Mehmet Akif'ten Başbakan'a...

2008-02-23 · Kategori: Fikra

Mehmet Akif'ten Başbakan'a...


BAŞBAKAN Erdoğan'ın edebiyat bilgisi hakkında fazla bir şey bilmiyoruz, lakin sık sık Mehmet Akif'ten kıtalar, beyitler okuduğuna göre "İstiklal Marşı" şairinin edebi yanını iyi bildiğini kabul etmeliyiz.
Yargıtay'ın eski Başsavcısı Vural Savaş'ın son kitabında Mehmet Akif hakkında yapılan araştırmalar ve bilgiler var... (x)
* * *
MESELA Cengiz Özakıncı, "Dünden Bugüne Türklerde Dil ve Din" konulu araştırmasında, Mehmet Akif'in şunları sorduğunu yazıyor:
"Hani Müslümanlık bir kardeşlik husule getirilecekti. Nerede? Her tarafta Müslümanlık cehalet, sefalet içinde mahvolup gidiyor (...) Biz cehaletimiz yüzünden dini bu hale getirdik."
* * *
MEHMET Akif, düşüncelerini şiirlerine de yansıtır:
"Tevekkülün manası hiç öyle değil
Yazık ki beyni örümcekli bir yığın cahil
Nihayet dine oynayarak en rezil oyunu
Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hale onu."
* * *
BAŞBAKAN Erdoğan, acaba Mehmet Akif'in sömürgecilere ve emperyalistlere ne kadar karşı olduğunu bilir mi?
Muhittin Nalbantoğlu'nun Mehmet Akif hakkında hazırladığı bir yazı dizisi Yeniçağ gazetesinde yayımlanmıştır.
Bakın, Mehmet Akif, Sevr imzalandıktan sonra neler yazmıştı:
"Ey cemaat, gözünüzü açınız, ibret alınız. Artık kime hizmet ettiğimizi, kimin hesabına birbirimizin gırtlağına sarıldığımızı anlamak zamanı zannediyorum ki gelmiştir. Allah rızası için olsun aklımızı başımıza toplayalım. Çünkü böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak, çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur. Şimdiye kadar düşmana kaptırdığımız koca koca memleketlerin halkı hicret (göç) edecek yer bulabilmişlerdi. Biz öyle bir akıbete (sona) mahkûm olursak, başımızı sokacak bir delik bulamayız... Sevr bizim için Avrupa'nın hazırladığı bir ölüm fermanıdır. Onların bu tertiplerini (tuzaklarını) başlarına çarpacağız. Zafer bizimdir."
Sayın Başbakan bunları da bilir mi acaba?
* * *
BAZI çevreler, Mehmet Akif ile Atatürk'ün arasının iyi olmadığını, Mehmet Akif'in şapka giymemek için Mısır'a gittiğini söylerler; doğru olabilir, hatta doğrudur da...
Ya sonra?
Mehmet Akif'in bir dostuna yazdığı mektupta şöyle dediğini Başbakan acaba bilir mi?
"Mısır'da on bir yıl kaldım. Fakat on bir saat daha kalsaydım, artık çıldırırdım. Sana halisane (içtenlikle) fikrimi söyleyeyim mi? İnsanlık da Türkiye'de, milliyetçilik de Türkiye'de, Müslümanlık da Türkiye'de, hürriyetçilik de Türkiye'de. Eğer varsa Allah benim ömrümden alıp O'na versin."
Kimdir bu "O"?
Mehmet Akif'in ömrünü bağışladığı kimdir?
Muhittin Nalbantoğlu'na göre "Mustafa Kemal"dir, Atatürk'tür.
* * *
SAYIN Başbakan meydanlarda Mehmet Akif'ten ezbere şiir okumasını biliyorsunuz, acaba bunları biliyor musunuz?
Bilmiyorsanız öğrenin, zararı yoktur.
—————
(x) AKP Çoktan Kapatılmalıydı / Vural Savaş - Bilgi Yayınları


