus Nadi ödülüne değer bulundu, l. Muzır Kurulu'nca yasaklanmıştı. Kitap şimdi piyasada ve sansürlenen satırlarına siyah bant çekilmiş. Nasıl oluyor?
    'Binbir Gece Masalları' Türkiye'de sansürlü satılabilir demek oluyor. Çünkü Hanene Ay Doğacak'ta benim Binbir Gece Masalları'ndan yaptığım bir alıntı muzır bulundu. Bir edebiyat eseri, cinselliği de aykırı yönleriyle ele alabilir. Eğer bunları ayıklamaya başlarsanız, Binbir Gece Masalları'nı sansürlemeye kadar gidersiniz.Bir mantığı yoktu yasağın, sonradan kalktı sansür.

    Kitap piyasada ama bazı sayfaları karalanmış. Edebiyat çevreleri de karşı çıkmış bu uygulamaya. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Ahmet Altan'ın da imzalarının bulunduğu 20'ye yakın yazar destek bildirisi yayımlamışlar. İlk romanınızda, orta büyüklükte bir deprem yaratmışsınız...
    Evet, sevdiğim pek çok yazar bana destek verdi. Hanene Ay Doğacak'ın ilginç bir hikâyesi vardır. Başlangıçta Orhan Pamuk'un yazdığı düşünülmüş. Şebnem İşigüzel'i bir takma isim olarak düşünüp bir gazete böyle bir haber hazırlıyor, son anda benim 118'den numaramı bulup arıyorlar ve o haberi yapmıyorlar.

    Kill Bill gibi okutuyorum

    Çöplük'te kaleminizden kan damlıyor! İstanbul, şarkı sözlerindeki gibi, 'insana tuzak kuran' bir kent oldu; trafik, şiddet, çeteler...
    Sarmaşık'ta da, Çöplük'te de, yabancıya, ötekiye felsefi bir bakış vardır. Çöplük'ün aslında hiçbir kahramanını göz ucuyla bile görmedim, tanımadım , kahramanlarımın hiçbiri yok. Tamamen hayal gücüyle yazılmış şeyler.

    Çöplük'te Leyla'ya saldıran kurt, 'kırmızı başlıklı kızı' yemeye çalışan kurt masalından hayli farklı ve ürkütücü. Bu çağın masal kahramanları da değişti...
    7 yaşında bir kızım var. Birlikte sinemaya gidiyoruz. Shrek'te gördüm, zamanımızın masal kahramanlarını Pinokyo'yu, kırmızı başlıklı kızı, kurdu ne hallere düşürmüşler. Artık zaman değişiyor. Yazdıklarım masalsı bir şiddet aslında. Tarantino'nun Kill Bill'de yaptığı gibi okutuyorum ben de. İçiniz kalkmıyor.

    Tabuyu doğal anlattım

    Hanene Ay Doğacak için, 'Bugün olsa yazamazdım' demişsiniz. Ensestten ölü seviciliğe pek çok tuhaflık içeren öyküler, çarpıcı bir cinsellik ve çaresiz aşk öyküleri. Genç bir insan olarak ilk kitabınızda böyle bir çıkış okurları İşigüzel ile tanıştırırken çevresizde bir baskı oluşturdu mu?
    İçinizde bir kitap varsa sizi kimse tutamaz. Hanene Ay Doğacak da biraz öyleydi, bir romancı olmaktan öte edebiyatın her şeyi konu edebileceğine inanıyorum.
    Tabu sayılan şeyleri anlatabileceğimi düşündüm ama bunu çok büyük doğallıkla yaptım. Yazdıklarımın bir edebi değeri var çok önemli bir ödül aldı. Sonrasında kitabın popüler olmasını istemeyecek şeyler yaptım.
    Film olmasını istemedim. Lolita'yı okurken onu küçük bir kızı baştan çıkarmaya çalışan bir adamın romanı olarak okumam. Bambaşka bir şey Lolita. İyi bir edebiyat okuru da bence bu kitabın farkını ve ayrı dünyasını görür. Hanende Ay Doğacak'ı o gözle yazdım.

