2008-08-18 · Kategori: Inceleme
2005-11-27: Hasan Hüseyin/ Yolcu
2005-11-25: Suzan Samancı: Yaşamı, Yapıtları ve Bir Öyküsü İle (Errik Adam)
2005-11-25: 2005'te Roman/ A. Ömer TÜRKEŞ
2005-11-24: Öğretmenler Günü
2005-11-23: Şiir: Dünya Dili/ Tuna Erdem
2005-11-23: Latife Tekin, Dil ve Masumiyet/ Sennur Sezer
2005-11-23: “Resimli Ay” Sonrasında Sabiha Sertel/ Mehmet ERGÜN
2005-11-23: Nazım Hikmet ile Sabahattin Ali/ Mehmet ERGÜN
2005-11-21: Can YÜCEL/ Baharla Ölüm Konuşmaları (Şiir)
2005-11-20: Yaşamöyküm ve Sitelerim/ Ali ŞAHİN
2005-11-10: Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan/ Nazım HİKMET
2005-11-10: Atatürk'ten Son Mektup/ Halim YAĞCIOĞLU
2005-11-08: Sulhi Dölek'in Ardından (Basından Seçmeler)
• Fethi'nin Fethedilmezliği
• GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• Türkçe'nin 73 yaşındaki çınarı Ali Püsküllüoğlu "sözcüklere" veda etti.
• İngiliz işgaline razı Müslüman veya mankurt! / Arslan BULUT
• Yani, Solun Aytmatov'u gitti, yerine Sağın Aytmatov'u geldi.(3)
• Solda Aytmatov Ne Zaman Öldü?
• Cengiz Aytmatov Öldü
• Nâzım’ın şiirleri elden ele dağıtılacak
• Karanlıktaki ışık Orhan Kemal! / Refik Sıla Güvenç / 06/2008
• Çankaya Şiir Akşamları Etkinliği ve Ergin Günçe Şiir Ödülleri Töreni
• HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
• “İç dünyam çok karmaşık değil”
• Faruk Nafiz Çamlıbel’e Mektuplar
• Avrupa Romanına Dair
• Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor
• Laiklik kavramı üzerine
• Mehmet Akif'ten Başbakan'a...
• 2007 Tudem Edebiyat Ödülleri sahiplerini buldu
• Necati Cumalı 10-12 Ocak 2008'de Urla’da Anılıyor
• Hikmet Altınkaynak´tan ´Türk Edebiyatında Yazarlar
• Yılmaz (Elmas) Öğretmeni Kaybettik / Kadir İncesu
• 'Tutunamayanlar'ın tutuşu
• Edirne'den Kars'a Türk okurunun profili 3 Ağustos 2006
• Zeynep Aliye: "Yazarın öncelikle öz ve biçem uyumunu sağlaması gerekir"
• Özgürlüğün Ağırbaşlı Oğlu / GÜNAY GÜNER
2005-12-30: TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI KURULTAYI
2005-12-29: Kültür- Sanat 2005/ Devlet Babanın Gölgesi Düştü (Radikal'den)
2005-12-28: Diyet bozmayan yılbaşı sofrası!
2005-12-28: 169 AYDIN, PAMUK'A DESTEK İÇİN BİLDİRİ YAYIMLADI
2005-12-27: Nakkaşların Çiçekli Bahçe Gezintisi...
2005-12-27: Gazeteler ve Kitap Ekleri
2005-12-27: Tanpınar Hikaye Yarışması Sonuçlandı/ Yeni Edebiyat
2005-12-24: TÜRK EDEBİYATINDA DENEME 3/ Nurullah ÇETİN
2005-12-24: TÜRK EDEBİYATINDA DENEME 2/ Nurullah ÇETİN
2005-12-24: TÜRK EDEBİYATINDA DENEME 1/ Nurullah ÇETİN
2005-12-24: http://www.ntvmsnbc.com/news/EDEB_front.asp
2005-12-24: Everest’ten ‘gizli’ romancılara şans
2005-12-23: Cemal Süreya ödülü Ergülen’in/ Cemal Süreya'dan son kalanlar
2005-12-23: Yapı Kredi Yayınları'nda Çağdaş Türk Edebiyatı 1
2005-12-23: Yapı Kredi Yayınları'nda Çağdaş Türk Edebiyatı 2
2005-12-23: Kahraman Türk Kadınları...
2005-12-23: Bir Edebiyat Sitesi: Edebiyattürk
2005-12-22: BİRKAÇ TAŞIN ARASINDAN GEÇTİĞİNİ GÖRMEK İÇİN/ H. İhsan SÖNMEZ
2005-12-22: Ah Kalbim... Burgaç Hengame/ H. İhsan SÖNMEZ
2005-12-22: ELİM ELİNE DEĞSİN/ H. İhsan SÖNMEZ
2005-12-21: Memet Fuat Ödülleri'ne aday olabilmek için üç hafta kaldı.
2005-12-20: Aslı ERDOĞAN
2005-12-20: 2000'li YILLARDA ÖNE ÇIKANLAR/ 1
2005-12-19: Ölümünün 90. yılında bir kez daha gündemde: Işıltılı Yürek Tevfik Fikret
2005-12-19: YKY'deki Nazım Hikmet Kitapları
2005-12-18: Şair Nevzat Çelik'le romanını konuştuk/ Önder KIZILKAYA
2005-12-17: Taşköprü ve Kastamonu Linkleri
2005-12-16: Kitle Coğrafyasında Kültür ve Edebiyat/ H. İhsan SÖNMEZ
2005-12-16: Aziz Nesin'in elli yıl önce yazdığı ama kimsenin bilmediği bir roman: 'Düğümlü Mendil'
2005-12-16: İnsanı, İnsana Yine İnsanla Anlatır Tiyatro/ Orhan Güler'le Söyleşi- H. İhsan SÖNMEZ
2005-12-14: Mecmua Devrinin Sol Devlerinden Resimli Ay
2005-12-14: 'Gitme Kal' Haydar Ergülen
2005-12-14: Orhan Pamuk ne yaptı? / Semih GÜMÜŞ
2005-12-14: Şükran Kurdakul 1. ölüm yıldönümünde yapıtlarıyla yaşıyor
2005-12-12: Bir Site: Mevsimsiz/ Bir Şair: Betül TARIMAN
2005-12-12: Yıldız ECEVİT: "Oğuz Atay'ı okumaktan ve onun üzerine yazmaktan çok keyif alıyorum"
2005-12-12: Bu yılın Behçet Necatigil Ödülü'nü alan Betül Tarıman'la ödülü ve şiirini konuştuk
2005-12-12: Attilâ İlhan'dan Şükran Kurdakul
2005-12-10: Betül TARIMAN/ Dergilerdeki Şiirlerinden Seçmeler 2
2005-12-10: Betül TARIMAN/ Dergilerdeki Şiirlerinden Seçmeler 1
2005-12-10: Orhan Veli KANIK/ Seçme Şiirler
2005-12-10: 2 Şiiri ve 1 Öyküsüyle Fahri Erdinç'i Anarken
2005-12-07: Bir Dergi: Türk Dili Dergisi (Kasım-Aralık 2005)
2005-12-07: Sabiha Sertel'in Fikret yorumu /ATAOL BEHRAMOĞLU
2005-12-06: Edebiyat Tartışmaları: 1
2005-12-05: 10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali’nden İZLENİMLER...
2005-12-03: İki Hapishane Kitabı: Hapishane Şiirleri / Hapishane Öyküleri
2005-12-03: Edebiyat Dergileri 1
2005-12-03: Yeni Edebiyat Şiir Antolojisi/ Suphi Nuri İleri (Derleyen)
2005-12-03: Enver Gökçe/ Şiirler...
2005-12-03: Enver GÖKÇE 19 Kasım 1981 tarihinde Ankara'da yaşama veda etti.
2005-12-03: Süreli Yayınların İçeriği/ Dergiler Arşivi
2005-12-03: Fethi Naci: Eleştiri Yazını Deyince.../ Vecdi ERBAY
2005-12-03: Anahatlarıyla Türk Edebiyatının Dönemleri
2005-12-03: Ölümünün 1. Yıldönümü'nde Şükran KURDAKUL
2005-12-03: Şükran KURDAKUL'u Anmak
2005-12-03: Şair Şükran Kurdakul Üzerine/ Ahmet Miskioğlu
2005-12-03: Nâzım Hikmet’in Şiirlerinde Diyalektik Materyalizm/ Alaattin Bilgi
2005-12-03: Şükran Kurdakul'u Anarken...
2005-12-03: Bir Sunullah Arısoy Vardı.../ Burhan Günel
2005-12-03: Kısa Ve Öz Bir Edebiyat Dersi/ Mustafa Kara
2005-12-03: Umudun Türküsü: Filistin Şiiri/ Evrensel Basım Yayın’dan “ Filistin Şiiri” Antolojisi
2005-12-03: Dünya Şairi Nâzım Hikmet/ Afşar Timuçin
2005-12-03: Nâzım’ı Büyük Şair Yapan Nedir?/ Asım Gönen
2005-12-03: Nâzım Hikmet’in Şiirinde Ayrılık Ve Özlem/ Eray Canberk
2005-12-03: Enver Gökçe'yi Yeniden Okurken/ Sennur Sezer
2005-12-02: Güzel Bir Site: Berfin Org.
2005-12-02: 1980-2000 Yılları Arasında Türk Öykücülüğü 2 (Ömer LEKESİZ)
2005-12-02: Doğan Kitap, Can Yücel’in şiir kitaplarını basmaya devam ediyor.
2005-12-02: Lo-li-ta, bilumum edep/sizlikler ve edebiyat
2005-12-01: Romancı İşigüzel, Başbakan Erdoğan'ın edebiyata bakışını şu sözlerle eleştirdi:
2005-12-01: Arkası yarında "Benim Adım Kırmızı" ile yeni dönem başlıyor
2005-12-01: "Çıplak kadın yazarlara öfke duyuyorum"/ Perihan MAĞDEN
• Başlıksız
• Fethi'nin Fethedilmezliği
• GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• Türkçe'nin 73 yaşındaki çınarı Ali Püsküllüoğlu "sözcüklere" veda etti.
• İngiliz işgaline razı Müslüman veya mankurt! / Arslan BULUT
• Yani, Solun Aytmatov'u gitti, yerine Sağın Aytmatov'u geldi.(3)
• Solda Aytmatov Ne Zaman Öldü?
• Cengiz Aytmatov Öldü
• Nâzım’ın şiirleri elden ele dağıtılacak
• Karanlıktaki ışık Orhan Kemal! / Refik Sıla Güvenç / 06/2008
• Çankaya Şiir Akşamları Etkinliği ve Ergin Günçe Şiir Ödülleri Töreni
• HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
• “İç dünyam çok karmaşık değil”
• Faruk Nafiz Çamlıbel’e Mektuplar
• Avrupa Romanına Dair
• Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor
• Laiklik kavramı üzerine
• Mehmet Akif'ten Başbakan'a...
• 2007 Tudem Edebiyat Ödülleri sahiplerini buldu
• Necati Cumalı 10-12 Ocak 2008'de Urla’da Anılıyor
• Hikmet Altınkaynak´tan ´Türk Edebiyatında Yazarlar
• Yılmaz (Elmas) Öğretmeni Kaybettik / Kadir İncesu
• 'Tutunamayanlar'ın tutuşu
• Edirne'den Kars'a Türk okurunun profili 3 Ağustos 2006
• Zeynep Aliye: "Yazarın öncelikle öz ve biçem uyumunu sağlaması gerekir"
2008-04-04 · Kategori: Inceleme
Zamanı yalnızca bir çerçeve olarak değil tekil insan eylemlerinin gelişimine koşut bir öğe olarak kullanan romanda, insanın bu dünyada başından geçen olaylar her şeyden çok daha önemli ve anlatılmaya/yazılmaya değer görülmüş; insanın yaşamı kalem kardeşliğiyle seyahat motifine dönüştürülmüştür. “Seyahat, dinin hizmetine girmiş; Hıristiyanlık, antikçağ ile ortaçağ arasında bir köprü kurmuştu. Ortaçağ Avrupası insanın en büyük yolculuğu hac sırasında yazılan seyahatnameler okuru yolculuğa heveslendirmek ve cesaretlendirmek amacıyla, garip bitki ve hayvanlar, ticaret yaşamı, yabancıların gelenekleri ve çeşit çeşit acayiplikleri uzun uzun anlatılır; prens ve aristokratların çıktığı bu seyahatler, efendinin “cesur eylemleri”nden biri olarak görülürdü” (Löschburg, 1998; s. 25-32). Onyedinci yüzyıla gelindiğinde, çoğu saray çevresiyle sınırlı kalan yolculuklar, “mevki sahibi” kişilerin eğitim ve eğlence programının bir parçasıdır artık.
Hıristiyan geleneğinde Kurtarıcının ve azizlerin dünyadaki seyahati (yaşamı), kutsal bir tarihi oluşturan olaylar olarak değerlendirilmiştir. Yahudi-Hıristiyan geleneğinde kutsal bir tarihin aracısı (medium’u) olarak değerlendirilen zaman, seçilmiş bir halkın başına gelen özel bir olaylar dizisi olarak düşünülmüş ve zamanı ebedi bir dönüş olarak değerlendiren paganist, döngüsel görüşlere karşıt olarak kullanmıştır. Romancı yolculuk motifiyle sözde dünyevi, sıradan, olağan olayları ve kişileri anlatarak kurtarıcının ve ermişlerin kutsal tarihini oluşturan olayları anlatır. Onsekizinci yüzyılın oturmuş burjuvazisi için seyahat “felsefi”, laik bilginin kaynağı olacaktır. Dini seyahat dini merkezlere, kurtarılacak ruhlara yapılırken; laik seyahat öğrenme ve güç merkezlerinden, insanın kendinden başka hiçbir şey bulamayacağı yerlere yapılır. İnsanın kendini, kendi kaderini gerçekleştirmesinin bir aracı olması anlamında seyahat motifi Zamanın laikleşmesi yönünde evrilir (Fabian, 1999; s. 20-27).
Dinin hizmetine giren seyahat ardından da romanın hizmetine girecek ve romanların ana temasını yolculuk oluşturacaktır. “Modern gerçekçi romanın ilk büyük çağı, yani İspanyol pikaro romanı ya da Elizabeth dönemi romanı, ilk büyük deniz yolculuklarının yapıldığı döneme rastlar kesinlikle” (Butor, 1991; s. 65). Yirminci yüzyılda sandalyede oturan adamın roman kahramanı olma olasılığı vardır, ama ilk romanlarda bu olanaksızdı. Roman kahramanları, tıpkı pek çok masalda, destanlarda ve romance’da olduğu gibi, sonunda öykü kişisinde önemli bir gelişmenin olacağı küçük ya da büyük bir yolculuğa çıkar. Kişilerin eylemleriyle hareket ölçer aygıtına dönüşen roman, okuyucuya “yolculuk anılarının insanda uyandırdığı o çocuksu merakı harekete geçiriyor ve ona meçhul bir dünyaya kaçışın o enfes tadını veriyor”du (Sarraute, 1985; s. 44). Derlediği bu “egzotik besinler” anlatıya otantik görünüm katarken okuyucu da merakını tatmin ediyor, öte dünyalar karşısında duyduğu tedirginliğini dindiriyordu. Ne var ki, tarihsel gelişimi içinde roman, “eskimiş tekniklere olan inatçı bağlılığı yüzünden önemsiz bir sanat haline” gelecektir (Sarraute, 1985; s. 49).
Romanda cisimleşen “tipolojik zaman”, zamanı ne geçen zaman ne de doğrusal bir ölçekteki referans noktalarıyla değil, toplumsal-kültürel açıdan anlamlı olayların terimleriyle, bu tür olayların ölçüldüğü bir zaman kullanımına işaret eder. Yazılı kültüre karşı yazı öncesi kültür, moderne karşı geleneksel türünden karşıtlıklar içeren çok sayıda permütasyonun altında işte bu tipolojik zaman yatar, der Fabian. Oysa “zaman; vektörel, fiziksel anlamlarından neredeyse tamamen yoksun bırakılabilir. Bir hareket ölçüsü olmak yerine, bir durumlar niteliği olarak görülebilir; ne var ki bu, bu dünyanın insan toplulukları arasında eşit dağılmayan bir niteliktir” (Fabian, 1999; 45-46).
Romancılar insanın “zaman” okunun işaret ettiği olaylardan bağımsız, doğrusal olmayan nice kesik, bölüntülü değişkenin cirit attığı düzlemsel bir zamana sahip olduğunu görmemekte ayak direttiler. Romanı kesintisiz, bütüncül bir öykünün aracı kıldılar; insanı, romanın akışı için gerekli şeyleri eyleyen bir ipleri kalemden kuklaya çevirdiler. Onların bu saplantısı romana yol açan bir öykünün sonuna varmak için seçilmiş bir kişinin başına gelen, yazılışıyla özel bir olay(lar dizisi) olarak düşünülmüş, çoğu kez de bu amaçla yazmaya değer görülmüştür. Sonuçta roman, düzlemsel zamanın durumlar niteliği olarak görülemez, bir hareket ölçü birimi olur. “Bir kafesten başka bir şey olmayan olay örgüsünce oluşturulan yüzeysel dramatik eylemler” (Sarruate, 1985; s. 8) romanın oturgası olur çıkar. Dünya, gözleyerek kavranan nesnelerin ve yüzeylerin organik bir bileşeni, resmi olarak tasarlandıkça, düzlemsel bir zamanda kendi kendine konuşan ağız, ağızlar, bir ötekinin karanlığından uzak, karanlıkta kalakalacaktır. Yeni dünya, kesintisiz ve organizmalarla lebeleb dolu bir resim-mekân olarak sergilenir.
“Yeniçağ”da Batı coğrafyası pek çok köklü dönüşümlere sahne olur. Romanın tarihi bu değişimlerden ayrı düşünülemez. Matbaa ile roman arasındaki ilişkiye, “uygarlık süreci”ne, burjuvaziyle gelen ‘para kültürü’ne değinmeden önce resim/imge kavrayışındaki değişime kısaca değinelim.
Yeniçağa özgü imge anlayışınca model ile imge, görünen ile görünmeyen, gösteren ile gösterilen birdir. Zeynep Sayın bunun, imgenin çifte varoluşundan vazgeçmek olduğunun altını çizer. Yeniçağ’da yeni olan, imgenin, görüntünün, gerçekliğin hakiki görüntüsü olduğu yanılsamasıdır ve “kendini hakikat olduğu iddiasıyla ortaya koyan bütün imgeler pornografiktir” (Sayın, 2003; s. 15-28).
Lukacs’ın Avrupa romanı için kullandığı “Avrupa gerçekçiliği”ni, Zeynep Sayın’dan el alarak, “pornografik gerçekçilik” adlandırmasıyla tanımlayabiliriz. Avrupa romanı; cinsel organları ve onların çeşitli organik işleyişini göze getirdiği için değil, kişinin kendine ait gözünü yitirmesine yol açtığı ve göz ile bakış arasında oluşan bakışın alanını yok ettiği ya da perdelediği için pornografiktir. “Yeniçağ, bakışın özneye ait olduğu görüşünde diretmekte ve öznenin nesneleştirdiği evreni temsil etmektedir: Bu türden bir temsile ise artık yavaş yavaş sanat ismi verilecektir” (Sayın, 2003; s. 28-29).
