Latife Tekin yeni romanı 'Muinar'da, on bin yaşındaki öl

2006-12-01 · Kategori: Gezi

KAPAK

KAPAK

 

SEMA ASLAN (Arşivi)

Latife Tekin yeni romanı 'Muinar'da, on bin yaşındaki ölümsüz Muinar'ın, binlerce yıldır devşirdiği bilgilerle kadınları yaşlılığa hazırlamasının öyküsünü anlatıyor. Fakat hepsi bu değil...

Radikal Kitap, 01/12/2006

 

SEMA ASLAN (Arşivi)

 

Kocakarılar sarsın içinizi!
"... yüzü yok, benim yüzümü kullanıyor, ellerimi, ayaklarımı... Sürekli konuşuyor, sesi yok, konuşuyor yine de, benim sesimle konuşuyor." Muinar, Elime'nin içinde uyandığında Elime'nin şaşkınlıkla fark ettiği gerçek budur: Muinar kötü bir düş, anlık bir hayal, muzip bir numara değildir; tam da Elime'nin sesi, Elime'nin yüzü, Elime'nin eli ayağıdır; Elime'nin kendisidir; çatallı bir yol gibi ikiye ayrılan ve susturulamayan iç sesidir Elime'nin... Fakat bütünüyle Elime'den doğmuş ve Elime'ye ait de değildir. Elime'den çok önce var olan ve Elime'den çok sonra da var olacak olandır. Kendisini Elime'ye tanıtırken tamı tamına şu cümleleri kurar: "Coğrafyası gizli bir kocakarıyım, her kadının içinde benim gibi bir kocakarı uyur derinde, uyanması şans işi, şarta bağlı."
Latife Tekin, ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm'de küçük bir kız olan Dirmit'in gözünden şehrin ele geçirilebileceğini anlatmıştı; son romanı Muinar'da ise on bin yaşındaki bir kocakarının gözünden dünyanın ele geçirilebileceğini anlatıyor. Ancak bu, kelimenin kötücül/otoriter anlamıyla 'ele geçirme' değil, bir bütünleşme arzusunun işaretidir.

