|
Asuman Kafaoğlu-Büke Yazın Sanatı
2005 kitapları (1)
Bu sene, onlarca roman okumama rağmen, yayımlanan kitaplara yetişemediğim hissine kapıldım. Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda ilk roman ve adını daha önce hiç duymadığımız yazarlar olurdu, bu sene çoğunlukla tanıdık yazarları okudum. Sanırım bu durum, Türk romanının gelişim dönemini geride bıraktığının göstergesi olarak düşünülebilir.
İşte bir yılın daha sonuna geldik, şimdi önümde 2005 yılı boyunca elime ulaşan (yaklaşık beş yüz) kitabın listesi var. Bu sene romanları çok kabaca gruplara ayırıp ele almaya karar verdim. 1) Öykü ustaları, 2) dil ustaları, 3) karakter ustaları başlıkları altında bakacağız romanlara.
ÖYKÜ USTALARI
İlk öykü ustaları ile başlayalım. "Öykü" ile konu çizgisini kastediyorum. Aristoteles "Poetika"da tragedyanın en önemli unsuru olarak konudan (mythos) söz eder, konuyu eserin "ruhu" olarak betimler. Daha sonraki dönemlerde edebiyatçılar ve düşünürler konunun önemini gözden düşürmüş ve mekanik bir işlev olarak görmüşlerdir. Özellikle Romantik dönemde konu bir edebiyat yapıtının en önemsiz niteliği olarak görülüyordu, bir bakıma kurgunun askısı olmanın ötesinde bir önemi olmadığı görüşü hâkimdi. Günümüzde de konu Aristoteles'in verdiği önemin çok gerisindedir. E.M. Forster 1927'de yayımlanan "Romanın Tüm Yönleri" ("Aspects of a Novel") adlı kitabında öyküyü "kronolojik olarak düzenlenmiş anlatı zinciri" olarak tanımlarken, konuyu bundan ayırır ve "nedensellik duygusu" verdiğini ve karmaşık olan öyküleri birbirlerine bağlayan bir yapı olarak görür. Forster'in konu ile öykü zincirinin birbirlerinden ayrılmış olması romana bakışımızı kuşkusuz zenginleştirmiştir. Öykü zinciri bir romanı okumayı kolaylaştırdığı için her zaman gözde kitaplar olmuşlardır. Bu kural bu yıl da bozulmadı. En çok okunan ve satış listelerinden inmeyen Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler" romanı, Kurtuluş Savaşı destanını öylesine akıcı bir dille anlatıyordu ki, kendini kaptırmadan ve duygulanmadan okumak olası değildi. Öykü ustası denildiğinde aklımıza gelen ilk isimlerden biri Ahmet Altan olur. Kaleminin öykü içinde kaydığını hissederiz, ne fazla detaya girer ne de tıkanır öyküsü, her zaman sona doğru akar. Bu sene "En Uzun Gece" romanıyla Güneydoğu'ya araştırma için görevli giden bir kadının yaşadıklarını anlatıyordu. Eleştirmenlerden olumsuz not aldıysa da öykü ustası olduğunu bir kez daha kanıtladı bu romanla. Tuna Kiremitçi'nin "Yolda Üç Kişi" romanı da, üç kişinin öyküsünü bağlayarak anlatıyordu. Öykü ustası dediğim bu yazarların her birinin çok satanlar listesinde haftalar boyunca kalmalarının nedeni de, bütünlüğü olan akıcı öykünün, her zaman okura haz vermesidir. Bu özellik romanı kolayca popüler kılar. Yine bu kategoriye koyacağım ama diğerleri gibi aşırı ilgi görmeyen bir roman da İnci Asena'nın "Aldanış" romanıydı. Kocasının ölümü ardından aldatılmış olmakla yüz yüze gelen bir kadını anlatıyordu.
DİL USTALARI
İhsan Oktay Anar'ın "Amat"ını okurken, her romanın bir dil yarattığını düşünmeden edemedim, elbette her roman bu denli kendini belli eden, kişiselleşmiş bir dil üretemez ama Anar bu romanı için bunu kesinlikle yapmıştı. 2005'in en önemli romanlarından biri olmasının nedeni de buydu. Bu yıl çok severek okuduğum bir başka dil ustası da Ali Teoman'dı, "Bir Garip Cindi Zümrüdüanka" çocuksu, argo bir sokak dili kullanmıştı. Dil ile öykünün bütünlüğü bence bu kitabı da eşsiz kılıyordu. Geçen haftalarda okuduğum Semra Topal'ın "Gece Gülüşü" romanı da erotizmin sınırlarını zorlayan bir dil yaratma çabasıyla yazılmıştı. Dil ustası denildiğinde ilk akla gelen yazarlardan biri de Hasan Ali Toptaş'tır: yazar bir tümcenin ortasından başladığı romanı "Uykuların Doğusu"nda parçalanmış bir öyküyü, dili de adeta parçalayarak anlatıyordu. Bu senenin önemli kitaplardan biri de Aslı Erdoğan'ın "Hayatın Sessizliğinde"ydi. Bir roman formunda yazılmamış olmasına rağmen burada bahsedilmeyi hak eden bu kitap, bende tamamlanmamış bir yapıt izlenimi bırakmıştı ama Erdoğan'ın dil hâkimiyetinden yine de çok etkilenmiştim.
KARAKTER USTALARI
Bazı romanları anımsarken, roman kahramanın öne çıktığını fark ederiz, "Don Kişot" gibi klasiklerde böyle olur, roman kahramanının karakter yapısı olay örgüsüne adeta hükmeder. 2005'in belirgin edebi karakterlerinden biri Tahsin Yücel'in "Kumru ile Kumru"suydu. İstanbul'un varlıklı bir semtinde kapıcılık yaparak geçinen kocası ve çocukları ile yaşayan Kumru, tüketim çağının çılgınlığına kapılmış bir portre olarak çıkıyordu karşımıza. Mehmet Eroğlu "Düş Kırgınları" romanında, güçlü bir kahraman çevresinde gelişen olayları anlatıyordu. Kendi trajik sonunu hazırlayan kahramanı sevip acıyorduk. Benzer bir kahraman Hamdi Koç'un "İyi Dilekler Ülkesi"nde karşımıza çıkıyordu. Geçmişlerinde kendi istemleri dışında şiddete maruz kalmış bu karakterlerin gerçekle yüzleşmelerini konu ediyordu bu iki roman. 2005'in iz bırakan kadın kahramanlarından biri İnci Aral'ın "Taş ve Ten" romanındaki heykeltıraş Ulya'ydı, bir diğeri Nihal Yeğinobalı'nın "Belki Defne"siydi. Aral günümüz Almanya ve Türkiye'sinde sanatçı çevresinde geliştiriyordu olayları, Yeğinobalı ise 1960'lı yıllarda yaşanmış bir aşk ve terk ediş öyküsü anlatıyordu. Mario Levi ise "Lunapark Kapandı" romanında geçmiş bir aşkın hüzünlü öyküsünü anlatıyordu. Mehmet Anıl "Bitik"te kendini işe yaramaz bulan bitik bir karakter etrafında gelişiyordu. 2005'te, geride anı kitabı tadı bırakan kitaplardan biri Evin İlyasoğlu'nun "Teodora'nın Düşmanları" idi. İstanbul'da büyük bir köşkte yaşayan bir ailenin hizmetkârı Teodora, iz bırakan bir karakterdi, aradan geçen zamana rağmen hâlâ canlı bir biçimde zihnimde kalmış olması yazarın yarattığı karakterin özgünlüğünü gösteriyor. Bir başka anı tadı olan kitap Yiğit Okur'un "Deniz Taşları" adlı romanıydı. Kolejli bir grup gencin paralellik taşıyan yaşamöykülerini anlatıyordu yazar. Hayalgücü ustası olarak gördüğüm Nazlı Eray bu sene "Beyoğlu'nda Gezersin" diye bir romanla çıktı okurun karşısına. Bu sene bir ayağı Avrupa'da diğeri Türkiye'de olan bir dizi roman vardı: Özgen Ergin'den "Fırdöndü," Mehmet Ünver'den "Kırmızı Fener Sokağı," Doğan Akhanlı'dan "Madonna'nın Son Hayali." Anadolu'dan izler taşıyan çok sayıda roman da vardı, ilk akla gelen Alper Akçam'ın "Masalsı" ve Necati Göksel'in "Kara Kadife."Bu sene, onlarca roman okumama rağmen, yayımlanan kitaplara yetişemediğim hissine kapıldım. Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda ilk roman ve adını daha önce hiç duymadığımız yazarlar olurdu, bu sene çoğunlukla tanıdık yazarları okudum. Sanırım bu durum, Türk romanının gelişim dönemini geride bıraktığının göstergesi olarak düşünülebilir.asuyazinsanati.com
22.12.2005
YAŞAR NABİ NAYIR EDEBİYAT ÖDÜLÜ:
Yaşar Nabi Nayır' ın anısına başlatılan Edebiyat Ödülleri: 1983'te Çeviri dalında Yıldız Canpolat, Pio Barojo'dan Bilgi Açacı adlı çevirisiyle; 1984'te şiir dalında: Behçet Aysan (Sesler ve Küller), Hüseyin Ferhad (Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden), Bedrettin Aykın ( Gecede Söylenen Türküler; 1986'da Şiir dalında: Salih Bolat (Bir Afişin Önünde); 1987'de Öykü dalında: Cemil Kavukçu (Patika); 1988'de Çocuk edebiyatı dalında: Elvan Pektaş (Guguklu Saat) verildi.
YAŞAR NABİ NAYIR GENÇLİK ÖDÜLLERİ
Dergimizin yayına başladığı 1933 yılından bugüne kadar önde gelen amaçlarından biri olan "edebiyatımıza yeni değerler kazandırma" çabasının simgesi olarak ilk kez 1000. sayımızda (Ocak 1991) verilen Gençlik Ödülleri her yıl Temmuz ayında sahiplerini buluyor.
Şiir: - Öykü:
1991 Altay Öktem - Sibel Türkmenoğlu 1992 İdris Özyol - Semra Topal 1993 Mesut Adnan - Ülkü Çadırcı 1994 Tuna Kiremitçi - Doğan Yarıcı 1995 Özgür Özmen - Nurdan Beşergil, Sema Kaygusuz 1996 Derya Çolpan - Müge İplikçi 1997 Selim Temo - Akın Sevinç 1998 Tarkan Çeper - Karin Karakaşlı 1999 Zafer Ekin Karabay, Can Bahadır Yüce - Murat Saraçoğlu 2000 Özlem Tezcan, Alphan Akgül - Elif Çınar 2001 Sinan Oruçoğlu, Mehmet Butakın - Abdullah Mollaoğlu 2002 Ali Özgür Özkarı - Canan Akalan 2003 Mehmet Erte, Seyyidhan Kömürcü - Hakan Ergül 2004 Mehmet Öztek, Alperen Yeşil - Temel Karataş 2005 Alper Gencer - Mehmet Erkan
RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU
10- 11 - 12 Mayıs 2006 KASTAMONU
Türk Edebiyatı'nın Koca Çınarı Rıfat Ilgaz adına Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu, Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi ve Çınar Yayınları'nın işbirliği ile Rıfat Ilgaz Sempozyumu düzenleniyor. 10- 11- 12 Mayıs 2006 tarihlerinde Kastamonu'da düzenlenecek sempozyumun amacı şöyle açıklanıyor:
"Küreselleşme, Globalleşme söylemleri altında Yeni Dünya Düzeni dayatmaları ülkemizin yüzyıllık sorunu"
Yaşadığı dönemde bu topraklarda aydın onuru, yazar sorumluluğu, şair duyarlılığıyla dimdik kalmış, çektiği sıkıntıları mizah hoşgörüsünde yaşamış bir Anadolu çınarı, Rıfat Ilgaz.