Yazının sanat kılığına büründüğü roman “Avrupa gerçekçiliği”nde her şeyden önce bir teşhir nesnesi olarak algılanıp kavranacak bir ‘resim’dir. “Avrupa gerçekçiliği”nin zihinsel örgütlenişinde ‘resim’ gerçeği yansıtan, yerine geçenden öte, gerçek’in ta kendisi olur çıkar. Bir başka türlü denirse gösteren gösterilenin eşiti olur: resmin ötesinde gerçek yoktur. “Avrupa gerçekçiliği”, Heidegger ve Derrida’nın çalışmalarından esinlenen Mitchell’in adlandırmasıyla (Mitchell, 2001; s. 9-76), sergi-olarak-dünya’nın ürettiği mekanik temsil anlayışına yaslanır. Avrupalıların yaşayış biçiminin tipik özelliklerinden biri, görünümün düzenlenişine çok önem vermeleridir, diyor Mitchell. “Avrupa; disiplinin ve görsel düzenlemelerin, sessiz bakışların ve tuhaf simülasyonların hâkim olduğu, her şeyin bir düzene tabi kılındığı ve her şeyin tıpkı sergi gibi daha büyük bir anlamı hatırlatacak, temsil edecek şekilde düzenlendiği bir yerdir. Paradoksal bir biçimde, dünya sergisinin dışında karşılaşılan, gerçek dünya değil, yine gerçeğin modelleri ve temsilleri oluyordu (Mitchell, 2001; s. 44). “Dünya sergisi” derken, dünyanın sergilenmesinden değil, dünyanın bir sergiymiş gibi tasavvur edilip kavranmasından söz eder Mitchell.
Benjamin, romanı hikâyeden –daha geniş anlamda destan, masal vb. sözlü anlatıdan– ayıran can alıcı bir özelliğe değinir: Roman kitaba, bir başka deyişle matbaaya bağımlıdır. Romanın gelişmesi/yaygınlaşması matbaanın icadıyla mümkün olmuştur; ne sözlü geleneğe yaslanması ne de ona sızması değil, tersine kitaba yaslanması romanı öbür türlerden ayırır. Matbaa denli bir önemli etmen daha vardır: Romanın doğum odası, kendi yalnızlığında gizli arzularını dile dökemeyen çaresiz birey. Roman yazmak demek, insanın deneyimlerini anlatırken en akla gelmez olanları uç noktasına kadar götürmek demektir. Roman hayatın tam ortasında bir yerde durarak ve buradan, gördüklerini başkalarına anlatarak, yaşayanların büyük çaresizliklerini gösterir (Benjamin, 1993; s. 80-81). İçe bakış ve vicdanın içselleştirilmesi Hıristiyan münzevilik tarihine damgasını vurmuş; Aziz Agustine’in İtiraflar’ından Azize Théresé de Lisieux’un otobiyografisine dek (1873-97) pek çok yazıda yansısını bulmuştur. Yazının beslediği bu içe dönüşü matbaa daha da pekiştirmiştir.
Elizabeth Eisenstein, matbaanın etkilerinin ne denli geniş ve çeşitli olduğuna değinir: “Matbaa sayesinde İtalyan Rönesansı’nın yayılıp sürekli bir Avrupa Rönesansı’na dönüştüğünü, Protestanların reform hareketinin başladığını ve bu nedenle Katolik kilisesinin kendine yeni bir yön verdiğini, modern kapitalizmin geliştiğini, Batı Avrupa’da keşifler devrinin açıldığını, aile yaşamı ve devlet politikasının değiştiğini, o ana dek mümkün olmayan hızlı bir bilgi yayılımıyla evrensel okuryazarlığın oluştuğunu, modern bilimlerin önünün açıldığını, toplumsal ve zihinsel yaşamda başka birçok değişiklikler olduğunu ayrıntılarıyla açıklar” (aktaran Ong, 1995; s. 140-141). Matbaanın bilincimizi, kavrayışımızı nasıl değiştirdiğini; bütün duyuların katılımını ve empatiyi içeren işitsel-dokunsal kültürden matbaayla soğuk ve yalnız görsel uzaklığa geçtiğimizi; bilinçdışının, basım teknolojisinin dolaysız bir yaratısı olduğunu söyler McLuhan (McLuhan, 2001; s. 43, 343). Tipografik uzam, bilimsel veya felsefi hayal gücünün yanı sıra edebiyatçıların da hayal gücünü etkilemiştir. Yalnızca roman(cı)ları değil, şiiri de etkilemiştir tipografik uzam: Somut şiir, E.E. Cummings, Mallarmé ilk akla gelenler.
Benjamin’in romanla matbaa arasında kurduğu ilişkiden yola çıkarak, Osmanlı’da ‘roman’ onbeşinci yüzyılın sonlarında yazılmalıydı, çünkü II. Bayezit döneminde İstanbul’da ilk matbaa daha 1495 yılında açılmıştı (Berkes, tarihsiz; s. 60). Kaldı ki romanı, 1450 yılından önce matbaayı icat eden Çinlilerin ya da hem matbaası hem de alfabesi olan Koreliler ve Uygur Türklerinin yazması umulurdu.
Özetleyin, roman salt matbaanın/tipografik uzamın değil, matbaayı kuran bilincin, toplumsal örgütlenmenin ürünüdür. Matbaa romanın özellikle yayılganlık kazanması için gerekli koşullardan biridir, ama ortaya çıkışı için yeterli koşul değildir. Gutenberg’in matbaası (1450) ile modern romanın başlangıcı sayılan Samuel Richardson’ın Pamela’sının (1740) yazılması için üç yüzyıl beklemek gerekmiştir.
Batı’da, Norbert Elias’ın demesiyle, insan ilişkilerinin yapılanışı değiştiğinde, bedensel şiddetin tekel örgütlenmesi oluşumuna bağlı olarak kişiyi kendini tutma edimine alıştıran toplumsal biçimlendirme aygıtı, bireyin içinde istikrarlı, büyük ölçüde otomatik işleyen bir özdenetim aygıtı kurulduğunda ve tek tek kişilere sürekli düşmanlık ve savaşların zorunluluğu yerine daha barışçı, para ya da prestij edinmeye yönelik işlevlerin daha fazla sürekliliği olan zorunlulukları hâkim olup da duygu dışavurumları perde arkasına çekilince, bir zamanlar insan insana mücadelede dolaysızca yaşanan gerilim ve tutkuların bir kısmını artık kendi içinde yaşamak zorunda kalan Batı tarihinin kişisi, yoğun duygularını sürekli olarak toplumsal yapılanıştan yana düzenlemeye, yeniden biçimlendirmeye ya da bastırmaya çalışarak bir “üst-ben” geliştirir. “Hayat bir anlamda daha tehlikesiz, ama aynı zamanda daha az yoğun duygulu, daha az haz verici olur – en azından haz arzusunun dolaysız dışavurumu bakımından; ve gündelik hayatta eksik olan için hayalde, kitaplarda ve resimlerde bir ikame yaratır: böylece soylular, saraylılaşma yolunda şövalye romanları okumaya başlar” (Elias, 2002; s. 317).
Şiddet, toplum üyeleri arasındaki anlaşmazlıklarda kurallar koyan ya da bu kuralların kendisi demek olan kurumların elinde toplanır. Bu, şiddetin tekelleşmesidir. İnsanların kültürel birlikteliği ya da “uygarlık süreci” onlardan bir şey talep eder: saldırganlıklarını yaşamamak. Kültür; yalnızca içgüdülerden vazgeçmek değil, dışa yönelik saldırganlık duygusunun tatmin edilmesini önleyen birtakım yasaklar dizisi, bastırma anlamına gelir. Saldırganlık içe yansıtılır, içselleştirilir. “Günümüz kültüründe insanın mutlu olmadığı çok açık” diye yazacaktır Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda. Amacı “insanı doğaya karşı korumak” olan kültür ve “insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek” olan ‘uygarlık süreci’ mutsuzluk üretir, roman üretir. Freud ve Elias kendilerine özgü biçimde, kurumların maliyetinin zaman gelip yararlarını aşıp aşmayacağını, uygarlıkla kazanılan güvenliğin yüksek mutsuzluk karşılığında satın alınıp alınmadığını sorarlar (Reemtsma, 1998; s. 36, 109-111).
Pek çok uzman bir toplumun kabul edilebilir davranış kalıplarını üretme ve bunları dayatma hakkı olduğunu ileri sürerek: “Sosyal olarak denetlenen bir terbiye kaçınılmazdır, çünkü insanların doğal eğilimleri bir arada yaşamalarını imkânsız kılar, hem de kabul edilmeyecek kadar kaba ve tehlikelidir” der. İnsanın baskılanacak bu doğal eğilimlerinin başında gelen cinsellik ve saldırganlık dürtüleri özgür bırakılacak olursa hiçbir grubun felaketten kurtulamayacağına, toplumsal yaşamı bütünüyle imkânsız kılacak kadar şiddetli çatışmalar doğuracağına değinirler. İnsan; düzeltme, sahne arkasına atma ve gözetlemenin sonucu olarak toplum tarafından tanınan ve onaylanan, istenen bir kalıba daha uygun hale gelir. Bu insan tipi özellikle cinsellik ve saldırganlık dürtülerinin dışavurumlarını kontrol edip bilinçaltına atarak nasıl bastırdığını anlatan Freud’un çalışmalarında; bireysel şiddeti devlet tekelindeki şiddete teslim edilerek benliğin ben tarafından kontrol edildiği N. Elias’ın “Uygarlık Süreci”nde; peruklarla, pudralarla, dantellerle bir maskeye dönüşmüş insanın sahne önü ve sahne arkası yaratarak nasıl yarıldığını R. Sennett “Kamusal İnsanın Çöküşü”nde anlatır; Foucoult’nun ve Adorno’nun tüm yapıtları bu insanı tamamlar ve Lacan’a “ben, içi boş bir maskedir” demek düşer.
“Uygarlık süreci” sürekli bir huzursuzluğa, tatminsizliğe yol açar; can sıkıntısı ve yalnızlık duygusuyla kıvranan insan, dışa vuramayıp da bastırdığı, tatmin edemediği güdülerini dönüşmüş bir biçimde kurduğu hayallerde, boyadığı resimlerde, sayfalar tutan romanlarda doyurmaya yönelir. Tahakküm ile uygarlık arasındaki bu tarihsel gerilim Sennett’in demesiyle, pasifliğe yol açtı. “Uygarlık süreci”nin başı dertte insanları, huzursuz bedenleri roman kişisi kılığına büründü. En yetkin örneklerini Bovary’de, Rastignac’ta, Raskolnikov’da, J. Sorel’de, Anna Karanina ve nicesinde verdi. Sennett, insanlar bu uyumsuzluk ve huzursuzluğa daha ne kadar katlanabilir; “Kendi bedensel pasifliğimizden nasıl çıkacağız? Sistemimizdeki yarık nerede, kurtuluşumuz nereden gelecek?” (Sennett, 2002; s. 336) diye soracaktır.
Avrupa’nın buluşu olan roman bu “uygarlık süreci”nin ürünüdür. Aydınlanma çağının tarihsel akılcılığı ile insanın kurduğu düzenden dolayı kendisine yönelttiği bir övgüye dönüşen “uygar” sıfatı “barbarlığın” karşıtı olarak civis ve civitas sözcüklerinden türetilirken düzenli, eğitimli ve nazik anlamlarını içeriyordu. Sonraları “uygarlık” ve “kültür”, “uygar toplum” ve “uygarlık” birbirinin yerine kullanılır oldu. Bu noktada Marksizm müdahalede bulunur: Zenginlik, düzen ve incelik getirirken yoksulluk, düzensizlik ve bozulmayı da ardı sıra sürükleyen “uygar toplum”, kapitalist üretim tarzının yarattığı burjuva toplumudur (Williams, 1990; s. 18-20).
Aydınlanma düşüncesinde formüle edilen “modernlik düşüncesi”nin sac ayaklarından biri olarak sanat (öbür ikisi de bilim ve evrensel akıl) kendini şenliklerden, aristokratik saraylardan ve kilise etkinliklerinden ayırdıktan sonra bir kurum haline geldi. Sanat günlük etkinliklerden tecrit edilip ayrı bir insani etkinlik alanına çekildi. Estetik ideoloji, sanata kültürün sıradan normlarının geçerli olmadığı kültür-üstü bir alan olarak yaklaşır; roman ideolojisi de bundan payını alır. Sanatlara aristokratik sarayda, kilisede ya da karnavalda seyirci üzerinde yarattıkları etki yüzünden değer verilirken, burjuva sanatı kendini anlama aracıydı. Sanat kamusal gösteri alanından temsil alanına geri çekilerek kişiye özel, bireysel bir mesele haline geldi. Temsili bir pratik olarak sanat yalnızca eğlendirmiyor, duygulandırıyor, öğretiyor, yönlendiriyordu da. “Aydınlanmanın toplum mühendisliği projesinde edebiyat en etkili toplumsallaştırma –insanlara burjuva kültürü aşılama– aracı olarak ortaya çıktı” (Jusdanis, 1998; s. 144).
Batı’da edebiyat etkinliği yüzelli yıl boyunca dergilerde odaklanmıştı. Ondokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde bu durum değişmeye başladı: Edebiyat/Roman tefrika aracılığıyla yeni bir sunum alanı buldu. Az yer gereksinen kısa haberler gazetenin çekiciliğini arttıran öğelerin başında geliyordu. Şehirdeki dedikodular, tiyatrodaki entrikalar, bunların yanı sıra “bilinmeye değer” diğer şeyler kısa haberlerin en sevilen kaynaklarıydı. Ucuz çekicilik ve “kentten haberler” tefrika türünün en belirleyici özelliklerinden birini oluşturuyordu. Tefrika üslubu ne hemen, ne de her yerde benimsendi, diyor Benjamin. Dedikodu, haber alışverişi kafelerde, aperitif kadehlerinin başında gerçekleşiyordu. Bu arada edebiyatçı yaşadığı toplumla kaynaşıyor; bulvara, kaldırıma iniyor, edebiyatçı/romancı ile kaldırım orospusu arasındaki benzerliği anıştırarak bu inişi şöyle anlatıyor Benjamin: “Edebiyatçı, karşısına çıkacak ilk olay, espri ya da söylenti için bulvarda hazır bekliyordu. Meslektaşlarıyla ve sokaktaki adamla ilişkilerinin ağını bulvarda örüyordu ve rüküş kadınlar giyinme sanatına ne ölçüde bağımlıysalar, edebiyatçı da bu ilişkilerin sonuçlarını o kadar gereksiniyordu (Benjamin, 1993a; s. 108).” Tefrika romanlarının çok müşteri çekmesiyle satışlar artıyor, romancıların halk arasında ünlenmesi ve para kazanmasına yol açıyordu. Romanın bu yükselişini(!) Cioran şöyle özetleyecektir: İnsan, Rönesans’la birlikte kendi yazgısını ele geçirdi, sonra, yüceliğin ağırlığını taşımaya gücü yetmeyince, romana kadar düştü, burjuva çağının destanına, destanın yerini dolduran romana razı oldu. “Roman, edebiyatın kaldırım orospusu oldu” (Cioran, 2001; s. 133-137). Özellikle matbaadan sonra çok basılıp çok yayılma ve hemen ertesinde de çok satma ile romancı, yazar kimliğinde öykü satıcısına, bir başka deyişle öykü pezevengine dönüşmüştü.
Roman imparatorlukların dışına taşarken, sanatı olumlama veya ucuz eğlence aracı olarak gören kültür endüstrisine saldıran Adorno, romanın güvenilir bir unsur olarak sanatsal/estetik dayanaklarını gitgide yitirdiğini düşünür. Romanın; ideolojinin ve tüketimin dışına çıkamama tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı uyarısında bulunur, kültür endüstrisine karşı sanatın özerkliğini savunur.
Kapitalist burjuva toplumuyla yükselişe geçen “para ağı”, altın ve kâğıt bağlarından başka bütün toplumsal bağların çöktüğü bir dünyada, edebiyat ve güzel sanatlara da damgasını vurdu (Hobsbawm, 1989; s. 56). Ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde roman “tinsel bir düzeyde pazarlanabilir bir mal olarak” (Jameson, 1997; s. 29) romancının elinde toplumsal ve öyküsel hammaddenin işlenip pazarlanabilir, eş deyişiyle tipografik bir kılığa bürünür. Jameson’nun bu saptamasından habersiz ve çok önceden, Ahmet Rasim “Zavallı edebiyat! Zaman zaman ne kılıklara girdi, daha da ne kılıklara girecek yarabbi!” (Ahmet Rasim, 1983; s. 56) diye ünleyecektir.
* * *
Ondokuzuncu yüzyılın anıtsal “gerçekçi” romanlarının ardından yirminci yüzyılın romanın geçici biçiminden başka bir şey olmayan “bilinçakışı” ya da “yeni-roman” vb. uğraklarıyla zenginleşen roman, özelde Batı uygarlığının, genel olaraksa tüm uygarlıkların tersine çevrilemez bir kazanımı ve ulaştığı en yetkin bir biçimi olduğu sanısı o denli güçlüdür ki, romanın biricikliğine ve yüceltilerek öbür türler üzerinde kurduğu egemenliğe duyulan sarsılmaz inanç ve tüm olanaklı yazınsal anlatı varlıklarının romana benzer olup olmaması açısından değerlendirilmesi sonucunda, romana benzeyen ya da yakın olan her şeyin olumlanması, romansalın dışında kalanların (tersten/tersine-roman, Florenski’nin “Tersten Perspektif”inden esinle) ise ilkel, çağdışı, geleneksel, sözel, hükümsüz vs. olarak görülmesine yol açmaktadır. Modernleşme projesi, modern toplumların geleneksel unsurları tamamen ortadan kaldırdığını ve geleneksel toplumların hiçbir modern özellikleri olmadığını varsayar. Böyle bir değerlendirme çerçevesinde ağızlardan sıkça dökülen ve hayranlık belirten “tamamıyla modern” yollu övgüler anlaşılır hale gelir. Yaşadıkları çağa derinden bağlı olan kişiler kendi şimdideş zamanlarına uygun gördükleri romana gerçekten de sarsılmaz ve büyük bir güven duymaktadır; “tıpkı kesin bir bilimsel doğruluğun temellerinin şu veya bu kitapta atılmış olduğuna derinden inanç duyan bilim taşralıları gibi” (Florenski, 2001; s. 66).
Roman kuramı, geniş ölçekte edebiyat eleştirisi, kurduğu tanımlardan uyguladığı metodolojiye dek başka başka ürünleri kendi sınırları içine katabilmek, kendisinin kılmak türünden bir beklentiye sahip olagelmiştir. Oysa roman eleştirisinin birincil görevi, hâkim anlayışları yadırganır hale getirip farklılıkları göstererek romanın ölçütlerinin, değerlerinin, tanımlarının geçerliliğini sorgulamak olmalıdır. Edebiyat eleştirisi, edebiyatın/romanın radikal eleştirisini yapma yeteneğinden yoksun olunca kurduğu model uyarınca önüne çıkan tüm ürünleri ya “roman” içinde eritir, ya da uzayın engin boşluğuna hapseder. “Roman kuramı, ‘büyük’ ve ‘evrensel’ sıfatlarıyla donanmamış bütün edebiyatları mülksüz bırakma sonucunu doğurur ve yazını bir yanda prototip ve majör, öte yanda taklit ve minör olarak ikiye ayırır” (Jusdanis, 1998; s. 26).