Şairane bir duruş
Latife Tekin'in tüm romanları için az ya da çok 'otobiyografik' demek mümkün. Ancak Muinar için doğru niteleme 'otobiyografik' değil; 'kişisel' olmalı. Muinar, son derece kişisel bir roman. Ve 'kişisel olan politiktir' sözünden yola çıkarsak, son derece de politik olan bu romanda yazarın önceki kitaplarından izlere de rastlamak mümkün. Eserin en otobiyografik cümlesinin "Hız zamanda delik açar" olduğunu söyleyebiliriz. Latife Tekin'in yaşamöyküsü ve yazı tekniği zamanda delik açmıştır çünkü.
Muinar hem biçimsel özellikleriyle hem de taşıdığı birikimle farklı bir okuma sürecinin imkânlarını sunan bir roman. Bir karakteri, bir mekânı ve bir zamanı yok. Fakat her biri hakkında küçük ipuçları var. Romanın anlatıcısı Elime, bir yazardır. Kendisiyle ilgili bildiklerimiz sınırlı. Günümüz Türkiye'sinde ve Elime'nin zihnindeyiz. Eğer Elime'nin açısından bakarsak tabii. Yok eğer Muinar'a dönersek 'dünya onun eline doğmuş'tur ve Elime içinde uyandığı ilk kadın değildir.
Muinar, en nihayetinde Elime'nin içinde (bir anlamda Latife Tekin'in içinde) uyanır ve ona binlerce yılın birikiminden damıttıklarını anlatır. Bu öyle yoğun bir anlatmadır ki, okur o anda kimin sesini duyduğunu karıştırabilir kolaylıkla; diyaloglarla örülü kurguya ses hâkim. Yüksek sesle okunduğunda teatral bir havası var; içinizden okuduğunuzda bazen kutsal bir müziği bazen de oyunbozan bir şiiri çağrıştırıyor. Tekin, sesle epey uğraşmış bu romanda. Muinar'ın sesle yakın ilişkisinin kaynağını Tekin'in şairliğinde aramak gerekir. Latife Tekin, edebiyatında ses ve imgeye yoğun olarak yer vermesine rağmen, geniş bir okur kitlesine sahip. Oysa şiirin kendisini bu kadar çok okunmuyor.
Amerikalı felsefeci Richard Rorty, birbirimizi anlamamızın temelinde metaforların olduğunu söyler. Rorty'ye göre, biz birbirimizi seçtiğimiz 'doğru' kelimeler aracılığıyla değil, bulduğumuz 'kullanışlı' metaforlar aracılığıyla anlarız. Ya da başka bir deyişle, o kullanışlı metaforların güç verdiği betimlemelerle. Rorty, "Dilin doğası diye bir şey yoktur," der. Ona göre sadece dünyayı, kendimizi, birbirimizi vs. betimlemekte kullandığımız birçok olumsal sözcük dağarı vardır. Bu sözcük dağarlarının birbirlerinden daha 'doğru' olduğu söylenemez, ama bazıları daha 'kullanışlı' metaforlar yaratılar. Yani düşüncenin tarihi 'hakikat'e giderek daha çok yaklaşmanın değil, şeyleri sürekli yeniden betimleyen ve birçok rastlantı sonucu daha kullanışlı olduğu anlaşılan metaforların yaratılmasının tarihidir. Aynı şekilde doygun bir hayat da dışarıda duran insan üstü bir hakikati bulmaya çalışan kişinin değil, içinde olduğu kabilenin diliyle yetinmeyip kendi metaforlarını, kendi dilini, kendi zihnini kendisi yaratan kişinin hayatıdır. Böylesi kişiler, yaratmayı hedefleyen bir kültürün kahramanı, metaforlar icat eden kişi anlamında 'şair' olacaktır. Tekin'in, kendisiyle daha önce yaptığımız bir görüşmede söylediği şu sözler, bu noktada anlamlı:
"Çok tuhaf, şairler benim yazarlığım için direndiler ve beni çok sevdiler. Edebiyat ortamına kalsaydı beni silerlerdi. Sanırım duruşum romancılara uygun bir duruş değil, biraz şairane bir duruş. Bir de çok fazla imge kullanıyorum. Böyle bir şeyi büyük kalabalıklara okutmak kolay değil. Oysa bayağı ciddi okurum var."
Böyle baktığımızda Latife Tekin de şairdir; imge ve ses ağırlıklı edebiyatında doğru kelimeleri değilse bile kullanışlı metaforları bulduğu için de şair yönü kuvvetli bir çevirmendir. İlk yaptığı, yoksulların dilini çevirmek olmuştu. Tekin, şimdi de 'hadım' edilmiş kadınların dilini çeviriyor; kadınlar için bu kez. Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm'de bir sınıfla dayanışma arzusu içindeydi; şimdi de bir 'ırk'la dayanışma arzusu içinde. 'Kadın ırkı'yla.

