2007-09-26 · Kategori: Haber
Haberler
“Kaf Dağları’nın Çarıklı Çocuğu”, yazar, devrimci öğretmen ve halk savaşımcısı Dursun Akçam, ölümünün 4. yıldönümünde, 19 Eylül 2007 günü Ankara’da yapılan bir dizi etkinlikle anıldı.
“Kaf Dağları’nın Çarıklı Çocuğu”, yazar, devrimci öğretmen ve halk savaşımcısı Dursun Akçam, ölümünün 4. yıldönümünde, 19 Eylül 2007 günü Ankara’da yapılan bir dizi etkinlikle anıldı.
İlk tören saat 15.30’da Karşıyaka Mezarlığı’ndaki gömütü başındaydı. Burada toplanan dost ve yakınları Dursun Akçam’ın yokluğunda onun anısını, ülkedeki güncel gelişmeleri konuştular; Dursun Akçam aralarında imişçe yorumlar yaptılar…
Mezarlık’taki törene katılanlar arasında yakın akrabaları, Cumhuriyet Gazetesi Anaka Bürosu’ndan Işık Kansu, Gazi Üniversitenden Doç. Dr. Haluk Erdem, Edebiyat-Eleştiri Dergisi Yayın Yönetmeni Ahmet Yıldız, öğretmenler, Ardahanlı İlköğretim Müfettişi Arif Kartal, Ölçek Köyü’nden Çelik Bilgin, Şeref Sarıçam gibi birçok tanıdık ad vardı…
İlk sözü alan Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Alper Akçam, Dursun Akçam’ın Ardahan’dan Ankara’ya kadar, her an, onunla birlikte yaşamakta gibi olduğunu anlattı. Dursun Akçam’ın yapımı başladığından bu yana, Ardahan’daki Kültürevi’nde köylüsü çocuklarıyla, yüzleri gün yanığı köylüleriyle iç içe dört yıl geçirdiğini, oradaki Kültürevi’nin bir Anadolu kucağı gibi yöreyi kavramaya, beslemeye çalıştığını söyledi.
Dana sonra yazar ve felsefeci Vecihi Timuroğlu konuştu. Dursun Akçam’ın ölümüne neden olan kanser illetini yaratan olumsuz koşulların gün geçtikçe daha da ağırlaştığını, Dursun Akçam’ı yetiştiren Anadolu aydınlığı üzerinde kara bulutların dolaşmakta olduğunu anlattı Timuroğlu.
Türkiye Ensan Hakları Kurumu (TİHAK) Başkanı, Dursun Akçam’ın yakın dostu ve mücadele arkadaşı Muzaffer İlhan Erdost, Akçam’ın yaşamının üç ayrı dönemde üç ayrı karanlıkla mücadeleyle geçtiğine ilişkin bir çözümleme yaptı. “İlk dönem yoksulluk ve aymazlıkla kavgalıydı Dursun Akçam; onu o yoksulluklar ve karanlığa karşı verdiği kavga geliştirdi… İkinci dönemde faşist bir kalkışma vardı. Emperyalistlerin besleyip kışkırttığı faşist odaklan devrimci güçlere insanlık dışı yöntemlerle saldırdılar. Her gün aydınlar öldürüldü, kan ve dehşet içinde kaldı Anadolu. Akçam’ın hemşerisi ve yazar kardeşi Ümit Kaftancıoğlu bu dönemde düştü toprağa…
Üçüncü dönem, asıl Dursun’u kanser eden dönemdir ve bugünkü karanlığı yaratan şeriatçı, ortaçağ kalıntısı kalkışmayı her gün yehi boyutlarıyla yaşıyoruz…”
Daha sonra yazar ve yayıncı Remzi İnanç, kısa bir konuşma ile Akçam’ın yokluğunu nasıl büyük bir özlemle hissettiğini, onun çok yönlü, çok mücadeleci bir insan olduğunu söyledi…
Çankaya Çağdaş Sanatlar…
Anma programının bir sonraki aşaması Çanka aBelediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşti. Çankaya Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz, eski Türk Hukuk Kurumu ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden ve birçok konuğun da katıldığı toplantya saygı duruşu ve programın okunması ile başlandı. Oğuz Makal ve Duygu Yılmaz tarafından hazırlanmış, 3. Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri’nde Ardahan’da da izlenmiş Dursun Akçam Belgeseli izleyenlerin büyük beğenisini aldı…
Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan ve Köy Enstitülüler ve Çağdaş Eğitim Vakfı Genel Başkanı Erdal Atıcı’nın konuşmalarında, Dursun Akçam’ın mücadeleci, özgün insan karakteri vurgulandı…
Vecihi Timuroğlu’nun yönettiği “Devrimci Kültürümüzde Dursun Akçam” başlıklı açık oturum baştan sona büyük bir ilgi ile izlendi.
Oturum yöneticisi Timuroğlu, Dursun Akçam’ı diğer Köy Enstitülü yazarlardan ayıran en önemli özelliğin, yapıtlarında bir “Arşimet Noktası” barındırmaması olduğunu söyledi. “Fakir Baykurt’ta ‘iyiniyetli-dürüst bürokratlar’, Talip Apaydın’da ‘teknit gelişme ve çağdaşlık’ gibi bir ‘Arşimet Noktası’ vardır, sorunlar bunlarla çözülür… Bu tutum, eleştirel gerçekçi bir tarz olarak anılabilir. Dursun Aükçam’sa devrimci ve ‘toplumsalcı gerçekçi’ bir edebiyatçıdır. Halkın kendi gücü ve kurgudaki yaratı dışında bir güçten asla destek aramaz…” şeklinde özetlenebilecek ve bölümlere ayrılmış bir konuşma ile Akçam’ı andı.
Emin Özdemir, oldukça öğretici ve akıcı bir biçemle yaptığı konuşmasında Dursun Akçam yazarlığının ayrıntılı bir çözümlemesini yaptı. Akçam’ı yaratıcılığa iten kaynakları, Akçam’ın hangi konu ve içeriklerle, yani neyi yazdığını ve en son “nasıl” yazdığını, biçemini irdeledi. Yazında yaşam karşıtı bazı kuramcıların Köy Enstitülü yazarlara yönelttiği suçlamaların anlamsız olduğunu, yazını yaşam dışı bir kulvara sürükleme istencinin bu tür yaklaşımları doğurdunu anlattı… Atilla İlhan ve Necati Cumalı gibi adların yönelttiği birçok eleştirinin temelsiz olduğunu görmenin ve göstermenin nasıl olası olduğunu aktardı… Akçam’ın yapıtlarında hep daha iyiye, daha güzele yönelmiş bir “devrimci değişim” öğesi bulunduğunu açıkladı.
Metin Turan’sa konuşmasında günümüz edebiyatının halstalıklarını, kendini üretemediğini, okuyucusunu arttıramama gibi illetlere kapılmış olduğunu söyledi. Akçam’ın yazarlığının yaşamdan ve gününün gerçeklerinden kaynak aldığını, okurunu hem nitel olarak çoğalttığını, ona bir şeyler kattığını, hem de okur sayısını arttırdığını vurguladı. Kağızman’daki yakınlarının Ankara’ya ilk gelişinde devrimci olmak istiyorsa Dursun Akçam’dan çok ders alması gerektiğini söylemiş olduklarını aktardı…
Son konuşmacı , Dursun Akçam’ın büyük oğlu Alper Akçam idi… Alper konuşmasına babasından bir anıyla başladı. Ev işlerine pek karışmayan Dursun Akçam’ın evdeki oğullardan kaynaklanan genç muhalefet sonucu bir gün pazara alışveriş için gitmek zoruda kaldığını, Pazar dönüşü tuttuğu hamalı da taksiye bindirip öyle döndüğünü anlattı…
Alper Akçam’ın konuşması, halk kültürü ve Dursun Akçam yapıtlarındaki çokseslilik üzerine idi… Akçam’ın çeşitli yapıtlarından örnekler vererek grotesk halk kültürünün onun yapıtlarında yaşam bulduğunu, yazınsal öğeler bakımından Rönesansçı Rabelais romanını andırır bir tutumu olduğunu, kullandığı sembol ve simgelerle de ortaçağ karşıtı halk savaşımının yeryüzüne dağılmış çeşitli örnekleriyle benzerlikler kurulabliceğini söyledi… Verdiği örnekler arasında Rusya’da feodalizme ve ortaçağ kaltılarına karşı mücadele eden Korkunç İvan’ın Opriçnina adlı askeri birliklerinin kullandığı bayraktaki süpürgenin Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları’ndaki yağmur ritüelinde ahır süpürgesi olarak görrülmesi vardı… Bu anlamda, yeryüzünde, tekil iktidar dilleri karşısındaki halk kültürünün muhalif ve gülmeceye dayanan imgeler taşıdığını açıkladı Akçam. Halk kültürü korşıtlarının yazıyı yaşamdan koparma çabalarına değinirken de Yıldız Ecevit’in “köy romanı” karşıtı tutumu ile 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Avrupa’da etkili olmuş, edebiyatta öznel ve yaşam dışı bir tarz izleyen Wolfgang Kayzer’in söylemlerinin birbirinin neredeyse aynısı olduğunu söyledi…
Açık oturum bittiğinde, salondaki izleyiciler konuşmacılardan o denli etkilenmişteler ki, Dursun Akçam’ın kitaplarının sergilendiği Arkadaş Yayınevi’ne ait masanın üzeri bir anda boşalıverdi…
Akçam, yapıtlarında, okurlarında, dostlarında, Ardahan’daki dağ güneşli Kültürevi’nde yaşıyor şimdi!…
2007-01-14 · Kategori: Haber
Tecavüzle suçlanan Nesin çocukları masum
Tecavüzle suçlanan Aziz Nesin Vakfı'nda yaşayan iki gencin masum olduğu ortaya çıktı. Gerçek skandalsa serbest bırakılan, biri 18 yaşından küçük iki gence cezaevinde işkence yapılmış olmasıydı
Radikal, 14/01/2007 / SERKAN OCAK (Arşivi)
İSTANBUL - Çocuk istismarının gündemde olduğu son günlerde, sorumsuzca, hatta belki de kasıtlı olarak taciz ve tecavüzle suçlanan Aziz Nesin Vakfı'nda yaşayan iki gencin masum olduğu ortaya çıktı. Gerçek skandalsa serbest bırakılan, biri 18 yaşından küçük, iki gence cezaevinde işkence yapılması oldu. Aziz Nesin Vakfı Direktörü Ali Nesin, tecavüze uğradığı iddia edilen Z.K'nın adli tıp kurumunca bakire olduğunun belirlenmesinin ardından serbest bırakılan iki gencin uzun süreli psikolojik tedaviye ihtiyacı olduğunu söyledi.