Romanı yalnızca haz ve yararla değil, “apaçık bir biçimde parçası oldukları emperyal süreçle” de bağlantılandıran Edward Said’e göre Fransa’nın ve özellikle İngiltere’nin kesintisiz bir roman yazma geleneği olması şaşırtıcı değildir, çünkü denizaşırı tahakküm fikri söz konusu kültürlerde de ayrıcalıklı bir yer tutar. “Bu fikir, romanda olsun, coğrafyada olsun, sanatta olsun, tasarılarla epey yakından ilgili ve somut yayılma, yönetim, yatırım ve yükümlülükler yoluyla, kesintisiz bir biçimde varlık kazanıyor” (Said, 1998; s. 27). Her zaman değilse de genellikle, aynı anda hem kendi seçişlerini geçerli kılma hem de bu seçişlerini uzak coğrafyalara yaymayı belirgin özelliğileyin içine sindiren Avrupa kültürü sömürgecilik öncesi edebiyatları bütünüyle görmezden gelmiştir. Bu sürecin tersine çevrilmesi gerekiyor (Said, 1998; s.113).
Roman kılığına bürünmeden önce “yazı, bir güç ve egemenlik aracı, dünyayı ele geçirmenin bir yolu olarak İskender döneminde ortaya çıktığında Makedonya emperyalizmi zaferini İskenderiye Kütüphanesi”yle (Dupont, 2001; s. 20) taçlandırması rastlantı değildir. Yazı/yazın/kitap/roman kavramı ideolojiktir ve tarihsel bakımdan belirlenmiştir. Yazı’nın sanat kılığına bürünmüş bir hali olan romana ilişkin paradigmalarımızı değiştirip sözlü dil kökenlerimizi yeniden bularak, geçmişimizle olan bağlantılarımızı koparmadan kendimizi geleceğe yansıtabilir ve böylece romanla başka bir temas kurmamıza olanak sağlayacak bir temellendirici başkasılığı kabul ederek dünya romanıyla bütünleşebiliriz (Dupont, 2001; s. 33).
Egemen bir-iki edebiyat geleneğiyle sınırlandırılan roman paradigmasının evrensel olarak kabul görmesi, dünyadaki öbür anlatı geleneklerinin ve romancılığının çoğunun aleyhine işlemiştir. Dahası Batı’ya ait gelişimleri küresel modeller olarak sunup bunların diğer edebi yapıtlardan ve anlatı geleneklerinden üstünlüğünü üstü kapalı olarak onaylanmaktadır. Avrupa romanın bir ideal olarak görülmesi, dahası biricik bir model olarak dayatılması “roman”ı kısırlaştıracaktır. Bir başka türlü denirse, başka anlatı geleneklerine ve romancılığa açılabilecek roman uğraşı “roman”ı zenginleştirecektir. Ancak bu zenginleştirmenin “roman”ı diskalifiye etmeyeceğinin garantisini kimse veremez!
KAYNAKLAR
Ahmet Rasim; Anılar ve Söyleşiler, hz. N. Erten, Çağdaş, İst., 1983.
Benjamin, Walter; Son Bakışta Aşk, hz. N. Gürbilek, Metis, İst., 1993.
Benjamin, Walter; Pasajlar, çev. A. Cemal, YKY, İst., 1993.
Berkes, Niyazi; Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı, İst., (tarihsiz) [YKY, İst., 2003].
Butor, Michel; Roman Üstüne Denemeler, çev. M. Rifat-S. Rifat, Düzlem, İst., 1991.
Cioran, E. M.; Varolma Eğilimi, çev. K. Sarıalioğlu, Gendaş, İst., 2001.
Dupont, F.; Edebiyatın Yaratılışı, çev. N. Sevil, Ayrıntı, İst., 2001.
Elias, Norbert; Uygarlık Süreci 2, çev. E. Özbek, İletişim, İst., 2002.
Fabian, Johannes; Zaman ve Ötesi, çev. S. Budak, Bilim ve Sanat, Ank., 1999.
Florenski, Pavel; Tersten Perspektif, çev. Y. Tükel, Metis, İst., 2001.
Hobsbawn, Eric J.; Devrim Çağı: 1789-1848, çev. J. Ergüder-A. Şenel, V, Ank., 1989.
Jameson, Fredric; Marksizm ve Biçim, çev. M. H. Doğan, YKY, İst., 1997.
Jusdanis, Gregory; Gecikmiş Modernlik, çev. T. Birkan, Metis, İst., 1998.
Löschburg, Winfried; Seyahatin Kültür Tarihi, çev. J. Traub, Dost Kitabevi, Ank., 1998.
McLuhan, Marshall; Gutenberg Galaksisi, çev, G. Ç. Güven, YKY, İst., 2001.
Mitchell, Timothy; Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi, çev. Z. Altıok, İletişim, İst., 2001.
Ong, Walter J.; Sözlü ve Yazılı Kültür, çev. S. Postacıoğlu Banon, Metis, İst., 1995.
Reemtsma, Jan Philipp; Vahşeti Kavramak, çev. E. Ateşman, Ayrıntı, İst., 1998.
Said, Edward; Kültür ve Emperyalizm, çev. N. Alpay, Hil, İst., 1998.
Sarraute, Nathalie; Kuşku Çağı, çev. B. Kösemihal, Adam, İst., 1985.
Sayın, Zeynep; İmgenin Pornografisi, Metis, İst., 2003.
Sennett, Richard; Ten ve Taş, Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, çev. T. Birkan, Metis, İst., 2002.
Williams, Raymond; Marksizm ve Edebiyat, çev. E. Tarım, Adam, İst., 1990.
2007-10-03 · Kategori: Inceleme
2005'te keyifli romanlar
|
Mehmet Eroğlu'nun, 'Düş Kırgınları' ile İnci Aral'ın (solda) 'Taş ve Ten'i yılın dikkat çeken romanlarıydı...
|
Kitap yayımı itibariyle geçen yılı aratmadı bu yıl; roman patlaması devam etti... Tarihi romanlar ve siyasi anlatılar son birkaç yılda yakaladıkları düzeyi tutturamasalar da, 2005 roman okuyucuları için iyi bir yıl oldu. Polisiyeseverler ise keyifli bir yıl geçirdiler elbette...
23/12/2005 (1241 defa okundu)
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)
19 Aralık itibariyle 284 yeni roman tespit ettiğimiz 2005 yılı, sayısal anlamda 2004'ü yakaladı. Rakamlardan yola çıkan geniş bir incelemeyi daha önce yapmıştım. Bu kez, 2005'te severek okuduğum romanları kısa özetler hâlinde hatırlatacağım. Ancak hemen belirtmek gerekir ki söz konusu yekûnun tamamına varmış değilim. Bu nedenle işaret ettiğim kitaplar genel bir 'yılın en iyileri' parantezinde düşünülmemeli. Ayrıca, yazarlar ve ürünleri hakkında puanlama yapmak gibi bir amacım da yok. Her ne kadar şimdiye kadar bana tahsis edilen en geniş yazma alanına sahip olsam bile, yine de yer darlığı nedeniyle kitaplardan çok kısaca söz edeceğim. Bu yazı roman okumasını sevenlerle yapılan bir sohbet olarak düşünülmelidir.
Önceliği bireysel hayatları siyasal ve toplumsal tarihin yaptığı etkilerle birlikte ele alan romanlarla başlamak istiyorum. Ne yazık ki çok fazla örnek yok. Dikkat çekenleri şöyle sıralayacağım: Düş Kırgınları (Mehmet Eroğlu), Taş ve Ten (İnci Aral), Bir Garip Cindi Zümrüdüanka (Ali Teoman), Annemin Öğretmediği Şarkılar (Selçuk Altun), Madonna'nın Son Hayali (Doğan Akhanlı), Foto Şıpsevgi (Aydın Arif), Altın Yaldızlı Adam (Feyza Zaim) ve Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer (Hüsnü Arkan).
Mehmet Eroğlu, merkezine gerçek hayatın gerçek insanlarını yerleştirdiği, sadece yaslandığı tarihsel geri planıyla değil, kurgusu, insanı, eşyayı ve doğayı tasvir ederken yakaladığı diliyle de dikkat çeken son iki romanındaki başarısını Düş Kırgınları'nda da sürdürmüştü. Adı üstünde zaten, geçmişle ilişkisi acılı, kuracak düşleri tükenmiş insanların hikâyesi; ama en çok da Kuzey ve Sami'nin... Geriye dönüşlerle uzun bir tarihsel dönemi kucaklayan hikâyenin üç anlatı zamanını merak duygularımızı sürekli tutacak bir kurguyla birleştirmiş Eroğlu. Kahramanı Kuzey'i de modern hayattan doğaya kaçış, intihar, ihanet gibi romantizme özgü motiflerle canlandırıyor. Şimdi çok uzaklarda kalmış bir dünyanın insanıdır Kuzey. Tarihsel ve toplumsal dönüşümün yol açtığı ahlâki çöküntülerin, anlam yitimlerinin ve ideolojik sefaletin yükünü kaldıramamıştır. İşin tuhafı bütün bunların sorumlusu olarak görür kendisini. Sanki cezasını bilinçli olarak kabul etmiştir. Aslında cezasına yol açan bütün yaşamını evetlemekle kendi kaderine egemen olacaktır. Burada romantizme has bir tını çarpar kulağımıza; toplumun dışına itilmişin, sürgünün, üstün insanın, ruhu fazla geniş olduğu için var olan dünyaya dayanamayan adamın romantizme damgasını vuran-tipik sesidir bu. Bu ses ve görüntüleri söze dökmesini başarmış Eroğlu. Öncelikle kimi zaman sisli kimi zaman ışıltılı gökyüzü altında Karaburun yarımadasının tasviri, hikâyeye insan duygularına eşlik eden bir bütünlük katıyor. Doğanın güzelliği içinde başlayan bir aşklar, doğanın şiddetiyle gelen ölümler Eroğlu'nun belli ki kılı kırk yararak kurduğu cümlelere yüklenmiş.
Doğan Akhanlı, Madonna'nın Son Hayali'ni, Sabahattin Ali'nin parçalanmış cesedinin yanında bulunan not defterindeki "Maria Puder öyle ölmedi" cümlesinden yola çıkarak kurgulamış. Eğer 'öyle ölmediyse', yani romanda söylendiği gibi bir toplama kampında can vermediyse, savaşın dehşet dolu atmosferinde nelere maruz kalmıştı Maria? Ya da gerçekten yaşamış mıydı? İşte bu soruların izini sürmüş Akhanlı. Bu soruların izini sürmek insanın insana çektirdiği acılarla, 20. yüzyılda işlenen büyük günahlarla yüzleşmek anlamına geliyor. Akhanlı, tam da bunu yapmış; sadece Nazi vahşetiyle değil, insan hayatları üzerinden hesaplar yapan her devletle, ırkçılığın her çeşidiyle yüzleşirken okuyucusunu da yüzleştirmiş. Kısacası, Madonna'nın Son Hayali, insanlık suçlarıyla, hatırlamakla ilgili bir roman. Asıl hatırlanan Nazi'lerin Yahudilere uyguladıkları soykırım, ama cinayetler cinayetleri, katliamlar katliamları, acılar acıları çağırıyor. Akhanlı, bu uzun hatırlama ve anlatma sürecinde dilsel zaaflara da düşmemiş. Hele ki, anlatıcının doğrudan kendi hayatıyla ilgili bölümlerde çok başarılı.
Bir Garip Cindi Zümrüdanka üç kişinin hayatına odaklanıyor; İsmail'in, can dostu Hamza'nın ve her ikisinin de gizliden gizliye âşık oldukları genç bir kadının, İsmail'in Zümrüdüanka'sının... 80 öncesinde dar gelirli insanların yaşadıkları bir mahallede adım atılan ilk gençlik yılları, ilk aşklar, ilk cinsel deneyimler, ölümsüz sanılan dostluklar... Ve sonra şiddetin, adaletsizliğin, mağduriyetin ve isyanın alanına adım atıyoruz. Güncel toplumsal bir meseleyi en eski metinlerden bu yana işlenen evrensel bir tema -iyiyle kötünün mücadelesi- etrafında Yunan tragedyalarına gönderme yapan Ali Teoman, ekonomik bir anlatım kurmuş, az sayfada toparlamış hikâyesini. Özellikle romanın son bölümlerine damgasını vuran heyecan atmosferinin bir macera romanında bile yaratılması zor. İsmail ve Zümrüdüanka'nın imkânsız aşkını ve adaletsizliğe karşı isyanı yansıtmayı başarıyor Ali Teoman; diliyle, üslubuyla, kurgusuyla yani edebiyatla yapıyor bunu. Bir Garip Cindi Zümrüdüanka, hikâyesinde eleştirilecek pek çok yan olmasına rağmen biçimsel özellikleriyle farklı ve güzel bir roman.
Selçuk Altun'un dördüncü romanı Annemin Öğretmediği Şarkılar'da da hem bir mağduriyet duygusu hem bir adalet arayışı var. Birbirininin çok uzağında ama birbirine paralel akan iki ayrı hikâyenin zamanın bir anında rastlantısallıkla kesiştiği, uzun bir zaman aralığına yayılan ve çok sayıda insan tipi ile çok sayıda mekâna yer verilen Annemin Öğretmediği Şarkılar, doğrudan polisiye türe girmemekle birlikte polisiyelere özgü bir muammayı ve muammanın yarattığı heyecan duygusunu barındırıyor. Selçuk Altun, ilk üç romanındaki fazlalıklardan kurtulmuş; okuyucuya sevimsiz gelen yerleri atmış, kültür ve sanat kolleksiyonlarını andıran dipnotlarına yer vermemiş, roman kişilerinin kaderlerini toplumsal meselerle örtüştürmeyi ve bireysel trajedilerini daha görünür kılmayı başarmış. Yüzlerce romanın yazıldığı, romanların gerek hikâyelerinde gerek dilde ve üslupta aynılaştığı günümüzde, Selçuk Altun romanları anlatım özellikleri ile hemen farklılaşıyorlar.
İki kara ütopya
Aslında kara ütopyaları toplumsal eleştirinin bir alt başlığı olarak düşünmek gerekir. Hikâyeleri gelecek bir zamanda, bilinmeyen coğrafyalarda geçşe bile, anlatı hiç kuşkusuz bugünü hedefliyor. Yazarlar kendilerini kaygılandıran şeyleri göstermek için, iktidarını ve meşruiyetini bilim ve teknolojiden alan kapitalizmin içinde yaşadığımız evresini gelecek bir zamana taşıyor, o meşruiyeti sağlayan zihniyetin arkasında şimdiden toplu ölümler, harabeler bırakan yıkıcılığını hikeyeleştiriyorlar. Levent Mete, Tayfun Pirselimoğlu ve Barboros Devecioğlu da, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin tek başlarına daha güzel, daha insanca daha huzurlu bir dünya yaratmaya yetmeyeceği, ekonomik ya da bilimsel 'ilerlemelerin' zorunlu olarak kültürel ya da siyasal özgürlük anlamına gelmeyeceği üzerinde durmuşlar. Rasyonalize edilmiş, sterilizasyonu tamamlanmış, tehlikeli unsurlardan arındırılmış, tarihi lağvedilmiş, insanları düzene kayıtsız şartsız boyun eğdirilmiş ama bütün bunlara rağmen kendi sonunu hazırlayan geleceğin dünyası fantastik bir tasarım olmakla birlikte, bugünkü icatlarla neler yapılabileceği düşünüldüğünde, fazlasıyla gerçekçi.
Ölülerin beyinlerinin çıkarılarak akvaryuma benzeyen kaplar içerisinde korunduğu ve çok kısa sürede yaygınlaşan 'İkinci Yaşam' projesinin bilimsel bir devrim olmaktan bir tahakküm aracına dönüşme sürecini ve buna direnen insanların beynin katlarında yaptıkları yolculuğu anlatan Rika'nın Beyninde, Levent Mete'nin şimdiye kadar yazdıkları içinde psikiyatri uzmanlığının imkânlarını en iyi kullandığı romanı; Pepko ve arkadaşlarının insan zihninin karmaşık, karanlık ve tehlikeli labirentleri arasındaki yürüyüşleri, o zihnin yarattığı dağlarda, ovalarda, göllerde, denizlerde, kimi zaman ürkütücü şehirlerde, yolcuları yutmaya hazır yaratıklarla dolu karanlık nehirlerin üzerinde sürüp giderken, her bir mekân, her bir cisim ve her bir yaratık dış gerçekliğin bilinçte kırılmış, eğrilmiş, bükülmüş, başka başka anlamlarla karışmış yansımalarına dönüşüyor. Ancak asıl meselesi bilinçaltının topoğrafik özelliklerini sergilemek değil; Levent Mete, bu fantastik hikâyesiyle bilimin ve teknolojin ideolojisini sorguluyor. Anlıyoruz ki, "tekniğin özü asla ve hiçbir şekilde teknik bir şey değildir."
Tayfun Pirselimoğlu'nun Şehrin Kuleri'nde ise yine çok uzak olmayan bir gelecekte, artık sayısı hatırlanmayan darbelerden birinin hemen ertesinde, İstanbul'dayız. Kahramanımız T. Kara, Beyazıt'taki kuleden şehri gözetlemekle görevli. Sessiz, sakin, sözünü ettiği her konuda şaşırtıcı kertede içten olan, incelik sahibi, işine gereken ciddiyeti gösteren T. Kara'nın hayatı 'İzleme Komitesi Şahıs Takip Bölümü'ne atandığında değişecektir. Yeni görevi, hiç kimsenin görmediği 'Görünmezliğin Çekiciliği' adlı bir film çekmiş olan Ferit Göz'ü izlemektir. Bu arada şehirdeki tansiyon yükselmiş, huzursuzluk artmış, kimilerinin liderliğini 'Kumandan'ın yaptığı solculara kiminin 'Mehdi'nin müritlerine yüklediği bombalı saldırılar çoğalmıştır. Bu kaotik dünyada, çevresindeki hemen herkesin Ferit Göz'le ilişkisi olabileceği şüphesiyle işe koyulan kahramanımızın elindeki yegâne ipucu kendisinden önceki görevlinin tuttuğu defterlerdir. Elbette sona geldiğimizde bilmece çözülecek, Ferit Göz'ün akibeti anlaşılacak, ancak ortaya serilen gerçekler hiç de rahatlatmayacak içimizi. Olup bitenlerin döngüselliğini işaret eden bu simgesel ve sürpriz finalle yeniden başa dönerken hantallaşmış bürokrasisiyle, iç bunaltan televizyon programlarıyla, resmi tarih imalatıyla, darbeleriyle, kifayetsiz muhteris darbecileriyle, paranoyaların ürettiği komplo teorileriyle, provakasyonlarıyla, duyarsızlaşan insanlarıyla, anlatılanın bizim hikâyemiz olduğunu anlayacağız.