Rüyadaki eski general
Bir kadın romanı, kadınlara yazılmış bir manifesto aslında Muinar. Kadın ırkından söz eden, dişil olanı öne çıkaran, canlıyla cansızı buluşturan, doğayı tekrar dirilten, kadınlara doğal olarak bildikleri ama unuttukları bilgiyi ve aidiyetlerini anımsatan bir manifesto bu. İlle de bir yere ait olunacaksa, bu kadın ırkı olmalı dedirten ve böylelikle de kalan tüm aidiyet ve kimlikleri anlamsızlaştıran bir manifesto. Aynı zamanda sert bir politik metin. Bir kere çok tanrılı bir kadın olarak Muinar'ın türbanla sorunu var. Peygamberlerin gönderildiği dönemde dünyada olmaktan hoşlanmıyor; tanrılarını, onu bu dönemde dünyadan uzak tutmaları için yalvarıyor Muinar... Firketelere rağmen örtünen kadınların türbanlarını her defasında uçuruyor rüzgâr. Burada rüzgârın da örtüye karşı olduğu, yazarın kadın ve doğa arasında bu fırsatla da bir birliktelik kurduğu söylenebilir. Çok erkekli kadınların dünyasından seslendiği için evlilikle sorunu var: "Ben kocayı bilmem, aşkı bilirim" diyor. Taşa, güneşe sığınan kadınların romanında petrol kuyularına itiraz var, tıpkı Bush'a olduğu gibi. Güncel politik anlayışın dünyayı öldürdüğüne vurgu yapıyor yazar, Muinar aracılığıyla. Dünya can çekişiyor, rüzgârı Dünya can çekişiyor, rüzgârı sönüyor diyor... Dünyanın işi aşka kalmıştır diyor... Dünyada bir hayatın sonuna gelinmiştir; tepelerinin burnu kırılmış, kıyıları doldurulmuş, ormanları yakılmıştır diyor... Nasıl bir biçim aldığını, neye benzediğini merak eden, dağını düzünü öğrenmek isteyen dünya kendisini insana bırakınca da olmuş bütün bunlar... "Sincapların kuyruğu kısaldı, ağaçlara çürütücü mantar aşılıyorlar, soluyacak havanıza sahip çıkın, kıyamet belirtisi bunlar, dünya kurtarır kendini, insanları üstünden kaç defa silkelemiş..." diye uyarıyor Muinar.
Muinar on bin yaşında ama tüm zamanların peygamberlerini, politikacılarını, istilacılarını iyi biliyor, iyi hatırlıyor. Kenan Evren de bu kurgu içinde yerini alıyor; rüyada da olsa Evren yargılanıyor: "Rüyamda hem eski general gördüm, hem yeni general, bir gazinoda gül satıyormuşum, general assolisti dinlemeye geliyormuş, gül göndermek istiyormuş ona, çekip beni yanına götürüyorlar, kovamdaki güllerin hepsini alıyor, parasını ödesin diye bekliyorum generalin başında, gözünü şarkıcıdan, elini alkıştan alamıyor, dikiliyorum öyle boynumu bükmüşüm, şarkıcı sahneden inip generalin yanına geliyor, gülüşüp şakalaşıyorlar, general için bir şarkı attırıyor, darbuka, saz coşuyor, yıkılıyor gazino, seksen, doksan, para mahzunu olup çekilmişim kenara ben, kadın bir bukle söylemesi için mikrofonu generale uzatıyor, generalin korumaları ayağa fırlayıp susturuyor gazino müşterisini, masalara rüya sessizliği çöküyor, general mikrofona ne şarkısı bağırıyor dersin Elime, sus, ömrümde ilk defa böyle rüya görüyorum, "Kız ben çok oğlan astım, yaşlarını büyütüp astım... Balıketi olmuşsun, yaparsam ben yaparım senin resmini, tuvalime, fırçama gel bir gece, derken darbuka, saz, eller yukarı, takım elbiseli çevik adamlar basıyor gazinoyu, sesi gidip geliyor generalin, kalp krizi geçirecek, yakın sarı spotları!.. Öyle bir sarsıntıya tutuluyormuş, Havaalanına götürüp sigara odasında kapatacaklarmış bunu, yargılanması bitene kadar, Ankara havaalanı mahkemeye dönüştürülmüş..."
Politik bir ses
Biçimsel özellikleriyle Latife Tekin'in önceki romanlarından farklı ama temel özellikleriyle yine de bir Latife Tekin romanı Muinar. Politik bir sesi ve bir şiiri var, hep olduğu üzere. "Eğer anlayabilirseniz nereye ait olduğunuzu, o zaman çok daha farklı bir yerden bakabileceksiniz bugüne, bu ülkeye" der gibidir Muinar. Unuttuğumuz bilgiyi tekrar hatırlatma çabasında oluşu bundan belki de. Ve denilebilir ki, en önemli özelliği, yine kişiselliğinde. Şöyle ki: Muinar'ı okuduktan sonra kadın kadına bir dayanışma hissinden çok, bir kadın olarak kendinizle dayanışma hissine kapılıyorsunuz. Önce kendinizi örgütlemeniz gerektiğini söylüyor sanki Muinar. Erkeklerle kavga etmeden ve hatta erkekleri romanına karıştırmadan yapıyor tüm bunları yazar. Erkekler aşkla, kadınlara kattıklarıyla varlar romanda. Onlarla bir kavgası yok ya da bu kavganın şu aşamada bir önceliği yok ya da konumuz erkekler değil. Her halükârda konu, kadınlar. Kendimizi konumladığımız yeri nasıl adlandırdığımızı sorgulamamızı sağlıyor Tekin. Yeryüzüne mi konuşlandık, erkekler dünyasına mı?
Eğer böyleyse, içinde anarşist bir ruh taşıyorsa 'kocakarılık', insanın "Kocakarılar sarsın içinizi!" diyesi geliyor.