İstanbul Çatalca'daki Nesin Vakfı'na dört yıl önce annesi tarafından bırakılan 14 yaşındaki Z.K.'nın aynı yerde kalan F.I. ve E.A.'nın tecavüzüne uğradığı iddiası geçen hafta Türkiye'nin gündemindeydi. Z.K.'nın annesi, avukatı aracılığıyla 8 Ocak'ta 'tecavüz' ve 'taciz' iddiasıyla Çatalca Cumhuriyet Savcılığı'na şikâyette bulunmuş, tecavüzle suçlanan iki çocuk Çatalca Sulh ve Ceza Nöbetçi Mahkemesi tarafından tutuklanarak 10 Ocak'ta cezaevine konulmuştu. Bu arada Ali Nesin iddiaların asılsız olduğunu, olayın bir televizyon kanalı tarafından planlandığını ve suçlamaları yapan anne G.K'nın da vakfın adını kullanarak ünlenmek istediğini söylüyordu.
Tutuklanan çocuklar adli tıp kurumunun raporu neticesinde yine aynı mahkeme tarafından dün serbest bırakıldı. Ancak çocuklar serbest kaldığında cezaevinde şiddete maruz kaldıkları görüldü. Nesin, Radikal'e F.I. ve E.A.'nın yaşadıklarını şöyle anlattı: "Çocuklarımızdan E.A. 18 yaşından büyük olduğu için Metris'te kaldı. Orada hem dışardaki askerlerden, hem de içerdeki gardiyanlardan dayak yemiş. Sürekli dövüldüğünü, aşağılandığını, korkutulduğunu, yerde battaniye üstünde yatırıldığını söylüyor. Koğuş ağası, çocuğumuzdan haftada 50 YTL istemiş. Girişte, 'Yemek fişi vereceğiz' gerekçesiyle parasına el konulmuş, fakat verilmemiş ve çıkışta parası iade edilmemiş. Bu çocuğumuzun bacağında yediği tekmelerden kalan izler ve başında bir şiş var."
'Psikolojik tedaviye ihtiyaçları var'
F.I.'nın ise 18 yaşından küçük olduğu için Bayrampaşa Cezaevi'nde kaldığını belirten Nesin, F.I'nın durumunun daha da kötü olduğunu belirterek şunları söyledi: "Yaşı itibariyle birine teslim edilmesi gerekirken, yalnız bırakılmış. Yediği dayaklardan dolayı yürümekte ve konuşmakta zorlanıyor. Psikolojik travma geçiriyor. Bir gardiyan, falakaya yatırmış ve suratına vurmuş. Gardiyan sürekli, 'Bu suçu yaptığını kabul et, seni bırakayım' demiş. Çocuğumuz suçu kabul etmemiş. Daha sonra çırılçıplak soyup plastik borularla dövmüşler. Tecavüz suçlamasıyla içeri girdiği anlaşılınca, diğer mahkûmlar tekme tokat dövmüşler. 'Seni tecavüzcüler koğuşuna göndereceğiz, orada seni şişleyecekler, sana tecavüz de edecekler,' diye korkutmuşlar. Cezaevinde gördüğü vahşet sonucu dişleri kenetlendiğinden yemek yiyemiyor, sadece su içebiliyor. Her ikisinin de uzun sürecek bir psikolojik tedaviye ihtiyacı var, özellikle daha genç olanın." Çocuklar için özel bir sağlık kuruluşundan rapor alındı.
46 çocuğun bulunduğu Vakıf'a çok emek verdiklerini, son günlerde bakım evlerine büyük saldırı olduğunu dile getiren Nesin, "Bu yuvaları kurması zor ama yıkması kolay" dedi.
2006-10-13 · Kategori: Haber
Şimdi kutlama zamanıdır
|
Orhan Pamuk, soyut kavramları, görüntüleri kelimelerle tasvir ederken bir resmin her ayrıntısı okurun zihninde canlanır.
|
İlk romanı 'Cevdet Bey ve Oğulları'ndan itibaren Orhan Pamuk romanının en dikkat çekici yanı hep çok sağlam bir kurguya sahip olmasıdır. Pamuk, roman yazarken roman sanatı üzerine düşünen bir yazardır
13/10/2006 (1201 kişi okudu)
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)
Orhan Pamuk 2006 Nobel Edebiyat ödülünü kazandı. Romanları 34 dile çevrilmiş, yayımlandığı ülkelerde büyük ilgi görmüş, daha önce de pek çok ödüle değer bulunmuş bir yazarın kariyerine bir de Nobel eklemesi büyük bir sürpriz olmadı. Bu yıl olmasa da birkaç yıl içerisinde ödülün Orhan Pamuk'a verileceği Avrupa edebiyat çevrelerinde ne zamandır konuşuluyordu. Yazarların ve ürünlerinin aldıkları ödüllere göre değerlendirilmesine hiç sıcak bakmamakla birlikte, Orhan Pamuk'un bu ödülü gerçekten de hak etmiş bir yazar olduğunu düşünüyorum.
Nobel Ödülü kazanan en genç yazarlardan birisi olan Orhan Pamuk'un (1952) yazarlık kariyeri 1982'de 'Cevdet Bey ve Oğulları'nın yayımlanmasıyla başladı. 1979 yılında Milliyet Roman yarışmasında birincilik ödülü kazanmasına rağmen ancak 1982'de kitaplaşan bu romanını klasik bir anlatım tarzıyla yazmıştı Pamuk. Bir ailenin Osmanlı'nın son yıllarından 1970'e kadar gelen 'üç kuşaklık' hikâyesini anlatan 'Cevdet Bey ve Oğulları', okuyucunun fazla ilgisini çekmemekle birlikte dönemin eleştirmenleri tarafından beğenilmişti.
İkinci romanı 'Sessiz Ev'de anlatım tekniğini değiştirmiş, bilinç akışı ve iç monologlara, psikolojik tasvirlere ağırlık vererek modernist bir biçimi denemişti. 'Sessiz Ev', Pamuk'un yabancı bir dile çevrilen ilk kitabı oldu. Fransa'da basıldı ve 1991'de Prix de la Decouverte Europeene Ödülü'nü aldı. Bu iki romanında kimlik sorunları göze çarpar. Üçüncü romanı 'Beyaz Kale' ile postmodern dünyaya -biçimsel olarak- adım atan Pamuk, Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu çarpıcı bir hikâyeye dönüştürecektir. Postmodern roman anlayışını sürdürdüğü, ama özneyi tarihselliği ve belleği ile ortaya koymasıyla aslında modernist nitelemesini hak eden 'Kara Kitap' (1990) ve 'Yeni Hayat' (1994) da ilgi topladılar, ama zengin bir tarihi geri plana oturtulmuş polisiye hikâyesi ile 'Benim Adım Kırmızı' (1998) bütün romanlarından daha çok ilgi gördü, okuyucu buldu ve sevildi. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, Orhan Pamuk'un yazarlık kariyerinin dünya edebiyatının bellibaşlı akımları ile bir hesaplaşma arzusuyla ilerlediğini söyleyebiliriz. Bu akımlar arasında siyasi roman eksikti. 2004'te yayımlanan 'Kar' bunu giderdi.