Onu bilimsel yönden ele almak, bağımsız kalmanın da ipuçlarını verecek günümüz aydınlarına.
Bilimsel anlamda katkıda bulunacak tüm bilim ve yazın adamlarını bu çalıştayda görmeyi diliyoruz...
SEMPOZYUM KURULLARI
BİLİM KURULU Prof.Dr.Cahit KAVCAR Prof.Dr.Sedat SEVER Burhan GÜNEL Dr.Kemal ATEŞ Zekeriya KAYA
YÜRÜTME KURULU Prof.Dr.Bahri GÖKÇEBAY Dr.Atıf UĞURLU Uzman İlknur TÜRKKAAN Hayrünnisa GÜNEL İ.Anıl ÇOKGÜRSES İbrahim TOZAN Kadir İNCESU Mine ÖZGÜR Mirati MADAK Nurten ÇAKIROĞLU Serdar İZBELİ Utku ERİŞİK
DANIŞMA KURULU Prof. Talat Sait HALMAN Prof. Dr. İsa Eşme Prof.Dr. İsmail PARLATIR Prof.Dr. Kemal ÖZMEN Prof.Dr.Necmi YÜZBAŞIOĞLU Prof.Dr. Nurullah ÇETİN Prof.Dr. Rahmi ER Prof.Dr. Ramazan KAPLAN Yrd.Doç.Dr.Nihayet ARSLAN Doğan HIZLAN Emin ÖZDEMİR Fahrettin DEMİR Feyza HEPÇİLİNGİRLER Gülsemin HAZER Güngör GENCAY İlhan SELÇUK Leyla ERBİL M.Emin DEĞER M. Sadık ARSLANKARA Mehmet BAŞARAN Mehmet SAYDUR Öner YAĞCI Server TANİLLİ Sevgi ÖZEL Tahsin YÜCEL Tarık AKAN
SEMPOZYUM KONULARI Rıfat Ilgaz'ın Romanı Rıfat Ilgaz'ın Öyküsü Rıfat Ilgaz'ın Şiiri Rıfat Ilgaz'ın Mizahı Rıfat Ilgaz'ın Çocuk Edebiyatı Rıfat Ilgaz'ın Gazeteciliği 1940- 2000 Sürecinde Rıfat Ilgaz Rıfat Ilgaz ve Sinema Rıfat Ilgaz ve Tiyatro Rıfat Ilgaz ve Aydınlanma Yerelden Evrensele Rıfat Ilgaz Halkevleri ve Rıfat Ilgaz Rıfat Ilgaz'ın Yapıtlarında Eğitime Bakışı
Sempozyum bildiri özetleri, sempozyum sırasında kitapçık olarak dağıtılacak, sempozyum sonrasında bildiriler Çınar Yayınları tarafından basılıp yayımlanacaktır.
EK BİLGİ ve BAŞVURU İÇİN: Nurten ÇAKIROĞLU Tel: (0366) 215 09 00 (8 Hat) Dahili: 141 Fax: (0366) 215 08 98 Web: www.kmyo.ankara.edu.tr. e-mail: kmyo@ankara.edu.tr
Mustafa Şerif Onaran Dergilerden
Şiirde kadın duyarlığı
''Şair Kadınlar'' dosyasını düzenleyenler ''kadının şiirini sorgulayan mantığı sorgulamanın en doğru yöntem'' olduğuna inanmaktadır.
Kimi dergiler sanatın her alanına yetişmekte yetersiz kaldıkları için yalnız edebiyata, dahası edebiyatın belli bir alanına yöneliyorlar, özellikle şiire yönelen dergilerin çoğunlukta olduğu görülüyor.Şiir, edebiyatımızda en eski geleneğe bağlı bir sanat dalı olarak her zaman ilgi çekmiştir. Her alana yetişmeye çalışan bir dergi yüzeysel kalırken, şiir alanında derinleştikçe, ayrıntılardaki gerçeği görmek kolaylaşıyor. Şiirin yapısı üzerine nice bilinmeyen konular ele alınıyor. Şiir dilindeki değişimin bizi nasıl bir şiir arayışına götürdüğü üzerinde duruluyor.Belki de yüzü aşkın edebiyat dergisi arasında yalnız şiire yönelenler, bildiğimizi sandığımız sorunları eşeledikçe, nice bilinmeyen olduğunu gösteriyorlar.Şöyle bir değinip geçmektense, bir edebiyat dergisi, belli bir konuda derinleşerek ayrımına varmadığımız nice ayrıntıyı göstermiş olur.Yeniden anımsayalım: Edebiyat ayrıntılarda gizlidir.Şiir üzerine yoğunlaşan dergilerden biri de YASAKMEYVE. Belki de en kapsamlı, ne yapacağını iyi bilen, şiir üzerine alışılmış yargıları değiştirmeye, yeni doğrular üzerine düşündürmeye çalışan bir dergi.Derginin sahibi Ali Enver Ercan deneyimli bir dergici. Yirmi yıl önce, ilki 1984 tarihinde, o dönemin ünlü ozanlarıyla yapılan söyleşileriyle Enver Ercan şiire yeni bir bakış, yeni bir yorum getirmeye çalıştı (ŞAİR ÇÜNKÜ ONLAR, Kavram Yayınları, 1990).O zamanlar genç bir ''şiirsever'' olan Enver Ercan, ozanları değişik yönleriyle tanıtmaya çalışıyordu:''Kitapta yer alan konuşmalar, bir şiirseverin, çağdaş Türk şiirinin toprağında farklı ve kalıcı izler bırakan şairlerin serüvenlerine sızma çabası olarak değerlendirilebilir. Şiirimizin tarihini doğru kavrayabilmek için, önce coğrafyasını tanımak gerektiği çıkış noktam oldu. O coğrafyada belirginleşen konumları merak ediyordum çünkü.''''ŞAİR ÇÜNKÜ ONLAR''da 18 ozanla yapılan söyleşiler yer alıyor. Bu ozanların çoğu ölmüş. İlhan Berk, Arif Damar, Kemal Özer, Özdemir İnce, Hilmi Yavuz yaşayanlar arasında. Enver Ercan şiire nasıl bakılacağını bildiği için, bir şiir dergisi olan YASAKMEYVE, edebiyatımızda işlevi olan dergi özelliğini koruyor.
"ŞAİR KADINLAR"
''YASAKMEYVE''nin son üç sayısında ''Şair Kadınlar'' üzerine düzenlenen ''özel dosya'', şiirin değişik bir alanında tartışmaya açık görüşlerle gelişme gösteriyor.Dosyayı düzenleyenler Emel İrtem ile Betül Dünder. Doyanın adında da kadına yakışan bir incelik var: ''Dilin Kurdelasını Çözenler - Şair Kadınlar.''Ama tartışma daha dosyanın adından başlıyor. Bir ozanı kadın kimliğiyle anımsamak, onun şiire verdiği emeği küçümsemek anlamına gelebileceği için yadırganıyor.Dosyayı düzenleyenler diyor ki:''Dosyamızın ilk bölümü şiirin feminal ikliminin karakterini ortaya koymaya dönük hazırlanmıştı. Dosyanın adı ve 'Şair Kadın' tamlaması -bizi şaşırtmayan- bazı eleştiriler almamıza neden oldu. Buradan hareketle niyetimizin altını bir kez daha çizmek istiyoruz: 'Şair Kadın' tamlamasının yarın kullanılmaması için özgürlüğe ve kolektifleşmeye açık ve nihai şartların olgunlaşması en büyük dileğimizdir. Biliyoruz ki şair kadın, kadın şair yahut sadece şair demekle hakikat değişmeyecektir. Hakikat kavramlarla değişmez. Ama eril tahakkümün bütün geniş zamanlarda bellek üzerinde yaratacağı hafıza kaybı, bundan dolayı taşıdığımız endişe ve seksist bir anlayışın egemenliğinde kadının cinsiyetine dayalı yabancılaştırmalar (kadın duyarlığı, duygusallık vs.) şair kadın tamlamasını gönül rahatlığıyla kullanmamıza neden oldu. Diğer yandan biliyoruz ki, başka bir seslenişin içersinde kurdelaları bağlamaya hazır bir güruh her zaman vardır'' (YASAKMEYVE, Eylül-Ekim 2005).Öncelikle böyle bir dosyayı düzenleyen Emel İrtem'le Betül Dünder'den saldırgan bir tutum yerine, konuya açıklık getiren nesnel bir yorum beklenmeli. Bu dosyadan ''kadın duyarlığı''nın çağdaş şiirimize neler kazandırdığını, şiir dilinde nasıl bir gelişmeye yol açtığını öğrenmek isterdik.Daha önemlisi, kadın duyarlığının cinsellik bağlamında yorumlanmasını da yeterli görmüyoruz.Her ne kadar Cahit Külebi,''Üçüncü ustamdı kadınlarTek göze yaşantıya Kaynar dururlar semaver gibi.Onlar öğretti bana sevgiyi.''dese de, o ustalığı kendini geri çekmek için kullananlar, ''sen beni yanlış anladın'' demeye gelen bir sözün kolaylığına sığınabilir.''Bütün yakınlarınızSizi yanlış tanıdı''diyen Behçet Necatigil ''sevgileri yarınlara bırakmanın ezikliğini'' anlatırken bilgece bir uysallık içindedir.Enver Ercan Hilmi Yavuz'a soruyor:''Neden bunca hüzün?''Hilmi Yavuz'un gülümsemesinde bir üzgünlük var:''Bize en çok yakışan o da ondan...''Oysa dosyayı hazırlayanlar eril egemenliği, 'dilin kurdelasını bağlamaya hazır bir güruh' olarak niteliyor.Bir sözlük açıp 'güruh' sözcüğünün anlamını anımsamak istiyorum: ''... değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, değersiz kimseler topluluğu, ayaktakımı, sürü'' (TÜRKÇE SÖZLÜK, Ali Püsküllüoğlu, Doğan Kitap, Ekim 1999).Böyle bir yaklaşım ''Şiirde Kadın Duyarlığı''nı anlamamızı kolaylaştırabilir mi?Çağdaş şiirimizi hazırlayan ozanlar ormanında ozan kadınların nitelikli bir yeri olsa da, bir ozanın kendini kanıtlaması, şiirinin özel sesini duyurması yeterli olmuyor. Bir şiir uğultusu arasında nice özgün ses yitip gidiyor.Sorunu cinselliğin dar kalıbı içinde yorumlamak isteyenler de var. Ahmet Muhip Dıranas'ın şiirinde o 'eril egemenlik' görkemli bir tavır içindedir:''Boşuna sarmaz şu belini kollarım,Gebe kalırsın her tutup öpüşümdeVe bir gün taze bir kanla iner kenteBir bozkurt sürüsü gibi oğullarım.''İzzet Yasar, kadınların dünyasına sokulmaya çekinir gibidir. Kilidine anahtar bulunamayan o 'nem yüklü rüya' ozana yasaktır. Bu yüzden o dünyada yabancının biridir ozan (YASAKMEYVE, Temmuz-Ağustos 2005):''Kadınların tarafına geçmeyi denedimkendi aralarında oynadıkları tuhaf oyunlarbana bir muhabbet iklimini söyleyebilir sandımarzuyla baktığım yerde kilit çok bir tanesinin anahtarı yokbu nem yüklü rüya yurtlağıma yasak ve yabancı''Gene de bu incelikli ozanları ''güruh'' olarak nitelemek ''ozan kadın'' duyarlığıyla bağdaşıyor mu?