"İçinde uyandığımda dünyada kimi kimsesi kalmamıştı, bir hamster'ı vardı, candan gönülden dost edinmiş onu, bir de o saçaklı yeğeni, ahır sıçanı... Öyle güzellik vermiş Allah ona, faresiyle gezip dolaştı, Çankaya, meclis, Anıtkabir, nereye gitse kafesi elinde, o farenin ziyarette bulunmadığı devlet adamı kaldı mı diye sor, çıkmıştı aklımdan, ateş bastı suratımı, nereden hatırladım şimdi...
"Parti başkanlarına, milletvekillerine rezil oluyorum ki nasıl, utançtan kıvranıyorum içinde, okşuyor hamster'ını, ince tüy yürüyor ruhuma, 'Ben ağlıyorum, o da benimle ağlıyor,' diyor, kuyruğu olsa tutup fırlatacağım Boğaz'a lanet fareyi, bıraktım çiftleşsinler, kafesine pembe kurdele bağladı hamster'ın, mavi trende fare doğursa şaşırmayacağım, o vaziyetteler...
"Ankara'ya taşınmadan önce, parti başkanlarından birini yemeğe çağırdı bu, geçmiş gün hatırlamıyorum kim olduğunu, üstüne bastı faresinin, çıt! etti kırıldı bacağı, Perüzar kapandı üstüne hıçkırıyor, adam dört dönüyor etrafında, suçlandı mı aç acına, döküldü o yemeklerin hepsi, tam masaya oturacaklar, ziyafet sofrası çöpe, telefon diplomasisi neymiş o akşam anladım, bir saatten fazla sürdü farenin ameliyatı, ayağına platin takıldı, gazetelere haber uçmuş o arada, koştular mı hastaneye, Perüzar bayıldı bayılacak parti başkanın kucağına, 'Çekip basacaklar fotoğrafınızı, topla saçını, kuyruğu...'"
Kitaptan


  • MUİNAR
    Latife Tekin, Everest Yayınları, 2006, 272 sayfa, 12 YTL.
  •  

    » YERYÜZÜ KİTAPLIĞI - CELÂL ÜSTER
    »
    Film yeni başlıyor - AHMET ÜMİT
    »
    Troya'da gerçekten ölüm vardı - SELİM İLERİ
    »
    'Ben yazdıklarımı çok severim' - ASLI TOHUMCU
    »
    Gavur hayatı, gavur romanı - A. ÖMER TÜRKEŞ
    »
    Kadın bedeninin grotesk halleri - HANDE ÖĞÜT
    »
    Sanat eserlerinin aile mezarlığı - ESRA ALİÇAVUŞOĞLU
    »
    Kalıcı fikirler üretmiş bir iktisatçı - DENİZ GÖKÇE
    »
    Schröder furyası başladı - ÜMRAN KARTAL
    »
    İskoçya'dan Klimanjaroya bir yolculuk
    » YENİ ÇIKANLAR
    » DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY
    »
    Görmeyi bilen bir yazar - SEMİH GÜMÜŞ