Kendi başına bir tür olan Amat'a, okuyucularının yedi yıllık beklentisine nihayet 2005'te cevap veren İhsan Oktay Anar'a kısa da olsa değinmek isterim: Romanı okurken kendimi bir kalyon maketi faaliyeti içindeymişim gibi hissettim. Hani o en kocaman kutulardan çıkan en karışık, neredeyse gerçeğinin birebir taklidi olan maketler vardır ya, işte onlara benziyor Amat. En küçük ayrıntı bile düşünülmüştür bu maketlerde; gövde, direkler, yelkenler, halatlar, toplar, bayrak ve flamalar bütün renkleriyle, miçosundan kaptanına kadar her türlüsünden gemi mürettabıyla parçalar hâlinde bir araya getirilmeyi beklerler. Böyle bir maketi tamamlamak hem sanatkârlık hem zanaatkârlık ister, hem ustalık hem hamallık gerektirir. İşte roman olarak Amat da böyle vücut bulmuş. Büyük bir ustalık ve titiz bir işçilikle kelimelerden mürekkep bir maket yapıyor İhsan Oktay Anar, ama üç boyutlu bir gemi maketinden çok daha canlı, görselliği çok daha zengin. Yazar sadece bir gemiyi anlatmak, dil hünerlerini sergilemek için yazmamış Amat'ı elbette. Sözlü anlatı geleneğinin mirasçısı olarak gemiye binbir masal, hikâye ve rivayet barındıran bir ruh da üflemiş. Ve sonunda üç direkli, iki güverteli, elli sekiz toplu, 247 deniz savaşçısının yaşadığı Amat adlı kalyonu Kaptan Diyavol ve İkinci Kaptan Kırbaç Süleyman komutasında belirsiz bir coğrafyaya karanlık bir seyrüsefere çıkarmış. Buraya kadar biçim üzerinde durdum, ama bu biçim belki de içeriğin ta kendisi. Taklidin gerçeğinden daha gerçek olduğu bir kalyon, yazarın önceki kitaplarında takip ettiği hayal ve hakikat izleğini işlemek için çok verimkâr bir mekân. Metni okurken tıpkı Kitab-ül Hiyel'de söylendiği gibi, "gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve uslubunu taklid ederek yeni hayaller" kurulabilir. Cennet ve cehennem, iyilik ve kötülük, ölüm ve dirim hakkında metaforlar da üretmeye müsait bir hikâyesi var; Amat, İhsan Oktay Anar'ın bütün romanları arasında felsefi geri planı en derinlikli duranı, ama en iyi romanı da hâlâ Puslu Kıtalar Atlası. Amat ona yaklaşmış olsa bile hikâyesi onun kadar içine çekmiyor okuyucuyu. Dil hikâyeyi ağırlaştırıyor. Bu belki kimileri için edebi açıdan daha makbul sayılabilir, ama ben romanın hikâyesini de sevenlerdenim.
Kadınlar, erkekler, ilişkiler
Roman üretiminde en ağırlık yeri kadınlar, erkekler, aşklar ve ilişkiler tutuyor. Hâl böyle olunca vasatın üzerine çıkan çok sayıda romanla karşılaşıyoruz. Ancak bu romanların hikâyeleri, insanları, bunalımları, aynı zaman ve mekâna sıkışmışlıkları ve aynı insan tipine yönelmeleri nedeniyle birbirlerine çok benziyorlar. Bireyin gönül kırıklıklarıyla şiddetlenen varoluş problemleriyle boğuştuğu bu türden romanlarda entelektüel çevrelerde giderek köksalan, Tanıl Bora'nın ifadesiyle "iradenin iyimserliğine pek az şans tanıyan bir kötümserlik" göze çarpıyor ki yazar ve okurda "duyarlı olmanın' kolayca kahretmeye/kahırlanmaya dönüştüğü bir 'alımlanma estetiği' yaratma riski var."
Mesela Lunapark Kapandı, sonu daha ilk sayfalarında fısıldanan hüzünlü bir aşkı anlatıyor; adını romanın sonuna kadar öğrenemediğimiz bir adamla çok derinlerden yaralanmış genç bir kadının üç yılda tükettikleri tutkulu ilişkilerini... Mario Levi, yüzlerce sayfayı bu kadarcık şeyle mi doldurmuş demeyin; hikâye romanın bahanesidir. Yazarın duygu ve düşüncelerini sözcüklere aktarmak, dilsel bir dünya kurmak için yararlandığı bir gövdedir sadece. Hikâyeye tadını veren ne anlatıldığı değil nasıl anlatıldığıdır; hikâyenin kurgusudur, dilin zenginliğidir, üsluptur, karakter ve mekânların iç ve dış tasvirleridir. İyi bir yazar herkesçe malum, herkesçe yaşanmış ya da yaşanması muhtemel sıradan olayları anlatırken de bir serüven atmosferine sokabilir okuyucusunu. Nitekim Lunapark Kapandı'da Mario Levi bunu yapmış; orta yaş gurubundan her İstanbul entelektüelinin başından en az bir kere- geçmiş sorunlu, tutkulu ve çok köşeli bir aşk hikâyesini, sonunu daha başından ilan etmesine ve çok uzun tutmasına rağmen temposu ve kurgusuyla ilgi çekici kılmayı başarmış. Bir aşk hikâyesi gibi başlayan kitap, bir süre sonra kadın erkek ilişkilerinin diyalektiğini, aşkın hâllerini tartışmaya, romantik imgelerin insan zihninde nasıl şekillendiğini göstermeye yöneliyor. Ancak bu kadar geniş bir zaman dilimine yayılan, çok sayıda ayrıntı barındıran ve çok sayfada tamamlanan romanında toplumsal meselelere neredeyse hiç yer vermeyişi, ciddi bir eksiklik.
Murat Gülsoy, Sevgilinin Geciken Ölümü'nde bu hataya düşmemiş ama roman karamanının hayat gailesine sokmayıp işi rantiye gelirine yükleyerek biraz kolaycılığa kaçmış. Hikâye kadın-erkek ilişkisi üzerine odaklanıyor. Aslında bir sorgulama diyelim; aşkı, sevgiyi, sadakati, sorumluluğu, suçluluk duygusunu, belki biraz da hayatın anlamını... Bir gün içerisine sığdırılan anlatının anımsamalar yoluyla çok farklı zamanları yan yana getirmesi ise zaman algımıza ilişkin bir başka sorgulama. Elbette kurmaca metin üzerine düşünmeyi bu kez de ihmal etmemiş Gülsoy. Kısacası, kitap çoklu okumalara açık bir roman. Geçirdiği bir trafik kazası sonrasında komaya giren karısının bakımını üstlenen orta yaşlı bir adamın hayatından bir gününe tanık oluyoruz. Ama bu bir gün onun bütün hayatını özetliyor. Çünkü Cem, dış dünya ile bağlarını en aza indirgemiş; kapalı bir mekânda birbirini tekrarlayan günler geçiren herkes gibi, hayatla ilişkisini dinmek bilmeyen iç muhasebelerle sürdürüyor. Söz konusu muhasebede en büyük yekûnü, hiç kuşkusuz bütün zamanını verdiği karısı Serap tutacaktır. Gülsoy; psikopatoloji dünyasından, insan psikolojisinden, insan zihninin çok katmanlı ve çelişkili yapısından yola çıkarak kurmuş metinin katlarını. Cem'in birbirine zıt duygu ve düşünce dünyasının parçalarını psikolojik öğeler bir araya getiriyorlar. Bu öğeleri bir psikanaliz seansına dönüştürmemiş. Cem özelinde korkuları, kaçışları, zihninde biriktirdikleri ve çelişkileriyle canlı bir insan yaratmış. Anımsamaların, bastırmaların kısacası kendi hikâyesini kendisi kurgulayan bir insan olarak Cem'in kendisini kapattığı evinde hayatın anlamını çözüp çözemeyeceğine karar vermek okuyucuya düşüyor. O ev ki Cem için Berzah alemidir; gerçek dünya ile öte alemi, insanla yaratıcıyı, hayalle gerçeği ayıran bir sınır alem...
Bir iki cümle daha ekleyip yazıyı öyle kapatalım: Tarihi romanlar ve siyasi anlatılar son birkaç yılda yakaladıkları düzeyi tutturamasalar bile, yine de 2005 roman okuyucuları için iyi bir yıl oldu. Ancak bu tesbitin sadece yenilerle sınırlı kalmadığını eklemeliyim. Mesela Kemal Tahir, Orhan Kemal, Peyami Sefa ve Kerim Korcan edisyonlarının kesintisizce sürmesi, yabancı yazarların özellikle Márquez'in- başarılı çevirileri de edebiyatseverlerin kazanç hanesine yazılmalıdır.
Polisiyenin çıtası yükseliyor
Roman patlaması en çok polisiyeseverlere yarıyor. Hem nicelik hem nitelik açısından kayda değer bir gelişme kaydedildi. İsimlerini saydığım romanlardan polisiye lezzeti aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim: Baba Oğul Ve Hayal (Aliyar Dengiz), Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak (Altay Öktem), Resim Cinayetleri (Armağan Tunaboylu), Sıfır Baskı (Canan Parlar), Bir Şapka Bir Tabanca (Celil Oker), Fiyasko (Coşkun Büktel), Sekiz Yalnız Kadın (Erdal Erkut), Sincap (İsmail Güzelsoy), Antikacı Arago'nun Günlüğü (Mehmet Murat İldan), Dublörün Dilemması (Murat Menteş) ve Kar Kuyusu (Hikmet Hükümenoğlu).
Armağan Tunaboylu'nun, ilk romanı Yıldız Cinayetleri'nde yarattığı komik kahramanı Metin Çakır, Resim Cinayetleri'nde yine karşımızdaydı: Yakışıklı değil, güçlü kuvvetli hiç değil, cesaret derseniz yanından bile geçmemiş Metin'in. Metin Çakır, bir pezevenk! Ama çok da sevimli. Metin Çakır'ın yolu bu kez sanat dünyasına düşüyor; elbette başı da yine belaya... Metin, bir kez daha katilleri kendisi bulmak ve suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda. Beyoğlu'nun kıyısında konuşlanmış sıradan bir pezevenkle bir komiserin işin içine yüksek sınıftan insanların karıştığı cinayetleri çözmeleri takdir edersiniz ki kolay olmuyor, çok sayıda mafya tetikçisinin karıştığı, kanın bolca aktığı heyecanlı bir kovalamacanın ardından sürpriz bir finalle sonlanıyor roman. Tunaboylu, falçatadan başka silah bilmeyen, korkak, korktuğunda altına kaçırıp duygulandığında gözyaşlarını tutamayan, katili paçasını kurtarmak için kovalayan ve ne ahlâki değerleri ne de adalet duygusu olan Metin Çakır tiplemesiyle özel dedektif romanlarının parodisini yapıyor sanki.
Remzi Ünal'ın Bir Şapka Bir Tabanca adlı yeni macerasında Celil Oker'in alışılageldik kalıpları yerli yerinde. Serinin altıncı kitabını yazmanın da verdiği deneyimle, Celil Oker, önceki romanlarından daha da akıcı bir anlatım tutturmuş. Kahramanımız her zamanki gibi nakite sıkışık. 2004 versiyonuna geçmiş ama sado-mazoşistçe bir tutkuyla Flight Simulator oynamaktan vazgeçmemiş henüz. Pek çok kez hayatta kalmasını sağlayan Aikido antrenmanlarını sürdürüyor. Ve yine yalnız yaşıyor; ne var ki, geçen macerada hayatına giren Yıldız Turanlı'lı ile ilişkileri bir hâyli ilerlemiş, Remzi Ünal'ı radikal bir karar almanın eşiğine getirmiş! Evet; Yıldız hanımın düzenli, huzurlu ve birlikte yaşamak konusundaki ısrarları dedektifimizin kafasını bir hâyli karıştırmış görünüyor. Sanki bir 'veda'nın arifesindeyiz. Ama daha önce, bu maddi sıkıntılar içinde, son bir iş daha alıyor Remzi Ünal. İlk bakışta basit bir mesele. Tanınmış bir reklam ajansı sahibi, sosyete dünyasının tanınan simalarından Noyan Sert, eceliyle ölen yaşlı babasının dairesinde bulduğu bir şapka ve bir tabancanın oraya nasıl ve nereden geldiğini bulmasını istiyor. Remzi Ünal da soluğu ölen adamın evinde alıyor elbette. Gerçekten de dolabın üzerinde Humphrey Bogart stili bir fötr şapka, şapkanın altındaysa bir tabanca var. Ancak kısa bir süre sonra evde olmaması gerekenler arasına bir de ceset eklenince olaylar farklı bir boyut kazanıyor. Remzi Ünal işin üzerine gittikçe ceset sayısı da artıyor. En sonda dedektif, Hercules Poirot'ya nazire yaparcasına herkesi yaşlı adamın evine toplayacak, olup bitenleri ortaya dökecek, suçluyu ortaya çıkaracak ve perdeyi kapatacaktır.
Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 4 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
|
puan 6 |
'Kitap' ekimizdeki diğer haberler
2007-06-28 · Kategori: Inceleme
MASAL OLMUŞ İSTANBUL / S. ZEYNEP KARADAĞ
Hep bırakıp gidilmek istenen; ama bir türlü terk edilemeyen uzatmalı bir sevgili gibidir İstanbul.
Unutulan, yitirilen, yerine konamayan birçok anıyı kitaplarda bulabildiğimiz bu günlerde İstanbul’u gezmek, dolaşmak, görmek mi istiyorsunuz? O halde Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’in kalemiyle büyülü bir kent yolculuğuna çıkabiliriz.
Kuşkusuz yedi tepeli bu vakur kent her dönem birçok esere konu olmuştur. İşte ‘Bir Zamanların İstanbul’u’ için birçok eseri bir arada bulabileceğimiz bir İstanbul toplamıdır diyebiliriz. Kitap 22 bölümden oluşan folkloru, sosyo-kültürel yapısı ve kent insanıyla geçmişinde sakladığı ne varsa bir arada bulabileceğimiz gerçek bir tablo niteliğindedir. ‘bir zamanların İstanbul’un dününü okudukça bu gününü anlamakta zorlanacağımız ve belki de yarınını düşleyebileceğimiz bir kentin hüzünlü künyesidir.
İçinden deniz geçen bu görkemli kenti İstanbul yapan nedir? Tarihler boyu her dönem dünyanın gözbebeği olmuş farklı kültürlere, farklı dinlere ev sahipliği yapmış, doğu ve batının iç içe geçmiş zenginliği ile tüm zamanların kültür beşiği bu kenti efsaneye dönüştüren neydi? Bu soruların yanıtlarını Sezer ve Özyalçıner’in satırlarında fazlasıyla bulmak mümkün.
Kitabın kapağını açtığınız anda eski zamanlardan kalma el emeği , göz nuru; biraz naftalin , biraz karanfil kokusu duyabileceğiniz yaşlı bir sandığın içine düştüğünüzü sanabilirsiniz.Çünkü her satırda asırlık bir emaneti bulmuşçasına geçmişe doğru mistik bir yolculuk başlıyor olur..Araştırmaya dayalı olmasının yanı sıra ifade biçimiyle masalsı ,akıcı ve duru bir dili vardır ve okura geçmişle bu gün arasında unutulmaya yüz tutmuş bir pencere açar.
İstanbul tarihler boyu dünyada yaşanan birçok akımdan doğrudan etkilenmiştir. Doğu ve batı arasında kurmuş olduğu köprü olma özelliğiyle her yeniliğe açık, her yeniliğe adapte olabilme ve yaşadığı her birikimi yansıtabilmekte adeta sembol olmuştur. Yaşam biçiminden gelenek ve göreneklerine, ulaşımdan sanata, folklorundan bilime birçok alanda kuşkusuz öncü bir kenttir.
İşte İstanbul’un kıyıda köşede kalmış ne kadar yaşanmışlığı varsa, ince bir titizlikle hazırlanan bu kitaptan birkaç konu başlığı.
İstanbul giyim kuşamında kendine has renklerine, gerek doğu gerekse batı motiflerini katarak İstanbul giyim kuşamı da denilebilecek bir değişimin merkezi olmuş, görsel kimlikler yaratarak gündelik yaşamı düzene koyup İstanbul a özgü kendi asayişini yaratmıştır.
Ekonomik şartları her kesimden olan birçok insanın yaşadığı bu devasa kent temizliğe de ayrıca önem vermiştir. Yoksulu, zengini, kadını erkeği ile gerek batıya, gerek doğuya temizlik ve düzen bakımından örnek teşkil etmiştir. Günümüzde bile ihtişamını korumayı başarmış hamamlar ve çeşmelerin çokluğu ve bu yapıların mimarisindeki görkem bunun açık bir göstergesidir.
Asırlar boyu birçok değişik kültürü kucaklayan İstanbul ve İstanbul insanı kendi özünde ne varsa sınırlarının dışına taşıdığı gibi dışardanda her değişime entegre olarak kendi yapısını da çeşitlendirmiştir. Bunlara verilebilecek en güzel örneklerden biride İstanbul mutfağıdır. Batı ve doğu tadlarına Anadolu’nun tadını da katarak kendine özgü, o her şeyi bulabileceğiniz İstanbul mutfağını yaratmıştır. Evleri, kilerleri, serenderleri ve tel dolaplarıyla hafızalarda hüzünlü bir iz bırakmıştır.
Kitap da en çok üzerinde durulan konulardan biri de İstanbul insanının, dünyanın birçok güzelliğini kendi mozaiğine taşıma ve yaşatma çabasıdır. Bu yaşamsal şölen içindeki duygu yoğunluğunu o günlerin geçip gitmekte olduğu gerçeğini de hissetmiş olmalarını, sanata olan yansımasını bütün netliğiyle sayfalar arasında hissetmek mümkün.
İlerleyen sayfalarda eski İstanbul insanının sağlığa olduğu kadar ölüme de ayrı bir önem vermiş, her dinden, her kültürden hastaya acize ve ölüye saygı duyup sahip çıktığını görüyoruz.
Kuşkusuz bütün bu kültür zenginliğinde; boğazın muhteşem güzelliğinin önemi çok büyüktür. Liman kenti olması ticaretini olduğu kadar sosyal yaşamını da şekillendirmiştir. Kendine has faytonları, yandan çarklıları, tramvaylarıyla hala birçoğumuzun anılarında yerlerini korumaya devam ederler. .
Kitabın tanıtımına başlarken ‘Bir Zamanların İstanbul’u ‘ için muhteşem bir İstanbul tablosu olduğundan söz etmiştik. Bu tablonun taşıdığı asırlık değerler, renkleri ve ışığı anlatmakla bitmez. Her satırında bu günkü İstanbul’u düşündürüp, hüzünlendirecek ve bir parça telaşlandıracak sizleri. Kim bilir beklide telaşlanmanın ve başka bir İstanbul olmadığını kavramanın, küçük de olsa bir şeyler yapmanın zamanıdır. Mesela bu güzel kentin tarihini eserleştiren “ bir zamanların İstanbul’ u nu okuyarak başlayabilirsiniz.