Orhan Pamuk romanının en dikkat çekici yanı çok sağlam bir kurguya sahip olmasıdır. Romandaki her karakter, her olay, her ayrıntı önceden titizlikle planlanmıştır. Ancak hikâye ilerledikçe bu katı kurgu yaşarlık kazanacak, karakterler canlanırken mekânlar görselleşecektir. Söz konusu değişim edebiyatın zenaatkârlığıyla ilgilidir. Pamuk, iyi bir romanın iyi bir konu bulmaya ya da kendi hayat hikâyesinden parçalar koymakla yazılamayacağını, iyi bir anlatının iyi bir işçilik gerektirdiğini bilen, her cümlesine her kelimesine özen gösteren, romanını yazarken roman sanatı üzerinde de düşünen bir yazardır. Mesela 'Benim Adım Kırmızı'da, nakkaşlık üzerinden sanatın geneline, oradan edebiyata göndermeler yapar. Kendisine dönen, kendisini tartışan bir roman okuruz. Bir manifesto gibi, kendi yazılış nedenini, üslubunu, kurallarını anlatır bize. Metinde, "nakışta asıl konunun güzel genç kızın değil nakkaşın tutkusu olduğunu" söyleyen usta, ya da "ben ağacın temsili değil manası olmak istiyorum" diyen ağaç gibi, 'Benim Adım Kırmızı' romanı da yazmanın anlamı olmaya soyunur. Pamuk, anlatısının sınırlarını zorlar. Soyut kavramları, görüntüleri kelimelerle tasvir ederken, bir resmin her ayrıntısı, onun cümleleri ile canlanır beynimizde. Böylelikle, bir alandan diğerine, resimden yazıya, yazıdan okuyucunun algısına, temsile geçeriz.
Geçmişle diyaloğa davet
Ödülün verilme nedeni; "yaşadığı kentin melankolik ruhunu ararken kültürler arası çatışmanın köklerini keşfetmiş bir yazar" olmasına bağlandı. Türkiye'de yükselen milliyetçiliğin/ulusalcılığın Orhan Pamuk'a saldıracağı yer tam da burasıdır işte. Kültürler arası çatışmayı Pamuk'un ülkeyi "küçük düşürmesine" verilen mükâfat olarak görenler daha şimdiden TV ekranlarında boy gösteriyorlar. Orhan Pamuk'un kamusal-siyasal meseleler hakkında dile getirdiği gerçeklerden korkarak Orhan Pamuk'u aforoz etmeye kalkanlar şimdi bu ödülü de kuru gürültüyle boğmaya çalışacaklar. Oysa Orhan Pamuk, -Nilgün Toker'in ifadesiyle-"toplumun saklı hafızasında hayalgücü sayesinde yaptığı yolculuklarda edindiği tanıklığı toplumun şimdisine sunmayı, böylece bu toplumu geçmişiyle 'konuşma'ya, diyaloğa sokmaya çalışan, bu yolla toplumu unuttuğu, kapattığı 'anıları'nı yeniden düşünmeye zorlayan bir yazar. Bu, hafızanın üstünü açma olarak da adlandırılabilecek estetik eylem, Orhan Pamuk için, geçmiş hayatların bugün paylaşılmasına ve böylece aşılmasına hizmet etmesi bakımından önemli görünüyor. Unutma, hesaplaşmama, gerçek bir geride bırakmayı ve kurgulanmış bir şimdiye hapsolmayı engellemediğine göre, ancak hatırlama, kabul etme yoluyla zamana yeniden katılmanın mümkün olduğunun farkındalığıyla Orhan Pamuk, bu toplumu hapsolduğu döngüsel zamandan çıkarmanın, tarihsel zamana katmanın aktörlerinden biri olmanın yolunu arıyor."
Batılılaşma adı verilen ama aslında gecikmişliğin kabullenilmesi anlamına gelen Batı'yı modelleştirme düşüncesi Osmanlıdan başlayarak Türk toplumunu ve Türk edebiyatını belirledi. Bu sürecin sonucu, Dünya edebiyatı karşısında kendisini edebiyat taşrasına hapsolmuş gören bir edebiyat, Batının 'büyük' romanlarına, 'dev' klasiklerine hayranlık duyup kendi edebiyatını küçümseyen bir okuyucu kitlesi oldu. Orhan Pamuk'a verilen ödül Türk edebiyatının ve toplumun tarihine damgasını vuran bu gecikmişlikten gelen gerilimini boşaltmak açısından da önemlidir.
Aslında sözün bittiği bir andayız. Akılcı ya da duygusal, uzun uzadıya yorumlara hiç gerek yok. Şimdi kutlama zamanıdır...
Siyasiler ne dedi?
Abdullah Gül (Dışişleri Bakanı): Böyle bir alanda bir Türk'ün böyle bir armağanı kazanıyor olması şüphesiz ki büyük bir mutluluk kaynağı. Birçok günlük mesele unutulur gider ama bir Türk romancısının Nobel'i kazanmış olması bütün dünyada çok büyük yankı yapar. Türkiye'nin tanıtılması için çok büyük bir olaydır.
Fikret Ünlü (CHP-Karaman): Türkiye için talihsiz bir günde gelen mutlu bir haber. Doğrusu buruk bir sevinç yaşadım. Her şeye rağmen Türkiye için sevindirici bir gelişme.
Mahmut Durdu (AKP-Gaziantep): Ülke için iyi oldu. Pamuk, daha önce ödül alanlardan geri bir durumda değildir. Olaylar arasındaki irtibatı iyi kuran bir yazardır.
Yılmaz Kaya (CHP-İzmir): Fransa Parlamentosu'nda Ermeni tasarısının görüldüğü gün Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesini biraz manidar buluyorum.
Süleyman Gündüz (AKP- Sakarya): Nobel ödülünün açıklamasının Fransız parlamentosunun soykırım kararı ile aynı güne gelmesi belki bu başarıyı gölgeleyecektir. Ama şüphesiz Orhan Pamuk önemli bir yazardır.
Ünal Kacır (AKP-İstanbul): Hayırlı olsun. Böyle bir ödül alması sevindiricidir. Tabiidir ki, bu ifademiz bu yazarın bütün görüşlerine katıldığımız anlamına gelmez.
Yurtdışından tebrikler...
13/10/2006 (1080 kişi okudu)
Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasıyla yurtdışından siyasetçiler de açıklamalar yaparak Pamuk'u tebrik etti. Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Pamuk'un 'Türkiye ve Avrupa arasında köprüler kuran bir isim olduğunu' söyleyerek, "O Türk toplumunun büyük bir kısmında bulunan Avrupa'nın bir parçası olma isteğinin sembolüdür" dedi. "Orhan Pamuk'a ödül verilmesi, sanatın ve sözlerin özgür olduğunun bir işareti" diyen Almanya'nın Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Bernd Neumann, Pamuk'un bu özgürlükleri savunan cesur bir yazar olduğunu ifade etti. Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik, ödül ile yalnızca Orhan Pamuk'un değil, aynı zamanda Avrupa değerlerinin bayraktarı bir yazarın da ödüllendirildiğini söyledi. AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Pamuk'u, 'arkadaşı ve hayranı olarak kutladığını' bildirdi. Rehn, "Nasıl ki yaşam için su ve hava gerekiyorsa sanatçılar için de ifade özgürlüğü kaçınılmazdır. Orhan, diğerlerinden daha fazla bu özgürlüğün ne kadar değerli ve kırılgan olduğunu bilir" diye konuştu.
Pamuk'un ödül kazanması üzerine Ermenistan Yazarlar Birliği Başkanı David Muradian da ödülün güçlü bir mesaj olduğu açıklamasını yaptı. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da 'çok memnun' olduğunu söyledi. (aa, ap)
Nobel öncesi ve sonrası?