    10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali’n

    2005-12-05 · Kategori: Gezi

    ali_024.jpg Şair Rıfat Ilgaz’ın: "Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mesçitin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları..." dediği kasabada, Cide'deyiz.  "Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü" diye kendini tanıtan "mimli şair ve ünlü yazarımız" Koca Çınar Rıfat Ilgaz ölümünün 12. yılında, memleketi olan Kastamonu'nun Cide ilçesinde 8-9-10 Temmuz tarihlerinde düzenlenen ''10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'' nde anıldı.

    "Cide, eski adı Agillius. Kraliçe Amastrist'in ölümünden sonra Kaytros, Sesamos ve Cramna şehirleri bilinmez bir nedenle 'yer ile yeksan 'ediliyor. Bu kentlerin köleleri kaçıp kurtuluyor. Şimdiki Cide düzlüğüne yerleşip Agillius'u kuruyorlar. ( MÖ 3. yy. ) Cide halkının çoğunluğu dışarda, ekmek parası peşinde. Cide, aynı zamanda Rıfat Ilgaz'ın da kasabası. Ölümünden önce gelip, doğduğu bu kasabaya yerleşti. Bir süre de burada yaşadı. Romanlar yazdı Cide ve Cideliler üzerine. Şimdi doğduğu ev yıkılmak üzere , umarız yıkılıp yokolmadan birileri sahip çıkar da unutturmazlar tarihlerini. Cide kocaman bir sahil şeridiyle başlıyor. Ilgaz ,Uzunkum koymuş adını. Cide 'sarıyazma'sını da ondan öğrendi Türkiye. Sarıyazma almak isterseniz limandan epey içerdeki şehir merkezinde bulabilirsiniz. Korunaklı bir limanı var. Karadeniz'de çok az yerde bulunan düzlük arazi üzerine kurulmuş şehir."

    (http://www.geziturkiye.com)

     

    "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...
     
    Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!"
    diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı. Cide halkının ve kendisinin en önemli isteklerinin Rıfat Ilgaz'ın doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restore edilmesi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." dedi. Daha sonra: Babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekerek, ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanı olan Sarı Yazma'da, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Aramızdan ayrılışının ikinci yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl onuncusu yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.

    Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir ise, Rıfat Ilgaz'ın doğduğu evin müze ve kültür merkezi yapılması şartıyla yaklaşık iki hafta önce Kültür Bakanlığı'ndan devralındığını belirterek, çalışmalara en kısa zamanda başlanacağının gelecek yıl düzenlenecek festivale tarihi evin müze ve kültür merkezi olarak hazır hale getirileceğinin müjdesini verdi. "Ömrünü Cide'nin tanıtımına ve Cidelilerin aydınlanmasına adayan bu değerli hemşerimize olan borcumuzu ödemek istiyoruz. O güzel insan sayesinde kasabamız dünya tarafından tanındı'' dedi. Başkan Demir, konuşmasını Ilgaz'ın Cide için yazdığı bir şiirinden alıntı yaparak, ''Anan ne iyi etmiş de seni burda doğurmuş Rıfat Hoca'' sözleriyle tamamladı. Demir'in konuşmasından sonra Sarıyazma Folklor Ekibi'nin Yöresel oyunlar gösterisi yapıldı. CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım' ın da katıldığı törenin ardından Saat 20.30'da Belediye Sahil Düğün Salonu'nda Recai Yılmaz'ın sunduğu "Cide Fotoğrafları Gösterisi"; 21.00'de aynı salonda "Ruhi Su Dostlar Korosu"nun beğeniyle izlenen konseri ile devam etti festival. dcam5825.jpg