OZANANA
Kaldı ki İsmail Uyaroğlu, ozan kadınlarımızın hası Gülten Akın'ı ''ozanana'' diye nitelemişti: ''Ozan Kadın'' olduğu için değil, toplum sorunlarına bakarken şiire kadın duyarlığını sindirdiği için, o seksenli yılların karmaşasında, hiç yoktan öldürülen, işkence altında tutulan insanlardan arta kalan üzgünlüğü yüreğinde damıtarak "ilahiler" yazan bir ''ozanana"ydı o!İçeri düşüp umudu kararan insanların şiirini yazarken ''ozanana'ydı:''Hey tanrım, bu çocuklar çocuklarımız bizim Bunca yıl hangi taşı oraya kapasanunufak olur.Bunca yıl hangi kuşuBize hüzünlü görüşler, tel örgülerBeton gölgeler bağışlayanBunca yıl hangi bir kuşu,ölür ölür ölürAnlamıyor musunYok mu senin oğlun kızın''Kime söylüyor bunu Gülten Akın? Akşam evine dönünce işkence yaptığı elleriyle çocuğunu okşayan insana mı?Eril duyarsızlık, bu içtenlikli sese uzak durmalardadır.Baskı dönemlerinden geçerken ezilmiş sandığınız ana yüreği şahin kesilir. Şiirde kadın duyarlığı, kadını zorlayan koşullar karşısında o yüreğin sınanmasıdır.
KADIN DUYARLIĞI
Ama asıl sevide sınamalıdır insan kendini. Evli bir kadın için sevdiği erkek nasıl yabancılaşır? Bir kadın o evcil yalnızlıkta nasıl da yiter gider!Oysa gönül gözüyle bakmasını bilen kadının sezgi gücü duyarlıdır. O, gözlerini yerden kaldırmadan bakan insanın içinden geçenleri anlayıverir. ''Utangaç masumiyet değildir dedi birimiz.''Tümay Çobanoğlu kim? Belki de şiire ilk adım atanlardan biri. Ama bir ''tavır'' var şiirinde: Kendine çekilmeye çekinen insanı gülümser gibi azarlamaya çalışan bir tavır (LACİVERT, Kasım-Aralık 2005):''Masum bir yüzün resmini gördük dün akşamKirpiklerin arasına sıkışmış binbir çeşit mine ve erguvan İçeriye her girdiğimde gözlerini yerden kaldırmadan, bakıyorduVe her dışarı çıktığımda gözleri yine yerdeÜrkek, rüzgârda sallanan narin başak...Utangaçlık masumiyet değildir dedi birimizAma nedir o kızaran yüz, terleyen ellerŞeffaf gözlerin ardına bakmak isteği, çılgın bir merakNedir, nedir bu kirpiklerin içindeki giz diye sorarkenBeklenen oldu:İçinde binbir çeşit mine ve erguvan saklıO kirpikler birden yukarı kalktı.''''Şair Kadınlar'' dosyasını düzenleyen Emel İrtem ile Betül Dünder, duygusal olmamaya özen göstererek, bu çalışmaya bilimsel bir derinlik kazandırmak istiyorlar:''Kâinatın bir parçası olan kadının 'şairliği' bugüne dek tuhaf bir şekilde sorgulanmıştır. Bu sorgulama öyle kışkırtıcı bir şekilde dile getirilmiştir ki, karşılığında verilen cevaplar da kimi zaman amacının dışına taşan bir üslubu ayaklandırmıştır. Dosyayı hazırlamaktaki maksadımız şiire anatomik farklılıkları üzerinden sınırlar çizmek değildir.''''Şair Kadınlar'' dosyasını düzenleyenler ''kadının şiirini sorgulayan mantığı sorgulamanın en doğru yöntem'' olduğuna inanmaktadır.YASAKMEYVE'nin 15-16-17. sayılarını kapsayan bu sorunu, onlarca ozan kadın, şiire yansıyan kadın duyarlığı üzerinde durarak incelemektedir.Onları yakından tanımak, o duyarlığı okurlarla paylaşmak gerekecek.
Cumhuriyet Kitap, 08.12.2005
METİN AYDIN
Orhan Pamuk davasının hatırlattıkları... Konuşmaya başladığı sırada sanki boğazını birinin sıkıca sıktığını düşündüren bir öksürme krizine de tutulduğu her halinden belli olan Yazar Orhan Pamuk’un, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak geldiği Şehr-i Diyarbekir’de, o dönemin Belediye reisinin karga tulumba sokak ortasında polislerce gözaltına alındığının haberini ‘fısıltı gazetesi’ kanalıyla kısa sürede ortalığı sardığı, ki küçük ölçekli bir ayaklanma psikozunu içine de soktuğu, Diyarbekir’li vatandaşlar için de artık rutinden sayılamayacak kadar ‘sıradan bir olay’ görülmediği de anlaşılan bir güne denk düşmüştü ziyaret.
Dile kolay, daha yeni cicim aylarından ( yıllarından mı demeliydim?) çıkmaya başlayan, ve ‘Halkın Belediyesi!’ sloganıyla da ortalığın tozunu atarak, halkın büyük çoğunluğunun oylarıyla yereldeki iktidara bileğinin hakkıyla ge(tiri)lmiş bir halk temsilcisiydi gözaltına alınan!.. İşte öyle bir zaman zarfında Diyarbekir’e romancı kimliğiyle davetli olduğu için gelen O. Pamuk, Belediye’ye ait konferans salonun içindeki edebiyat meraklısı tek tük insan, ve şirazesinden çıktı çıkacak kadar politize olmuş insanların yoğun ilgisi ile saatler öncesinden hınca hınç dolup taşmıştı panelin yapılacağı salon. Yazar O. Pamuk, salona gelmeden önce, Belediye reisinin şahsında bir halkın temsilinin yapıldığı o sembolik pozisyondaki ‘makam odası’nı da ziyaret ederek, ta baştan, bu hukuk dışı uygulamayı kendi kavlince protesto etmiş oluyordu.
Daha öncesine gidersek eğer, İstanbul’ da Türkçe yayınlanan; ki demografik hacminin milyonlarla ifade edildiği iddiasındaki Türkiye Kürtlerinin tek günlük çıkan gazete binasına karşı girişilen bir bombalamaya karşı da, o netameli zamanlarda, bir grup yürekli aydınla el ele verip, bu gazeteyle dayanışma adına kalkıp İstanbul’un en işlek sokaklarından birinde, eline aldığı bu bombalanmış gazetenin çıkmış olan son nüshasını satarak; gazetenin yaşatılması gerektiğini bu anlamlı eylemiyle de sahiplenmiş olan O. Pamuk; ta o günden beridir, pekte fazla ‘anlaşılmayan’ biri bile olsa bizim buralarda -sanki başkaları iyi anlıyor da!- Kürt halkının, şu çabuk parlayıp yiten belleğinde anlamlı bir yer de tutmuştu haklı olarak: Çok tuhaftır bizim için ‘sevgi’denen şey, bir o kadar da yaman! Şöyle ki; sevdiğimizi düşündüğümüz insanları, göklere çıkarmakta bizimle kaşık atacak başka millet bulamazsınız şu kimyası bozulmuş Dünyada, fakat benim hikmetinden sual edeceğim ilginç paradoksu şudur ki, Allah muhafaza, şu sevdiğimiz kişiler sahiden Yazar filansa diyorum, vay garibimin haline, mümkünü yok okunmaz! İşkembeyi kübradan duygusallık üzre atıp tutanları es geçiyorum… Dağıtmadan hadiseyi, somutlaştıracak olursak eğer söylediklerimizi; örneğin, Sosyolog İsmail Beşikçi’ye (Kürt’lerin Sarı Hoca’sına.) yönelik hafif efsanevi sevgisi de aynı minvalde görebiliriz… Sayın Beşikçi’ nin, Kürt’lerce çok sevilip bu kadar az okunması da, sadece yazdığı o kitaplarının ‘satılması’ ile değil de, ‘okunma’ oranı olarak söylemek gerekirse, sonuç bir o kadar ilginçtir… Zaten, bu ‘tu kaka’ duruma binaen Sarı Hoca’nın, çok severler beni ama pek okumazlar da, nasıl olsa ben onlardanım diye algılandığımdan, anlamına gelebilecek bir veryansın mektup yazısını okuduğumu hatırlıyorum… Memleketin hali pür melali böylesi bir atmosfer olunca da, ey benim ‘okur okumaz’lardan olmayan güzel ‘okurum’; iğne atsan yere düşmeyecek kadar tepeleme bindirilmiş insan gurultusuyla çınlıyordu/çınlamalıydı da artık, panelin olacağı şu salon!
Ha geldi ha gelecek denerek yolu gözlenen O. Pamuk ise, en nihayet, o büyük kalabalığın içerisinden çıkıp geldi panelin yapılacağı salona…
En nihayet diyorum, çünkü, bir eylem platformuna dönüştürüleceği ayan beyan sırıtan bu onca gerilmiş kitlenin bir şekilde ‘teskin’ edilmesi, belki de o gün itibariyle problem edilecek bir şeylerin olmadığına ‘ikna’ edilmesi gerekiyordu. Sayın Pamuk’un bu meyan dahilinde söyleyecekleri, sanırım, gerilimli ortamın dağılması için biçilmiş kaftandı… Başka bir açıyla bakınca da, Sayın Pamuk için hayli ‘risk’ içeren bir ‘meydan’ olabilirdi burası… Orada bulunduğum için, çok rahat söyleyebilirim ki, ben olsam katiyen salona girmezdim! Evet, girmezdim! Niye orada olmak istemeyeceğimin cevabı ise, şu karışık ruh halim için çok basit aslında, ben kahraman değildim ki ey güzel okur; bir edebiyat etkinliğinin siyasi bir arenaya çevrilmiş olmasını da kabullenemezdim; ki bir halkın kendi dışında kahramanlara bel bağlayacak kadar da aciz olmamalı bana sorarsanız… Sayın Pamuk’un bir halk kahramanı olduğunu söylemeyeceksiniz değil mi?