S.Zeynep Karadağ
(Cumhuriyet Kitap’tan)
BİR ZAMANLARIN İSTANBUL’U
Sennur SEZER
Adnan ÖZYALÇINER
İnkılâp Yayınları
2007-05-17 · Kategori: Inceleme
İnceliklerin uzmanıydı...
|
70'li yılların sanat eleştirmeni Bedrettin Cömert, en son kardeşi Faruk Cömert Hava Kuvvetleri Komutanı olduğunda gündeme gelmişti. Neyseki yeniden yayımlanan kitaplarıyla bu önemli yazar ve eleştirmeni yeniden hatırladık.
|
Yolun ilerisinde kırmızı renkli bir Simca'da üç kişi bekliyordu. Cömert çiftinin arabası hareket edince kırmızı Simca da hareket etti. Volkswagen'in yolunu kesen Simca'dan iki kişi dışarı çıkıp araca ateş açtılar
11/05/2007 (125 defa okundu)
SENNUR SEZER (Arşivi)
O belalı 1978'in 11 Temmuz gününü nasıl unuturum? Ankara'nın dayanılmaz sıcağını bir anda buza döndüren cinayeti. Bedrettin Cömert, vurulmuştu. Türk Dil Kurumu'nun kurultayı sürüyordu. Aziz Nesin, Adnan Özyalçıner, Gülten Akın'ın da içinde olduğu bir grup yazar bir girişim için onu bekliyorduk. Onun yerine öldürüldüğü haberi gelmişti: Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Bedrettin Cömert sabah saat 08.45'de Ankara Gaziosmanpaşa, Karagöz Sokak'taki evinden çıkıp mavi renkli Volkswagen arabasına doğru yürüdü. İki adım arkasından İtalyan asıllı karısı Maria onu takip ediyordu. Arabalarına binip motoru çalıştırdılar. Yolun ilerisinde kırmızı renkli bir Simca'da üç kişi bekliyordu. Cömert çiftinin arabası hareket edince kırmızı Simca da hareket etti. Volkswagen'in yolunu kesen Simca'dan iki kişi dışarı çıkıp araca ateş açtılar. Çapraz ateş sonucu Cömert olay yerinde öldü. Karısı Maria ağır yaralandı.
Bedri, öldürülmeden birkaç gün önce Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi dekanlığınca, faşistlerin şiddet eylemlerini araştırmak için oluşturulan bir komisyona atanmış, ancak, 'can güvenliğinin bulunmadığını' söyleyerek bu görevi kabul etmemişti. Ölümü onun bu gerekçesinin kanıtı oldu. İnandığımız şey onun 'bilinen güçlerin desteklediği faşist kontra çetelerinin hedefindeki bir bilim adamı olarak katledildiği'ydi.
'Belki de büyük laflar edeceğim'
Sonrası hep tekrarladığımız acı senaryo... Kurultaydaki bir bölük yazarın İçişleri Bakanlığı'na yürümek isteyişi, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in başsağlığı için kurultaya geleceği haberiyle bir anlık duraklayış ve Ecevit'i kurultay adına karşılayan Aziz Nesin'in öldürülenlerin hesabını soruşu, bundan sonra gençler öldürülmesin diye, onların yerine öldürülmek isteğini dile getirişi... Zehir zıkkım bir eleştiri.
Her şey buğulu bir resim gibi şimdi. Yalnızca bir şairden dizeler. Bedrettin Cömert'in dizeleri:
Geçirdiğim bütün hastalıklardan sonra
Mutlaka ayırt edeceğim beni götürecek sancıyı
Daha gitmeden
Henüz korku çizgileri yüreğime akarken
Salt karımın yüzüne bakacağım
Eğer yalnızsam
Ve görünüyorsa
Alışamadığım yumuşaklığına gökyüzünün
Belki de büyük laflar edeceğim
Ölümden bile korkmadı desinler diye.
1951'de henüz bir ortaokul öğrencisiyken Varlık dergisinde yayımlanan şiirleriyle edebiyata giren Bedrettin Cömert, önemli bir estetikçi ve eleştirmendi. Döneminin hemen hemen tüm ilerici dergi ve gazetelerinde eleştirel denemeler yazarken şiirden caymaya karar verdi. Bunu da 4 Mart 1969 tarihli mektubunda Hasan Hüseyin'e "... ben şiirlerime güvenmiyorum artık. Şiirdeki duyarlığımı eleştiriye uygulayınca daha verimli, daha yararlı oluyorum. Kendimi ozan saymıyorum senin anlayacağın" sözleriyle bildirmişti. Kırık bir söyleyişle şiirlerini kötülemişti: "Gençliğimin ilk yapmacık heyecanlarından sıyrıldım artık" diye yazacaktır.
Şiirleri ölümünden sonra, 1979'da Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak adıyla yayımlanırken, Hasan Hüseyin (Korkmazgil) şöyle yazacaktı: "Felsefe, Estetik, Eleştiri... evet ama, bir de ozan yanı vardı Bedri'nin, ki çokları bilmez bunu. Yaygın deyimle, şiir onun ilk göz ağrısıydı. Ama o, hele de 70'lerden sonra, öbür alanlardaki yoğun çalışması yüzünden, şiire sen biraz şöyle dur, sevgilim demek zorunda kalmıştır. Günün birinde, yıllar yılı yazıp bir köşeye attığı şiirlerine dönebileceğine, onları gün ışığına çıkarabileceğini düşünüp durdu..."
27 Eylül 1940'da Samsun'un Vezirköprü ilçesinde doğmuş, ortaöğrenimini, parasız-yatılı olarak Sivas Lisesi'nde yapmıştı. Yükseköğrenimini, İtalya hükümetinin bursunu kazanarak, Roma Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yapmış, aynı üniversitede 'Son Elli Yılda Türkiye'de Sanat Eleştirisi' adlı teziyle de doktorasını tamamlamıştı.
Türkiye'ye dönüşünde felsefe doktoru olarak Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nde göreve başladı. 'Benedetto Croce'nin Estetiğinde İfade Kavramı ve İfadenin İletimi Sorunu' adlı ve sanatın yalnızca bir oyundan ibaret görülmesinin, zamanla, sanatın gerçek karakteri olan estetiği dışlayacağı odaklı teziyle de aynı kürsünün 'Doçent Doktor' sanlı öğretim üyesi oldu. (Bu tez ölümünden sonra, Croce'nin Estetiği adıyla kitaplaştı.) Çevirileri dışındaki ilk kitabı Estetik 1975'te yayımlandı. Cömert E. H. Gambrich'den yaptığı Sanatın Öyküsü ile Türk Dil Kurumu'nun 1977 Çeviri Ödülü'nü kazandı Aynı yıl Giotto'nun Sanatı yayımlandı.
Nesnel eleştiri temsilcisi
Giotto, insanlık ve tarih görüşüyle olduğu kadar, biçim ve üslup bakımından Batı resim tarihinin önemli bir dönüm noktası, ortaçağın ayaklarını yere bastıran ilk devrimci sayılır.. Bedrettin Cömert onu yorumlarken okuru her çağın insanına yepyeni bildiriler sunan , insanlığa yeni ufuklar açan biriyle tanıştırır. Çünkü Bedrettin Cömert Hacettepe Üniversitesi'nde düzenlenen bir seminerde sunduğu 'Sanat Kuramı ve Sanat Tarihçiliği' konulu bildirisinde tanımladığına benzer bir sanat tarihçisiydi: "Sanat tarihçisinin, gelişme eğilimini hiç bir zaman yitirmeyen bir duyarlık yeteneği, öte yandan, bu duyarlığı sürekli ayakta tutan, onu yeni boyutlara ulaştıran bilgisel birikim ve yorum bilincinin olması gerekir. Sanat tarihçisi tarihçi nitelemesine sığınarak ne çağından ne gününden soyutlayabilir kendisini. Biz geçmişin olaylarına ancak çağımızın yaşanmasıyla elde ettiğimiz görüntü perdesi aracılığıyla bakabiliriz. Sanat yapıtına sanatsal bilinçle ve duyarlıkta sızabilmek için kuramsal hazırlık zorunludur. Estetik bilimi büyük ölçüde bu kuram birikimini sunar fakat bununla da yetinilmemelidir. Sanat tarihçisinin, bir sanat yapıtını, estetik biliminin sunduğu araçlarla değerlendirip, gerçek tarihsel yerine oturtabilmesi için eleştirel bir tavırla yapıtlara eğilmesi gerekir. Dolayısıyla sanat tarihçiliği eleştirel mercekten geçtikten sonra, sanatsallığı saptanmış yapıtları yaratıldıkları çağ ve toplumla ilişkiye sokarak bu sanatsallığın nedenini açıklayan, bu nedeni önce yapıtın kendisinde bulup, sonra toplumun, toplumsal kültürel bağlamında gerçeklendirebilen bir etkinliktir..." (Bedrettin Cömert'e Armağan, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1980)
Cömert 'nesnel eleştiri'nin ülkemizdeki önemli temsilcilerinden biridir. Onun eleştiri yazıları da, şiirleri gibi ölümünden sonra, 1981'de Eleştiriye Beş Kala adıyla yayımlandı.
Cömert'in önemli çalışmalarından Mitoloji ve İkonografi de ölümünden sonra 1980'de yayımlanabildi. Bedrettin Cömert benim için önemli bir incelik uzmanıydı: "Sanatla, edebiyatla uğraşan kişinin, hele de toplumcu, devrimci bir görüşü benimsiyorsa, yalnızca dünya görüşünü oluşturan genel doğrultularla yetinmemesi, özel olarak sanat sorunlarının en ince ayrıntısına kadar eğilmesi zorunludur."
De Ki Basım Yayım'da uzun süreden sonra yayımlanan yapıtları hem bu incelikler uzmanını tanıtacak hem de onun ölümünün acısını tazeleyecek...
2007-03-31 · Kategori: Inceleme
S. Zeynep Karadağ
Üç yolculu bir yol ve belirsizliğin belirgin hüznü : yolculuklar
Yola çıkmak …Dönüp ardımıza bakmadan yolun gittiği ,kimi zamanda bittiği yere doğru yol almak .Her insan, hayatı boyunca en az bir kez olsun çıkmak istemiştir bu yolculuğa. Bazen kaçıp saklanma isteği ,bazen de kırılma noktası bir isyanın eyleme dönüşmesidir yolculuk.Gitmek istenilen yer ,çıkılan yol mudur aslolan yoksa alınan bir arpa boyu yolun hayal kırıklıkları mı ? Ve beklenen an gelmişse insan kendi yalnızlığını kuşanıp düşer o kaçınılmaz yola .Nereye mi ? Susanna Tamoro‘un kitabında olduğu gibi “yüreğinin gittiği yere “ beklide …Kimbilir ? Kendimizi taşıdığımız her yol içimize uzanan bir yolculuk değil midir çoğu zaman ?
Bu kez yola çıkan, attıkları her adımda kendilerine uzanan bu hüzünlü yolculuğun seyir defterine düşen şiirleriyle üç şair. Resim ve heykel sanatçısı Ferruh Alışır, Fatih Balcı ve Şinasi Güneş’in birlikte çıkarttıkları ilk şiir kitabı.”yolculuklar” Uzun yıllar sürdürülen dostluktan demir almış , soyutun somuta dönüştüğü bir gerçeklik kitabı.
Bir birine yakın ve bir o kadarda uzak üç adam, üç hayat . Sanatı hayatın kendisi olarak kanıksayan üç ay ışığı taciri. Bu yapıtla birlikte, ilk kez bir ortak kitaba imza atıyor ve üç ayrı yolculuk hikayesini okurla paylaşıyorlar.
Yolculukların en belirgin özelliği üç şairinde erkil bir yalnızlığı işlemesi diyebiliriz.Erkek egemen söylemine alışık olduğumuz, gündelik hayatta ise hiç alışık olmadığımız bir yalnızlık bu.Toplumda ki egemen erkek imajının bir anlamda diyetini ödediği bir içe dönüş ve egemen olanın tek kalması. Tepetaklak oluveren dünyalara kıstırılmışlık hissiyle işlenen şiirler.Kendi yaratıcı varlıklarıyla özdeşleşmiş üç ayrı sanatçıdan, erkeğin sosyal yaşamdaki yaralarına üç farklı yorumda demek mümkün.gerçekliğin im ve imgelerinden her bireyin çıkabileceği bir yolculuk ihtimali.
Kitabın ilk yolcusu ise
“Ağlamak, yaşamaktan daha cömertçe,
Döksün, tüm ağrılarımı bedenim,
İçindeki, acıya kavuşsun yeniden!”
Dizeleriyle yola düşen Ferruh Alışır.
1968 yılında İstanbul ‘da doğan ve halen İstanbul’da yaşayan sanatçı .
1987-1992 Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünden mezun oldu.1992-1995 yılları arasında da Mimar Sinan Üniversitesi, İçmimari Design Master Programını tamamladı.
Yazınsal sürecine Lise yıllarında deneme, öykü,ve şiirleri ile “Kel” dergisinde başlamış ilerleyen zaman içerisinde ise “Cumhuriyet Pazar“ ekinde,”Yeniyüzyıl Gazetesi”nde eleştiri yazıları yayınlanmıştır.
Şiirlerini Lacivert, Mevsimsiz ,Çalakalem, Bireylikler, Mavi Liman, Edebiyat Atölyesi, Mevsimsiz, Andız, Üç Renk, Sunak, Çalı, Berfin Bahar, Mühür, MorTaka dergilerinde okurla buluşturan şair bu kitap ta şair Ferruh Alışır’ı saklandığı yerden gün ışığına çıkarır.
Ferruh Alışır şiirlerinde ilk göze çarpan yalnızlık temasıdır diyebiliriz. Toplumda genellikle kadına biçilen yalnızlığın erkeğinde ruhunda derin yaralar açabildiğini açıkça ortaya koyan şiirler.Şair şiirlerinde Toplum ve birey arasında ki dengesizliğin o amansız çatışmalarına değinir ve özne kimi zaman kendi kimi zamansa içinde unutulmuş bir çocuktur. Bu yüzdendir ki ağlamaktan korkmaz Ferruh Alışır.Kendi değimiyle ağlamak ona genetik mirastır “ve gözyaşları kadar sevindirici ne olabilir diye bir düşün!” derken düşünsel açısını ifade etmekten ve gözyaşı dökmekten çekinmez..
Ferruh Alışır’ın yolculuğu daha çok geçmişe uzanır .Hatta Freud’un dediği gibi ”to the womb!” yani döl yatağındaki karanlığa dönüşe kadar inen bir yolculuktur “döl bence bize sunulmuş en titrek ben “ ve “döller…döller ! erkimden arta kalan kurumuş sahte deliller” dizelerinde olduğu gibi kimi zaman varoluşun özüne iner ve yer, yer şimdiki zamanda geçmişi sorgulayan o çocuğa rastlarız yine.”bir anne düşünün verdiği sevgi sancı/ben hep kaçtım” ve “yavaşlayan zamanın,beni geride bıraktı / geçmişse sadece bir masaldı” .Ferruh alışır şiir de hayatın görünmeyen yüzüne ayna tutar ve kendine özgü bir analitik açıya ağırlık verir.
“geniş kenarlı bir karanlık önerdim
üstü,battaniyeler ile örtülen gecede.
Sökülen dişlerim aktı,
Dar sokaklarında geçmiş kalabalığımız
Arka farları karanlık bir ev,
Bizi unutmadı.”
Alışır’ın dizelerinde sıra dışı imgeler ve ben söyleminin hakim olduğu bir konuşma dili dikkat çekicidir. Sık ,sık sorular sorar ve yanıtlarsa bazen sorunun içinde saklıdır . Her yaşanmışlığın soru cevaplarıyla okuru da bu sorgunun içine dahil eder.İster istemez durup düşünürsünüz ben olsaydım ? .işte şairin bu sorularından bir kaçı: “düşük mü bu ? kaç keder ? kaç insan eder?”, “geri geliyor yolcular nedense ?/ arkalarında bağlanmış bavullar kimin yükü kimin yarası?”Kendi içselliğinin ön plana çıktığı şiirleri biçimlendirense , korkuları ve özlemleridir diyebiliriz.Modern bir anlatımın yanı sıra ritmik bir duygusal ve düşünce dengesi dikkat çekicidir. Genellikle mistik fenomenler içeren ironiler yapar ve gerçekle düşün sınırlarını kaldırarak şiire iç içe geçmiş farklı bir boyut katar.Buna en güzel örneklerden biri” özgürlük mektuplara pul(küçücük küstah şey) “dizesini verebiliriz.Aşk ise koptukça düğümler attığı ve atılan her düğümün canını daha da çok yaktığı hayatla arasındaki o narin büyülü bağ.Tıpkı “o kadından gelen kokular,o iğrenç gökyüzü,o sevilmemiş adam!”ve “aşk krizi,kalp krizi fark etmez” dediği gibi ,yansıttığı aşktan arta kalan sancıya ve kırgınlığa yeniden, yeniden dokunur.
Devam:
2007-03-31 · Kategori: Inceleme
Baştarafı >>>
Ferruh Alışır ,şiiri alışılmış kalıpların dışına dökerken bir bakıma kuralsızlığın kuralını biçimlendirir , okura zengin imajların ardına gizlenmiş aşina olduğu çocukluk ve gençlik yıllarının iniş çıkışlı göçyollarını duyumsatır. Şiirlerinde yollar kimi zaman soluk alıp vermek kadar anlık kimi zamansa asırlık bir kısır döngüde kurşun kadar ağırdır.”esirlerinden en iyisiyim artık / dudaklarım, söylemlerime kararsız / edebiyat üstünden, göç ediyorum ! /bu son zamanım ,/ yırtılmış bacaklarına dolanır elim!/ gecelerin ,geceliğini çıkar vebalı kadın !/ boşalıyorum ona doğru yağmur gibi--- geldin mi ? şairin aşk, acı, yalnızlık ve kendiyle kavgasında, zaman kavramı genellikle mekansız yada fludur . Zamanı geçmişten bu güne taşır, ancak mekanlara dair çok fazla ayrıntı kullanmaz ve yaşanmışlığın duvarlarını koyu renklere boyar.Orada sadece kendisi vardır ve kapıları kapalıdır ,dışarıya çıkmadığı gibi içeriye de kimseyi almak istemez. Odalar Evler sokaklar sadece nesnel bir anlam taşırlar ve şairin kuytularıdır bir anlamda. Adını koymaz.”şimdi geçecek zaman? /hani nerden? /vurdumduymaz bir vakit alacak son çay./günlerdir bahçelerdeyim./ve bekliyorum zaman alacak aşk / silmek uğruna çocuklardan / aldığım borç /oynayacak, derinde kalmış sevgiler /acınacak bir haldeyim.”
Kitabın ikinci bölümünde bir son dakika yolcusuna rastlıyoruz.Fatih Balcı.
“neyi toplasam geriye her şey kalıyor”
Fatih Balcı,Ferruh Alışır’ın şiirlerinde ki öfkeye karşın alabildiğine sakin dizeleriyle çıkıyor karşımıza. Çıkılan bu yolculuğun beklide en içe kapanık yolcusu gitmekle kalmak arasında kararsız ve henüz çıkılmayan yolculuktan yorgun beklide.
Fatih Balcı 1966 Aydın doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Resim Anasanat Dalı mezunu .şair Halen Çanakkale Onsekiz Mart Üniversite’sinde Öğretim üyesi olarak çalışmakta ,Resim ve Güncel Sanat formlarında çalışmaların yanı sıra sanat eleştirisi yazıları yazmaktadır. Yolculuklar ise şairin çıktığı ilk şiir yolculuğu.