Zeki Coşkun
13/10/2006 (2286 kişi okudu)
Bir saat arayla iki hüküm: İlki 'siyasal' bir yargı bir aşağılama. Fransız parlamentosu, 'Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılması'nı öngören yasayı kabul etti. Ardından, Orhan Pamuk, nihayet Nobel'i aldı Pamuk'un adı Nobel için özellikle geçen yıl çok güçlü olarak geçmişti. Anımsanacağı gibi, Pamuk'un yabancı basındaki söyleşilerinde Türkiye'nin Ermeni ve Kürtlere katliam uyguladığı yönündeki açıklamaları, Nobel'e yönelik yatırım olarak değerlendirilmişti. Ne yazık ki, edebiyat dünyasının en büyük ödülü yine aynı eksenden değerlendirilecek. Soykırım iddiası, tarihin ve gerçekliğin tartışılmasının, incelenmesinin önünde engel yaratıyor. Nobel bunun, bir tür resmiyet belgesi olarak değerlendirilecektir. Nobel jürisi, ödül gerekçesi olarak Pamuk için, "Doğduğu şehrin melankolik ruhunu ararken kültür birleşmeleri ve çatışmalarını anlatmak için yeni semboller keşfetti" diyor. Bu keşfin yazınsal düzleminden çok politik yankıları ön planda olacaktır. Burada ve dünya kamuoyunda. Pamuk'un Ermeni ve Kürt sorununa ilişkin sözleri, o sözlerden dolayı yargılanması anımsanacak, anımsatılacaktır. Geçen yıl o tartışmalara ilişkin burada çıkan 'Orhan Pamuk Türkiyeli Bir Yazar Değildir!' başlıklı yazıda söylediklerimi özetleme gereğini duyuyorum. Pamuk'un yargılanması karşısında Türkiye düşünce ve yazın çevreleri etkin bir tavır almaktan kaçınmıştı. Daha ötesi, TV kanallarından birinde ekran ikiye bölünmüş, bir tarafta Pamuk'un görüntüsü, öbür tarafta Bülent Ersoy'unki. Ersoy, sekiz yıl yasaklı olduğundan ama hainlik yapmadığından dem vurmuştu. Bülent Ersoy'dan görüş alınmıştı düşünce suçu vatan hainliği üzerine. O da sanatçı, öteki de. İnternette dolaşan bir metni gazetedeki köşesinde yayımlayarak "Pamuk'un şeceresi"ni çıkartanlar olmuş, "Komplo teorilerini de 'düşünce özgürlüğü' kapsamında değerlendirmek gerekir" denmişti. Bütün bunlar, Nobel sonrası yinelenebilir. Bu bizi kendi gerçekliğimizle de yüzleştirmeli: "Kayıtsızca seyrettiğimiz dava, Kürt, Ermeni, Pamuk, AB, Türkiye'yle sınırlı değildir. Bir eylem ve onun ideolojik boyutta yarattığı tepkinin iktidar, yargı üzerinde karşılık bulmasıdır mesele. Eğer bu görülemiyorsa, bu ülkedeki yazarların, sanatçıların ve örgütlerinin üstlenip taşıdıkları sıfatlardan şüphe etmek gerekir. Meselenin farkındalar ama Pamuk'a kıl oldukları için ya da taraf olmaktan kaçındıkları için kimse kılını kıpırdatmıyorsa, yine aynı şüphe geçerli. Yazar, sanatçı gibi mesleki sıfatların yanı sıra kimliği de kapsar bu şüphe. Demokratlıktan ve demokrasiden ne anladığımızı, sormak, sorgulamak gerekir. Çünkü bu olayda, birileri o düşüncenin, iddianın, sözün cezalandırılmasını istediği için yargı harekete geçiyor. Siyasiler ona eşlik ediyor. Bir grup 'sivil', çoktan mahkûm etmiş zaten. Fiilen cezalandırmaya da azmetmiş. Dağıtacaksın ağznı, burnunu ibreti âlem için. 'Sallandıracaksın üçünü, beşini, bak bir daha yapıyorlar mı' zihniyeti fiilen yürürlükte. Peki, yarın bir başka sözün, yazının, resmin, şarkının ve de şahsın birilerinin kanına dokunmayacağını kim söylüyor? Mutlaka "haklı gerekçeleri" de vardır hassas ruhların, çoğunluğun... Pamuk'un Türkiye toplumuna, edebiyat çevresine karşı var olan 'dışarılıklı' tutumu sessizliğin, kayıtsızlığın gerekçesi olamaz. Onun yazarlığını da, siyasal, düşünsel kimliğini de tartışma, yargılama hakkımız vardır. Ama linç karşısında sessizlik suçtur. Nobel'in bu karşıtlığı daha da derinleştirmesinden korkarım. Orhan Pamuk'u bir romancı, bir yazar olarak tartışmak mümkün olacak mı?
Zeki Coşkun arşivi - Diger Yazarlar
| Pamuk, duruşuyla ve ödülüyle edebiyatımıza katkıda bulundu
Nobel Edebiyat Ödülü, bir Türk yazarına verildiğine göre edebiyatımızın değerinin sonunda teslim edildiği söylenebilir. Çünkü bizim edebiyatımız, kimilerinin düşündüğünün tersine önemli bir edebiyattır
13/10/2006 (1275 kişi okudu)
SEMİH GÜMÜŞ (Arşivi) Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasının anlamını da sorgulayanlar çıkacaktır elbette, ama aklın insana bir tek yolu göstermediğini bilenler, bu ödülün anlamını da birkaç boyutu birden düşünerek çözebilir. Edebiyatı toplumsal hayatın bir parçası gibi görenler için Pamuk son dönem edebiyatımızın neredeyse kültleşmiş yazarları arasında akla ilk gelendir. Böyle olduğu için mi Batı'da da en çok tanınan Türk yazarı oldu, yoksa Batı'nın Pamuk'un önce romanlarına, sonra kendisine gösterdiği ilgi mi onun yurtiçindeki yerini sağlamlaştırıp etki alanını genişletti. Nobel Edebiyat Ödülü'nün kendisi sorgulanabilir, ama bu ödülü Pamuk'un almasını tartışmanın yerinde olmadığını düşünüyorum. Orhan Pamuk, kendini önce modernizm içinde bulan bir yazar olmanın yanı sıra, roman sanatına kendi özgün yaratıcılığını daha belirgin çizgilerle koymak için postmodernizmin anlamı çevresinde dolaşmaya başladı. Postmodernizmi toplumsal bir olgu olarak almak başka, yazınsal bir düzey olarak almak başkadır. İlki hayatımızı yoksullaştırırken, ikincisi edebiyatın yaratma biçimlerini değiştirebilir. Orhan Pamuk, bazen de geniş biçimde tartışılan bir postmodern roman anlayışı kurmaya çalıştığı günlerden sonra, postmodernizmin edebiyatımızdaki anlam alanı genişledi, yeni ve genç yazarlar kendi yaratıcılık alanlarını daha doğarken postmodernizm içinde aramaya başladı. Bu ödülün Orhan Pamuk'a değil de Türkiye'ye verildiğini söyleyenler kadar, muhalif kişiliği ve devletle arasındaki gerilim yüzünden Orhan Pamuk'a verildiğini söyleyenler aynı kaba konabilir. İkisi de ayrı ayrı kesimlere anlamlı gelebilir, ama ayakları üstünde durmayan bu yargılar da bu ülkede edebiyatla ilişkinin çarpıklığını gösterir. Sonunda, Orhan Pamuk ya da Nobel Edebiyat Ödülü çevresinde önceden yapılmış bütün tartışmalar bir yana, bugün ödül Orhan Pamuk'a verilmiştir. Ödülün Orhan Pamuk'un yazar kişiliği göz önünde tutularak romanlarına verildiğinden kuşku duymak için nedenler epeyce zayıftır. Bu ödül, bir Türk yazarına verildiğine göre, sonunda bizim edebiyatımızın gecikmiş hakkının teslim edilmesi olarak da görülebilir. Dolaylı da olsa, böyle bir sonucu vardır. Belki bu ödülü bugün en çok bu açıdan önemsememiz gerekir. Çünkü bizim edebiyatımız, kimilerinin düşündüğünün tersine, önemli bir edebiyattır ve uluslararası bir dilimiz olmadığı için, anlaşılamamıştır. Orhan Pamuk, muhalif yazar duruşu ve aldığı bu ödülle edebiyatımızın gerçek değerinin anlaşılmasına adamakıllı önemli bir katkı yapmış oldu ve bu yanıyla tartışmasız övgüyü hak etmiştir. | |
2006-10-13 · Kategori: Haber
Orhan Pamuk Nobel'li ilk Türk
Gururumuz
Romanları 45 dile çevrilen ve dünyanın bütün saygın ödüllerini kazanan Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü'nün de sahibi oldu
13/10/2006 (438 kişi okudu)
Türk edebiyatı için tarihi bir gün
|
Orhan Pamuk'un kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü'nün 1.37 milyon dolarlık maddi karşılığı da var. FOTOĞRAF: TOLSTEN SILZ / AFP
|
Nobel'in Orhan Pamuk'a verilmesi edebiyat dünyasında sevinçle karşılandı. Pamuk, Radikal'e yaptığı açıklamada 'Bu, yalnız bana değil Türkçenin tüm yazarlarına verilmiş bir ödüldür' dedi
13/10/2006 (1937 kişi okudu)
İSTANBUL - Türkiye'nin en çok okunan, tanınan yazarı Orhan Pamuk, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. Böylece birkaç yıldır süren heyecanlı bekleyiş, tahminleri haklı çıkaran mutlu bir sona ulaştı.
Dün öğlen saatlerinde, geleneğe uygun biçimde basının önüne çıkıp kararı açıklayan İsveç Akademisi sözcüsü Horace Engdahl alkışlar arasında bu yıl ödülün Orhan Pamuk'a verildiğini duyurdu. Orhan Pamuk dünyanın bu en büyük edebiyat ödülünü kazandığını ise geçen hafta Columbia Üniversitesi'nin konuğu olarak gittiği ABD'de öğrendi.
Sevincini paylaşmak üzere Radikal'i arayan Orhan Pamuk, bu ödülü Türk diline verilmiş bir ödül olarak gördüğünü söyledi. Pamuk, ödül haberini nasıl aldığını şöyle anlattı: "Telefonum çaldı açtım, Amerika'daki ajansımın aradığını öğrendim. İsveç Akademisi benim Londra'daki ajansımı aramış, onlar da burayı aramış. Beni buldular. İsveç Akademisi'nin beni arayacağını, Nobel Ödülü'nün bana verildiğini söylediler. Nitekim biraz sonra İsveç Akademisi'nin Genel Sekreteri aradı, ödülü aldığımı söyledi. Ben de ona çok sevindiğimi, ödülü İsveç'e gelip alacağımı söyledim."
Orhan Pamuk, ödülün onurunu da Türkçenin tüm yazarlarıyla paylaştı: "Bu ödülü öncelikle Türk kültürüne, Türk edebiyatına, parçası olduğum Türk diline verilmiş bir ödül olarak görüyorum. Yalnız bana değil, bu dilin benden önceki bütün yazarlarına da... Kişisel olarak yirmi yıldır inançla, aşkla bağlı olduğum roman sanatı için hizmetlerim karşılığı verildiğini düşünüyorum. Kişisel olarak da, toplumsal olarak da bu ödülle ülkemin gurur duymasını, sevinmesini ve bana taşımam için yardımcı olmasını isterim. Benim için bir sevinçtir."