* * * Salondaydı artık, bunca yolu gözlenen Yazarımız. Belediye reisini devletin elinden bir parmak şaklatmasıyla özgürlüğüne kavuşturacak olan bu büyük ‘Kurtarıcı’ mız, İstanbul- Diyarbakır tarifeli bir uçakla bembeyaz bulutların içinden zuhur edip gelmişti işte huzura (salona yani!). Yaşlı başlı Kürt kadınların gelinlik çağdaki kızlarıyla Tilili’den (zılgıt) bir girizgahla karşıladığı, bu yeni kurtarıcımızın, fıldır fıldır yuvalarından kaçacakmışçasına ürkek bakan gözlerine; naçar düşmüş halkımla birlikte toplu bir ayine girmişiz gibi pür dikkat kesildiğimiz bu salonda; şu dozajı da hayli yüksek olan voltajımızla (‘öfke’ diye de okuyabilirsiniz.) küçük bir ‘umut’ ışığı beklediğimiz O. Pamuk; bir kahramandan beklenmeyecek bir mahcubiyetle çarçabuk ön koltuklardan birine ilişti. Hemen arkasında duruyordum. İlgiden şaşkındı Yazarımız.
Konuşma yapacağı yere teşrifini yapmakla görevlendirilmiş olan, ki oldukça ajite/ezber sözleriyle halkı durmadan galeyan halinde tutmak için parayla tutulduğu intibası edindiğim bu aksansız, iyi Türkçe konuşan ajitatör’ün (bazıları moderatör diyor), nabza şerbet sözleriyle adrenalin katsayımız handiyse tavana vurmuştu! Kimseler tutamazdı artık bizi! Bu bol kepçeden verilmiş ‘şerbet suyu’yla DA dünyaları dar ederdik herkese! Belediye reisimizi derdest edenler DE kimmiş!
Büyük kurtarıcı bellediğimiz o insan (O. Pamuk), takdim edildiği yerden sahnedeki hazırlanmış masaya doğru yürümeye başladı ŞİMDİ...
Etkili bir fon müziğine ihtiyacım olacak size bu manzarayı anlatmak için, hani şu kahraman denen mevtaların halk için kendini feda edeceğinin tescili de olacak debdebeli eğlencelerin olduğu büyükçe bir alanın yüksekçe yeriden, selamlamaları için o gariban halkı, işte tam da o ortamın havasına uygun bir fon müziği! Beceremeyeceğim galiba, iyisi mi siz de şu neneniz yaşındaki yaşlı Kürt kadınlarıyla beraber gencecik bacılarımın çığırdıkları bu acı zılgıt sesiyle idare edin şimdi! Bu sesi duyup da ağlamadığım bir gün bile hatırlamıyorum, ona göre sevgili okur. Ama yok şimdi hatırladım; ömrünün şu son demlerinde Diyarbekir’de, top sahasının (stadyum sözcüğünü sevmiyorum da!) hemen iki adım yanında kaldığı evinde, trübünlerden odasına, hurra da babam hurra nidalarıyla giren, mezara kadar da Diyarbakır Spor’lu kalacak taraftarların sesiyle kendinden geçmiş bir halde; kendi anlı şanlı geçmişini yad eden 68 Kuşağı’nın o büyük halk ozanı işte; yüz binlere davudi sesini dinleten/yaşatan üstat Aşık İhsani’den bahsediyorum. Eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’den esinlenerek (öfkelenerek desek daha doğru galiba) yazıp/söylediği, ‘Taban uyanıyor taban, durduramaz bunu Baban! ’ isimli, marş formundaki türkünün birkaç kaç misli etkili bir kızılca kıyamet kopmuş gibi tasavvur edin, sahnedeki O. Pamuk’u şimdi!..
Abartmıyorum!
Daha oturur oturmaz da o konuşmasını yapacağı koltuğa, tek kelam olsun konuşamadan, yazımızın ilk başlarında bahsetmiş bulunduğum, hani şu kendisine tebelleş olan ‘gıcık’la zar zor yutkunmaya çalışan Sayın Pamuk, galiba, boğazını sıkan o münasebetsizle (gıcık) kıvranıp duruyordu. Mümkünü yok, konuşamıyor da hiç; zaten pek iyi değil, benim dinleyebildiğim kadarıyla belagatı, yalan mı beceremiyor işte, yazdığı o akıcı dil gibi konuşmayı!.. Ee, olsun bu kadar, şu belagat da bir sanat değil mi yani, yazmak gibi! Herkes konuştuğunu sanıyor, konuşamıyor ama!
Su istedi.
Geldi suyu…
Fakat hiç duracağı yoktu bu gıcık halin… Kısa süreliğine izin isteyip hızlı adımlarla kulise doğru koşar adım giden Yazarımızın, bana söyleyenlerin yalancısıyım, içtiği sıcak bir Türk kahvesinden sonra, geçmiş boğazındaki o illet gıcık!
Fazla uzatmayayım; Sayın Pamuk’un, daha içinde bulunduğumuz bu 2005 yılı içinde, yabancı bir mecmuaya, gerek Osmanlı tebaası içinde bulunan Ermenilerle ilgili söyledikleri, gerekse de; son çeyrek yüzyılda yaşana gelen çatışmalı durumu baz alarak, Türkiye’deki Kürtlere dair sarf etmiş olduğu fikirleriyle; Türkiye kamuoyunda hanidir oynamayan taşları yerinden oynatacak denli ses getiren ‘çarpıcı beyanat’ıyla hayli de belalardayken dertsiz başı; bizim şu Diyarbekir’e geldiği gün itibariyle, çok net ifadelerle söyledikleri; yaptığı işin Yazarlık olduğu ve şu eski Belediye reisine yönelik yapılanları da pekala tasvip etmediğini, bu ülkede barışın tesisi için de bu nahoş teşebbüslerin herkese zarar vereceği gibi de özetlenebilecek şeyler söylediği o gerilimli seyreden ortam da, insanlar biraz sakinleşti dediğim küçük bir zaman aralığında; Neden Kürtçe yazmıyorsunuz? gibi anlaşılacak garip bir soruya cevaben Orhan Pamuk’un, gene mealle, Türkçe’nin yazarı olduğunu, ki bu dili de çok sevip onunla yazdığını anlattıktan az sonra da, hafızamın yanıldığını sanmıyorum, ‘Türkçe’nin milliyetçisiyim! ’ de dediği saniyede, şu bizi birbirimize bağlayan ipler, zılgıtlar ve alkış tufanı o dakika koptu/sustu!
Sonrasını basından hatırlarsınız belki; mal bulmuş mağribi gibi atlamışlardı hani bu haberin üstüne…
* * * İçindeki sorunlara doğal mecrasında çare bulamayanların, bazı sahih Aydınlara, belki de hiç hazzetmedikleri rütbelerle kafalarına estiği gibi payeler taltif etmeyi kendilerine vazife bilenler; bundan başka bir işi de bilmeyen bu ‘mesleksiz’ siyasiler; pek de umduklarını bulmadıkları bir edebiyat etkinliğine, sözüm ona protesto notası koyarak da kendilerince paneli ‘sabote’ etmişlerdi. O gün, hadi canım sende diyecek tek bir Aydınım bile yoktu o salonda. Varsa yoksa, ajitasyon üzre kendi ekmek teknesini yüzdürenlerin olduğu, politik olarak önünü bile görmeyen bu göbeği yağ bağlamışların, vatan- millet- Diyarbekir! nidasını şablon alıp yedeklendikleri, ki konuştukları arızalı Türkçe’nin de kraldan çok kralcı duayeni olduklarını düşünmediklerinden olmalı; ki çok iyi bildiklerini de bildiğim anadilleri Kürtçe’yle konuşmamak adına ıkınan, ki nalıncı keseri gibi de her şeyi kendilerine yontanların, şu hepimizin Kürt Hadisesi üzerine kendini arzın merkezine koyup, ha babam fink attığı bir kadim coğrafyada, tabii ki olacağı bu, Yazar Orhan Pamuk’un; ‘Türkçe’nin milliyetçisiyim! ’ sözündeki alt metin okumasının, en basitinden, ‘Kendi anadiliniz olan Kürtçe’nin milliyetçisi olun! Kendi anadilinizi benim gibi sevin!’ demek olduğu da anlaşılan (bunu söylemek için Derida olmak da gerekmiyor hani.), her halinden bu çok katmanlı sözlerini, kim çıkıp anlatacaktı şu benim yüksek dozajda ajite edilmiş olan kardeşlerime?
Böyle bir şey mümkün mü yada?
Evet, o gün salon boşal(tıl)mıştı.
Ve biz kala kala salonda elliye yakın insan kalmıştık…
* * * Türkçe’nin bu en iyi kalemlerinden olduğu herkesçe kabul gören insan için, Türklüğe hakaretten yargılandığı mahkeme öncesinde AB genişleme sorumlusu Olli Rehn’in: ‘Hakim karşısına çıkacak olan Orhan Pamuk değil, Türkiye’dir.’ yönlü Avrupa Komisyonundan yükselen çığlığı ile; şu hayli zaman önce Şehr-i Diyarbekir’li kardeşlerimin doluştuğu o kalabalık salonda, ‘Türkçe’nin milliyetçisiyim!’ dedi diye; tek meselesi yazmak olan bu Yazara karşı, münferit gibi gelişen; benim davamın kahramanı olmayacaksan eğer sen benim için hiçbir şeysin! demeye gelen bir güdük yaklaşım ile; 16 Aralık Cuma günkü ilk mahkemesinde Yazar Orhan Pamuk’a yumurta atarak sindirmeye çalışan anlayışın, objektif anlamda, birbirleriyle aynı potaya giriyor olmasına; günü birlik ‘kişisel hesapları’n etkili/belirleyici olduğu ayan beyan ortada.
Nedense, Orhan Pamuk davasında koparılan politik tatava ile yekpare algılıyorum; şu bizim Diyarbekir’de yapılmış olan Orhan Pamuk panelini…
Bir gün elbet, tek derdi edebiyat olan bu yürekli kalem erbabı olarak bildiğim Sayın Pamuk gibilerle; dili dağlanmış halkımın lal çocukları, SİYASET DIŞI da oturup, mitik bir masal gecesinin sımsıcak koynuna girip, hep okuya geldikleri/dinledikleri, güzel Şehrazat’a, ‘belki artık hiç kimse ölmesin diye bu topraklarda! ’ Binikinci Gece Masalı da anlatacaklar…
Bir gün elbet!
(Bu köşede daha önce yazılarını severek okuduğum selefim Sevgili Ayşe Önal’dan, www.gazetem.net’te sürekli yazacak olmamla ilgili aldığım, beni epey DE onore eden, tebrik e-maili için, müsaadenizle, teşekkürlerimi yolluyorum. M.A.)
http://www.gazetem.ne 19 Aralık 2005
Varlık ÖZMENEK ozmenek@ada.net.tr
''Niçin Yok Sol Kanadı?'' Türkiye'nin
Soru güncel, sorun yaşamsal...