Şiirlerinde romantik bir ben söylemi ve samimi bir serzenişin varlığını hissettiriyor. Ve yine kendi kalabalığında yalnızlığın izleri. “bedenim burada ruhum geçmişte ölüyor” düne çıkılan bir yolculuğun hazırlıkları ,biraz telaşlı ,biraz şaşkın ve belki de gitmekle kalmak arasında bocalayan şiirler. Düne öykünürken geçmişi incitmekten korkuyor ama bir yandan da içinde saklı ne varsa şiirlerinde gün yüzüne çıkıyor. İmge seçimi ,nesnelere olan bakış açısı daha geleneksel bir tarzı benimsediğinin ve modern bir ritmin izlerini taşıyor.”dünya her sabah gebe kalınca güneşten/yaşamak sancıyan bir eylem oluyor bizim için” bireyden çok toplumsal bir yaklaşımı hissettiren Balcı her ne kadar karamsar bir tablo çiziyorsa da umutsuz olmadığını her fırsatta vurgular.”bense beyaz saçlı bir bahtiyardım / saçlarını karıştırdıkça tavşanlar çıkartan” dizesinde olduğu gibi yaşama sevincinin teslimiyetçi memnuniyet anlarının altını de çizer. Ve zamanı her ne kadar eleştirel bir yakınmayla ifade etse de hayata küskün değildir ”yürüyüp gideyim diyorum hayat bana bitişiyor”
“ Dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman ,gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız” der Rafael Alberti .Fatih Balcı’ nın şiirlerinde zaman ,zaman bu sürgünlük duygusuna rastlarız ”ve söyle bana her güzel şeyin ardından /niye tükenesim geliyor” . Dönüşü olmayan bir yolun yorgunluğunu çeker ve hep bir çaresizliğin hüznünü yansıtır. Onun için birkaç hayat gereklidir insana ,çünkü tek bir hayata gerçekle düş sığmaz .Şiirleri dünü bu günü ve yarını yaşayabileceği birden çok hayata duyulan özlemdir ”ve aklımda bir sözcük:iki /iki atlı fırlıyor çünkü göğsümden /biri doğuya gidiyor /öbürü hep size varıyor” ve “ iki yıldız düşüyor çünkü yere/biri omzumu kesiyor /sıcak acılarım oluyor /biri gözleriniz gibi /uzaktan bana yol gösteriyor”. Hayatın yalanlarına göz yumuşluğun suçluluk hissini anlatır ve dizeleriyle suçluyu olduğu kadar masumu da ihbar eder .Kimi zaman elinde Donkişot’un kılıcını görürüz, sadece kendi yaralarını kanatmak için savurur onu . Şiiri hayatın aynasıdır ve aynaya baktığında gördüğü bir çok anıyı hırpalamayı sever . Anlatmak istediği ana tema öğrenilmiş çaresizliğin bireyde öğrenilmiş yalnızlığa dönüştüğü hayatın şartlı reflekslerine karşı edinilmiş mutluluk oyunudur ve hemen her şiirde bireyin yapabilme ya da yapmış olabilme isteğini, bir bakıma okurun kendinden beklentilerini dile getirir.
“bir eczanın çift yüzü gibidir dilim
ovalasam düzelirdi aynalarda suretimiz
sözcüklerle oynasam gülümserdi zaman
temiz elbiseler giyinsem güneşi kandırabilirdim
ama boşanmıştır gövdemdeki zemberek
yüzümde gezinen akrep yanlış bir zamana takılmıştır
bu gün için yalnızca
huzur kaçıran bir iniltiyim”
Mekanları soyut bir o kadarda güçlüdür . Evler sokaklar her karşılaştığı obje ona dünü anımsatır.Şiirlerinde anlam bütünlüğü ve akıcılık ön plandadır. Her ne kadar modern bir dil kullanmışsa da klasik şiirin etkilerini görürüz. İlhan Berk “ her şairin bir kenti olması gerekir” der .Ve her şairin olmasa da biz biliriz ki Fatih Balcı’nın şiirleri İstanbul ve Diyarbakır kokar.”bilmiyorum belki tren istasyonunda bilet kesen biriyim /belki gömleklerini Diyarbakır’da yıkayan / şiirine İstanbul batıran bir deliyim”
Fatih Balcı’nın şiirlerinde “ alienation “yani kendine yabancılaşmanın yaşandığı bir süreçden de söz etmek mümkün.Şair kimi zaman bu yabancıyla çatışma halindedir ve kimi zamansa sessizce yanından süzülür gider ki ifade tarzındaki sesleniş biçimi okuru da bu yabancılaşmaya dahil eder .
“açtığım kapıların ardında bir yabancı gibi duruyorsam
merakla araladığım dalların arasında kayboluyorsam
vardığım yerde
göçebe çadırı gibi eğreti duruyorsam
işte Alfonso
böylece açıklıyorum her şeyi”
Şiirlerinde zaman kavramı öncesizlik ve sonrasızlık olarak çıkar karşımıza ve geçmişle bu gün arasındaki o asırlık an , karamsarlığın kaynağı olduğu kadar hayata tutunuşunda çıkış noktasıdır. Biten yerden başlayan koptuğu yerden düğümlenen iç içe geçmiş özgürlük ve hapsoluş.”kucağımda birbirini tutmayan düşler/doğuştan böyle bir ikizim hep yanımda /en acıtan bakışımla”
Ve kitabın kaçak yolcusu:Şinasi Güneş
“zamanın yırtmacından girelim o zaman
tatlı bir kayboluş için”
Şair Ataol Behramoğlu bir söyleşisinde ”şairin şiiri,onun kişiliğidir ,bütün hayatıdır.bu anlamda şiirsel yapının neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum ;yaşayan ,kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizma” demişti. İşte tamda bu noktada şair için şiirlerinin kendi kimyası olduğunu söylemek mümkün.Dizelerinde belirgin bir agnostisizm hakimdir. Hayatı çarpıp bölmüş ve adeta bir deney laboratuarına dönüştürmüştür. Deneylerindeki kontrol grubu ise giderek yabancılaştığı çevresidir.anlaşılmaz olduğunu düşünür ve şiirleri hüznün merkezine düşer.O bir decod yani hayatın şifresini çözendir ve bir o kadarda çözülemeyen.
“güneşin uzandığı
beyaz bir tenin merkezinde
düşümün seyrini bulmuştum
felaketini giyinmişti doğa
uzayın geometrisi çatlamış
döl yuvarlağı bir gezegen
artakalmıştı zamanın rahminden
ürkmüştüm”
1968 yılı Manyas doğumlu Şinasi Güneş Halen İstanbul’da yaşıyor.
Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Heykel Anasanat Dalı'ndan 1988 yılında mezun oldu ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde 1992 yılında yüksek lisans eğitimini tamamladı.
Performans sanatı , posta sanatı , enstalasyon, video sanatı, resim, heykel ve fotoğraf sanatı üzerine ağırlıklı olarak çalışmalar yapan Güneş aynı zamanda 2005 yılında gerçekleşen “Takıntı” konulu uluslararası işitsel video art festivalinin küratörüdür. Birçok ulusal ve uluslararası galeri ve müzede eserleri sergilenmiş ve koleksiyonlara dahil olmuştur. Kendisi Ebenzin güncel sanat e-zini’ ni Coşkun Sami ile birlikte 2005 yılından bu yana yayınlamaktadır. Bunun yanısıra dergi ve sanat fanzinlerin de sanat ile ilgili yazılar yazmaktadır.
Eserlerinde Ferruh Alışır ve Fatih Balcının şiirlerinde de rastladığımız belirgin erkil bir tek kalış temasından söz edebiliriz.Şair sıra dışı imgeler ve nesnelerle özdeşleşen bir çevreye öykünür.Özellikle aşk ve cinselliğin soğuk yüzüne tutulan spotlar görürüz.Hayatı salt duygusal değil bir o kadar da düşünsel yergilerle irdeler.”yalnızlığa küsmüş bir eşcinselin /gece avına çıkması / kalıtsal bir yaradır /iniltilerimizin duyulmaması/yakarışıdır dadacı bir şairin /her şey soğuk soğuk ve boş/ hepsi bu” Şinasi Güneş “dadacı şair” nitelemesiyle ,şairin umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefeye olan, bireysel tavrını da gösterir
Şairin hayatla arasında dikenli telleri vardır ki çoğu zaman ruhunu kanatır. Ve duyduğu can acısı onu bir çok kavramdan uzaklaştırıp,hayatı sert bir dille ifade etmesine yol açar.Kadın ve cinsellik duygusallıktan sıyrılarak nesnel bir boyut kazanır “ben ineklerin sevişmesini izlerdim sabahları “ ve “ ve çiftlerin orgazmıyla kirlenen sahili” dizelerinde olduğu gibi .
Ve dikenli tellerin öteki yüzünde kalan diğer insanlar. Maske ve boyalı ruhlarıyla kalabalığa karışmış sahte yüzler. Günümüz bireyine bulaşan amansız virüs : ben merkezli uzak dünyalar. Sevgi ve dostluk kavramlarının toplumdan uzaklaştıkça açtığı büyük uçurum ve uçurumu dolduran bireysel yozlaşma.
“zebercet e dönüşmüş papağanlar
sosyal yaşam olarak”
Şinasi Güneşin şiirlerinde , genellikle soğuk kanlı söylevsellik hakimdir diyebiliriz. Dizelere yansıttığı bireyi bütün varlığıyla ortaya koyar.Aşkı ve kadını anlatırken zaman, zaman alaycı zaman ,zamansa başına buyruktur kelimeler.Ancak ölüme ve onun karanlığına dokunurken garip bir ciddiyete bürünür ve aralık kapı bırakmaz. “insanların arasında boğuldum /ben zaten hep yaşlı oldum/yanıtsız sorular sordum /kendi kendime /dar boğazlı siyah resimlerde /ölümün dişlerini boynuzlamakla geçti yıllarım /sahillerin görkeminde unuttum unutuldum.” Otoriter sosyal dayatmalara antiotoriter bir başkaldırıdır şiiri “evet unuttuğunuz bir şey vardı /küsmüş bir talihi kandırmaya yetmeyecek olan varlığınız aykırılığınız” dizesinde olduğu gibi çevresindeki hayatları yargılamaktan geri durmaz hatta dizelerdeki rahat ifade tarzından bunu yaparken hayli keyif aldığını da düşünebiliriz.
“kanayan hücrelerde
yarım kalmış bir kitaptır
çığırtkan sayfalarıyla
uyumadan uyuduğumuz
kırılacak bir daldı
kayıp unuttuğumuz”
Üç şairin dostluğundan “söz uçar yazı kalır” deyimine güzel bir örnek , sıra dışı bir kitap ve içinize doğru uzanan bir yol. İyi “yolculuklar”
Yolculuklar
Ferruh alışır
Fatih balcı
Şinasi güneş
Ege Basımevi /94 sayfa
2007-01-11 · Kategori: Inceleme
MEMET ALİ ALABORA- (MUSTAFA )
25 Kasım 1977 İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarını bitirdi. Yıldız Teknik Üniversitesinde master yaptı. Oyuncu Betül Arım ve Mustafa Alaboranın oğludur. Çöpçatan, Damdaki Kemancı, Batı Yakasının Hikayesi, Shakespare, Orhan Veli, Acaba Hangisi adly tiyatro oyunlarynda rol aldı. Liseden sonra üç yıl boyunca A Takımında haberci olarak görev yaptı. Greenpace aktif olarak desteklemektedir.
ROL ALDII DİZİ FİLMLER:
KARA MELEK(1996), YILAN HİKAYESİ (1999), CANIM KOCACIĞIM (2002), HAYALET( 2004), KASIRGA INSANLARI (2004)
ROL ALDIĞI SİNEMA FİLMLERİ:
KAYIKÇI (1998), SIR ÇOCUKLARI (2002), ABDÜLHAMİT DÜŞERKEN(2002), HABABAM SINIFI MERHABA(2003), AYIN KARANLIK YÜZÜ (2004), ŞANS KAPIYI KIRINCA (2004), HABABAM SINIFI ASKERDE (2004), MASKELİ BEŞLER (2005), HABABAM SINIFI ÜÇBUÇUK (2005), DONDURMAM GAYMAK (oyuncu eğitmenliği) (2005), EVE DÖNÜŞ (2006)
SİBEL KEKİLLİ : (ESMA)
16 Haziran 1980 yılında Almanyada doğdu. 2004 yılında Fatih Akının Duvara Karşı adlı sinema filmiyle uluslar arası bir vizyona sahip oldu. 54. Uluslararası Berlin Film Festivalinde altın ayı ödülüne layık görüldü. Tom Hanks in En İyi erkek Oyuncu ödülünü aldığı 13. Hamburg Bambi ödüllerinde En İyi Kadın Oyuncu ödülüne uzandı. 2004 yılında Almanyaının en önemli 100 kişisi arasında 33 üncü sırada yer aldı. 2006 yılında Hürriyet Gazetesi Altın Kelebek ödülü kazandı.
ROL ADLIĞI SYNEMA FİLMLERİ:
DUVARA KAR?I (2004) , KEBAB CONNECTYON (2005), KIZ YOLCULUĞU WINTER JOURNEY-WINTERREISE (2006), EVE DÖNÜŞ (2006)
ALTAN ERKEKLİ: (HOCA)
1975 yılında Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'ne girdi. AST sanat yaşamı da aynı yıl başladı. 1985-1989 yılları arasında Devlet Tiyatrolary Çocuk ve Gençlik Tiyatroları bölümünde çalışan sanatçı, 1989 yılında yeniden AST'a döndü. 1982 ve 1996 yıllarında Sanat Kurumu En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri'ni kazandı. "Ana", "Zengin Mutfağı", "Sakıncalı Piyade", "Küçük Adam", "Ne Oldu Sana", "Komün Günleri", "Yaz Misafirleri", "Galile", "Rumuz Goncagül", "Ayak Takımı Arasında", "Mefisto Yolcu", "Salpa", "Ay Karmela", "Yer Demir Gök Bakyr", "Bir Ceza Avukatının Anıları","Pazar Keyfi", "Kardeş Sofrası" adlı oyunlarda rol aldı. "Dolap Beygiri", "Mavi Sürgün", "Deniz Gurbetçileri" ve "Kurtuluş" adlı yapımlarda rol aldı. 1996/1997 döneminde "İnadyna Yaşamak" ile Altan Erbulak ve Tiyatro Eleştirmenleri Birliği ödüllerini aldı. Sanatçı DTCF Tiyatro Oyunculuğu Bölümü Ana Sanat Dalı'nda öğretim görevlisi olarak çalıştı. BKM Oyuncuları arasyna AST'daki görevine veda ederek katılan Erkekli, "Bir Demet Tiyatro" adlı dizide de rol alyyor. "Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü" ve Bana bir şeyhler Oluyor adlı tiyatro oyunlarynda da sahneye çıktı.
ROL ALDIĞI SİNEMA FİLMLERİ:
VİZONTELE (2000), VİZONTELE TUUBA (2003) , ANLAT İSTANBUL (2004), ORGANYZE İŞLER (2005), UNUTULMAYANLAR (2006), SINAV (2006) , EVE DÖNÜŞ (2006)
SAVAŞ DİNÇEL (SACİT)
İstanbul Erkek Lisesinde ve İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Bölümünde okudu. Tiyatro okuduğu yıllarda amatör olarak karikatürle uğraştı. İlk kez İstanbul şehir Tiyatrolarında profesyonel oldu. Münir Özkul Tiyatrosu, Akara Sanat tiaytrosu, Gen-Ar Tiyatrosu, Miyatro Vatandaş Tiyatrosunda çalıştı. şehir Tiyatrosunda çalışırken 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla şehir tiyatrolarından uzaklaştırıldı. Bir süre tiyatroya ara vererek Güldürü Üretim Merkezinde profesyonel olarak karikatür çizmeye başladı. Üç yıl Günaydın Gazetesinde Tonton adlı bant karikatürü çizdi. Şan Müzikholünde ve Ali Poyrazoğlu Tiyatrosunda çalışırken Danıştay kararıyla şehir tiyatrolarına geri döndü. Oyuncu ve yönetmen olarak çalışmaya devam etti. İki karikatür sergisi açtı. ?Çizgilerle Nazım Hikmet? adlı çizgi roman türünde bir kitabı bulunmaktadır. 2001 yılında Dar Alanda Kısa Paslaşmaları filmiyle 8.ÇASOD En İyi Erkek Oyuncu, 20.İstanbul Film Festivalinde ?En İyi Erkek Oyuncu ve 22. Siyad Türk Sineması ?En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine layık görüldü.
ROL ALDIĞI DİZİ VE SİNEMA FİLMLERİ:
1975: HABABAM SINIFI, 1977: HABABAM SINIFI TATİLDE , 1979: GÜL HASAN , 1980: İTTİHAT VE TERAKKİ , 1981: HABABAM SINIFI GÜLE GÜLE , 1983: ÜÇ YSTANBUL , 1984: KIZLAR SINIFI, 1985: AŞIK OLDUM, 1986: MERDO?LU ÖMER BEY, 1987: ATEŞBÖCEĞİ, 1989: BİZİMKİLER, 1994: ÇÖZÜMLER, 1995: OĞLUM ADAM OLACAK, AZMİ , 1996: KURTULUŞ, 1997: AĞIR ROMAN, 1998: CUMHURYİET; 2000: ÇEMBERLER, SİNEKLİ BAKKAL, BİZİ GÜLDÜRENLER, ABUZER KADAYIF, DAR ALANDA KISA PASLA?MALAR , 2003: PEKİ OLUR ŞEKERİM, 2005: BİR SALKIM ÜZÜM, ÖLÜMÜNE SEVDALAR 2006: EVE DÖNÜŞ
PERİHAN SAVAŞ: (ANNE)
Beş yaşında İstanbul şehir Tiyatrosu Çocuk Bölümü'nde sahneye çıktı. On yıl tiyatro ile ilgilendi ve "Küçük Prenses, Romeo ile Jüliyet, Kibarlık Budalası gibi daha birçok oyunda rol aldı. 1971'de "Şehzade Simbad Kaf Dağında" adlı filmle kamerayla tanıştı. 1972'de "Korkusuz Beşler" filmiyle başrole yükselerek sinemaya geçti. "Bedrana" filmindeki rolünden ötürü Çekoslovakya'da "CIDALC Ödülü" ile 1974'te Antalya Film Şenliği'nde "en iyi kadın oyuncu" ödüllerini kazandı.