h.pulur@milliyet.com.tr

Okuduğum Kitaplar

2006-11-03 · Kategori: Fikra

Okuduğum Kitaplar

Edebiyatın Cumhurbaşkanı

Erdal Öz, Doğan Hızlan'ın yazarlıkta ellinci yılını kutlarken yaptığı konuşmada, onu "Edebiyatın Cumhurbaşkanı" olarak nitelendirmişti. Gerçekten de bir cumhurbaşkanı seçmemiz gerekseydi onu seçerdik. Çünkü onda bir cumhurbaşkanında aradığımız tüm özellikleri görüyoruz. Cumhurbaşkanı nitelikleri taşıyan bir yazarın, edebiyat adamının 25. İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı olması da bu açıdan anlamlıdır. Bu önemli kutlama yılına, çeyrek yüz yıla en uygun isim...

Doğan Hızlan, 1937 doğumlu. İlk yazısını 1954'te Yeni Edebiyat dergisinde yayınlatmış. 17 yaşındayken. İlk kitabının yayın tarihi ise 1983. Kitap yayınlatmakta çok geç kalmış. 46 yaşında kitaplı olmuş. İlk yazıdan ilk kitaba geçen yaklaşık 30 yıllık sürede, eleştiriler, kitap tanıtma yazıları, edebiyat - sanat dergileri ve yayınevi editörlükleri, günlük gazetelerde sanat sayfası yöneticiliği, televizyonda edebiyat programları, belgeseller, gazetecilik, gazete yöneticiliği var. Çoğu zaman birden fazla işi aynı zamanda yapmış. Doğan Hızlan'ın hemen hiç değişmeyen temel özellikleri var. "Mavi Bereli" (Yapı Kredi yay.) adlı kitabının girişinde, "Mavi Bereli" olmanın koşullarını anlatırken bu özelliklerini şöyle sıralıyor; nesnellik, duygularını gizlemek, mantıklılık, tarafsızlık, iyiden, zevkliden, kaliteliden yana olmak, tartışmaya girmemek, polemikten kaçınmak... Tabii ki kendisi hakkında alçakgönüllülük gösteriyor. Belki de yazmadığı özelliklerini de okuyucunun bulmasını, taktir etmesini istiyor.... Onun televizyondaki görüntüsü bile bazı şeyleri sezmeye yetiyor. Beyefendi, çelebi, karşısındaki kişi kim olursa olsun ona ve sözüne değer veren bir hali var. Muhataplarına saygı gösteriyor, sevgiyle yaklaşıyor. Aynı saygı ve sevgiyi de görmek istiyor. Hep ağırbaşlı ve oturaklı. Hatta bu görüntüye bakıp "Doğan Hızlan hiç genç oldu mu?" diye bile düşünebilirsiniz. Ama bu sadece bir görüntü, çünkü biraz yakından tanıyınca onun ne kadar hareketli ve dinamik olduğunu görmemek olanaksız. İçinde hep gizlemeye çalıştığı bir delikanlı var sanki. Doğan Hızlan'ın kişiliği net olarak yazdıklarıyla örtüşüyor. Yukarıda sözünü ettiğim özelliklerini bırakıp kitaplarına bakarsak ne görüyoruz? Bir kere tam anlamıyla optimist bir bakış açısı var. İyimser sözcüğü bunu karşılamıyor. Her kitabı, eseri ve tabii yazarı ve şairi en iyi, olumlu özellikleriyle görmek, göstermek istiyor. Sevdiği kitaplar, yazarlar hakkında yazmak istiyor sadece. "Şiir Çilingiri"nin (Yapı Kredi yay.) girişinde bunu açıkca yazıyor; "Sevdiğim, edebiyat dünyama yerleşmiş şairleri daha çok sevdirmek, şiirsel zevki paylaşmak için yazdım bu yazıları." Yazılarını okurken eğer satır aralarında gizli mesajlara dikkat etmezseniz Doğan Hızlan'ı tek amacı okumayı özendirmek olan bir yazar sanabilir, hatta bazı yazarlarımızın iddia ettiği gibi herkese mavi boncuk dağıttığı kanısına kapılabilirsiniz. Bir kanıya varmadan önce yukarıda alıntıladığım cümleyi tekrar okumak gerekli. Doğan Hızlan sevdikleri hakkında yazıyor. Bu noktada şunu düşünmemek olanaksız; Yazmadıkları kimler? Sevdiğini söylediği yazarlar, şairler hakkında ne yazmış? Ama dikkatle ve dediğim gibi satır aralarına girerek okuyun. Doğan Hızlan, belki de gazetede köşe yazısı yazdığı için kısa yazıyor, yazmak zorunda. Yazıları sohbet havasında. Değerlendirmelerini imgesel diyebileceğimiz, her yana çekilebilir cümlelerle yapıyor. Edebiyatla ilgilenen sıradan gazete okuyucusuna sadece beğeni belirtisi gibi gelebilecek cümlelerle... İlk bakışta böyle hissediyorsunuz. Ama zamanla övgü diye algılanan bir çok cümlenin aslında sıkı eleştiriler olduğu ortaya çıkıyor. Hele bir şair ya da yazar hakkında yazılmış birden fazla yazıyı birarada, kitaplarında okuyunca... Şu saptamayı da yazmadan geçemeyeceğim, şiir üzerine en çok yazanlardan biri olmasına ve şiiri