İsveç Akademisi'nin internet sitesine bir açıklama yapan Orhan Pamuk, burada Nobel alan ilk Türk yazar olmanın ödülü kendisi için daha değerli, Türkiye içinse daha hassas ve politik kıldığını söyledi.
Orhan Pamuk'un Nobel'i kazanması Türkiye'de büyük bir sevinçle karşılandı. Türk edebiyatının kazandığı bu uluslararası başarıyı pek çok sanatçı övgüyle karşılarken, muhalif duruşu nedeniyle Orhan Pamuk'u eleştirenler de oldu. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin sekreteri Horace Engdahl ise daha sonra yaptığı açıklamada Ödülün Pamuk'a verilmesinde, Türkiye'deki siyasi durumun etkili olmadığını söyledi. Engdahl, "Orhan Pamuk kendi ülkesinde tartışmalı bir kişilik, ama neredeyse ödülümüzü alanların hepsi böyle" dedi. Engdahl, Pamuk'un hem Doğu, hem de Batı kültürleriyle bağları sayesinde 'çağdaş romanın köklerini genişlettiği için' ödüle layık görüldüğünü belirterek, "Bunun anlamı şudur: Kendisinin romanı bizim, Batılıların elinden aldığı ve bizim şimdiye kadar gördüğümüz romandan tamamen başka bir şeye dönüştürdüğü söylenebilir" dedi.
Pamuk 1.37 milyon dolarlık maddi bir karşılığı olan ödülünü, 10 Aralık'ta İsveç Akademisi'ndeki törende alacak. (Kültür Sanat)
Bir gün bir kitap yazdı...
Orhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu. 'Cevdet Bey ve Oğulları' ve 'Kara Kitap' adlı romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, şehrin Batılılaşmış ve zengin semti Nişantaşı'nda büyüyüp yetişti. Otobiyografik kitabı 'İstanbul'da anlattığı gibi, çocukluğundan 22 yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Robert Kolej'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip okulu bıraktı. İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu. Yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek her şeyi bıraktı ve kelimenin tam anlamıyla evine kapanıp yazmaya başladı. Uzun ve sıkıntılı bir dönemdi bu Orhan Pamuk için, ama o yazma kararından vazgeçmedi.
İlk romanı 'Cevdet Bey ve Oğulları' 82'de yayımlandı. Orhan Pamuk'un kendi ailesinden izler taşıyan bu roman, Orhan Kemal ve Milliyet roman ödüllerini aldı. Ardından 'Sessiz Ev' ve ona ilk yurtdışı ödülünü kazandıran 'Beyaz Kale' geldi. 1985'te gittiği Amerika'da üç yıl kaldı, Columbia Üniversitesi'nde çalışmalar yaptı, 1990'da 'Kara Kitap' çıktı.
1991'de, kızı Rüya dünyaya geldi. Aynı yıl 'Kara Kitap'taki bir hikâyeden senaryolaştırdığı 'Gizli Yüz' filme çekildi. 94'te 'Yeni Hayat', 98'de 'Benim Adım Kırmızı' yayımlandı. 2002'de 'Kar', 2003'te 'İstanbul' çıktı...
301'den dava açılmıştı
Orhan Pamuk, siyasetle fazla ilgilenmese de ülkenin tanınmış bir yazarı olmanın sorumluluğunu taşıdı ve 1990'ların ortasından itibaren insan hakları, düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türk devletine karşı eleştirel bir tutum takındı. Bu tutumu zamanla Pamuk'un hedef alınmasına neden oldu. 2005'te Yeni Türk Ceza Kanunu'nun ünlü 301. maddesinden yargılandı. Neyse ki Pamuk'un davası düştü, hakkındaki soruşturmalar ise takipsizlikle sonuçlandı.
Batı kamuoyunun da dikkatle izlediği dava Pamuk'un İsviçre'de yayımlanan Das Magazin isimli dergiye verdiği söyleşide sarf ettiği "Bu topraklarda bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü" şeklindeki sözleri üzerine açıldı. İhbarlar üzerine İstanbul ve Şişli savcılıkları soruşturma başlattı. İstanbul Savcılığı, 'takipsizlik' kararı verirken, Şişli 301. madde uyarınca 'Türklüğü alenen aşağılamak'tan üç yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı. 16 Aralık 2005'te görülen duruşma bir grubun tehditleri gölgesinde yapıldı. Adalet Bakanlığı'nın 'yeni kanuna göre izin vermeye yetkim yok' açıklaması üzerine dava düştü.
Orhan Pamuk, New York'ta geçirdiği üç yıl dışında, bütün hayatını İstanbul'un hep aynı sokaklarında, semtlerinde geçirdi. Şimdi de doğduğu binada yaşıyor, Cihangir'deki ofisinde romanlarını yazıyor. Pamuk'un kitapları, resmen 34, korsan çevirilerle birlikte 45 dile aktarıldı. Hakkında dünya basınında sayısız yazı çıkan Orhan Pamuk'un son romanı 'Kar', New York Times Book Review tarafından 2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi.
Ceylan: Kendim almış gibi sevindim
Ferzan Özpetek (Yönetmen): Ödülü Pamuk'un kazanmasına çok sevindim.
Pamuk, büyük ve başarılı bir yazar. Nobel'i en sevdiğim şair Wislawa Szymborska kazandığında da sevinmiştim. Aynı şekilde Pamuk için de sevinçliyim. Bu konularda, önemli olan, uyruk değil, yazar ve sanatçının değeridir.
Erden Kıral (Yönetmen): Bu bizim edebiyatımızın gücünü sınayan bir ödüldür. Orhan Pamuk'u kutlarım. Kişisel bir başarıdır kimse bundan nemalanmamalıdır.
Nuri Bilge Ceylan (Yönetmen): Kendim almış kadar sevindim. Sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Umarım maruz kaldığı haksız suçlamaların açtığı yaralara karşı biraz olsun merhem olur. Yürekten kutluyorum.
Hülya Koçyiğit (Oyuncu): Bir Türk sanatçısının bu ödülü kazanmasından büyük gurur duydum, Türk Edebiyatı adına çok hoş bir gelişme. Buna sadece Orhan Pamuk'un kazadığı bir başarı olarak değil; Türk edebiyatının ve Türkçenin kazandığı bir başarı olarak görüyorum. Tebrik ediyorum.
Kenan Işık (Oyuncu): Çok sevindim, içim coşkuyla doldu. Türk edebiyatı bu ödülü hak ediyordu zaten. Ermeni soykırımının Fransa'da kabul edildiği gün bu ödülün açıklanması çok manalı oldu. Fransa'ya en güzel cevap bu.
Haldun Dormen (Oyuncu): Bir Türk olarak çok mutlu oldum. Ermeni soykırımı tasarısıyla aynı güne denk gelmesi çok büyük talihsizlik.
Sebahattin Çetin (Yapımcı): Pamuk'un büyük bir hayranıyım zaten. Gurur duydum.
Gülsün Karamusafa (Ressam): Bu karmakarışık ortamda bu ödül bir işaret. Bunun için ya ileriye gitmek ya da geriye gitmek var. Orhan Pamuk'u yürekten kutluyorum.
Fuat (Rap'çi): Bu ödül, dünya sahnesinde Türk edebiyatının da önemli bir yeri olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyor.
Piyale Madra (Çizer): Türkiye, gurur duymalı. Ermeni tasarısıyla aynı zamana denk gelmesi insanı düşündürüyor. Ama yine de büyük bir başarı, kendisini tebrik ediyorum.
Merih Akoğul (Fotoğrafçı): Bir Türk yazarın ödül alması çok güzel bence, ama bunca şaibenin olması iyi olmadı. Politikanın, siyasetin bü ödülü gölgelediğini düşünüyorum, edebiyatçı olarak çok başarılı bulduğum bir insan ama spekülasyonlar olmasa daha iyi olurdu.
Haydar Karabey (Mimar): Bireysel düzeyde çok güzel bir gün. Modernleşme sürecinde aydınlarımız bireysel başarıları Türkiye'yi daha ilerilere götürecek.
Murat Ertel (Müzisyen, Baba Zula): Öncelikle 'Nobel kompleksimizi' aştığımız için sevindim. Elbette ki aynı şey değil, ama bizde yarattığı eziklik bakımından Oscar'ın, Erovizyon'un, Nobel'den farkı yok.
Pamuk'un ödül almasının bir iyi yanı var.
Bu topraklardan bir kültür çıkabileceği ihtimali hep göz ardı ediliyor nedense.
Sadece Batılıları kastetmiyorum, Doğu da bizi tanımıyor. Oysa biz iki tarafın da farkındayız. Pamuk'un Nobel'i alışı kültürümüzü duyurmaya yardımcı olacak.
Murat Germen (Fotoğrafçı): Şüphesiz ki önemli ve birçok kimsenin almaktan gurur duyacağı bir ödül, bu yüzden bu topraklar ve fikir özgürlüğü adına sevindim. Ama ödül Orhan Pamuk'un mutat beyanları ve bu beyanlara ülke içinde duyulan tepkilerden hemen sonra değil de daha önce gelseydi daha çok sevinirdim doğrusu.
Hrant Dink (Agos Gaz. Yay.Yön.): İşte ilk kez gerçek anlamıyla ispatlandı: Bir Türk dünyaya bedeldir. Çok mutluyum. Onun edebiyatı sadece kendisine ait bir edebiyat değil. Bu toprağın, buradaki yaşanmışların, buradaki kültürün ona verdiği ilhamdır.