ROL ALDIĞI DİZİ VE SİNEMA FİLMLERİ:
1972: NAMUS, MALKOÇOĞLU KURT BEY, SEV DEDİ GÖZLERİM, VUR, KORKUSUZ BEŞLER, AŞKA SELAM KAVGAYA DEVAM, ATMACA MEHMET, İYİ DÖVERİM KÖTÜ SEVERİM, KATERİNA 72, SERSERİ KRAL, PARA, KANLI DEĞİRMEN, 1973: BEBEK YÜZLÜ, GÜÜLERKEN AĞLAYANLAR, KUŞÇU, ÇARESİZLER, KIZIN VARSA DERDİN VAR, NEFRET, SOĞUKKANLILAR, YEMİN, YEDİ EVLAT İKİ DAMAT, 1974: HOSTES, ESİR HAYAT, SEVMEK, SEZERCİK KÜÇÜK MÜCAHİT, BEDRANA, EVET Mİ HAYIR MI, DERTLER BENİM OLSUN, TAŞRALLI KIZ, GEREK, ÇILGIN ARZULAR, ENSİZ YAŞANMAZ, ZAFER KARTALLARI , 1975: BEŞ MİLYONCUK BORÇ VERİR MİSİN, ÇAPKIN KIZLAR, DELİ KIZ, İNTİHAR, BİTİRİMLER SINIFI, KADER YOLCULARI, 1976: İKİ KIZGIN ADAM, SEVDALILAR, SŞLAHLARA VEDA, ANALAR ÖLMEZ, PERİŞAN 1977: SEVGİLİ OĞLUM, SİLAH ARKADAŞI, ŞEREF SÖZÜ, SATILMIŞ ADAM, 1978: ÖLÜM GÖREVİ, ÇYLEKEŞ, LEKELİ MELEK, YIKILIĞ, KILIÇ BEY 1979: KÖŞE KAPMACA, VAH BAŞIMIZA GELENLER, FIRAT, YUVASIZ KUŞLAR, KARA ÇADIRIN KIZI, KARA YAZMA , 1980: AYRILIK KOLAY DEĞİL, YARABBİM, ÇİLE, 1981: SENİ YAKACAKLAR, 1982: YALAN, 1984: KAŞIK DÜŞMANI, GÜNEŞ DOĞARKEN, 1985: KERİZ, ALKOL, KIRLANGIÇ FIRTINASI, SOSYETE ŞABAN , 1986: SU, AŞK VE KİN, HASTAHANE, BİR DAHA UMUT ; CENNET GÖZLÜM, ARKADAŞIM VE BEN, SİS, TOPRAĞIN GELİNİ, YARINSIZ ADAM, İPEKÇE ; 1988: ALLAH DÜŞÜRMESİN, YAĞARKEN ÖLMEK, ARKA EVYN YNSANLARI, SAPIK KADIN 1989: ZULÜM TRENY, BEKLEYİŞ, KARILAR KOĞUŞU, MİNYELİ ABDULLAH 1990: OY BEBEK, KIRALIK ANNE, MİNYELİ ABDULLAH 2, 1991: ACILAR VE ARZULAR, YARINA ÜLÜMSEMEK, 1992: SEVDALARIN ÖLÜMÜ, 1996: SEVDA KONDU, KÖPEKLER ADASI, 2000: ANA KUZUSU, KARAKOLDA AYNA VAR, EL KIZI, GELİNLİK KIZ, SAVUNMA, 2001: KIMYACI, SULTAN, 2002: KARDELEN, YALANIN BATSIN 2003: UMUTLARIN ÖTESİ, EVLAT , 2004: ÇALINAN CESET, HARPUT GÜNEŞİ, FIRTINA HAYATLAR, GECE YÜRÜYÜŞÜ, 2005: KAMERANIN ARDINDAKİ KADIN: BİLGE OLGAÇ, YANIK KOZA, ŞARKILAR SUSMASIN 2006: EVE DÖNÜŞ
EVE DÖNÜŞ , bundan yaklaşık 9 yıl önce, filmin aynı zamanda yönetmen koltuğunda da oturan Ömer Uğur tarafından kaleme alındı. 12 Eylül 1980 darbesinin, sıradan yaşamlar üzerinde yarattığı yıkıcı etkiyi, kendi mizahi ve duygulu yorumuyla ele alan Ömer Uğur, filmin senaryosuyla önce Yunus Nadi, ardından Montpellier Film Festivalinde Avrupanın En İyi Film Senaryosu ödülünü aldı.
Beyaz Perdeye kimsenin taşımaya cesaret edemediği Eve Dönüş projesine toplumsal sorumluluk bilinciyle yaklaşan yapımcı Hayri Aslan, Birilerinin artık bu öyküleri anlatması gerekiyordu diyerek, filmi güçlü bir cast ve yüksek bir prodüksiyonla yapılandırdı.
Hiçbir siyasi kimliği, görüşü ve bilgisi olmayan sıradan bir fabrika işçisinin, darbe yıllarında yaşadığı traji-komik öyküsünün en önemli karakteri Mustafa için yapımcı ve yönetmenin oyuncu seçmelerinde üzerinde durduğu farklı erkek oyuncularla da görüşmeler gerçekleştirildi. Bu görüşmeler içerisinde Memet Ali Alaboranın senaryoya karşı gösterdiği duyarlılık ve heyecan, Mustafa karakteri üzerinde daha fazla düşünmeyi gerekli kılmadı. Bu filmde yer almak çok önemli. Dahası bu benim için bir sorumluluk diyen Memet Ali Alabora, Mustafa karakterini hızla benimsedi. Mustafanın kendisi gibi işçi olan eşi Esma karakteri için de aynı zamanlama içerisinde yapılan oyuncu seçmeleri sırasında Duvara Karşı Filmiyle dünya çapında bir referansa sahip olan oyuncu Sibel Kekilli, Anlatacak hikayesi ve davası olan Türk yapımı bir dönem filminde yer alırım diyerek, Esma karakterine hayat vermek üzere projeye katıldı.
Darbe yıllarının Türkiyesini siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda inceleyen profesyonel bir araştırma ekibi oluşturuldu. Aydın Saymanın başkanlık ettiği, tarihsel araştırma grubunun çalışmalarıyla filmin, o yıllardaki güncel dokusu, sokakta ve siyasette görünen fotoğrafı, karakterlerin psikolojik profili netle?erek belirmeye bağladı.
Beykozda Sümerbank Eski Kundura fabrikasında yaklaşık üç ay süren profesyonel bir teknik ve sanat çalışmasıyla dev bir film platosu kuruldu. 45 gün süren film çekimleri aralıklı olarak bu platolarda gerçekleştirildi.
Film çekimlerine başladığından itibaren Mustafa karakterinin yaşadığı olaylar örgüsünü takip ederek kilo vermeye bağlayan Memet Ali Alabora, film bitti?inde tam 9 kilo vermişti.
Çekimler boyunca polis arabası, silah, kostüm gibi lojistik desteği İstanbul Emniyet Müdürlüğü sağlarken, 78liler Vakfı da döneme ilişkin ayrıntılarda yapıma katkıda bulundu. Ayrıca Kültür Bakanlığı ve Eurimage da filme yapım desteğinde bulundu.
SYNOPSYS
Mustafa ve Esma 5 yıllık evlidirler. Görkem adında bir de kızları vardır. Karı-koca ikisi de işçidirler. İkisinin de küçük Umutları, küçük düşleri vardır. Politikayla, sağla-solla hiçbir ilgileri yoktur. Sadece çalıştıkları fabrikaya zorunlu üye olmuşlardır. Aldıkları televizyonun taksiti bütçelerini fazlasıyla sarstığı için, yaklaşık bir aydır ikisi de faza mesaiye kalmaktadırlar. Vardiyaları çakışmadığı için birbirlerini fazla görememekte, evin içinde birbirlerine notlar yazıp bırakarak haberleşmektedirler. Görkem de anneannesinin yanında kalmaktadır.
Mustafa’nın fabrika dışında yaptığı tek şey okey ve at yarışı oynayıp futbol takip
Etmektir. Esma da her tavrıyla Mustafa’ya uyduğu için iyi anlaşmakta, günlerini gün etmektedirler. Tek sorunları kendilerini evden çıkarmak isteyen ev sahipleri ve eve aldıkları renkli televizyonun taksitidir. Televizyonları, çocukları ve kendileriyle mutludurlar. Yıllardan 1980, aylardan eylüldür.
Sokaklarda olaylar, geceleri silah sesleri, Mustafa, bu olayları çıkartanlara hasta oluyordur. Bir gün birilerinin bu gidişe dur diyeceğini düşünüyor, arkadaşlarıyla bunu tartışıp, bunu savunmaktadır.
Esmayla vardiyalarının çakışacağı müşterek tatil günleri olan Cuma gününe arkadaşlarıyla bir piknik organize eder Mustafa. Gülhane’de! Hem de rakılı bir piknik. Ama Cuma günü kalktıklarında, onları sabahleyin radyoda Hasan Mutludan, sokakta askerler karşılar. Darbe olmuştur. Memleket kurtulduğu için sevinmişler, piknik iptal olduğu içinse üzülmüşlerdi.
Şu ihtilali çalıştığımız güne denk getirseydiler de biz de bedavadan bir gün evde kalsaydık diyecek kadar rahattırlar. Borcunu henüz ödemedikleri televizyonda bildiriler , anonslar, tamimler?.Dışarıda tutuklanmalar, ihbarlar? ama Mustafa ve Kayınpederi Kore Gazisi Sacit Bey, durumdan memnundurlar. Y? yerinde ve mahallede tutuklamalar, göz altına almalar? Ama Mustafa ya göre her tutuklamanın mutlaka gerekçesi ve her tutuklananın Mutlaka bir bağlantısı vardı.Yoksa insanları niçin gözaltına alsınlar ki. Elbette suçlular cezalarını çekecekti.
Ama bir gece bağlantısı olmadığı halde Mustafayı da alırlar. Artık o Mustafa değil, Örnektepe Halk Komitesi Bağkanı Şehmuz kod adlı siyasi bir suçludur. Ardından sorgulamalar, soruşturmalar, yüzleştirmeler. Her şey Mustafanın şehmuz olduğunu göstermektedir.
Mustafa artık içinden çıkamayacağı bir karabasanlar dünyasındadır. Mantığın, aklın ve her şeyin iflas ettiği bir dünya.Üstelik en yakın çevresi bile Mustafanın şehmuzluğunu sakladığına inanmaktadır.
22 gün sonra salındığında Mustafa da artık kim olduğunu bilmiyordur. Mustafa mı, şehmuz mu?Artık i?siz, yalnız ve yitiktir. Bir eylülzededir o. Üstelik içeride tanıştığı Hocaya verdiği bir söz, yerine getirmek zorunda olduğu bir görevi vardır.
Sıradan insanların eylül hikayesini anlatan bu senaryo, sindirilmiş, susturulmuş ve sürüleştirilmi? Türkiyeli insanların seksenlerdeki trajik- komik durumunu anlatmaktadır
http://www.evedonusfilm.com/basinda.php#
2006-12-03 · Kategori: Inceleme
Orhan Pamuk kıssası veya aşırılıklar toplumu
|
Alman ARD Televizyonunun Orhan Pamuk belgeselinden.
|
Orhan Pamuk büyük bir romancı. Romanın gerek 19. yüzyılda gerekse 20. yüzyıl sonunda ortaya çıkan bir asırlık geleneğini olağanüstü bir başarıyla özümlemiş bir edebiyatçı. Buna mukabil, siyasal bir duruşu da var. Oysa Türk basınının başyazarları da, köşe yazarları da bunu kabul etmiyor
05/11/2006 (1028 defa okundu)
HASAN BÜLENT KAHRAMAN (Arşivi)
''Orhan Pamuk'un Nobel ödülünü alması yankı yaratacaktı, yarattı; her ne kadar 'istediğimiz' tarzda olmasa da..." gibi bir cümle kurduğum zaman yaşanan tartışmanın tam da ortasında bir yere yerleşiyorum. Çünkü, her şey bir yana cümlede geçen 'biz' zamirinin kim(ler)den müteşekkil olduğunu tarif etmek gerekir ki, basında yer alan bazı yazılar işi bu noktasından tuttu. Bir grup yazar Orhan Pamuk'un 'kendi' yazarları olduğunu ve kimleri memnun ettiğini dile getirirken bir başka yazar grubu da o 'biz'in açık bir 'ayrımcılık' güttüğünü üstüne basa basa söyledi. 'Biz' kendisini halktan koparan, sokaktaki hakim kitleye yukarıdan bakanlardı. Hakim kitle faşizme yatkın ham milliyetçilik ervahıydı, kendileri, yani Orhan Pamuk yanılılarıysa işte onun dışında kalanlar. Biz de pek kullanılmayan bir kavramı yardıma çağırarak anlatalım meramımızı: Yandaşlar, kendilerini nitelikli azınlık diye ve elbette zımnen tanımlıyordu. İmdi...
İlkten şunu belirteyim. Orhan Pamuk ödül kazandıktan sonra yazdığım birkaç yazıda, verdiğim demeçlerde bu ödülün edebi yanını vurguladım, öncelikle. Doğaldı; Pamuk'un üstündeki (bana kalırsa çok haksız) iddia bulutu, sisi, onun hiçbir yazınsal değeri olmadığını söylemeye itiyordu insanları. Böyle bir çarpıtmaya 'insaf' dememek olanaksız! O bakımdan tartışmada öncelikle bir edebiyat eleştirmeni olarak meseleyi bu yönünden göstermeye gayret ettim. Ama, şunu da bilmek gerekiyor ki, Pamuk hem siyasal 'duruşu' olan birisi hem de bugün artık bir 'kamusal aydın', hatta 'kamusal kimlik'. Beklenecektir ona dönük farklı yargılar. Hal bu olunca da meseleyi 'şimden geru' 'yazınsal değer' açısından tartmak imkan harici kalıyor. Bu 'siyasallaşmış' tartışmanın yukarıda işaret ettiğim politiko-sosyolojik yanına eğilmek zaruret kazanıyor. Bence içine itildiğimiz tartışma üç çok önemli boyuta sahip. Bunların ne olduğunu dıştan başlayıp içe doğru gelerek göstermeyi deneyelim...
Cemaat-birey ayrımı
Türkiye'nin sosyologları, sosyal psikologları var. Fakat onların çalışmaları bize şu yapısal açıdan kapsamlı ve karmaşık, nitelik açısından sorunlu ve saplantılı Türkiye hakkında çok az bilgi sunuyor. Oysa neredeyse bir laboratuvar olan bu ülkede yapılacak birçok araştırma toplumsal tepkime güdümüzün bireyselci değil kesinkes cemaatçi olduğunu gün gibi gösterebilirdi. Devletin haddinden fazla güçlü, devlet aklının haddinden fazla etkin, devlet ideolojisinin haddinden fazla buyrukçu, dayatmacı olduğu bir toplumda başka türlüsü olamazdı. Cumhuriyet derken de demokrasi derken de devletin varlığını öne çıkartmanın yanı sıra, laik derken temel iddiasını bir dinsel dogma/inanç gibi savunan bu toplumda bireyci gelişmenin önü nasıl açılabilirdi sorusunun yanıtı malum. Açılmazdı!
Buna bir de toplumsal örgütlenmesinin, dayanışmanın ve algılamanın ana unsuru İslami/dinseldir şeklinde bir yargı eklersek denklem tamamlanır. Kant'ın 'aydınlanmış insan' tanımına uygun bir insan profili yaratmak için yola çıkmıştı Cumhuriyet ve onu hazırlayan gelenek. Ne var ki, bir modernite paradoksu olarak, o birey iyi kötü belirdiğinde devlet onu bir tehdit gibi algıladı. Ortadan kaldırılması için üç darbe örgütledi. 1990 sonrasında gitgide şiddetlenen, bir yanda İslamcı cemaatçi diğer yanda Cumhuriyeçi cemaatçi yapı söz konusu bireyi büsbütün ortadan kaldırdı. Bu gazetenin sayfalarında daha önce değindiğim nomotetik, yani çok kabaca dışsal etkiye açık ve kapalı düşünme biçimi, endoktriner biçimde topluma yerleştirildiğinden insanların okulda öğrenciyken iradesi dışında verdiği söze sadık kalması bekleniyor. Herkesin aynı şeyi düşünmesi isteniyor. Farklı düşünen cemaatin dışına itiliyor, atılıyor. O dışlanan kişinin dile getirdiği düşünce ona aitmiş, yanlışsa onun yanlışıymış gibisinden yargılar söz konusu bile edilmiyor. Sürüden ayrılsın ki, onu kurt kapsın. Pamuk'a aynen bunu uyguluyoruz. Ve kabul edelim ki, şu ya da bu biçimde bu mekanizma başarılı oldu ve toplum onun aldığı ödülü reddetti. 'Pamuk vakası' nasıl bir toplumsal düşünce sistematiğine sahip olduğumuzu gösteren has mı has bir örnek!
Kitle-güruh ayrımı
'Orhan Pamuk bizimdir' iddasını ortaya atan 'nitelikli azınlık' önemli bir 'gerçeği' de sergiledi. Türkiye'de muhtemelen aydınları kapsayan önemli bir kesim bu ülkede tepki gösteren insanların kitle (mass) değil güruh (mob) olduğunu düşünüyor. Onu reddediyor. Güruhun tepkisini reddetmek yanlış değil; önce onu yerli yerine koyalım. İş, kimin güruh olduğunu bilmekte. Onlara göre cemaat tepkisi gösterenler öyle. Buna mukabil aydınların geri kalan kısmı da şaşırtıcı bir popülizm içinde kitle savunması yapıyor. Fakat onların kitle dediği güruh değil midir sorusu bir hayli meşru görünüyor. Bu ayrımın da bir tarihsel geçmişi var. CHP geleneğinden gelen Tarihsel Blok elemanları için, kitle değil güruh söz konusudur. Nitekim bizim bilinç ve düşünce tarihimizin çok uzun süre Gustav LeBon'un fikirlerini tartışmış olması boşuna değildir. İkili siyasal yapımızın öteki kanadını oluşturan milli irade yandaşlarının da aynı popülizm batağında kitle diye gene güruhu savunduğunu gösterecek örnekleri art arda sıralamak bu yazının sınırlarını aşar.
Sanırım Orhan Pamuk tartışmasında bu tepki çok net biçimde görüldü. Kitle-güruh ayrımı yapanlarla demokrasi-popülizm ayrımı yapamayanlar çeşitli modifikasyonlarla ortaya çıktı ve Pamuk'u savunmakla karalamak arasında bir yerlerde asılı kaldı. Savunanlar da yerenler de olayı ona ait olmayan değerlerle ele alınca sorun siyasallaşmadı, siyasetin önünün açılmasına katkı sağlamadı; tam tersine siyasetin popülizme kurban edilmesinde yeni bir evre ortaya çıktı. Kısacası...
Bireysel düzeydeki talepler doğruydu fakat onların sosyopolitik agrandizmanları bize çok farklı sonuçlar gösterdi. Oradan da sanırım şu sonuca varılabilir: Siyasal talep keni kendisini değilleyebiliyorsa (self-negating), yani kendi önermesini kendi öncülleriyle aşabiliyorsa anlamlıdır; yoksa siyasal alan önbelirlenmiş vargıların etkisi altında kendi üstüne kapanır, daha da kötüsü siyasalmış gibi görünmesine karşın doğrudan doğruya siyasetin kendisini reddeden bir süreci işletir. O da aşırı siyasallaşma denilen tehlikedir ve eksik siyasetten belki daha tehlikelidir.
Roman ve aşırı pragmatizm
Üçüncü kısıtlama Orhan Pamuk tartışmalarında romana yüklenen aşırı pragmatik anlamdan kaynaklandı. Orhan Pamuk büyük bir romancı. Roman geleneğinin gerek 19. yüzyılda, gerekse 20. yüzyıl sonunda ortaya çıkan bir asırlık geleneğini olağanüstü bir başarıyla özümlemiş bir edebiyatçı. Buna mukabil, söylediğim üzere, siyasal bir duruşu da var. Bu, onun duruşu. Oysa Türk basınının başyazarları da köşe yazarları da bunu kabul etmiyor. 'Türk yanlarından' veya 'halka sövmek' gibi kavramlardan söz açarak Pamuk'un genel, 'ulusal', haydi niceliksel iddialarını da gözönünde bulundurarak, 'kitlesel' diyelim, 'doğrulardan' yana olmasını istiyorlar. Buradaki 'doğru' çok önemli bir kavram. Çünkü bu genelin kabulüne dayanan 'şey' anlamına geliyor. Bu noktada da Pamuk'un 'toplumsal kimliği' hatırlatılıyor ve 'böyle bir romancının şöyle davranması gerekir' şeklinde sözler ediliyor.