çok yakından izlemesine rağmen genç şairler hakkında hemen hiç yazmamış. Eleştirmenler arasında çok popüler bir tavır olmasına rağmen genç bir şaire, yazara zar atmamış. Hep varolan, kendini kanıtlamış, yer etmiş yazarlar, şairler hakkında yazmış. Bir şiir antolojisi hazırlasa hangi şairlerden hangi şiirleri seçerdi, diye merak etmemek olanaksız. Doğan Hızlan'ın konumu onun yazılarında neden bu kadar dikkatli ve de tedbirli olduğunu anlamamız için yeterli. Neredeyse, edebiyat hayatının başlangıcından itibaren hep yöneticilik yapmış, dergi çıkartmış, yayınevi editörlüğü, sanat sayfası yöneticiliği ve nihayet gazete yöneticiliği yapmış, yapıyor. Bir çok edebiyat jürisinde bizzat yer almasının yanı sıra bir çok edebiyat ve sanat ödülünün fikir babası, işadamlarının, politikacıların, bakanların hatta cumhurbaşkanlarının gönül rahatlığıyla danıştığı bir kişi. Açıkca söylemek gerekirse edebiyat dünyamızın güç odaklarından biri. Böyle bir konumda bulunan birinin yazdığına dikkat etmesi bir yana belki hiç yazmaması bile onun açısından faydalı. Ama, yayınlanmış kitaplarına topluca baktığınızda Doğan Hızlan'ın bu konumunu hemen hiç hissettirmediğini görüyorsunuz. Sözünü sakınmıyor, rahat. Kitaplarını okudukça Doğan Hızlan'ın iyi bir kültürle desteklenmiş ince bir estetik anlayışı olduğunu daha net görüyorsunuz. Tüm çalışmalara öncelikle "bu okuduğum bir edebiyat eseri mi, değil mi?" diye bakıyor. Yazılarında da okuyucuya bu bakış açısını aşılamaya, sezdirmeden öğretmeye çalışıyor. Edebiyattan gerçek anlamda tad alıyor, onu kendi amacınız için araç olarak kullanmak istemiyorsanız, estetikten yana bir bakış açınız varsa tartışmasız kabul edebileceğiniz, altına rahatlıkla imza atabileceğiniz yazılar yazıyor. Doğan Hızlan için her zaman edebi tercih öncelikli, politik yaklaşım, dostluklar, çıkarlar gözardı edilebilecek konumda. Dostluklar sadece anma yazılarında, ölünün ardından konuşmak gerektiğinde belirginleşiyor. Sanıyorum onun kadar çok anma yazısı yazan olmamıştır. Vefakar bir dost olduğunu işte o zaman seziyorsunuz. Edebiyata ilişkin hiçbir şeyin kolayca harcanmasına gönlü elvermiyor. Zamanı olsa iyi bir araştırmacı olabileceğinin işaretlerini veriyor. Celal Sılay ve Ercüment Behzat Lav çalışmaları bu arzusunun ve tabii özelliğinin tipik örnekleri. Onun yaşında ve iş yoğunluğunda çok az yazarın böyle çalışmalara girebileceğini düşünüyorum."Bütün Saadetler Mümkündür" başlıklı yazısı gibileri, eğer yoğunlaşsaydı ve biraz daha fazla emek verseydi Türkçenin en iyi denemecilerinden biri, belki de birincisi olacağının örneklerini veriyor. Gazetecilik ve yoğun iş temposu, kuşkusuz Türk edebiyatını çok çalışkan bir araştırmacıdan ve iyi bir denemeciden yoksun bırakmış. Sloganı, "İyiden, güzelden yana taraftar olmak". Sadece bu koşulla taraf olmayı kabullenebiliyor. Kültür - sanat hakkında genel kanıları, devletin ve kurumların tek yanlı bakışını, edebiyatı ve Türkçeyi yozlaştırma çabalarını hep bu bakışla eleştiriyor. Eleştirilerinde "insaf ve doğruluk" dengesini bulmaya çalıştığını yazıyor. Gerçekten de okuduğunuz yazılarda başka bir niyet sezmiyorsunuz. Siyasi tavrından söz etmek gerekirse, demokrat, özgürlükçü bir bakış açısı var. Hayatı, sanatı ve edebiyatı sınırlayan hiçbir tavrı kimden ve nasıl gelirse gelsin onaylamadığı gibi, bu tavırlara bütün gücüyle karşı çıkmaya çalışıyor. Yıllar önce bu cümleleri yazmışım sevgili Doğan Hızlan için. Bugün ona saygımı ve sevgimi ifade etmek arzusuyla yazmaya oturduğumda aklımdan aynı düşünceler geçti. Onu İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı olarak görmek beni hem sevindiriyor, hem de gururlandırıyor. Çünkü, Doğan Hızlan, yazar, yayıncı, editör ve en önemlisi insan olarak bu payeye en uygun isim. Çeyrek yüzyılın önemini onun gibi bir edebiyat adımının onur yazarlığıyla perçinlemiş oluyoruz. Sevgili Erdal Öz haklı!... Doğan Hızlan, "Edebiyatın Cumhurbaşkanı"dır. Cumhuriyet Kitap, 2 Kasım 2006