    9 temmuz Cumartesi günü saat 11.00'de HEM salonunda Çocukların da katılımıyla "Öykü Oluşturma" (Yaratıcı Drama Teknikleri) programı vardı.  Nilay YILMAZ yönetiminde, Rıfat Ilgaz'ın “Bacaksız Kamyon Sürücüsü” adlı çocuk romanı canlandırıldı. Çocukların oldukça eğlenceli zamanlar geçirdiği etkinliği aileleri de ilgiyle izlediler. Etkinlik sonrası çocuklara Rıfat Ilgaz'ın çocuk romanları armağan edildi. 13.30'da "Ses Yarışması"; (Esnaflar ve Sanatkarlar Odası) ve "Bisiklet Yarışması"; (Rıza Gürsoy); 16.30'da ise Belediye Sahil Düğün Salonunda yapılması planlanan konferansa Cumhuriyet başyazarı Mustafa BALBAY gel(e)meyince konuklar "Avrupa Birliği" konusunda "o anda orada bulunan" romancı Burhan GÜNEL ve AKP Kastamonu Milletvekili Musa SIVACIOĞLU'nu izlemek durumunda kaldılar... Aynı salonda yapılması planlanan saat 18.00'deki "Rıfat Ilgazlı Yıllar" paneli de gecikmeli olarak 18.30'da başladı. Konuşmacılardan Rıfat Ilgaz'ın yakın arkadaşı Erol Şadi Erdinç " Rıfat Ilgaz önce hocamız, sonra dostumuz oldu. Yeni Gazete'de Şükran Kurdakul, Nihat Tunalı ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çalıştık. Mizah burjuvazinin küçük insana gülüşüdür. Rıfat Ilgaz'ın mizahında ise küçük insan burjuvaziye güler. Rıfat Ilgaz'ın mizahı evrenseldir." dedi. Ilgaz'ın yakın dostlarından Mehmet Saydur ise Rıfat Ilgaz ile tanışmalarını, Hababam Sınıfı'nda Kel Mahmut olarak yer alan Nihat Dicle ile Rıfat Ilgaz'ı bir araya getirişini anlattı.  Ali NAZLI da Ilgaz'ın edebiyatımızdaki yeri ve şiirindeki mizah  üzerine konuştu: Nazım Hikmet’in “Türk Köylüsü” ; Ilgaz’ın “Alişim” “İşte Böyle Azizim” ve “Öğünsek mi?” şiirleriyle konuşmasını renklendiren Ali Nazlı,  Rıfat Ilgaz Şiirini şöyle değerlendirdi “O'nu diğer ozanlardan ayıran mizah öğesidir. Bu öğelerle şiirine kattığı tattır, bu tat ile toplumcu-gerçekçi çizgide ilerlerken izleyici değil, kendine özgü bir çığır açmış olur ki, bu "Ilgaz Şiiri"dir. Şiirde kullandığı mizah bir başka temel taştır ki, bugüne değin kullanma cesaretini başka ozanlar gösterememiştir. Bunları kullanan ozanlar ya Nasrettin Hoca fıkralarında ya da fabllarda kullanmışlardır. Divan edebiyatı "Harname"si bir örnek gibi görünse de toplumsal değildir: Hepinizin bildiği "Bir eşek var idi zaif-i nizar/ Yük elinden kat'i şikeste vü zar..." diye başlar. Halk edebiyatında buna benzer taşlamalar, incelikle toplumcu gerçekçiliğin ötesindedir: "Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" cinsinden ya da "Aslı yok yaylasındaki koyunlar"ı anlatır.

    "Merhamet" şiirini hepiniz bilirsiniz. "Merhamet" şiirindeki şu dizelere bir daha bakalım: "Rızkımızdan para çaldılar, /Hoş gördük/ Gün oldu/ Nar gibi kızarmış ekmekleri/ Bekleyen tezgahtarı bile kıskandık/ Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..."