    ŞEBNEM İŞİGÜZEL KİMDİR?
    1973'te İstanbul'da doğan İşigüzel, İstanbul Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. 1993'te yayımlanan ilk öykü kitabı "Hanene Ay Doğacak"ta ensestten ölü seviciliğe kadar aykırı konuları anlattı. Aynı yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne değer bulunan yazarın daha sonra "Öykümü Kim Anlatacak" ve "Kaderimin Efendisi" isimli öykü kitapları, "Eski Dostum Kertenkele", "Sarmaşık" ve "Çöplük" isimli romanları ile "Neşeli Kadınlar Arasında" başlıklı deneme kitabı yayımlandı. İşigüzel'in yurtdışındaki yayınlarda Türkiye ve AB'yi konu alan makaleleri basıldı. İşigüzel bir kız çocuğu annesi.

     

    Milliyet; 07 Kasım 2005

    Latife Tekin, Dil ve Masumiyet/ Sennur Sezer

    2005-11-23 · Kategori: Elestiri

    Güncel Haber

    Sedat Semavi Edebiyat Ödülü, Latife Tekin’in

    Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2005 Sedat Semavi Edebiyat Ödülü’ne, “Unutma Bahçesi” adlı romanıyla Latife Tekin değer görüldü.

    Son bir yıl içinde yayınlanmış kitaplar arasından yapılan seçimde, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Prof. Dr. Cevat Çapan, Füsun Akatlı, Uğur Kökden, Semih Gümüş ve Eray Canberk’ten oluşan seçici kurulun tercihi, oyçokluğuyla Tekin’in son romanı Unutma Bahçesi oldu. “Bir ödülü değerli kılan, elbette seçici kurul üyeleri ve o ödülü daha önce almış yazarlardır.” diyen Tekin, “Ödülü almak benim için sürpriz oldu diyemem. Galiba, daha çok olgunluk dönemini aşmış yazarlara verilen bu ödülü alan en genç yazarım ben. Bazı yazarlar Unutma Bahçesi’ni merak edecektir. Ödülün böyle bir yararı olabilir.” şeklinde konuştu. İlk romanı ‘Sevgili, Arsız Ölüm’den bu yana 80 sonrası edebiyatın önde gelen isimlerinden olan, yapıtları pek çok dünya diline çevrilen yazarla yapılan bir nehir söyleşiden oluşan Latife Tekin Kitabı da bu yıl içinde yayınlanmıştı. Yazara ödülü, 12 Aralık’ta bir törenle verilecek. 

     