Yargıç ve Karikatür/ Ataol BEHRAMOĞLU

2006-04-06 · Kategori: Fikra

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 Dergi 02.04.2006

PAZAR SÖYLEŞİLERİ

Yargıç ve karikatür

Ataol Behramoğlu

Türkiye'de olunması en güç olan şey nedir diye sorsalar, demokrat olmak derdim... Her birimiz bunu kendi "nefs"imizde tartabiliriz...

Eleştiriye dayanıklılığımız nedir? Karşı olduğumuz düşüncelere ne kadar hoşgörülüyüz? Özeleştiri yeteneğimiz ne kadardır? Düşünce (ya da anlatım) özgürlüğünden ne anlıyoruz?

Özetle, ne kadar demokratız? Demokrat mıyız?

Şimdilik kapanmış görünen "peygamber karikatürleri" konusu, bu anlamda bulunmaz bir deneyim ve gözlem süreci idi...

Kışkırtılmış halkların tepkisini anlamak güç değildi.

Beni asıl ilgilendiren, aydınlarımızın konuya yaklaşımı oldu...

Görebildiğim yazıların pek azında "karikatür"ün ne olup ne olmadığına, sanat ve anlatım özgürlüğüne ilişkin değerlendirmeler bulabildim...

Aydınımız sanki halkıyla ender olarak ortak bir noktada buluşmuş da bunun tadını çıkarıyor gibiydi...