Prof. Ünsal Oskay (İletişim Bilimci): Bu, Türk edebiyatı için ve ülkemiz için önemli bir kazanç. Ben Ankara Siyasal'a bağlı Basın Yayın'da iken 'Roman ve etik' diye bir çalışma yapmıştım. Onu 20 kadar yazar, çizere gönderdim. Genç bir yazar olarak Orhan Pamuk'a da göndermiştim. Bana 12-13 sayfalık mektup yazmıştı. Adam olacağı o zamandan belliydi.
Ahmet İnsel (Akademisyen): Nobel'i Orhan Pamuk'un romancı olarak aldığını vurgulamak isterim. Türk romanı ve Türk edebiyatı için bir onur belgesidir.
Orhan Koçak (Eleştirmen): Sevdiğim bir yazarın alması da sevindirici. Ayrıca Türk edebiyatına yurtdışında ilginin artmasına yol açar.
Ahmet Oktay (Eleştirmen): Artık tartışmaya gerek olmayan bir sonuç var ortada. Ödül Orhan Pamuk'a verildi. Kendisini kutlarım. Bu olay dünya kamuoyunda bundan sonra Türk yazar ve şairlerine yönelik ilginin daha genişlemesine yol açar diye düşünüyorum.
Sırma Köksal (Yayıncı): Sürekli sporla, baklava ve kılıç kalkan ekibiyle tanıtılmaya çalışılan bir ülkenin edebiyat ile ödül alması çok önemli. Ben kendi adıma çok gurur duydum.
Şebnem İşigüzel (Yazar): Roman yazarak geçen bir ömrü ve Türk edebiyatını taçlandırdı. Çok büyük bir başarı, gönülden tebrik ederim.
Yaşar Kemal: Sevgili Orhan, seni yürekten kutlarım
Yaşar Kemal (Yazar): Sevgili Orhan, seni yürekten kutlarım, hak ettiğin bu ödülü almana çok sevindim. Bundan böyle de aynı tutkuyla yeni romanlar yazacağına güveniyorum. İnandıklarının ardında da inatla durmaya devam edeceğine hiç kuşkum yok. Sevgilerimle...
Doğan Hızlan (Yazar): İyi bir Türk yazarının böyle uluslararası bir ödül alması hiç kuşkusuz hepimizi mutlu ediyor. Bu ödül, Türk edebiyatının adının duyulmasını sağlayacak.
Murathan Mungan (Yazar): Türkçe yazan bir romancı bu ödülü aldığı için sevindim. Pamuk'la ilgili görüşleriniz ne olursa olsun onu savunmanız gerektiğini düşünüyorum.
Perihan Mağden (Yazar): Çok sevindim. Çünkü çok iyi bir yazar Orhan Pamuk. Nobel, ülkesinin politik meseleleri üzerine fikir yürüten yazarlara veriliyor. Orhan Pamuk'un bu duruşunu da son derece yurtseverce buluyorum. Etliye sütlüye bulaşmaz bir çizgide olamaz bir yazar. Özellikle Türkiye'ye dair yazan bir yazar tabii ki ülkesiyle ilgili konuşacaktır. İftihar ediyorum bunları söyleyebildiği için.
Adalet Ağaoğlu (Yazar): Türk edebiyatına dikkat çekilmesi açısından çok önemsiyorum. Edebiyatımıza bu ödülün verilmesi pek çok kapıyı aralayacaktır.
Ahmet Ümit (Yazar): Onu yürekten kutluyorum.
Ayfer Tunç (Yazar): Çok çok sevindim. Kesinlikle hak etti. Ve aydın sorumluluğu taşıyan yazarların karşısında yer alan gericilere büyük ders olmuştur. Türkçenin bir edebiyat dili olduğunun da bir kanıtıdır Pamuk'un Nobel alması.
Buket Uzuner (Yazar): Çok sevindim. Bu ödülü Orhan Pamuk iyi bir yazar olduğu için aldı.
Enver Ercan (Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı):Orhan Pamuk'u kutluyoruz. Ayrıca bu ödül edebiyatımız için de önemli bir dönemeçtir.
Füsun Akatlı (Yazar): Kutluyorum. Umarım diğer önemli yazarlarımızın da yurtdışında tanınmasında motivasyon olur.
İnci Aral (Yazar): Çok sevindirici. Umarım bugün Fransız parlamentosundan çıkan karara da bir cevap gibi algılanır.
Latife Tekin (Yazar): Çok sevindim, heyecanlandım. Orhan Pamuk'a sizin aracılığınızla sevgilerimi iletiyorum.
Pınar Kür (Yazar): Öncellikle kendisini tebrik ediyorum. Ve nihayet diyebiliyorum. Ama Ermeni tasarısıyla denk düşmeseydi Türk edebiyatı adına daha iyi olurdu.
Sema Kaygusuz (Yazar): Türk edebiyatı adına büyük bir başarı. Siyasi eylemlilikle edebiyatı hiçbir şekilde birbirine karıştırmamalı. Türkçe yazan bir yazar olarak bu ödülü aldığı için onu kesinlikle kutlamalıyız.
k. İskender (Şair): Demiyorum ki, bir satan yüz bin satacaktır; ancak sessizliğimizin ortasında kuvvetli bir çığlık olması açısından değerli. Ödülünü kimselere haber vermeden bir kez olsun Nâzım'ın mezarına götürüp onunla paylaşmasını aşırı romantik bir serserilikle talep ediyorum.
Tahsin Yücel (Yazar): Yıllardır Türkiye'ye Nobel Ödülü verilmediği konusunda yakınanlar olur, böylelikle amacımıza da ulaşmış olduk. Bu ödül ile Avrupa Birliği yolunda daha da ilerlediğimizi düşünüyorum. Kendisini kutluyorum.
Cengiz Bektaş (Yazar): Nihayet şeytanın bacağı kırıldı. Tabii bunu hazırlayan zemin Yaşar Kemal. O, bu ödülün bir Türk yazar tarafından da kazanma ihtimalinin olduğunu herkese düşündürttü. Kutluyorum. Gerçekten çok sevindim.
Nalan Barbarosoğlu (Yazar): Bu ödülün Orhan Pamuk'a verilmesi Türk edebiyatının dünya edebiyatı tarafından onaylanması ve resmiyet kazanması anlamına da geliyor.
İlhan Berk (Şair): Bu ödül Türk edebiyatı için bir onurdur. Orhan Pamuk'a nasip olduğu için de sevindim. Kutlarım.
Yekta Kopan (yazar): Tam da Batı'da düşünce özgürlüğünün derin yara aldığı zamanda, her türlü düşünce özgürlüğünü savunmuş bir Türk yazarın bu ödülü alması çok önemli.
Bu ödül, Türk ve dünya edebiyatını tetikleyecektir.
Vivet Kanetti (E. Emine) (Yazar): Hayırlı uğurlu olsun. Benim şahsi beğenimi etkileyecek bir seçim değil. Ben Fitzgerald'ı, Colette'i, Proust'u, Kafka'yı, Tanizaki'yi, Orhan Duru'yu, Ece Ayhan'ı, Vüsat O. Bener'i ve Memduh Şevket Esendal'ı severim. Hiçbiri Nobelli değil. Hepsi çok kalıcı.
Özen Yula (Yazar): Çok sevindim. Orhan Pamuk'un Nobel kazanması Türk edebiyatının da önünü açacaktır.
Zülfü Livaneli (Yazar): Hem Orhan Pamuk adına, hem Türk edebiyatı adına sevindim. Pamuk'a bu ödülün verilmesiyle Türkiye'nin çağdaş, güçlü bir edebiyatı olduğunun bütün dünyaya tekrar kanıtlanmış oldu.
Altay Öktem (Yazar): Orhan Pamuk'un ödülü alması Türkiye açısından da önemli bir olay. Kendi ülkesinde düşüncelerinden ötürü yargılanmış bir yazarın dünya tarafından ödüllendirilmiş olması da bizlerin kulağına küpe olmalı.
Gaye Boralıoğlu (Yazar): Orhan Pamuk'u bu ödülü aldığı için tebrik ediyorum her şeyden önce, sonra da diğerlerine dönüp, bırakın böylesine değerli bir insan ömrünün sonuna kadar huzur ve güven içinde ülkesinde yaşasın ve ülkesi için yazsın.
Celal Üster (Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni): Nobel Edebiyat Ödülü'nü Orhan Pamuk'un, yani Türkiyeli bir yazarın alması, beni çok sevindirmekten de öte çok heyecanlandırdı. Nobel'in Türkiyeli bir yazara verilmesi, yalnızca Pamuk açısından değil, tüm çağdaş Türk edebiyatı açısından da büyük önem taşıyor. Bence bu ödül, büyük çelişkiler, büyük karşıtlıklar yaşayan Türkiye'nin aydınlık yüzünü temsil ediyor.