    Burada anlatılan mizahın inceliği, aymazlıklarımızın üstüne bir bir kova su gibi dökülür sanki. Bizi çileden çıkaracak keskinlikte değildir; isyanımız göğe yükselmez de dudaklarımızda bir tebessümle, başımızla onaylatıp doğru dedirten cinstendir. Rıfat Ilgaz, insanı çaresiz, sübabı kapatılmış buhar kazanı gibi patlatmak için zora koşmaz, zıtlıkları mizah sosu ile pişirip önümüze sürüşü tadı doyumsuzdur. "Rızkımızdan para kazandılar, hoş gördük..." Burada kullanılan karşıtlık- çelişki- toplumun aynasıdır. Bugün aynı "rızık" elimizden alınıyor, sesimiz çıkmıyor; kim bunun tersini söyleyebilir? Kim boş konuşup laf ola, beri gele cinsinden öldürdüğümüz zamanların da yaşamımızdan ne kadarını aldığını bilebilir? "Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..." Boşa giden zamanları, disipline edilemeyen yaşamları bundan daha güzel karikatürize edebilir mi? Burada size bir de Abdülbaki Gölpınarlı'nın bir eleştirisini okumak istiyorum.: "Halkın diliyle konuşan, halkın nüktelerini duyuran, bize her şiirinde en acı şeylere karşı bile dudaklarında derin ve manalı gülümsemeyle görünen Rıfat Ilgaz’dan çok şeyler bekliyoruz." demektedir. Beklentiler boşa çıkmayacak, fazlasıyla ürün verecektir.

    Şiirdeki tadın gülümseme öğesiyle geldiğini ama bunun acı gülümseme olduğunun altını çizer. Belki Rıfat Ilgaz sanatının temeli bu gülümsemeyle ilgili. Belki değil mutlaka gülümsemeyle ilgili... Bu sanatın, bu şiir anlayışının kristalize edilmiş özsuyu sanatına değişik çeşniyi veren öğe içine katılan mizahtan geliyor. "İşte Böyle Azizim" şiirine bir bakalım, çünkü burada kendisi anlatılmaktadır: ”Seninle sanatoryumda tanışmıştık/ O günler bir türlü unutulmuyor/ Ne tatlı sigara içerdik/ Biliyor musun hemşirelerden saklı./ Sonra bir yolculuktan bahseder gibi/ Uzun uzun ölümden konuşurduk./ Gelmediği için ödeneğin/ O günlerde az kaldı taburcu edeceklerdi seni./ Sonra da para bulmuştun yatmaya,/ Lakin zaman bulamadın/ Bir gün çıkarsın diye adresini almıştım./ Hani vaktinde gitmedin değil/ Kötüleşti dünyanın hali,/ En güzeli işin peşinde/ Çoluk çocuk bırakmadın/ Kış geliyor karakış,/ Ne soba var, ne bir dirhem odun./ İşleri sorsan eskisinden sıkı./ Ve aldığımız para malum/ Yaşamak zor azizim,/ Sağ olsaydın eğer,/ Nasıl bulacaktın her gün/ Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı?/ Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın./ Biz hala öğrenemedik senin kadar/ Etsiz, ekmeksiz ,parasız,pulsuz yaşamayı.”