Ve şimdi bir yargıç, Ankara I. Asliye Hukuk Mahkemesi Yargıcı Sayın Beyhan Azman, (peygamber karikatürleriyle değil fakat Tayyip karikatürleriyle ilgili olarak) karikatürün ne olup ne olmadığını anlatıyor:

"....Karikatür, kişilerin ya da olayların gülünç, çelişkili yanlarını yakalayarak abartılmış çizgilerle mizaha dönüştürme sanatıdır. Karikatürün ele aldığı unsur esasında insan değil, onun davranışlarıdır. İnsanlar karikatürler nedeniyle gülünç duruma düşebilir ve kişilik haklarının ihlal edildiğini her zaman ileri sürebilir. O zaman da karikatürün aslında bir sanat türü olmadığı, sadece hakaret etmenin bir yolu olduğu sonucu çıkar ki bu sonuç da karikatürü tamamen yasaklamayı gerektirir..."

Yargıç Azman, içerdiği her kavram üzerinde önemle durulup düşünülmesi gereken bu gerekçeyle ve "tazminatın silah olarak kullanılmasının" anlatım özgürlüğünü yok edici bir tehdide dönüşeceğini belirterek, Başbakan'ın Penguen dergisine karşı açtığı davayı reddediyor...

Haber ve (ülkemizde anlatım özgürlüğü savaşımının kilometre taşlarından biri olduğuna inandığım) gerekçeli karar özeti, 24 Mart tarihli "Cumhuriyet" ve "Radikal" gazetelerinde aynı ölçüde önemsenerek ve benzer başlıklarla verildi:

"Tazminat silah olmamalı" ("Cumhuriyet")

"Tazminat silah gibi kullanılırsa aydınlar susar" ("Radikal")

Yine 24 Mart tarihli "Radikal"de, ilginç bir rastlantıyla, Zeki Coşkun'un köşe yazısının başlığı şöyleydi: "Tayyip fıkrası duydunuz mu?"

Ve yazar, "Dikta şefi Evren Paşa dahil, bütün liderlerine fıkralar üreten toplumda" tek bir Tayyip fıkrası duyulmayışını, ülkede durumun komikten de öte oluşu, bu nedenle de fıkraya gerek bulunmayışla açıklıyordu...

Ülkede durumun komikten de öte olduğu gerçek. Bunun yanı sıra, günümüz Türkiye başbakanının insanda kişi olarak da en ufak bir gülme duygusu uyandırmadığı, uyandıramayacağı, bu konuda da herhangi bir yeteneğe sahip olmadığı bir başka gerçek...

Onu konu edinebilen karikatüristlerimizi belki sırf bu başarıları nedeniyle bile kutlamak gerekebilir...

Yargıç Sayın Azman'ı ise, yargının (Van örneğindeki gibi) böylesine yıpranıp "şaibe" altında kaldığı bir dönemde, anlatım özgürlüğü ve yargı adına yükselttiği çağdaş, aydın, demokrat ses için içtenlikle kutluyorum... l

ataolb@cumhuriyet.com.tr

'Gitme Kal' Haydar Ergülen

2005-12-14 · Kategori: Fikra

Haydar Ergülen 'Gitme Kal'