     Evrensel Kültür >> Sayı :127

    LATİFE TEKİN, DİL VE MASUMİYET

    Sennur Sezer

    Diyarbakır otogarına ya da otobüslerin son durağına ulaştığınızda çevrenizdeki yapılar, kentle ilgili ipucu vermez. Genişçe bir açıklıktaki küçücük yazıhaneler, yolcuların oturabileceği banklar, Orta Anadolu'nun turistik küçük bir kasabasının otogarının binalarından daha büyük, daha gösterişli ve kuşkusuz daha konforlu değildir. Ege'nin her gün yenisi moda olan köylerinin otogarlarıyla karşılaştırılamaz bile. Otobüs şirketlerinin adları şehrin adının başına eklenen "Öz", "Lüks", "Yeni" sıfatlarıyla ya da Diyarbakır adını tamamlayan "Ekspres", "Star" sanlarıyla oluşturulmuştur. Otobüsler son model, rahat ve gösterişlidir. Ancak otogar da otobüs yazıhaneleri de, özellikle sabahın erken saatlerinde, sizi şehre çağırmaktan çok geri dönmeye kışkırtan bir bırakılmışlıktadır. Otogara inip, servise binmek yerine beş on dakika kendinize gelmeyi deneyecek olursanız Diyarbakır'ın çocuklarıyla karşılaşırsınız. Elindeki karton kutudaki üç sakızı yalvaran bir yüzle size uzatan belki satmaya çalışan 6-7 yaşındaki çocuk ve yanındaki iki muavini... Biraz arkasında, "100 bin lira" vermenizi isteyen bir başkası.
    Çocukları incitmeden geri çevirmenin yollarını düşünürken bir başkasına ilişecek gözünüz: Elinde bir fırça ve biçimsiz bir tahta kutu olan biri. Diyarbakır’daki onlarca, hayır yüzlerce benzerine bir günde alışacağınız çocuk boyacıya. Sizi ayakkabınızı boyatmaya teşvik eden bir vakar içindedir boyacı çocuk. Dilenmiyor çünkü. Eğer Diyarbakır'a uçakla gelir de bu çocuklarla karşılaşmazsanız, Diyarbakır'ın lüks semti Ofis'te sokakta dondurma yemeğe kalktığınızda çevrenizi bir anda saran çocuk kalabalığıyla birden ne olduğunuzu şaşırabilir, sersemleyebilir, çocukların korosu karşısında çaresiz kalırsınız. Elbette boğazınızda kalır dondurmanız. Karşınızdaki çocuk gözlerinin serçelere benzer bir yanı vardır. Aç, obur, öfkeli ve yalnız. Masumiyet... Diyarbakır'da masumiyetten söz etmek kolay değildir. Ve anımsarsınız İstanbul'un İstiklal Caddesi'ni. Diyarbakır'ın göç alan bir şehir olduğuyla ilgili yazıların anlamını da kavrarsınız.
    Sonrasında büyük şehirlerde, özellikle İstanbul ve Ankara'daki sokak çocuklarıyla sokakta çalışan çocuklar arasındaki farkı irdeleyen incelemeleri, bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşlarını düşünüp benzer bir kurum olup olmadığını merak edebilirsiniz.
    Şansınız varsa, "Kentsel Enformel Sektörde İstihdamın ve İş Potansiyelinin Geliştirilmesi Projesi"nin bu konuyla ilgilendiğini, proje düzenleyicilerinden biri size söyleyebilir.