Hasan Bülent Kahraman (Eleştirmen): Cumhuriyet tarihinin en önemli olayıdır. Orhan Pamuk bu ödülü zannedildiğinin tersine sadece Türkiye hakkında açıkladığı görüşler nedeniyle kazanmamıştır. Bu ödülün arkasında Pamuk'un baştan beri inandığım büyük romancılık başarısı, romancılık muhayyilesi vardır. Pamuk'un açıkladığı görüşleri bu romanın dışında değildir, çünkü Nobel Ödülü bir yandan insanın evrensel varoluş trajiği oluşturan romancılara bir yandan da aydın sorumluluğuna sahip çıkanlara verilir. Sartre kabul etmediği Nobel'i hangi nedenle almışsa Orhan Pamuk da aynı nedenle almıştır, hem büyük bir romancı hem de sorumluluğunu bilen bir aydın olduğu için. Ben Pamuk, Türk romanını yeni bir çağa ve kapasiteye taşıdığını ve bunu evrensel ölçüler içinde dünya romanına da katkılar getirerek yaptığına inanıyorum.
Prof. Jale Parla (Yazar): Orhan Pamuk'un başarısı Türk roman geleneğinin anahatlarının farkında olmasında, o geleneğin bellibaşlı ve kenarda köşede kalmış tema ve motiflerini yaşatmasında, bunlarla kendi üslubunda boğuşurken, bir yandan da küresel bir üslubu yakalamış olmasında saklıdır. Ben bir Orhan Pamuk romanı okuduğumda romanda olmazsa olmaz ilk şartı, yani yazar yetkinliğini bulurum. Ama en önemlisi o romanlarda, mükemmel bir kurguyla birlikte tarihsel ve varoluşsal bir ironi bulurumki bence bir romanı üstün kılan bunlardır.
Özdemir İnce (Yazar): Orhan Pamuk sıradan bir yazardır. Türk edebiyatı roman ödülünü kazanmadı. Orhan Pamuk'a Nobel Ödülü verildi. Nobel kazanmış olan Pamuk, Ermeni soykırımını kabul ediyor. Bu son derece önemli bir şeydir. Aşılması gereken ve aşılamayacak bir azman olacaktır. Türkiye satışa çıkarılmıştır, Türk tarihi açık artırmayla satılmıştır. Açık artırmanın en sıfır noktasında satılmıştır. Bundan dolayı utanç duyuyorum. Bunu söylemem lazım.
2006-10-08 · Kategori: Haber
Dergimizin 20. Yaş Kutlama Toplantısı
"Türk Dili Dergisi" dergisi, 20. yaş kutlama toplantısını, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Salonu'nda 14 Ekim 2006 günü saat 16.00'da yapacaktır.
Evet yirmi yıl!...
"Türk Dili Dergisi" dergisi çıkmaya başladığı zaman doğanlar, bugünlerde yirminci yaşlarına bastılar. Biz, dergimizle hem eskilere sesleniyoruz hem de bugünlerde yirminci yaşlarına basmış olanlara! Bu gençlerin de her şeyi bilmeleri gerekir. Nasıl düşmanlarımız Türkiyemizi bölmek parçalamak istiyorlarsa, dilimizi de boğmak, yozlaştırmak istiyorlar. Biz, bu duruma karşı savaşım veriyoruz. Okurlarımızın da 20 yıldan beri bırakmamış olmaları, savaşımımızda bizi desteklediklerini gösteriyor. Türkçeyi boğmak isteyenlere , bu, okurlarımızın verdiği güzel bir yanıttır.
Aslında Türkiye'de yozlaşma yirmi yıl önce değil, çok daha önce başladı. Ancak, Türk Dil Kurumu'nun kapatılması, bizim için bardağı taşıran damla oldu.
Türkçe karşılığı bulunan yabancı sözcük kullanmama ilkemizi uygulamayı sürdürüyoruz. Ayrıca, yabancı sözcüklere karşılıklar bulmaya çalışıyoruz.
14 Ekim 2006 günü saat 16.00'da yapacağımız kutlama toplantısına okurlarımız ve yazarlarımız çağrılıdır.
Cumhurbaşkanımızın İletisi
Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla özetle şu iletiyi yayımladı:
«Ulusumuzun, kahraman ordumuzla kenetlenerek, bağımsızlığımızı, özgürlüğümüzü ve yurdumuzu korumak için verdiği savaşımlar, onun yüceliğinin, haksızlığa ve dayatmalara boyun eğmeyen kişiliğinin ve yurtsever kimliğinin yansımasıdır. 30 Ağustos Zaferi, yeni Türk Devleti'nin hiç sönmeyecek bir güneş gibi doğuşunu müjdelemiştir. 30 Ağustos Zaferi, Sevr düşü peşinde koşanların, emellerini hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceklerini gösteren bir zaferdir. Zaferin ardından, barışın sağlanması ve belirli bir plan doğrultusunda atılan adımlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, gücünü Büyük Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden alan, evrensel değerler ışığında gelişmesini sürdüren laik, demokratik ve çağdaş bir ülkedir. Bağımsızlık Savaşı'nın kazanılmasını sağlayan en önemli etken kuşkusuz dil, din, etnik köken ayrımı olmaksızın tüm yurttaşlarımızın, ulus olma bilinciyle bütünleşerek, yurdumuza sahip çıkmalarıdır.»
Genelkurmay Başkanımızın Söyledikleri
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, "devir teslim" töreninde şunları söyledi:
«Büyük önder Atatürk'ün bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti, 21. yüzyılın bu döneminde karışık sorunlarla yüklü çok zor bir coğrafyanın ortasında yaşamak zorundadır. Bu durum yakın gelecekte de devam edecektir. Böylesi karışık bir ortamın etki alanı içinde olan ülkemizin bugün karşı karşıya olduğu iki ciddi tehdit vardır. Bunlardan ilki Türk ulusunun birlik ve beraberliğini bozarak bizi içten yıkmayı hedef alan bölücülük ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laik ve demokratik yapısını ve çağdaş kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan irticadır.
Bu iki tehdide de karşı koyacak özgüvene sahip olduğumuzu düşünüyorum.
Çünkü, biliyorum ki, bizleri aydınlık bir geleceğe ve çağdaş uygarlık seviyesine el ele, birlikte götürecek çözüm yolları Atatürkçü Düşünce Sistemi'nin kendi iç dinamizminde fazlasıyla mevcuttur. Bu düşünce sisteminin temelinde yer alan Atatürk milliyetçiliği ve laiklik, bu zor coğrafyada yer alan Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlık geleceğinin temel iki dayanağıdır.
Unutmamalıdır ki, Atatürkçü Düşünce Sistemi'nin çağdaş aydınlığından ülkeyi çağ dışı bir karanlığa çekmek isteyenler, kardeşi kardeşe kırdırarak ülkeyi bölmeye çalışanlar ve bunları destekleyenler yarattıkları hayal aleminde boğulacaktır. Çünkü Türk ulusu buna müsaade etmeyecektir.»
Genelkurmay Başkanı'mızın apaçık söyledikleri, bütün yurttaşların yüreğine su serpti.
Komutanlar Anıtkabir'de
Komutanlar Anıtkabir'de buluştular. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yener Karahasanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral FarukCömert, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Işık Koşaner 29 Ağustos 2006 günü Anıtkabir'de bir araya geldiler. Büyükanıt, Anıtkabir Özel Defteri'ne şunları yazdı:
«Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki Türk Silahlı Kuvvetleri, çizmiş olduğun yolda ve göstermiş olduğun hedefler doğrultusunda her zamanki azim ve kararlılıkla yürüyerek, kutsal emanetin olan güzel vatanımızın bölünmez bütünlüğünü, ulusumuzun ebedi varlığını ve oluşturduğun laik ve demokratik cumhuriyetin bağımsızlığını, canı pahasına korumaya ve kollamaya devam edecek ve al bayrağımızı daima yükseklerde dalgalandıracaktır.»
Yazdığını yüksek sesle okudu.
Maltepe Üniversitesi’nde 20. Ulusal Dilbilim Kurultayı
20. Ulusal Dilbilim Kurultayı, 12 ve 13 Mayıs 2006 günlerinde Maltepe Üniversitesi Yerleşkesi'nde gerçekleştirildi.
Düzenleme Kurulu'nu şu adlar oluşturuyordu:
Prof. Dr. Betül Çotuksöken (Fen Edebiyat Fakültesi), Prof. Dr. Azize Özgüven (Eğitim Fakültesi), Prof. Dr. Ömer Saydam Uysal (İletişim Fakültesi), Ögr. Gör. Yıldız Can (Yabancı Diller Bölümü), Ögr. Gör. Yusuf Çotuksöken (Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü)
Dilbilim Kurultayı, dilbilim ve alt dallarında yapılan çalışmaların açık bir tartışmaya sunulduğu bir ortamdır. Araştırmacılar, yapmakta oldukları çalışmaları veya çalışmalarından bir bölümü bu kurultayda bildiri veya pano sunusu olarak paylaşırlar. Meslektaşlarından gelen önerilerle çalışmalarına yön verirler, bildiri metinlerini yeniden düzenlerler. Bildiri veya pano sunusu metinlerinin son biçimi ayrıca bir kitap olarak her yıl yayımlanır, Kurultay'dan tüm sunum yapanlara ücretsiz olarak dağıtılır. Öğrenciler, öbür araştırmacılar ve başka ilgi duyanlar bu kitabı ederi üzerinden satın alabilirler
Bu kurultaylar, her yıl başka bir Türk üniversitesinde düzenlenir. Her yıl, Kurultay'ın en son genel kapanış oturumunda geleneksel olarak bir oylama yapılır. Bu oylamada, Kurultay'ın bir sonraki yıl nerede yapılacağı kararlaştırılır. Ev sahipliği yapmaya aday üniversiteleri temsil eden delegeler Rektörlerinden gelen çağrı mektuplarını okuyarak adaylıklarını duyururlar. Yapılan açık oylamada, hangi üniversite çoğunluğu alırsa bir sonraki Kurultay da o üniversiteye kalır.