Haydar Ergülen

'Nice nice acıları aklına getir/ Bunca yoksulluğu aklına getir/ Gözyaşlarını aklına getir/ 'GİTME KAL' var yok dinlemez bir çocuk isteğidir/ Gitme aklına getir'. Hâlâ en çok sevdiğim şiiri olan 'Gitme Kal' bu dizelerle başlıyor. Ezberimde yarım yamalak üç-beş şiir vardır, Nâzım Hikmet'ten, Attilâ İlhan'dan ve biri de Arif Damar'dan. Şiiri yazmaktan çok okumaya hevesli bir çocuk olarak, '100 Türk Şiiri' adlı bir defterde kendi antolojimi oluşturmuştum. Ece Ayhan'dan İlhan Berk'e, Dağlarca'dan Cemal Süreya'ya sevdiğim şairlerin şiirleri yer alıyordu o defterde. Arif Damar'ın şiirini ve en çok da 'Gitme Kal'ı sevmem o günlerden kalmadır.
Yıllar geçti, şiir de yazmaya başladım, kitaplarım çıktı, zaman zaman da söyleşilerim yayımlandı. 15 yıl kadar önceydi, bir dergideki söyleşimde beni hâlâ utandıran şu lafları ettim: "Ece Ayhan'la Turgut Uyar şairse, Kemal Özer'le Arif Damar toplumcudur." Aklım sıra, onların şair olmadığını söylüyordum. Ne ayıp! Hem hiç kimse 'o şair değil' deme yetkisine sahip değildir, hem de 'toplumcu' diye anıp, şairliklerini es geçtiğim iki isim de Türk şiirinin ustaları arasındadır. Arif Damar "İnsanları sevmek büyük hüner/insanlarla beraber" diyen adamdır, yenilikçiliği, alçakgönüllülüğü ise bir şair için bulunmaz edemlerdendir. O beni bağışladı, gençliğime, toyluğuma verdi belki de, ama bu dert içimde kaldı. Hem Kemal Özer'den hem de Arif Damar'dan bir kez daha özür diliyorum.
10 yıl önce, yaşları 70 ile 80 arasında değişen sekiz şairimiz üstüne, '70 ile 80' başlıklı bir yazı yazmıştım, küçük tanımlamalar da vardı orada, Arif Damar için 'okuldan kaçmış şiirlerin arkadaşı' demişim. Cumartesi günü gördüm Arif Damar'ı, gür beyaz saçları, sokaktan eve dönmek bilmeyen haylaz bir çocuğunki gibi karmakarışıktı, yüzünde de o hiç değişmeyen muzip çocuk ifadesi. 80 yaşındaki haylaz ve şakacı bir çocuktan söz ediyorum. Hem hiç uslu durmamış ki zaten! Haylazlığa şiir yazmakla başlamış, sonra da şiirlerinden, kitaplarından ve elbette gizli örgüt üyeliğinden tutuklanmış, iki yıldan fazla içerde yatmış. Ne de olsa nam-ı diğer Arif Barikat!
Arif Damar'ın 24 Kasım Perşembe akşamı Kadıköy'de Nâzım Kültür Evi'nde 80. yaşı kutlanacak. Şiirleriyle kaç kuşak okura ve şaire mutluluk veren Türkçenin bu usta şairine daha nice şiirli yıllar diliyorum. Hoş bir rastlantı, Toroslu Kitaplığı'nın 'kendi seçtikleri' dizisinden, 'Gitme Kal' adıyla seçme şiirleri çıktı. Kitabın sonundaki söyleşide bir çok meseleye değiniyor: "40 Kuşağı: Bizler o kuşağın 'genç' takımıydık ya da Attilâ İlhan'ın dediği gibi 'Fedailer Mangası'ydık." Memet Fuat bir değerlendirmesinde onun için "Çocuk yaşta toplumculuğa katıldı. Acelesi varmış herhalde..." diyor, Arif Damar'ın cevabı çok hakikidir: "Evet, pek tabii ki acelem vardı. Ben yoksulluktan geldim." Tıpkı bir dizesinde "Yoksulduk dünyayı sevdik" dediği gibi hakiki. Şiiri de böyle sevdi, böyle yazdı.
80 yıllık macerası dünyayı ve şiiri sevmenin tarihi olduğu kadar, daha iyi bir dünya için verdiği mücadelenin de tarihidir. Yaşar Miraç, Arif Damar'ın 80. yılını selamladığı şiirinde "arif damar/ gelibolu'dan/ istanbul ve ankara/ şair şuara/ aşk yalvacıdır/ mapus ve zindan/ ve de/ sansaryan/ mektebi falakadan/ kafiyelidir" der. Bence de Arif Damar'ın hayatı, şiir, aşk ve devrimle iyi kafiye tutturmuş bir hayattır. Şiirimizin 'devrimci' ustası Arif Damar'ı saygıyla, sevgiyle selamlıyorum ve sözü ona bırakıyorum: "Nelerden geçiyorsun aklına getir/ Gitme dünyamızın her yerinde/ Yorgun eller gülleri derleyince/ Ellerin sevincini aklına getir/ Güllerin sevincini aklına getir/.../ Ne çok severdik seni aklına getir."

Radikal,  23 Kasım 2005