    LATİFE TEKİN
    Anlattıklarım, Diyarbakır'daki 2. Kültür Sanat Festivali'nin programındaki Latife Tekin'in Dil ve Masumiyet konulu konuşması boyunca düşündüklerimin bir bölümü. Kimi ayrıntıların altı da  tartışmaya çalışacağım bu konuşmanın mekânını okuyucunun daha iyi kavraması için çizildi. Belki bu giriş bölümüne Latife Tekin'in yazar kimliğiyle ilgili de bir iki ayrıntı konmalı.
    Latife Tekin, 1983 yılında yayımlanan Sevgili Arsız Ölüm adlı romanıyla kısa sürede tanınan bir yazar. Fantastik bir dünya olarak anlattığı köy, göç ve gecekondu çevresini işlediği romanında, özellikle yapısını bozduğu dil ile gündeme geldi. Romanı, eleştirmenler yanında okurlarca da kabul görerek çok sattı.
    O dönem yaptığı bir konuşmada üslubu ile ilgili olarak şunları söyledi:
    "Klasik romanın halkımın kendisine bakışına, dünyayı algılayışına denk düşmediğini düşünüyorum. Romanı büsbütün inkâr etmiyorum. Ama kendi halk edebiyatımızı, kültürümüzü temel alarak yeni bir biçim geliştirme çabasındayım." 
    Yazar, çeşitli konuşmalarında, Nâzım Hikmet dışında hiç bir Türk yazarını okumadığını söyledi. Bu savı kabul gördü. Üslubu o dönem yaygın olarak yayımlanmakta olan Güney Amerika yazarlarına özellikle Marquez'e bağlandı. (Marquez ile Latife Tekin'i karşılaştıranlar, Türk öyküsüne gramerle oynayarak giren 1950 kuşağı yazarlarından Orhan Duru'nun, aynı kuşağın fantastik öykülerle başlayan Onat Kutlar ve Adnan Özyalçıner'in öykü kuruluşlarını anımsamadılar. Böyle bir etki, yerli olduğundan düşünülmedi.)
    İkinci kitabı Berci Kristin Çöp Masalları uluslararası başarı da kazandı. Üyesi olduğu marksist kadın örgütünü eleştirdiği Gece Dersleri, bu örgütün geniş tabanında ve sol edebiyat yanlılarınca tartışıldı. Bu kitabın arka kapak yazısındaki "beni sokakta vuracaklarını söyleyen eski yoldaşlarım" vb. ifadesi sıradan okurca ciddiye alındı. Aynı köyden hemşerisi Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ının dünyasına ve diline paralel bir roman olan Buzdan Kılıçlar'ın dili ve konusu yine tartışıldıysa da bu tartışmanın geniş olmadığı vurgulanmakta bugün. Latife Tekin'in Aşk İşaretleri adlı romanını izleyen konuşmaları "yoksulluk" ve "yoksulların dili" kavramlarına değgindi:
    "Bundan önce sadece yoksulların öykülerini anlatabiliyordum. Sevgili Arsız Ölüm'de insanların hoşuna giden onları etkileyen bir hikâye anlattım. İçtenlikle anlatılmış bir hikayeydi o. Berci Kristin'de belli bir mesafeye çekilsem de, yine bir hikaye anlatıyordum. İlk kez Gece Dersleri ile bu çizgide bir kırılma oldu. Buzdan Kılıçlar'da yoksulluğun ne olduğunu anlamak ve anlatmaktı derdim. Ya da yoksulluğa dair bir şey söylemek kaygısı vardı içimde. Yoksul insanlardan yola çıkıp tüm insanlığa bakma ihtiyacı duymaya başladım. Aşk İşaretleri çok zaman aldı. Yazacağım kitabın duygusunu hissediyordum fakat onu anlatabilecek iç hazırlığım oluşmamıştı. Dilini kurmakta zorlandım ve bekledim. Sonunda bitti"
    Aşk İşaretleri'nin yayımlandığı 1995 yılı, Tekin'in "yoksulların dili" ile "yoksullukla" ilgili yazdıklarının bittiği, yeni kitaplarında başka konulara eğileceğini bildiren söyleşiler de oldu. Bugün Gümüşlük Akademisi adı verilen bir vakıf ve atölye çalışmasını yönetiyor ve Bodrum'da yaşıyor. Bu adı taşıyan bir çalışması 1997'de yayımlandı.
    Yeni yönelim ve açısının örneği sayılabilecek Ormanda Ölüm Yokmuş 2002 yılı başında yayımlandı. (Kısa sürede tükenerek yayınevi değiştirdi.) Ormanda Ölüm Yokmuş, doğayı bir roman kahramanı gibi yorumlayarak; ölüm, yaşlanmak, varoluş, doğa-insan ilişkilerini irdeliyor.