    Ölen dostu ile yapılan yarenlikte yaptıkları, konuştukları, "Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk" Ölümle yolculuk arasında bir ilinti olduğu gerçeğinden yola çıkar ozan. Uzun uzun ölümden konuşma bir kabulleniş gibi görünmektedir. Her iki dizedeki ölümle yolculuğun bu denli içli dışlı oluşuna ozan kahırla bakmıyor. Uzun uzun ikilemiyle mizahi bir boyut katıyor. Ancak yola çıkacak bir yolcu,bir dost için söylenebilecek kabilden sözlere benziyor bu benzetişin ortaya koyduğu tatlı gülümseme. İçimizi burkarak anlatır Ilgaz. Evlenmeyişin, çoluk çocuğun olmayışı için "en güzeli işin" diyerek onlar kış gereksinmelerini nasıl temin ederlerdi? Diye alaylı bir bakışı vardır. "Parasız pulsuz yaşamayı biz hala öğrenemedik" mizahi çok hoş bir deyişle, yani azizim diyor, yukardaki gereksinmeleri de göğüslemek pek kolay değil, tıpkı bir dostla sohbet eder gibi. Bu sanat yalın, toplumsal gerçekçiliğin buruk mizah tadıyla bizi uyandıran, kendimize getiren Ilgaz sanatıdır. Bitirdiğimiz her şiirden sonra kendimizi ıssız denizlerde çaresiz, kör kuyularda yalnız, çıkmaz sokaklarda kılavuzsuz hissetmeyiz, aksine içimizdeki umut mum ışığıyla doymuş olarak tekrar tekrar okumak isteriz. Karadeniz insanının kendisiyle dalga geçen yaratıcı mizah kendiri Rıfat Ilgaz’ın yapıtlarında boy atıp beğenimize sunulmuştur. Bu, Cide yöresinin sarı yazma kültürüyle yoğrulmuş, doruk noktalara ulaşmış özgün bir sanattır. Mizah soslu, toplumsal gerçekçi, yalın anlatımlı, herkesimin anlayacağı bir sanat, Rıfat Ilgaz sanatı. Sizi, O'nun en beğendiğim bir şiiriyle sözlerimi bitirerek selamlamak istiyorum:
    ”ÖĞÜNSEK Mİ?/ Kerem de girdi sıraya/ Boğaziçi'nde bir lisede yatılı.../ Otuz yıl önce/ Yatıp kalkma zorluğundan/ Bu okulda okumuştu/ Torunumun babası da// Biz hep böyle torun torba/ HABABAM SINIF'larında yetiştik/ Biraz başarı, biraz beceri,/ Kitabıma el basarım ki, doğru!// Gördükçe boy boy geriden gelenleri/ Seviniyoruz tükenmediğimize,/ Biraz da öğünüyoruz!// Geriden gelmeleri güzel de,/ İçime bir kuşku düşüyor ne de olsa,/ Böyle bizim gibi, diyorum,/ Bizim gibi onlar da,/ Ya bir gün göçüp giderlerse,/ Böyle gözleri açık/ Bizim gibi...”


    20.30'da Cide Stadı'ndaki havai fişek gösterileri eşliğinde Songül KARLI ve Barış AKARSU konseri ile 2. gün programı sona erdi. Barış Akarsu, sahneden ayrılırken bir de söz verdi: "Merhum Rıfat hocamızın yaşadığı evi gördüm, çok üzüldüm. Restorasyonun yapılacağını söylediler. Restorasyon sırasında benim de bir katkım olacaksa, seve seve elimden geleni yapmaya hazırım" dedi. Festival 10 temmuz pazar günü saat 11.00 Recai YILMAZ rehberliğinde yapılan "Cide ve Çevreyi Tanıma Gezileri" ile kapandı.

     

    12 yıldır olduğu gibi yine Rıfat Ilgaz’ın evi gündemdeki yerini koruyordu, artık beklemeye ye tahammülü yok pek ; göçmek üzere... Vaatler dönemini bitirip icraata geçmeli ilgililer, etkili ve yetkililer... Yöresel yanı yanında ölüm yıldönümünde usta şairin anılıp yaşatıldığı bir festival konumunda Cide Rıfat Ilgaz... Festivali. Yemyeşil dağlar arasında deniz, kum, güneş, yeşille-mavinin cümbüşünü arayanlar Rıfaz Ilgaz “soslu”  Sarı Yazma diyarına buyursun; O’nlar her yıl Temmuz başı Ora’dalar...

    ali_139.jpg 
    Ali ŞAHİN

    http://hayrabolu59.tripod.com/id7.html