“Türkiye’nin engin bir çölü andıran yol’suzluklar ve sol’suzluklar vadisinde garip bir hayal ve topuk oyunlarından başka bir şey görebiliyor, duyabiliyor musunuz siz?..”(1) diye sorduğum bugünlerde, soru işaretimi paylaşan, hatta bir ölçüde yanıtlayan bir kitap çıktı piyasaya; sıcağı sıcağına sizlere duyurayım:
“Sabiha”, Remzi Kitabevi, birinci basım: Ekim, 2004
Yazarı: Refik Erduran
Sadece Türk basın tarihindeki yeri ve önemi açısından değil, dünya basın (medya) tarihi içindeki evrensel değeri yönünden de benzersiz özgürlük demokratik mücadele niteliğindeki anıt-emek bir ömrün sahibi olan Sabiha Sertel’in anlatıldığı kitaba kayıtsız kalabilir miydim?
Ankara’da Atakule’de gezinirken geçenlerde, bir kitap satış sergeninde gördüm. Kapakta Sabiha Sertel’in gençlik fotoğrafı; sararan ama solmayan, hatta şafak sökümü renk düzeniyle dikkat çekiyor. Belki de bana öyle geldi... “Kapak: Ömer Erduran”
Arka kapağı çevirdim. Bir solukta okudum. Nefes kesici. Eğer okuyacaksanız baştan sizi uyarayım, derin bir nefes alın. Aynen şöyle:
" İdam talebiyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan kocasına bir dostu, yemeğe davet ettiği yargıçlardan haber getirdi:
Adamlarla bol bol yiyip içtik, hoşça vakit geçirdik. Senin durumunu sordum arada. Evet? Kararlarını sana söylemeye geldim. Söyle! Sakın üzülme. Seni asacaklar kardeşim!... Baştan sona ömrü böyle trajikomik çılgınlık ortamlarında geçmiş, dopdolu siyasal yaşamı Nazım Hikmet’le tanışınca daha da ivme kazanmış Sabiha Sertel’in öyküsünü anlatan Refik Erduran, tüm önemli kişileriyle dönemin çarpıcı bir panoramasını da çiziyor.
Nazım Hikmet, Mehmet Ali Aybar, Aziz Nesin, İlhan Selçuk, İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Hasan Ali Yücel, Muhsin Ertuğrul, Behice Boran, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, Burhan Felek, Ahmet Emin Yalman, Refi Cevat Ulunay, Yusuf Ziya Ortaç, Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yunus Nadi, Berin Nadi, Behçet Kemal Çağlar, Vala Nurettin Va-Nu, Selim Sırrı Tarcan, Şükrü Kaya, Hicabi Dinç, Ali İhsan Göğüş, Orhan Birgit, İsmail Bilen ve başkaları...
Tanıdığı, incelediği, pek çoğunun yakını olduğu bu kişilerin portrelerini de sözünü sakınmadan dikkatinize sunuyor yazar.
Gerçeklerden kaçmayanlar için...”
Sizi bilmiyorum ama bendenizin nefesi kesildi; “Sabiha” ile birlikte saydım –bir de siz sayın- 27 tanınmış isim..." ve başkaları..." ve de tekraren; “Tanıdığı, incelediği, pek çoğunun yakını olduğu bu kişilerin portrelerini...sözünü sakınmadan sunuyor yazar.”
Bir daha, bir daha okudum...
“Gerçeklerden kaçmayanlar için...” olduğuna göre, doğrusunu isterseniz daha çok da mesleğim adına zorunlu, bu arka kapak yazısının en altında yapışık etiketteki fiyatı ödeyip aldım kitabı: 9.500.000 T.L.
Eve gidene kadar elimde evirip çevirdikçe nefesim daha da kesildi.
Nedenini de söyleyeyim:
Çünkü kitap topu topu 183 sayfa! Ve hepsini okuyacağız!
*** *** ***
Açtım okuyorum: “Önsöz”(s.7)
İlk cümle: “Seçenek üretecek sol kanadı olmadığı için Türkiye pırpırlıyor.”
Nefesimin bir kez daha kesildiğini söylememe gerek var mı? Başta ‘Sabiha’... 27 portre ‘ve başkaları’,‘incelendikten’ sonra... bu 183 sayfalık kitapta bu tesbit ile birlikte bir yanıt da aranıyor; işte ikinci cümle; işte bir soru:
“Niçin yok sol kanadı?” (Türkiye’nin tabii...)
Üç, dört ve beşinci cümleler de şöyle: “Sorunun aranmasına komünist partisinin geçmişini incelemekle (yine dikkat! ‘incelemek’diyor yazar. V.Ö.) başlamak gerekir. Siz ister yanında olun, ister karşısında, önce onun konumunu görür, sonra sol yelpazede kimin nerede yer aldığına bakarsınız. Türkiye’de bu yapılmadı ve yapılmıyor.”
Kısacası, Refik Erduran, “Türkiye’de bu yapılmadı ve yapılmıyor” dediği işe koyuluyor. Geriye kaldı 176 sayfa?..
Okuyup bitiriyorsunuz; Sabiha Sertel’in Türkiye ve dünya için müstesna anısı ile anıtsal “Roman Gibi”(2) anılar kitabının pençe pençe gagalanarak işportalanmasıyla birlikte günlük deyimle ‘kapkaç’lanması ve kapkaça pey verilmesi eylemine tanıklık duygusuna kapılıyorsunuz. Kurban bayramlarındaki ulusal post kapkaç gerilimleri gibi bir şey mi yoksa? Tek cümleyle kitabın tek cümlelik 5. Sayfasındaki çekirdek yazılımı, “Sabiha”nın varisine şükran ifadesi: “Annesi kadar yiğit Yıldız Sertel’e...”
Hedef; Sabiha Sertel’in anıt emeğinin soyularak yağmalanması payı!
Aslında “Sabiha”nın yazarına bir şükran ifadem olacak ama, yazının sonunda.
*** *** ***
Her kitap değerlidir. Bu da öyle. O ki, değerini siz biçecek, siz çözeceksiniz.
Şüphesiz okunmasında, bilinmesinde yarar var. Bir örnek. 1945 yılının başları. Okuyalım:
“Sabiha kolları sıvadı, kısa sürede hazırladı dergiyi. Önce adını koydu: Gazetedeki sütunun başlığı olan Görüşler.
En önemli sorun yazar kadrosunu kesinleştirmekti. Bayar takımının (Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan’ı kastediyor. V.Ö.) ikinci sayıya yazı verme vaatlerini sağlama bağlamak için onlara mektup yazdı. Adlarını kapakta ilan edileceğini bildirdi, izinleri olup olmadığını sordu. ‘kesinlikle sözümüzü tutacağız, ilan edebilirsiniz’ diye yazılı yanıt aldı.
Başkalarından da yazı istedi. Ziyaretine gittiği Halide Edib (Adıvar) kadroyu sordu, duyduğu adları beğendi, yalnız Behice Boran’a takıldı.
- Onunla bir toplantıda buluşmuştum. ‘Küçük dağları ben yarattım’ gibi bir edası var. Benimle öyle küstahça konuştu ki, azarlamak zorunda kaldım...”(s.121)
“Sabiha”nın içkinliğinde bu sefer hedef; Behice Boran!
Paydaş kim? Halide Edib.
Devam ediyoruz: “ (Köşeli bir ayraç açılıyor) İftira etmiyordu Halide Hanım. Gerçekten de Behice Boran herkese tepeden bakan, kavga çıkarmak için fırsat kollayan, bulamazsa yaratan bir kadındı. Girdiği odada hava gerginleşirdi hemen. Bir süre işbirliği yaptığı Mehmet Ali Aybar’ın ‘güler yüzlü sosyalizm’ sloganının tam karşıtı bir ‘çatık kaşlı sosyalizm’ temsilcisi gibi konuşur, övgüleri bile azara benzerdi. Böyle bir tipin Barışseverler Cemiyeti kurup başkanı olması da toplumumuzun tuhaflıklarındandı. (Köşeli ayraç kapanıyor) “
Şimdi kitaptan ayrılıp, bu olaydan yaklaşık dört yıl önceye gidelim. Yıl: 1941. Yurt ve Dünya Dergisi’nin Mayıs, 5.sayısında “Halide Edib’in Yeni Romanları” başlıklı bir yazı yer alıyor; Dr. Behice S. Boran imzalı. Sosyolog gözüyle Boran, Adıvar’ın “Sinekli Bakkal” ile “Tatarcık” romanlarını inceliyor...Yıllar sonra, benim de Genel Yayın Yönetmeni olduğum “Bilim ve Sanat” dergisinde bu yazı sadeleştirilerek yayımlandı. Son bölümünü buraya aynen alıyorum; şöyle diyor Boran, 63 yıl önce:
“ Özetle diyebiliriz ki, Halide Edib dinsel tutuculuğa ve doğmalara karşıdır ama kendisi dindar ve gizemcidir. Halkçıdır; çalışan insana değer verir, ama toplumda soylular sınıfının da önemli bir yeri olduğu kanısındadır. Toplumsal sorunlarla ilgilidir, onların çözümlenmesini ister; ama bu işlerin merkezi bir örgütle değil, bireysel girişim ve yardımseverlikle yapılmasından yanadır, hatta ancak bu yolla yapılabileceğine inanmıştır. Bazı yapıtlarında savaşımcı gibi görünür, ama gerçekte sevgi ve inandırma yoluyla sonuç alınmasını yeğler. Halide Edib’de geçmişe özlem vardır. Onun görüşüyle, kuşkusuz geçmişin yanlışları çoktu, değişmeli idi ve değişti de... ama geçmişten kalma, korunabilecek değerler de vardır. ‘Eski aslında güzeldir, değerlidir; düzeltilip onarılıp kullanılmalıdır. Bunun için Halide Edib devrimci değil reformcudur (ıslahatçıdır) ve aslında tutucudur.” (Bilim ve Sanat, Sayı:84, Aralık 1987, s.40, Sadeleştiren: R.İnanç)
Şimdi dönüyoruz “Sabiha”ya...
Anlaşılıyor ki, Halide Edib’in Behice Boran’a o günlerde ‘takılması’ sebepsiz olmamalı.
Peki “Sabiha” nın yazarının Behice Boran’a takıntısı ne? Saldırmasına sebep ne? Ona; “Böyle bir tipin Barışseverler Cemiyeti kurup başkanı olması da toplumumuzun tuhaflıklarındandı” dedirten tuhaflık ne?
Şu olabilir mi?
Kitabın kapağını çeviriyorsunuz birinci sayfada yazarın tanıtımı, okuyalım, ilk cümle: "REFİK ERDURAN İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den Lisans (B.A.) derecesini aldıktan sonra Master eğitimini Cornell Üniversitesi'nde, askerliğini Kore Savaşı sırasında Türk Tugayı'nda yedek subay olarak yaptı..."
V.b... Sona yakın; "Gazete, TV ve tiyatro oyunu yazarlığı alanlarında yerli ve yabancı ödüller aldı..."V.s...
"Sabiha"nın yazarı, ilk cümlede; "Kore Savaşı sırasında Türk Tugayı'nda yedek subay!"
Yazar Kore'de çarpışırken Behice Boran'ın yaptıkları, anlaşılır şey midir?
"Böyle bir tipin Barışseverler Cemiyeti kurup, başkanı olması..." Ve de Kore Savaşı'na karşı protesto eyleminde bulunup, hapse atılması ve hayattaki tek çocuğu 'Dursun bebe'yi hükümlüyken doğurması...