    DİL VE MASUMİYET
    Artık Latife Tekin'in Dil ve Masumiyet başlıklı konuşmasının içeriğine geçebiliriz.
    Tekin, salonun oturma biçiminin, bir otorite sağlamaya yönelik düzenlenişiyle başladı sözlerine. Bu sözler, dil ve masumiyet ilişkisinden çok, dil ile iktidar ilişkisini çağrıştırıyordu. Kısa süre sonra da konuşma bu temada yoğunlaştı. Yaklaşık üç saatlik konuşma ve buna bağlı tartışma şöyle kümelendirilerek özetlenebilir:
    1. Yazarın özyaşam öyküsü ve dil. Yazar ailesiyle birlikte 9 yaşında Kayseri'deki köyünden İstanbul'a göçmüştür. Annesi Kürtçe ve Arapça da konuşan bir kadındır. Babasının duru bir Türkçesi vardır. (Yazar bu Türkçe yoluyla Orta Asya dillerini ve Uygurca’yı çözdüğünü söylediyse de bu inanılmaz bir yetenek ve ayrıntı.) Yazar kendi söyleyişiyle "anadiliyle değil babadiliyle konuşmaktadır".
    2. Annenin Kürt asıllı oluşu, evin küçük kızı tarafından bir şantaj konusu yapılmıştır: "Dondurma parası vermezsen, sokağa çıkar Kürt Kürt diye bağırırım." (Sanırım bu ayrıntı egemen kültüre göre öteki olmanın aile içine yansıması örneğiydi)
    3. Yazar bu göçle alışık olduğu çevre ve söyleyiş özelliklerinden kopmuş, bir travma, bir kırılış yaşamıştır.
    Yazar bunu,"dilsizleşme", "alıştığı kültür, anlam dizgesi ya da dünya görgüsünden kopma" olarak tanımlıyor. Çevrenin yeni söyleyiş biçimini ve kültür dizgesini kavramak için yaptığı çalışma onu masumiyetten uzaklaştırmış ve mutsuz etmiştir. Bu mutsuzluk onun yazarlığının ilk adımıdır. Çünkü özlediği çocukluğuna kavuşmak için yazmaya başlamıştır.
    4. Yaşadıklarından öğrendiği en önemli gerçekler şunlardır:
    a) Yoksullar ya da büyük çoğunluk, dili bir iletişim aracı olarak kullanırlar ve konuşmaz mırıldanırlar.
    b) Dili iletişim dışında bir amacın aracı olarak (örneğin iktidar aracı olarak) kullanmak hem dile kötülük etmektir hem de kullananı mutsuz eder.
    c) Yoksullar özellikle yoksul çocuklar yoksulluklarının farkında değillerdir. Onlara yoksul olduklarını, yoksulluğun kötülüğünü başkaları söyler. Yoksullar için başkaları konuşur ve yoksul çocukların ne yapmaması (örneğin hırsız ve orospu olmaması gerektiği) üstüne konuşmayı, yapması gerekenler üstüne konuşmaya yeğler. Bu açıklamalar ve dili kendini ve dünyayı anlama aracı olarak kullanamamak yoksulların mutlu ve uyumlu yaşama şansını elinden alır. Çocukluğun ışığının yitmesine yol açar. Çünkü yoksul bir dünyada bir duvar dibinin bile büyülü bir havası vardır.
    5. Yoksullar, egemen kültüre uyarak çalıntı sözcüklerle konuşmaya başlarlar. Dile hakimiyet iktidar yoludur çünkü. Sonunda sahneyi de çalarlar. Ve mutsuz olurlar. Çünkü özgürce konuşmak, masumca konuşabilmek değildir.
    6. Asıl sorun dünyada olmanın güzelliğini, dünyada yalnız insanların yaşamadığını kavramaktır. İnsanlık dünyada ne aradığını tartışmalıdır. "Gündelik hayat dışında başka türlü bir hayat olabilir mi" sorusuna yanıt aranmalı, düşünülmeli, insanın iç dünyasının meseleleri tartışılmalıdır. Çocukluğun ışığı yitirilmemeli, bunun yolları aranılmalıdır. Ertelenemeyecek kadar acil bir sorundur bu. Çünkü çocukluk bizim ülkemizdir.
    Haklarımızı ararken ve alırken hayatın gerçeklerini göz ardı etmemek gerekir. Çünkü dili mırıldanmak ve mutlu olmak şansı elimizden alınmaktadır.
    Latife Tekin'in konuşmasındaki, kümelendirmeye çalıştığım tezleri ve sunumları, dinleyicilerin bir iki onaylama konuşması (özellikle Diyarbakır'a göçle geldiğinde duyduğu yadırgamayı anlatan gençkız ve "çocukluğun cinsel ve ulusal kimliği yoktur", temalı uzun bir konuşma yapan delikanlı) dışında pasif bir direnişle karşılandı. Salonda bir boşalma oldu. Yazarın söylediklerini "bize siz susun, egemenler ve hainler konuşsun mu diyorsunuz" sorusuyla tartışmaya çalışan bir aydına, yazarın yanıtı alışılmış bir temadaydı. Bu yanıt da şöyle kümelendirilebilir :
    "Edebiyat bir üst dildir. Siz beni ve söylediklerimi anlayamazsınız. Siz yazarları tanımıyorsunuz, size televizyonda yazar mı gösteriyorlar?"
    "Ben Gece Dersleri ile ‘Türk Solu'nu karşıma almayı, yalnız kalmayı göze almış bir yazarım."
    "Acıyı televizyon da dile getirir. Romanın işi acıyı dile getirmek değildir. "