Dilbilim Kurultayları, yirmi yıldan beri bu tabanda yürütülmektedir.
Sayın Yusuf Çotuksöken'in verdiği bilgiye göre, Kurultaylara katılım için herhangi bir önkoşul yoktur. İster yüksek öğretim, ister ilköğretim, ister herhangi bir kurumdan olsun ya da olmasın herhangi bir kimse Kurultay'a katılabilir.
Genç Türkbilimciler Kurultayı
"Congres", sözcüğü Fransızcadır. Dilimize Fransızlardan geçmiştir. Türkçe karşılığı "Kurultay"dır.
"Logie" de dilimize Fransızcadan geçmiştir.
Genç insanlar, duyuru yapmışlar: "Genç Türkologlar Kongresi" yazmışlar. Bu genç yaşlarında, ilk adımda büyük bir yanlışa düşüyorlar. "Genç Türkbilimciler Kurultayı" demeleri gerekirdi.
Hem de, yapacaklara toplantı, birinci toplantıymış. Bundan sonra her yıl hep toplanacaklar.
Eskiden "Türkoloji Kongrelerinde" Osmanlıca-Arapça-Farsça karmaşası bir dille toplantılar yapan yaşı geçmişler gibi sürdüreceklerse bu işe hiç başlamasınlar daha iyi; Türklük bilinci, Türkçe bilinci olmadan başlarlarsa yazık olur!
Türkçeye özen gösterilmelidir diyoruz o gençlere. Duyurularını buraya alıyoruz:
İstanbul Kültür Üniversitesi'nce düzenlenen I. ULUSAL TÜRK DİLİ ve EDEBİYATI ÖĞRENCİ KURULTAYI 11-13 Eylül 2006 günleri arasında üniversitenin Ataköy Yerleşkesi'nde yapılacaktır.
Açılış 11 Eylül 2006 Pazartesi günü saat 10.00'da gerçekleştirilecek olan kurultayda Yeni Türk Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı, Eski - Yeni Türk Dili ve Türk Halk Edebiyatı anabilim dallarında 18 oturum düzenleniyor. Oturum başkanlıklarını ilgili anabilim dallarının tanınmış öğretim üyelerinin yaptığı kurultayda, 18'i oturum başkanlarınca olmak üzere toplam 107 bildiri sunulacaktır.
Kurultaya, İstanbul Kültür Üniversitesinin yanısıra Adnan Menderes, Afyon Kocatepe, Ahi Evran, Ankara, Atatürk, Balıkesir, Başkent, Bilkent, Boğaziçi, Çukurova, Dicle, Ege, Erciyes, Fırat, Gazi, Gaziantep, Hacettepe, İstanbul, Kırgızistan Manas, Kocaeli, Marmara, Mimar Sinan Güzel Sanatlar, Onsekiz Mart, Pamukkale, Sakarya, Uludağ, Uluslararası Kıbrıs, Yeditepe ve Yıldız Teknik Üniversitelerinden 120'ye yakın lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi ile öğretim üyesi katılıyor.
İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy Yerleşkesi anfilerinde üç gün sürecek kurultaya dinleyici olarak herkes katılabilir.
İsmet Kemâl Karadayı da gitti
Şair yazar Arkadaşımız İsmet Kemal Karadayı da, 29 Temmuz 2006 günü hiç beklenmezken yürek bunalımından gitti. Biz "hiç beklenmezken" diyoruz ama, kendisi sanıyorum ki bekliyordu. Temmuz ayında İnsancıl dergisine verdiği bir yazıda, ki İnsancılın Ağustos 2006 sayısında yayımlanmıştır; Karadayı bir arkadaşına sesleniyor. Şöyle diyor:
«Sağlığımı soruyorsun. Tansiyon, kalp büyümesi, safra kesesi taşları ve şimdi de şeker, prostat başlangıcı... Ayaktayım ya, yaşamak güzel ya, " yedi dalga görev”lerim yürüyor ya; yenerim; yenemezsem, kendini doğaya bırakma kaçınılmazlığıdır bu, genel; kimse üzülmesin...
Geçen ayki düşüşüm ve gözlüğü kırışım ilk. Hayır içkili değildim. Alacakaranlıktı. Burnum pek havalarda değildir, ama o gün, kimsenin yüreğini yarmamak için (!) yere bakmıyordum. Sol, sağ hangi ayağımdı anımsamıyorum, taşa çarptı. Önünü görmemek, düşünmeyi sokaklara dağıtmak, aklı olmayan bir ayak!.. »
İnsancıl dergisinin Ağustos sayısında yayımlanan o yazıda, İsmet Kemal, sanki öleceğini haber veriyor. Sayrılıklarını anlattıktan sonra "... yenerim; yenemezsem, kendini doğaya bırakma kaçınılmazdır bu, genel; kimse üzülmesin..." diyor.
İsmet Kemal Karadayı, Pülümür (Tunceli)'de 5 Haziran 1927'de doğmuştur. Erzurum Lisesi'ni, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirmiştir.
Türkiye'nin birçok kentinde savcı yardımcılığı, savcılık ve başsavcılık yaptıktan sonra İstanbul'da avukatlık da yaptı. Avukatlığı da bıraktıktan sonra kendini tümden yayımladığı ve yayımlayacağı yapıtlarına adadı. Yirmi beşin üstünde yapıtı vardır.
Türk Dili Dergisi'nin de yazarlarındandı. Türk Dili Dergisi Perşembe toplantılarının en bağlı üyelerinden sayılırdı. O toplantılarda bir iki kez konuşma yapma görevi de almış, güzel konuşmalar yapmıştı. Anısına saygılar sunuyoruz.
Muzaffer Buyrukçu da...
Muzaffer Buyrukçu da öldü. Öyküler, günlükler yazan bir yazardı.
Çok uzun bir süreden beri çevresinden elini eteğini çekmiş, evinde oksijen aygıtına bağlı olarak yaşam savaşımı veriyordu. 28 Ağustos 2006 günü Teşvikiye camisinden alınarak Zincirlikuyu gömütlüğünde toprağa verildi.
1 Şubat 1930'da Niğde'nin Fertek köyünde doğmuştu. İstanbul Pertevniyal Lisesi'ni yarıda bırakıp çeşitli işlerde çalıştı. Toprak Mahsulleri Ofisi memurluğundan emekli olduktan sonra kendini tümden yazılarına verdi. Otuzun üzerinde yapıtı vardır.
Melih Cevdet Anday
Milas-Ören Belediyesi, güzel bir iş yaptı. 1999 yılında Melih Cevdet Anday'ın bir yontusunu parka dikti. Sonradan da. o parka Melih Cevdet Anday adını verdiler.
Bu yıl, Belediye Başkanı Kâzım Turan, yine güzel bir iş yaparak her yıl şiir günleri düzenleyeceğini duyurdu. Bu konuda Türkiye Yazarlar Sendikası’yla da anlaştı.
Bu yıl 4 Ağustos - 6 Ağustos günleri arasında "Melih Cevdet Anday Şiir Günleri"nde Milas-Ören çok önemli bir şenlik havası yaşadı. Kimler yoktu ki o şenlikte! İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Hikmet Çetinkaya, Ataol Behramoğlu ve çok doğal olarak Suna Anday ve daha birçokları onurlandırmışlardı şenliği... Şenlikle birlikte düzenlenen "Anılar Tanıklıklar" etkinliği de gerçekten herkesi duygulandırdı. Melih Cevdet Anday'la ilgili anılar anlatıldı. Bir de açıkoturum düzenlendi. "Melih Cevdet Anday Şiiri Açıkoturumu"... Uldis Berzinç, Salih Bolat, Egemen Berköz, Refik Durbaş, Enver Ercan açıkoturumun konuşmacılarıydı.
Melih Cevdet Anday şiir ödülü de, bu etkinlik günlerinde "İskender'i Ben Öldürmedim" adlı yapıtıyla kazanan Küçük İskender'e verildi.
Sunullah Arısoy Şiir Ödülü
1 Ocak 2006 günü ile 31 Aralık arasında yayımlanmış şiir kitabı ya da kitap oylumunda şiir dosyasıyla başvurulabiliyor.
Katılmak isteyenler, altı örnek ile Sunullah Arısoy Kitaplığı, KEGEV Özel O.Naci
Akdoğan Okulları, Söke Yolu Üzen, 8. Km. Demirköprü Mevkii, 09400, Kuşadası - Aydın
adresine başvurmaları gerekiyor.
Cemal Süreya Şiir Ödülü
Bu yılın ödülleri Ekim 2005 ve Eylül 2006 günleri arasında yayımlanan şiir kitabıyla şiir dosyasına verilecek.
Katılmak isteyenler kimlik ve adres bilgileriyle birlikte 16 Ekim 2006 gününe değin
altı tane yapıtıyla şu adrese başvurması gerekiyor:
Karslı Ahmet Cad., Başak Blok., No. 7, Icerenköy - İstanbul. Tel: 0216 469 58 87
Arat Ovalı