"Toplumumuzun tuhaflıkları..!"
Gel de takılma Behice Boran'a...
*** *** ***
Yukarıda söz vermiştim; şimdi sıra “Sabiha” nın yazarı Refik Erduran’a şükran bölümüne gelmeli.
Hele hele şu günlerde...
Ya, Sabiha Sertel’i piyasa şartlarında soyup işportalamaya kalkışmayıp da, ölümsüz değerine dünya önünde bir selam vereydi?
Ya, Behice Boran’a nasyonal şartlarda saldırıp aşağılamaya kalkışmayıp da, -yoluna ve soluna karşı da olsa- unutulmaz mücadelesine bir selam göndereydi?
Ya! Şükran!
Bunlarla birlikte...
Bu yazının başlığını oluşturan sorusuyla, yazının ilk cümlesindeki bendenizin soru işaretine ve yanıtına bütün benliğiyle katılım ve çürünüm payı sağladığı için kendisine şükran borçlu olmalıyız.
Hele hele, Türkiye’nin şu derin yol’suzluk ve sol’suzluk günlerine sağladığı zihinsel-düşünsel soy’suzluk derinlikleri...
Unutulmamalı.
--------------------------------- (1)Tık’layın! Sansürsüz, 25 Ekim 2004, “Derin Yol’suzluk ve Sol’suzluklarda AKP Devrimi” başlıklı yazı.
(2)Belge Yayınları:42 İkinci Baskı: 1987
http://www.sansursuz.com 29 Kasım 2004
TÜRK EDEBİYATI'NDA ÖYKÜ- ROMAN KRONOLOJİSİ 2 (930- 1939)/ ALİ ŞAHİN
anasayfaya dön
Bir kadın, bir erkek ve vicdanımız...
Ben, bir erkeğin kendisine emanet edilen kadın mahremiyetini hayatı pahasına koruması gerektiğine inanan kuşaktanım.
Bizim kuşak, cinayetten yargılanırken geceyi birlikte geçirdiği kadının adını vermemek için cinayet saatinde nerede olduğunu açıklamayan ve idama razı olan erkeklerin hikayelerini anlatan kitaplarla, filmlerle büyüdü.
Kadının mahremiyeti bizim için kutsaldır.
O mahremiyete ihanet eden bir erkekten daha aşağılık biri olamaz bizim kuşağın gözünde.
Bu ölçünün, bir toplumu sağlam tutan değerlerden biri olduğuna da inanırım.
Bir toplumda herşey olabilir, savaşlar, ayaklanmalar, kıyımlar yaşanabilir, bunlar atlatılır, tarih yaraları sarar, hayat kendi dengesini yeniden bulur ama erkekleri kadın mahremiyetine ihanet etmeye başlayan bir toplum bence ciddi bir çürüme işareti veriyor demektir. Kolay kolay iyileşmez.
Son yıllarda birlikte oldukları kadınların resimlerini ya da filmlerini çekip bunları yayan erkekler çoğalmaya başladı.
“Bir iki aşağılık adam” deyip geçebilirsiniz.
Ama bence öyle kolayından üstünden atlanıp geçilecek bir olay değil bu.
Temel soru şudur:
Bu adamlar, böylesine rezilce bir iş yaparken nasıl oluyor da toplumun tepkisinden çekinmiyorlar?
Aforoz edilmekten, ayıplanmaktan, isimlerini lekelemekten, ailelerini utandırmaktan korkmuyorlar?
Toplumun pek de sert bir tepki göstermeyeceğine güveniyorlar herhalde.
Bunda da haklılar.
Daha önce seviştikleri kadınların resimlerini, filmlerini yayınlayanlar ne oldu?
“Bu adamlar ahlaksızdır” damgası toplumun vicdanında bu insanların alnına vuruldu mu?
Sadece o adamların değil, o adamlara selam verenlerin bile bu ahlaksızlığı paylaştığı inancı kabul gördü mü?
Yoksa toplum, mahremiyeti ihanete uğramış kadınların resimlerini görebilmek için mi hareketlendi?
Mahremiyet hainini ortak hayatımızın dışına mı attık?
Yoksa suçuna ortak mı olduk?
Böyle insanları reddedecek bir reflekse sahip olmayan toplumların vicdanlarında bir zayıflık, ahlaklarında bir çürümüşlük başlamış demektir.
Ve, bence bir toplum için en tehlikeli şey böyle bir çürümedir.
Bir toplumu toplum yapan onun bayrağı, sınırı, toprağı değildir bence, onu toplum yapan ortak ve tartışılmaz vicdani ölçüleridir.
Bu ölçüler hukuk ve devlet tarafından korunmaz, bu ölçüleri koruyanlar o toplumun edebiyatı, yazısı, hikayesi, efsanesi, masalıdır.
Yazılı olmayan yasalarıdır.
Ne oldu bizim efsanelerimize, hikayelerimize, masallarımıza, yazılı olmayan yasalarımıza?
Neden kadınların mahremiyetine ihanet edenler bu kadar rahat davranabiliyorlar?
Niye iğrenti dolu bakışlarla karşılaşacaklarından çekinmiyorlar?
Bir değil, iki
2006-10-26 · Kategori: Kitap
|
Solmaz Kâmuran'dan 'Çanakkale Rüzgârı'
Cehennem Tüneli
Çanakkale Rüzgârı, iki ana bölümden oluşuyor. Bu bölümler de ayrıca üçer alt bölümlemeyle ayrılmış. Bu iki ana bölümün başında ise, yaklaşık iki sayfalık bağımsız bir 'giriş' yer alıyor. Bu girişle roman "22 Eylül 1923, akşamüstü" başlıyor. Başlarda romanın ana kişilerinden biri olan, ancak sonradan ikincil duruma düşen Hettie Gretch'in Londra'dan Çanakkale'ye dönüşüyle açılıyor. Sonra: "Baksana cumhuriyet ilan olalı beş yıl geçti" deniyor. Ardından Cumhuriyet'in onuncu yılına geliniyor. Zaman çok hızlı akıyor. Romanın başında biri Yahudi, öteki Müslüman iki çocuğun doğumu sıradan bir ayrıntı gibi duruyor. Ancak bir noktadan sonra, Hazmonay ve Bedia adlı bu çocuklar, romanın ana karakterleri olarak alıp götürüyorlar
her şeyi.
Kemal GÜNDÜZALP
Çanakkale, belki de Troya Savaşı'yla başlayarak, bugüne dek hep savaşlarla gündeme gelmiştir. Doğrusu Çanakkale Rüzgârı'nı* biraz da kentin bu tarihsel özelliğinden farklı bir durumu anlatıyor olabilir diye okumaya başlamıştım. Ancak yine bir "cehennem tüneli"ne giriliyor ve gerçekten de yazarın sözcükleriyle bir "savaşlar enkazı" söz konusudur. Roman bu bağlamda uzun sayılabilecek bir tarihsel süreci kapsıyor. Anlatılan zaman, neredeyse Türkiye Cumhuriyeti'yle yaşıt: 1923-2005. Solmaz Kâmuran, Çanakkale'den başlamış anlatmaya. Ama bilindiği gibi Çanakkale'nin tarihi, romanda anlatılan süreyle sınırlı değil, çok daha eskilere dayanıyor: Troya'ya. Romanda öne çıkan tarihsel bir gerçeklik de Çanakkale'nin yakın zamanlara dek çokkültürlü, çokkimlikli ve dolayısıyla çokdilli bir kent oluşu: Müslüman Türkler, Yahudiler, Çingeneler, Levantenler, Girit göçmenleri farklı mahallelerde de olsa birlikte yaşıyorlar.
Çanakkale Rüzgârı, iki ana bölümden oluşuyor. Bu bölümler de ayrıca üçer alt bölümlemeyle ayrılmış. Bu iki ana bölümün başında ise, yaklaşık iki sayfalık bağımsız bir 'giriş' yer alıyor. Bu girişle roman "22 Eylül 1923, akşamüstü" başlıyor. Başlarda romanın ana kişilerinden biri olan, ancak sonradan ikincil duruma düşen Hettie Gretch'in Londra'dan Çanakkale'ye dönüşüyle açılıyor. Sonra: "Baksana cumhuriyet ilan olalı beş yıl geçti" deniyor. (s. 33) Ardından Cumhuriyet'in onuncu yılına geliniyor. Zaman çok hızlı akıyor. Romanın başında biri Yahudi, öteki Müslüman iki çocuğun doğumu sıradan bir ayrıntı gibi duruyor. Ancak bir noktadan sonra, Hazmonay ve Bedia adlı bu çocuklar, romanın ana karakterleri olarak alıp götürüyorlar her şeyi. Bedia'nın annesinin ölümü, Hettie Gretch'ten keman dersleri almaya başlaması, Atatürk'le karşılaşması, İstanbul'da konservatuvara gitmesi, büyüdükçe çocukluktan başlayan Hazmonay'la ilişkisi de aynı hızla gelişiyor.
Ancak 1934 yılında önce Trakya'daki Yahudiler için "Türkçe konuşma zorunluluğu", sonra Yirmi Kura İhtiyatlar ve ardından Varlık Vergisi'yle her şey allak bullak olur. (ss. 84, 133, 140) Hazmonay, buna isyan ediyor, ailesinin Yahudi olmadığı için evlenmesini kabul etmeyeceğini bildiği Bedia'yla birlikte, Almanya tarafından işgal edilmiş olan Selanik'e kaçmayı tasarlar. Asıl sorun ve sıkıntılara yol açan etkenlerden biri büyük olasılıkla, kaçtıkları gemide Bedia'nın çantasıyla birlikte kimliğini ve parasını denize düşürmesidir. Belki de Bedia için ileride bir "kimlik sorunu"na da yol açabilecek gelişmelerin başlangıcı, başka deyişle asıl talihsizlik tam da bu noktada ortaya çıkmıştır.
Selanik'teki "hayat" pek de umdukları gibi olmaz: Hazmonay, Yahudi olduğu için Alman işgali altındaki kentte saklanmak zorunda kalır. Bedia ise, zorunluluktan bir kafede keman çalmaya, arada bir şarkı söylemeye başlar. İki sevgili arasındaki ilk çatışma böyle bir gecede patlıyor. Hazmonay, Bedia'nın içkili gelişini ve cinsel isteksizliğini sorun ederek, öfkeyle saklandığı evden Yahudi mahallesine sığınıyor. Trajedinin ikinci aşaması da orada Bedia'ya yeni adla (Vedya Kosbi) çıkarılan kimlikle başlıyor. Artık evli bir "Yahudi" kadın olarak bu adı taşıyacaktır!