    SONUÇ
    Anadille ve göçün getirdiği ve arttırdığı yoksullukla sorunu olan Diyarbakır'a deneyimlerini paylaşmak için gelen Latife Tekin, yaklaşık bir hafta romancılık atölyesi düzenledi ve bir konuşma yaptı. Yoksulluk ve dili kullanma konusunda yeni bir tartışma açtı.
    Sanırım, Gümüşlük Akademisi için yeni öğrenciler de saptadı.
    Bir üst yapı kurumu saydığı ve mutsuz olduğunu ifade ettiği yazarlık ve edebiyatta gösterdiği yol bence mistik nitelikler taşıyordu. Tezleri kapitalizmin ve tüketim dünyasının küreselleşmeyle örselenmemiş sınıflarında kabul görebilir. Özellikle "Sakıp Sabancı'nın yoksul, Güler Sabancı'nın zengin olduğu"yla ilgili alegorisi. Ama yoksulların yoksulluklarının farkında olmadıklarına pek kimse inanamaz. Yoksulların mutluluklarına, çocukların iç ışığına da inanmak güçtür Diyarbakır'da. Çünkü Diyarbakır'da yoksulluğunun farkında olmayan çocuk yok.  Yoksul satıcı çocuklara Çayönü/Hilar Köyü'ndeki tarihsel yıkıntıları gezerken bile rastladığınızda bunu daha iyi anlarsınız.
    Ya dille masumiyet ya da egemenlik ilişkisi? Ben yazmanın, konuşmanın, tasarlamanın ya da bilincin zedelediği “masumiyet” kavramının nasıl bir saflık, temizlik olduğunu kavrayamadım. Dünyayı ve kendini kavramanın, dünyada yerini almaya çalışmak suçsa, bu suçu işlemek bir varolma biçimi değil mi?
    Dil, özellikle anadil, düşünmeye başlamanın tek yolu. Düşünmeye başlamak, sonunda kullandığımız sözcüklerin yetmemesine ulaştıracak bizi. Düşünmeyi sürdürmek sözcükleri yenilemeye, yeni sözcükler (daha doğrusu kavramlar) bulmaya, ödünç almaya, yaratmaya zorlayacaktır. Peki sahne neden hep başkalarının olsun ki?
    Latife Tekin, Jean Genet örneğini de verdi arada. Sanırım olumlu bir örnek olarak yorumladı. Önce iyi kavrayamadımsa özür dilerim ama Genet ile Latife Tekin’in ne üslupta ne temalarında (Buzdan Kılıçlar dahil) ortak noktaları yok: Bilindiği gibi Genet (1910-1986) öksüzler yurdunda büyüyen, suçlanan, suça itilen bir kişiliktir. Lirik ve çarpıcı bir anlatımla, suçları yücelterek toplum kurallarını eleştirdi. Çıkış noktası kendi yaşamıydı. Başarısı, döneminin yazarlarının onu desteklemesiyle büyüdü ve sürdü bence. Genet, toplum düzenine karşı suçu savundu. (Toplumun reddettiği cinsel seçimleri ve suçluların da suç saydığı muhbirliği de.) Ama toplum düzenine ve burjuva ahlâkına karşı çıkmanın tek yolu suçu savunmak değildir. Toplumun değer dizgesi ile burjuva ahlâkı da aynı şey değildir. İktidar... İktidar kirli bir kavram mı? Peki dil ve muhalefeti neden tartışmıyoruz. Mırıldanarak muhalefet edilebilir mi sizce?