Oysa, tekrar edelim, Pamuk'un siyasal duruşu her neyse bu onun duruşu. Yanlış da doğru da olsa onun duruşu bu. Bunların bileşkesi olarak da bu, bir romancının duruşu diyelim. Oysa, hakkında görüş oluştururken Pamuk bu yanıyla ele alınmıyor. Daha da beteri, Pamuk'un romanıyla, bu demektir ki, edebiyatçı kişiliğiyle, "doğruları göstermesi" bekleniyor. Bizim roman geleneğimizden türeyen, romancının romancı kimliğinden önce tarihsel gerçekleri yerli yerine oturtma iddasından kaynaklanıyor bu tutum. Tanzimat romancılarımızdan postmodern romancılarımıza kadar bu böyle. O zaman da toplum roman okumuyor, romana yüklenmiş bir pragmatik arayış içine giriyor. Romanın ifade ettiği öteki, yani asıl gerçek nedir bunu arıyor ve romancıyı o açıdan değerlendiriyor. Kuşkusuz romanın toplumsal olmak gibi bir özelliği vardır ve bu onun çok değerli bir yanıdır ama romancı tarihçi değildir, sosyolog değildir. Hata yapma hakkına da sahiptir. Giderek bu Türkiye'nin aşırı yararcılık (utiliterianism) yanından beslenen aşırı pragmatizmle bütünleşmiş, roman da dahil her şeye çok işlevsel bir açıdan bakmayı ve indirgemeci olmayı öngören bir çıkmaza dönüşüyor. Pamuk'un romancılığı şimdi bu kısıtlama içinde belki de hiç okunmadan yargılanıyor. Üstelik 'doğru' denilen şey de önceden belirlenmiş, önyargıya dönüşmüş bazı genel kabuller anlamına geliyor.
O zaman gökten üç ham elma düşüyor: Türkiye, aşırı bir atomizasyonla kitle ya da güruh arasında sıkışıyor ve siyaset çizgisini bu koşul tayin ediyor, siyaset de, toplumsallaşma süreci de aşırı bir siyasallaşmayla cemaatçi ve yeri geldiğinde de cemaat dışı klan türü birimlerde üretiliyor, nihayet aşırı pragmatizmin ve yararcılığın dışına çıkamıyor.
Türkiye'nin siyasal toplumsal kartografyası bu! Pamuk'lu olması bir şeyi değiştirmiyor.
2006-11-03 · Kategori: Inceleme
Sibel Öz'den 'En Çok Seni Bekledim'
Aşkı ve yaşamı zorlayan bir gezgin
Sibel Öz'ün İstanbul'u, çeşitli betimlemelerle okura bir başka dünyanın kapılarını aralıyor, nerdeyse okuyucu da, eğer yaşamışsa, o eski İstanbul günlerine geri döndürülmek, o duygu ile baş başa bırakılmak isteniyor.
Betül TARIMAN
"Şu insanlara hiçbir şey çok değildir" -
Sait Faik Abasıyanık
Hayat belli ki anlar toplamı. Bizler ancak yaşayabildiklerimizi anlamlandırabiliyoruz. Geçtiğimiz bu süreçte ise çoğunlukla yaşadığımız hüzün. Bazı şeyler de unutulmazlar arasında yer alıyor. Bu da kimi kez belki de aşk. Ancak o da yaşayabildiğimiz, ya da hayatın bizlere izin verdiği kadar. Ötesi ise hiçlik... Bu hiçlikse kimi zaman çok uzun sürüyor. Sibel Öz'ün, En Çok Seni Bekledim adlı kitabını okuduğumda bunları düşündüm. Unutulmazları, aşkları, çocukluğa ilişkin her şeyi ve ülke gündemine bomba gibi oturan olayları... Ki zaten ben, bazı öyküleri daha önce okumuş ve okuduğumda da çok etkilenmiştim. Okumuştum, çünkü Sibel o sıralarda cezaevindeydi ve ben Mahalle Evinde ( Konyalı Konağı ) gönüllü olarak çalışırken tesadüfen beni bulmuş, adıma da kısa bir mektup yazmıştı. Bir müddet sonra da yazışmaya başladık. Bu tam iki yıl sürdü. Birbirimize mektuplarla da olsa yetişmeye, zor anlarımızda birbirimizin yanında olmaya çalıştık. Aramızda güvene dayalı güzel bir bağ kuruldu. Bu bağ şimdilerde de sürüyor. Çünkü mesafelerin, dostluğun gelişmesine engel olduğu yok. Anladığım, geçilen zorlu sürecin de ona engel olduğu yok ki, o da güzel öyküler yazmaya devam ediyor ve bizlerde onun öyküleriyle hayatımızı daha bir yaşanılır kılıyoruz.
SÖYLEYECEK ÇOK ŞEY VAR...
Ben daha çok şimdi, kitabın adının bile okuyanda derin izler bırakacağını düşündüğüm, En Çok Seni Bekledim adlı kitap üzerine bir şeyler söylemek, en azından onun söyledikleri üzerinden bir şeyleri göstermek, işaret etmek istiyorum. Yaşamının en güzel yıllarını cezaevinde geçirmiş olan Sibel Öz'ün de, söyleyecek çok şeyinin olduğunu düşünerek. Öz, pek çok ödülünün yanı sıra, 2000 yılında Yeniden Başlayabilirdim adlı öyküsü ile Haldun Taner öykü ödülü üçüncüsü olmuş genç bir yazar. Şimdilerde yazdığı öykülerle, aşkın, hayatın ve edebiyatın sınırlarını zorluyor, bundan sonra da zorlayacağa benziyor. Kitabının içinde tam on öykü yer almış. Okuyanı hemen sarıp sarmalayan bu öyküler, hayatın içinden çıkmış adeta. Bu nedenle de sahici. Sanki uzanıp tutacakmışsınız ya da karşıki sokaktan ansızın, karşınıza bir öykü kahramanı çıkacakmış gibi... Bu kitap boyunca hep böyle sürüp gidiyor. Kahramanları nasıl sahici bir görüntüye sahipse Sibel'in, Sibel de o kadar sahici. Nasıl insan yaşadığı yere benzerse, Sibel'de yaşadığı yere, coğrafyaya benzemiş, çocukluğunun, ilk gençlik yıllarının geçtiği İstanbul'u adeta bir İstanbul âşıklısı olarak öykülerine resmetmiş. Pek çok öyküsünü okurken onun, sanki Sait Faik'in İstanbul'unda dolaşıyor sanısına kapılıyor insan. Çünkü o, yaşamının bir bölümünü geçirdiği mekânları ya da çok sevdiği İstanbul'u kendine mekân olarak seçmiş. Çoğunluk öykülerinde; Arnavut kaldırımlı İstanbul sokakları, başlarını derde ya da sevince yaslamış evler, eski ile yeni arasında derin bir uçurum ve hüzün kokan insanlar var. Örneğin; kitabın ilk öyküsü, Hayat Filizi Kandilli'de geçiyor. Paket taşlı sokaklar, ahşap evler, hanımeli ve ıhlamur kokulu sokaklar, biraz da geçmişe duyulan özlemin etkisi ile okuyucuda, daha doğrusu okuyucunun damağında tarifsiz tatlar bıraksın için yazılmış sanki. Dostluksa, hiç vazgeçilmez bir şey olarak nerdeyse kitabın bütününe sinmiş bir duygu. Kitabın ilk öyküsü, sanki ilk gençlik yıllarını cezaevinde geçirmiş Sibel'in kendi öyküsü. Ama bir kere yazılmış ve artık başkalarına mal olmuş, artık ondan çıkmış bir kere. 2000 Dicle Kadın Kültür Merkezi Öykü Ödülü'nü almış olan bu öyküde Sibel, kızı cezaevine düşmüş bir kadını, ama güçlü bir kadını ve o kadının kendini aşma çabalarını anlatıyor. Çocukluksa her yazar, şair gibi Sibel'in de vazgeçilmezi. Çocukluğun o sınır tanımazlığı içerisinde bile, neredeyse çoğu öyküsünde bir çocuk ya da kendi, ansızın bir kedinin peşinden koşturuverecek sanısına kapılıyor insan, sanki onun öykülerini okudukça. O kitaptaki kahramanlara, kahramanlar da ona benziyor. Ne de olsa şair ya da yazar bir anlamda kendi yaşamından da bir şeyler katar yazdıklarına.
İSTANBUL MANZARALARI
Nilüferler Yanarken öyküsünde ise, öykü sabah betimlemesi ile başlıyor. "Kasım soğuğu, insana bir canavar gibi saldırıp ısırıyordu" gibi mükemmel bir benzetmeyle de öykü devam ediyor. Bu kez cezaevinde olan bir anne... Çocuk teyzesinde kalıyor. Enişte ölmüş. Annesine hayatı koklatmak isteyen çocuk, annesine hayatı koklasın için çiçekler toplayıp götürüyor. İçsel konuşmalarla süren öykü, öykü kişisi çocuk "Ama ben çocuğum" derken adeta okurun da içini sızlatıyor. Bu arada ölüm oruçlarının yıprattığı, belki de daha çok büyüttüğü çocuk, annesine bir şey olacağı korkusuyla yaşayıp giderken, günümüz aşklarına da değini yapmadan edemiyor. Diyelim ki öykünün bir yerinde "Bizim zamanımızda insan bir kere severdi" diyor. Kitaba adını veren En Çok Seni Bekledim adlı öyküye gelince, insan biraz da öykünün adından olsa gerek irkiliyor. Aklına bekledikleri, bekleyenleri, bekleyip de gelmeyenleri geliveriyor. Ama tüm bunları yaparken de, İstanbul manzaralarını asla ihmal etmiyor. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarından derlenen, Yaşadığım Gibi adlı kitabında yer alan, İstanbul şehrini anlatırken kullandığı betimlemelerde olduğu gibi. Ki İstanbul, bu betimlemelerde daha bir şiirsel anlam bulmuş, okur da gül ve lale bahçelerinin o derin serinliğinde, hayatı adeta yeniden kurgulama imkânına kavuşmuştur. Ama içinde geçmişe duyulan bir özlem duygusuyla... Sibel Öz'ün İstanbul'u da, çeşitli betimlemelerle okura bir başka dünyanın kapılarını aralıyor, nerdeyse okuyucu da, eğer yaşamışsa, o eski İstanbul günlerine geri döndürülmek, o duygu ile baş başa bırakılmak isteniyor. Dev kazanlarda kaynayan mısırlar, kırmızı yumurtalar, salıncaklar, kaydıraklar... Boğazdan geçen şilep, Anadoluhisarı surları... Bununla birlikte yazarın, 73 doğumlu olduğu düşünülürse, nerdeyse onun, bir yetmişli yıllar manzarası çizdiği de geliveriyor öyküleri okunduğunda insanın aklına. Çünkü onun yaşadığı, sadece belli bir dönemdir, ondan sonrasını ise sadece düşleyebilmiştir. İşte yaşadıklarından bir kesit ve o dönem İstanbul'u; "Hisar'ın hemen altındaki çay bahçesinden kulağa hoş gelen gürültüler yükseliyordu. Çay bahçesini tümüyle örten iki koca çınarın alt dallarına tutturulmuş ampuller..." Ama artık o renkli ampuller yok saf dünyamızı aydınlatan, ne de bir masa başına oturmuş, ağız ağza vermiş, ayçekirdeği yiyen geniş dünyalı insanlar. Çocukluğa ilişkin her şeyse bu öyküde de nerdeyse yerini alıyor. Belki de Sibel'e bunu, yarım kalmış çocukluk ya da ilk gençlik duygusu yaptırıyor. Bir de sonradan tüm bunlara, ansızın yaşanmamış bir aşk duygusu ekleniveriyor. Denizse, herkes gibi vazgeçilmezi Sibel'in. Göksu Deresi, kirlenmemiş deniz... "Eskimenin kırılganlığı içinde birbirine yaslanmış evler, içlerindeki yaşamlar, ölümler..." Ayrılan anne, baba ve Zafer temelinde hüzünlü biten bir çocukluk aşkı öyküsü bu. Zamanın Kıyısında Solan Renkler adlı öyküde ise Öz, yedi tepe üzerine kurulu İstanbul'un, meşhur yokuşları ile başlıyor anlatacaklarını anlatmaya. Yokuşu tırmanırken gözlemlenenler, okuldan çıkan çocuk sesleri, satıcıların bağrışmaları ise bizlere nerdeyse çocukluğumuzda keyifle okuduğumuz, Pal Sokağı Çocukları adlı kitabı anımsatıyor. Öyküde, yer yer insanı sarıp sarmalayan ilginç benzetmelerde var. Örneğin bunlardan bir tanesi de; "Çocuklara laf yetiştiren salıncak" diğeri de "alnının ortasında bir tutam söz dinlemez kâkülü." İnsanın bu benzetmeleri okuyunca, nerdeyse salıncağa binesi ya da çocuk olası geliyor. Bazen de "Kadın eli ne güzel yaraşırdı her şeye" derken ki o ince ayrıntı. Bu da kadının ayrıntıcı özelliğini ortaya koyması bakımından bir o denli önemli. Kadına, kadınların yaşadığı sorunlara ilişkin zaman zaman değinilerde yapılmış.
HAYATIN SIKINTILARI...
Zamanın Kıyısında Solan Renkler adlı öyküde, öykü kişisi Gülay adlı genç kızın, Yavuz adlı gençten hamile kalması ve çocuğunu aldırmak zorunda kalmasının onda yarattığı sarsıntı, öykünün odak noktası olarak beliriyor. Fakat en umutsuz anlarında bile, ne o ne de öykü kişileri umutsuz değil. Öykü, Hakkı ustanın Gülay'a moral vermesi ve Gülay'ın hayata umutla bakması ile son buluyor. Kitabın içinde yer alan diğer öykü ise Yeniden Başlayabilirdim adlı öykü. Bu öykü 2000 Haldun Taner Öykü Ödülü'nde üçüncü olmuş. Kendine ya da içindeki öteki ben'e seslenir gibi yazdığı bu öyküde Sibel Öz, iyi bir baba olan Salih'in yaşamını ve onun zaman içinde değişimini temel almış. Salih'in kendini toparlayışı, patronu İbrahim'i şaşırtışı temelinde aslında insanlık yatıyor. Nerdeyse Oğuz Atay örneğinde olduğu gibi o da hayata tutunamıyor, bu anlaşılamamak da onun intihar etmesinde etkili oluyor. Öykünün sonunda ise Salih'in cebinden çıkan not, öyküye ad olmuş. Cebinden çıkan not da şunlar yazıyor: "İçinizden sadece biri anlayabilseydi beni, yeniden başlayabilirdim" Öykülerinin içinde manifaturacı dükkânları, hanlar, tabak çanak, çocuk sesleri karışan Öz, Her Ağaç Düş Görür Ölürken adlı öyküsünde ise, dertleri, sıkıntıları ama hep meselesi olan insanları anlatıyor. Bu insanlar asla boş insanlar değiller. Düşler görüyor, kötü koşullarda yaşıyorlar ama umutsuz değiller. Hayatın tüm sıkıntılarını özellikle birebir yaşamışlar. Yaşanılan sıkıntılı sürecin yükünü üzerlerinde olanca ağırlığı ile hissedebiliyorlar. Ölüme Uyanmak adlı öyküye baktığımızda ise, Nurgül'ün babasının ölümü ile gelişen olaylar anlatılıyor. Başsağlığına gelen arkadaşlarından Güler'in, ölü evinde kahkahalar atması ile gerilimin dozu bir anda artıveriyor. Güler temelinde, aslında duygularını bastırmakta olan, kendisine acınmasını istemeyen insanlar ve onların hikâyeleri anlatılmış, toplumsal bir soruna da değinilmiş. Öyküye devamla, üstü kapalıda olsa bir zamanlar anlatılanlardan, Nurgül'e babası tarafından tecavüz edildiği de anlaşılıyor. Gittiği çay bahçesinde geçmişe dönük yaşadığı anımsamalar, onun eve dönmesiyle adeta gözlerinden yaşların dökülmesine neden oluyor. Çünkü eve döndüğünde onu her zaman karşılayan kedisi Garip, bu kez onu karşılamamış, ayaklarına da sürtünmemiştir. Bu da onun; yani kedisinin ölümü, onun ağlamasında bir vesile oluyor. Bir anlamda Güler'in, bastırılmış duyguları harekete geçiyor. Kentin Huzuru adlı öykü ise, yine yaşamın içinden çıkmış sahici bir öykü, okuyanı her anlamda kucaklıyor. Efsaneler Ülkesinde Aşk adlı öykünün de diğerlerinden farkı yok. Ama iç acıtıcı. Öyküyü okudukça iliklerimize kadar titrediğimizi hissediyoruz. Nerdeyse kitabın adıyla da bir bütünlük sağlıyor öykünün tamamı okundukça. Bu öyküde, umutsuz bir aşkın öyküsü anlatılmış. Kim bilir belki de başlamadan biten bir aşkın öyküsü. Dağlara yol almanın bedeliyle biten aşk, savaşta kaybedilmiş oğullarını almaya gelen annelerin iç sızıları ile sürmekte. Ağlamamayı, gözyaşlarını içlerine akıtmayı ise kendilerine ilke edinmiş bu kadınlar. Hayal edilenle yaşanılansa, anlatıcı ben açısından bakıldığında çok farklı görülüyor. Umdukları da buldukları değil. Anlatıcı bunu kitaptan alıntıladığım şekliyle, şu şekilde ifade ediyor: "Hemen sonra yüreği acıdı, "Buralara böyle mi gelecektim, buraları böyle mi gezecektim?" Oysa hep günlük güneşlik festival gezileri hayal etmişti daha önce. Düşünüyordu. Doğu, hiç bir şey bilmediğini bilmenin mütevazılığını kazır insanın alnına. Ve kaderini. Batı, her şeyi bildiğini sanmanın cesaretini. Ve yanılgısını." Ve insan, hep ayaklarına acılar dolanarak yürür buralarda."
FELAKETE ALIŞIK İNSANLAR
Kitabın son öyküsü ise, Sadece Hayatmış adını taşıyor. Kitabın bütününe bakıldığında, hayatın yükünü çeken kadınlar, erkekler ve çocuklar daha çok dikkat çekiyor. Ama hayatın yükünü çeken özne, umudu içinde barındırıyor çoğunluk. Hayatsa karmaşık. Bu karmaşa içinde yaşayan insanlar, bu karmaşaya olabildiğince alışmışlar, Dostoyevski'nin Ölüler Evinin Hatıraları'nı anımsatırcasına. O ve onun öykü kahramanları da, pisliğe, koku ve felakete alışmış insanlara, nerdeyse dur deme cesaretini kendilerinde bulabiliyorlar. Sibel'in de aslında işaret etmek istediği tamı tamına bu. Göstermek ya da diyelim ki müdahale etmek. Toplumun geçtiği, olumsuz süreç içerisinde yaşadıklarını, yaşatılanları söylemek, söyleyebilme cesaretini göstermek. Sanırız ki o, çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı kimliği belli yazılarla, kendisi ile kendi söyleşi yapma gereğini duymadan, etik anlamda sapma göstermeden söyleyeceğini söylüyor. Çünkü onun böyle şeylere ihtiyacı yok. İyi şiirin kötü şiiri kovduğu gibi iyi öykü de kötü öyküyü kovar. n En Çok Seni Bekledim/ Sibel Öz/ Agora Kitaplığı/ 2006/ 134 s.Cumhuriyet Kitap, 19 Ekim 2006
« Önceki :: Sonraki »