BİRKENAU TOPLAMA KAMPI
Hızla gelişen olaylar sonucunda Bedia, Almanlar tarafından alınıp Auschwitz-Birkenau Toplama Kampı'na götürülür. Bedia, oradaki başka Yahudilerin yönlendirmesiyle "örnek kamp"a alınıyor. Burada bir rastlantıyla "kendi kemanı"na kavuşması da hoş bir sürpriz olmalıdır. Buna karşın, son anda teğmenin isteğiyle keman çalması ve teğmenin tarih bilgisi dikkat çekicidir. Bedia'nın aslında Müslüman ve Türk olduğunu belirtmesi, yenilginin kokusunu alan ve içki içtiği için giderek esrimeye başlayan teğmen tarafından anlaşılmaz bile. Teğmen onu "Sefarad" olarak düşünür. Ancak çaldığı "Dardanel" şarkısını yorumlaması da ilginçtir: "Çanakkale içinde bir kırık testi, analar, babalar ümidi kesti, gençliğim eyvah" sözlerini anlamasa da: "İlyada kadar güzel, lirik" olarak nitelendirir. Buradaki asıl ilginç nokta şudur, teğmenin sarhoş olduktan sonra sevişme girişimine ve kendisine dokunmasına karşı çık(a)maz Bedia, hatta teslim olur: "...beyni ona karşı çıkması gerektiğini söylüyordu, oysa teni baştan çıkmıştı bile." (s. 188) Buradaki olay doğrudan bir "tecavüz" olmaktan çıkmıştır, tenin yenilgisidir yaşanan. Romanın sonunda bu cümleyi ("tecavüz değildi") kırk yıl sonra bu gecenin ürünü olan oğluna anlatırken de yineleyecektir. Savaşın bitmesi ve "müttefik orduları"nın gelişiyle sonuçta Bedia da Auschwitz'den kurtulmuş ve artık Londra'da bir naylon çorap fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Koluna işlenen dövmesi duruyordur. Oradan Zürih'e, kocasının "akıbeti"ni öğrenmek için bir akrabasına mektup yazar. Gelişme hızlı ve olumludur, karşısına ansızın Hazmonay çıkar.
Romanın ikinci bölümünde Solmaz Kâmuran, başa dönüyor: Selanik'teki geceden başlayarak Hazmonay'ın başından geçenleri anlatır. Kuşkusuz bu durum, roman açısından bir gereklilik olabilir. Doğrusu, yazarın bu bölümleri ötekilerle (Bedia'nın yaşadıklarıyla) eşzamanlı anlatması bence daha ilginç olurdu. Bir bakıma Hazmonay'ın aktarması gibi de değerlendirilebilir, ama sanki koşut bir kurguyla daha etkileyici ve teknik anlamda da daha uygun bir anlatım biçimi olacaktı. Romanın sonlarında, belki atlanması gereken bir ilişki olabilir ama, Hazmonay'ın kızı Beki'yle Bedia arasında bir fotoğraf nedeniyle geçen konuşmadan Hazmonay'ın aslında bunu anlatmadığını öğreniyoruz. Bu sayfalarda Hazmonay'ın Yunan Ulusal Kurtuluş Cephesi'ne katılması, direnişçilerle birlikte dağa çıkarak "andarte" (gerilla) olması, faşistlere karşı savaşması uzun uzun anlatılır. Bir pusuda tek başına yaralı olarak kurtulduktan sonra, az önce değinilen fotoğraftaki kız olan Helenas tarafından görülmesi, bir köyde bakılması, daha sonra onunla sevişmesi dışında, oradan kaçarken kızın yılan sokması sonucu ölmesi ve uzun uğraşlardan sonra İsveç'te Bedia'nın mektubuna ulaşması vb. yığınla olay... Londra'daki yaşamları, uzun süreli ayrılıklar ve yaşanan "travmalar"ın da etkisiyle çok doğal olarak iç açıcı değildir. Çünkü aşk bitmese de yaşanan bedel, bir aşkı kurtarmaya yetmemektedir. Bedia, Hazmonay'ın "savaş anılarından" bıkmıştır artık. Çünkü zaten Auschwitz'den kurtulduğunda, anlaşılabilir nedenlerle şunları düşünmüştür: "Artık asker görmek istemiyor, artık hangi ulusun ordusuna ait olursa olsun üniforma, silah, miğfer, çizme görmek istemiyordu." (s. 193) Ancak Hazmonay, o sırada Yunan mahallesindeki bir kavgada kralcı komünist avcıları tarafından yaralanır, ardından da babasının öldüğünü öğrenir. Bedia'yla Selanik'e kaçarken babasının altınlarını (ç)aldığı için adamcağız "Varlık Vergisi"ni ödeyememiş ve Aşkale'de ölmüştür. (s 252) Tüm bunların üzerine, karıkoca arasında Bedia'nın "Vedya" olarak anılmak istememesinden dolayı çıkan tartışmalar sonucunda Hazmonay küserek İstanbul'a döner. Bedia ilk kez o gece "kimlik" sorunu yaşar: "Çanakkale('de) savaşların enkazına doğmuş bir çocuk şimdi Londra'da kimliğini sorguluyordu. Bir yetim, bir öksüz, kimsesiz... Küçük bir taşra şehrinde, İngiliz kuralları içinde, keman çalarak, saat beşte çay içerek büyümüş bir Müslüman kızı... Türkülere de âşık mı âşık, yıldızların adını birer birer sayar üstelik. Sonra Auschwitz cehennemi, açlık, susuzluk, tam bir yoksunluk, amansız bir işkence ve şimdi Londra." (s. 256) Ama yine de bir Çanakkale şarkısıyla teselli bulmaya çalışır: "Çanakkale içinde bir garip gelin, aman dostlar ne olur gençliğimi geri verin, gençliğim eyvah..." (s. 257)
"BAYAN KOSBİ..."
Hazmonay, İstanbul'da ailesiyle buluşmuştur. Yine hızla gelişir her şey; Rita'yla evlenir, kızı doğar, karı-koca kavgası başlar, evi terk eder ve Bedia'ya mektup yazar: "Sensiz yaşayamam. Ne olur, gel..." Öte yandan Bedia da zor ve anlamsız günler yaşamaktadır. "Burnunun direği sızlıyor Çanakkale özlemiyle. Ama özlediği bir şehir mi, yoksa o şehirde gömülü çocukluğu mu? Bilemiyor..." (s. 269) Bu durumda Hazmonay'ın mektubu bir umut olur. Mayısta başlayan yazışmalar sonunda Bedia, eylülde yeniden ülkesine döner. Moda'daki komşuları Bedia'yı "Bayan Kosbi" olarak tanıyorlar ve arada bir yanında kalan Hazmonay'ı da ağabeyi olarak düşünürler. Kendisi ise başkasıyla evli bir adamla birlikte olduğu için "metres" rolünde olduğunu düşünür. Romandaki en beklenmedik rastlantı Hazmonay'ın basit bir trafik kazasında ölmesidir.
Bedia: "Geçmişi de, geleceği de olmayan bir kayboluşa bırakmıştı kendini." (s. 288) Hazmonay'ın beklenmedik ölümüyle bir yok oluşa sürüklenen Bedia, yoksul bir kız olan Gülfem'e keman dersi vermeye başlayınca yeniden kendine gelir. Aslında Gülfem, Bedia'nın çocukluğu gibidir bir bakıma. Sonra sırasıyla Hazmonay'ın oğlu Moiz'le, karısı Rita'yla karşılaşır ve her şeyi Rita'ya anlatır. Aslında bu yüzleşmeden dolayı Bedia "rahatla"mıştır. Yeniden Çanakkale şarkıları söylemeye başlar. 12 Eylül darbesinden sonra, 37 yıl sonra Amerikan Hastanesi'nde Hettie Gretch'le karşılaşır. Çanakkale doğumlu Hettie Gretch'in kimliği de çok önemli. Mustafa Kemal'le tanıştırıldığında; "İngilizsiniz değil mi?" sorusuna verdiği yanıt çok anlamlı: "Önce Çanakkaleliyim Paşam, Türkiyeliyim, ondan sonra da İngiliz." (s. 65) Zaten bu karşılaşmadan "on beş gün sonra da Hettie'ye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği veriliyor." (s. 65) Hettie Gretch kötü günler yaşamıştır, artık yaşlanmış ve bakımevindedir: "Köklü bir İngiliz ailesinin biricik kızı" olan Hettie Gretch şimdi; "Türkiye'de Türk kimliği taşıyan muhtaç bir ihtiyar İngiliz kadın"dır. (s. 314) Bedia da kendisi için şöyle düşünmektedir: "Kader bana keder getirdi, kaderim keder oldu." (s. 315) Sonunda 1901 Çanakkale doğumlu bu romanın ilk kişisi olan Hettie Gretch, 1983 yılında ölür.
Beklenen son şu olsa gerek: Bedia'nın kapısını "Doktor Klaus Roth" çalmaktadır. Bunun kim olduğunu kestirmek okuyucu için hiç de güç değildir! "Ben sizin oğlunuzum" (s. 321) diyerek içeriye giriyor adam. Ayrıca: "Sorgulamaya değil, tanımaya geldim" (s. 322) diyor incelikli sözlerle. Anne, bir kez daha gerçeği dile getirir: "Hans von Stadt bana tecavüz etmedi." (s. 324) Bu düğüm de çözüldükten sonra geriye Bedia'nın ne olduğu kalıyor. Bedia'nın mezar taşındaki yazılardan gerçeği öğreniriz: 5 Aralık 1998 tarihinde ölmüştür. Buradaki ilginçlik şudur: Bedia kendi adı, kızlık soyadı ve kimliğiyle gömülmüştür. O, "Bedia Zahireci"dir, "Vedia Kosbi" değildir. Üstelik bunu, talihsiz bir gecenin ürünü olan, hatta belki de unutmak istediği için hiç anmadığı, kırk yıl sonra gördüğü oğlu Klaus, bürokratik engellere karşın gerçekleştirmiştir.
Solmaz Kâmuran'ın dili genellikle pürüzsüz ve çok yalın. Bu dil seçimi anlatımına da yansıyor ve anlatımın anlaşılır olmasına yol açıyor. Devrik cümle kurmayı seviyor. Ancak buna karşın genellikle anlaşılabilir dizgi yanlışlarına ve az da olsa bazı yazım hatalarına rastlanıyor. En ilginci şu "çingene" sözcüğü, Solmaz Kâmuran her yerde küçük harfle yazmış, ancak bir tek doğru olarak "Çingene havaları" (s. 62) derken büyük harfle yazma gereği duymuş! Eskiden öyle mi denirdi bilmiyorum ama Eceabat, "Ecabat" (s. 313, 327) olarak yazılırken, "karemela"nın (s. 96) hatalı kullanıldığı anlaşılıyor. Bütün bunlara karşın (odunların) "sin sin yanması"nı (s. 223) da ilk kez duyduğum için, çok beğendim!..
ACIMASIZ YAŞAM...