    Yazıcıya gönder Yazıyı Arkadaşıma Gönder

    Yazara ait diğer yazılar

    Akşam Haberleri , Evrensel Kültür, Sayı: 123
    Akşam Haberleri, Evrensel Kültür, Sayı: 121
    Akşam Haberleri, Evrensel Kültür, Sayı: 122
    Akşam Haberleri , Evrensel Kültür, Sayı: 131
    'al Beni Sevecenliğine', Evrensel Kültür, Sayı: 114
    Alfabesiz, Evrensel Kültür, Sayı: 105
    Alma Rosé Ya Da Hepimiz Orkestradayız, Evrensel Kültür, Sayı: 101
    Anımsamalar, Evrensel Kültür, Sayı: 158
    Avrupa’nın Bugününü Anlamak İçin , Yayın Dünyasından
    Boşnak Gelini , Evrensel Kültür, Sayı: 140
    Burada Ya Da Angola’da Kadın Olmak , Evrensel Kültür, Sayı: 143
    Ciğerhun’da Özgürlük İmgesi Olarak Su Ve Gül , Evrensel Kültür, Sayı: 112
    Çağdaş Şiirimiz Ve Gelenek , Evrensel Kültür, Sayı: 109
    Çığlık , Evrensel Kültür, Sayı: 125
    Doktordu Che , Evrensel Kültür, Sayı: 136
    Dut Ağacı, Evrensel Kültür, Sayı: 120
    Ece Ayhan İçin Aynalı Bir Requiem , Evrensel Kültür, Sayı: 128
    Ekmek Kırığı, Evrensel Kültür, Sayı: 130
    Emperyalizme Karşı Savaşan Halkların Şairi , Evrensel Kültür, Sayı: 121
    Emperyalizmin Kültürsüzleştirilmesi , Evrensel Kültür, Sayı: 100
    Enver Gökçe'yi Yeniden Okurken , Yayın Dünyasından
    Gülün Kokusu , Evrensel Kültür, Sayı: 125
    Gülünemeyen Yasaklamalar, Evrensel Kültür, Sayı: 105
    Halfeti'ye Bir Bozlak, Evrensel Kültür, Sayı: 103
    Işık Demetleri Neyi Anlatır? , Evrensel Kültür, Sayı: 135
    Kadınlar Yazınca , Evrensel Kültür, Sayı: 132
    Kafkaslı, Evrensel Kültür, Sayı: 133
    Karagöz Oyunlarında Halklar , Evrensel Kültür, Sayı: 117
    'kitaplar Kitabı'nda Arif Damar, Evrensel Kültür, Sayı: 113
    Kuş Ağıdı, Evrensel Kültür, Sayı: 138
    Kıyamet, Evrensel Kültür, Sayı: 107
    Mektup, Evrensel Kültür, Sayı: 109
    Meryem'in Dağınık Düşünceleri, Evrensel Kültür, Sayı: 99
    Nazım Hikmet'e, Evrensel Kültür, Sayı: 108
    Nuri İyem’in 68 Yıldır Anlattığı, Evrensel Kültür, Sayı: 120
    O Güzel İnsanlar , Evrensel Kültür, Sayı: 142
    Öğüt, Evrensel Kültür, Sayı: 102
    Ören Yeri, Evrensel Kültür, Sayı: 98
    Reşat Enis’in Üç Romanında Kadınlar , Evrensel Kültür, Sayı: 137
    Sardunya, Satranç Ve Aydınolmak, Evrensel Kültür, Sayı: 110
    Söylenceler, Evrensel Kültür, Sayı: 111
    Suyun Suya Düşen Gölgesi , Yayın Dünyasından
    Ve Durgun Akardı Don , Yayın Dünyasından
    Yeni Edebiyat Platformu, Evrensel Kültür, Sayı: 97
    Yeni Ekinlerin Ağıdı, Evrensel Kültür, Sayı: 106
    Yirmibirinci Yüzyıla Girer Girmez! , Kültür ve Sanat
    Yılmaz'a Özgürlük... Yılmaz'a Özgürlük..., Evrensel Kültür, Sayı: 99