Kuşkusuz kısmen Çanakkale'de geçen, Çanakkaleli insanları anlatan bir romanda o kente ilişkin bazı bilgilerin yer alması da son derece doğal sayılmalıdır. Örneğin bölümlerden önce gelen giriş metninin son cümlesi olan: "Çanakkale rüzgârı esiyor da esiyor" (s. 7) aynı zamanda romanın da son satırları olmuş. Bu anlamda Bedia'nın sözleri de betimleyici ve güzeldir: "O rüzgâr benim içimde, dışımda hep esti, hep esti. Kimi zaman beni karanlıklara sürükledi, kimi zaman aydınlıklara çıkardı. Boreas..." (s. 301) Anlaşılan Boreas ya da 'Çanakkale Rüzgârı' adını bir romana verdirecek kadar etkili. Romanın en güzel yanlarından biri de Bedia'nın kişiliğinde Çanakkale Türküsü'nün anlatıma eşlik etmesi olmuştur bence. Roman bitince büyük bir acı kalıyor insanın içinde. "Cehennem Tüneli" denilen savaşlar olmasaydı, belki de yaşam bu kadar acımasız olmayacaktı. Bu nedenle de kavram ve sözcük olarak "savaş enkazı" ve Boreas ("Çanakkale'de esen rüzgârın mitolojideki adı"/s. 304) kendiliğinden öne çıkıyor. Ama doğa hükmünü sürdürecektir: Belki de sürekli barış ortamında "Çanakkale Rüzgârı" önüne katabileceği başka kişileri bekliyordur... * Solmaz Kâmuran, Çanakkale Rüzgârı, 330 sf., Goa Yayınları, İstanbul 2005 CK, 23.02.2006 |
2006-10-26 · Kategori: Kitap
'Dilinde Tüy Biten' Sevgi Özel'le yeni kitabını konuştuk
'Güzelim dilimizi sorunlara bulayanlardan bıktım'
Sevgi Özel'in yeni kitabının adı 'Dilimde Tüy Bitti' adını taşıyor. Özel, deneme tadındaki yazılarıyla kitap boyunca değişmeyen iki başlık altında Türkçenin sorunlarını ele almış. Önce kitabın adından başlayarak sorduk kendisine, o da anlattı.
Sevgican Can YAĞCI
Sayın Özel söyler misiniz, dilinizde niye tüy bitti?
- Bu bir deyim; aynı konuları, sorunları yinelemekten bıktığımızda söylediğimiz bir söz öbeği. Siz sormadan anlatayım. Hayır; ister sorunlu konular olsun, ister sevindirici; Türkçeyle ilgili hiçbir şeyden, Türkçe için çalışmaktan ve savaşımdan bıkmadım. Yaşadığım sürece de bıkmayacağım. Türkçeden değil; ulusal kimliğimiz olan Türkçenin sorunlarını büyütenlerden, olayları, oluşumları, durumları çarpıtanlardan, güzelim dilimizi sorunlara bulayanlardan bıktım, bıktık. Seslenişim onlara, yeter artık! Yalnız benim değil, Türkçeye emek veren herkesin dilinde, dilimizde tüy bitti.
- Kimi yazılarınızda öfkenizi, tepkinizi ilence dönüştüren bir biçem gördüm... Kuşkuyu da elden bırakmıyorsunuz, değil mi?
- Sunuşta da belirttiğim gibi, Türkçeye emek veren ustaları düşünürüm sık sık. Ölenleri, yaşayanları, ilerlemiş yaşına karşın savaşımdan caymayanları... Savaşımla tükenen yaşamları... Doğrudan, iyiden, güzelden yana olmanın bedeli niçin bu denli ağır? Diline emek vermek, Dil Devrimine inanmak, devrimi savunmak suç mu?Doğruya, iyiye Kafdağı kadar uzakken durmadan "birlik ve beraberlik" şarkısı söyleyenlerden kuşkulanmayı ustalarımdan öğrendim; "birlik ve beraberlik" isteyenler hep aynı sakızı çiğnerler. Dil Devrimi, öz Türkçe denmesin yeter ki... Türkçe, yüzyıllar boyu Arapçaya, Farsçaya duyulan hayranlıkla tanınmaz duruma gelmedi mi? Şimdi de kapılar Amerikancaya açıldı. Yabancının siyasal, ekonomik dayatmalarını kabullenenler hem "milliyetçi", hem de "muhafazakâr"dır. Böyleleri demokrasi kavramını da tepe tepe kullanırlar. Bunların milliyetçiliği, demokratlığı, büyülü bir sözcük gibi söylenip duran "muhafazakârlık"ın arkasında saklıdır. Bu, sözde demokratların maskesi olan "milliyetçi muhafazakârlık"ın Türkçesi ulusçu tutuculuk, özü de geçmişe ağıt yakmaktır. Daha açık söylersek Türk Devrimine direniştir, tepkidir, hoşgörüsüzlüktür, ussal olan her şeye saldırıdır. Ustalarımın yaşamı bunları anlatmakla geçti; benim kuşağım da orta yaşı geride bırakıyor ve biz hâlâ ne olur "Türkçeyi sevin, Türkçesi varken Türkçesini kullanın" diye çırpınıyoruz. Kendi diline bu denli sevgisiz, bu denli hoşgörüsüz, hatta saygısızca yaklaşanları, "Ah cicim..." diye okşayacak zaman mı?
- Yeri gelmişken sorayım; yabancı sözcüklere bu denli düşkün oluşumuzun nedenini düşündünüz mü?
- Çok düşündüm; ustalarımla konuştum, araştırdım. Benim yorumum şu: Tarihin her döneminde Türklerin yabancı dillere büyük bir ilgisi var. Ta, 8. yüzyılda Orhun Yazıtlarında Kültigin, Türk beylerinin Türk adlarını bırakıp Çince ad almasından yakınır. Orta Asya'dan göçten sonra İslamla tanışma, Arapça ve Farsçaya sıcak bakma dönemi başlar. Uzatmayalım, Türkler Anadolu'ya yerleştikten sonra Selçuklularda devlet dilinin Arapça, sanat dilinin Farsça olmasıyla Türkçe, giderek bu iki dilin sözcük ve kurallarının baskınına uğrar. 12. yüzyılın sonlarında başkaldırı diyebileceğimiz bir ses duyulur. Karamanoğlu Mehmet Bey, bundan böyle her yerde Türkçe kullanılacaktır, anlamında bir ferman yayımlar, ne ki yaşama geçemez. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Türkçenin üstündeki kalın perde kaldırılamaz. Mustafa Kemal'in başlattığı Dil Devrimine dek Türkçe, kaba Türkün dili diye anılmaktan kurtulamaz.Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var; tarihsel akışa bakarak yabancı dillere düşkün oluşumuzu genetik diye açıklamamız olanaksız; daha gerilere gitmeden Osmanlı dönemini ele alarak böyle dersek halka haksızlık olur. Çünkü aynı yüzyılda yaşayan ve her ikisi de bizim kültür tarihimize mal olan iki büyük ozandan Fuzuli "şiyan-ı murg-i dil zülf-i perişanındadır" derken; Pir Sultan, "Bir nefesçik söyleyeyim/Dinlemezsen neyleyeyim" diyor. Halk pırıl pırıl bir Türkçeyle türküsünü söylüyor, ağıdını yakıyor. Demem o ki, yabancı dile düşkünlük temelde halkın değil, aydınların onulmaz hastalığı ya da aymazlığı. Şimdi olduğu gibi...
DİL SİYASAMIZ
- Kitapta bir dil siyasamız var mı, diye soruyorsunuz. Var mı?
- Sorunların çözümü bu sorunun yanıtında saklı. "Eğitimde, ekonomide, sağlıkta, çevrede eli yüzü düzgün bir siyasamız var mı ki dilde olsun?" Böyle düşünenlere katılmıyorum! Parça bohçası gibi de olsa, "milliyetçi muhafazakâr"ların özellikle eğitimde baskın olan bir dil siyasası yok mu? Parça bohçası nedir bilir misiniz? Gençlerin çoğu bilmez. Belki "patchwork" dersek çıkarırlar. Parça kumaşlar kare kare, üçgen üçgen kesilip dikilir; bohça, yatak örtüsü, namazlık olarak kullanılan eşyalar çıkar ortaya. Kumaş parçalarındaki desen, renk uyumu, bunları kesip biçen, diken kişinin beğenisini yansıtır. Parça bohçası ilk yıkanışta kumaşlar renk atmazsa, bir süre işe yarar. 1950'den sonraki eğitim sistemi, hep iktidarların sisteme vurduğu yamaların rengini yansıttı; bilimsel bilgiyle çelişen bu yamalar her iktidar döneminde soldu, çirkinleşti. İşte ülkemizin böyle bir eğitim ve kültür siyasası var. Eğitim ve kültür kurumlarının başına kim gelirse, onun bağlı olduğu siyasal partinin dünya görüşüne göre, orasına burasına yama vurulan, temel sorunlara çözüm aramayan gündelik siyasalar söz konusu ve çoğumuz dilden kaynaklanan iletişim kopukluğunun ayrımında değiliz.
- Toplum olarak birbirimizi yeterince anlayamadığımızdan, aynı dili konuşmadığımızdan yakınıyoruz. Bunun asıl kaynağı nedir?
- Türk Devrimine güvenmemek, Atatürk'ün her yaptığına art niyetle yaklaşmak... Dil Devrimini yadsımak, devrimin yenileştirdiği Türkçeyi hor görmek... 1950'den sonra Türk Devriminin önemini yadsıyan kadrolar başa geçince başladı iletişim kopukluğu. 18 yıl Türkçe okunan ezanın yeniden Arapçaya dönmesi, anayasanın adının ve dilinin değişmesi, özellikle Dil Devrimine ve Türk Dil Kurumu'na saldırılması, aydınların da olup bitenlere eleştirel değil, çıkarcı bir bakışla yaklaşması, toplumun kafasını karıştırdı. Örneğin Atatürk'ün izlediği İlk Türk Dili Kurultayı'nı, "Türk rönesansının başlangıcı" sayan Fuat Köprülü, DP milletvekili olarak kürsülerden Dil Devrimine öfkesini kustu. Cep Kılavuzlarını hazırlayan kurulda etkin rol oynayan Falih Rıfkı Atay, kendi emeğini bile yadsıyan yazılar yazdı. Daha başkaları da karşıdevrimin ateşini benzinle besledi. İnsanlar Türk demekten, Türkçeyi savunmaktan korkar oldular. Eğitim kurumlarına, Dil Devriminin karşısavı olan "yaşayan Türkçe" yerleştirildi.
TÜRKÇEYE GÜVEN...
- Yaşayan Türkçe inadı bitmedi mi daha?
- Azıcık köreldi; ama sürüyor. Bu sav, Türk İslam sentezinin, yani Mustafa Kemal'in manevi mirası olan "akıl ve bilimin" yerine inançları geçiren düşüncenin dil siyasasıdır. Bu siyasaya tutunanlar, Dil Devriminin geçmişle bağı kopardığını ileri sürerler. Bu sözü, devrimin dinle bağı kopardığı biçiminde Türkçeleştirebiliriz. Bu görüşte olanlar Dil Devrimiyle kazanılan sözcükleri ve bunları kullananları solcu, uydurukçu, komünist diye suçladılar. Örneğin devrimi savunanlar "imkân" diyeni suçlamazken, karşıdevrimciler "olanak" diyenin canına okudular. Böylece sözde aydınların sinsice, bilim dışı savlarla pişirdiği dil düşmanlığını siyasiler sofraya koydu. Gün geldi, yönetilenle yönetenler anlaşamaz oldu, gençlerin Türkçeye güveni sarsıldı.
Bakın siyasilerden ya da kimi aydınlardan sıkça şu sözü duyuyoruz: Yanlış anlaşıldım! Hazretler, "soba tahtası"nı öyle havalı söylüyorlar ki, halk bunu "bayram haftası" anlıyor ve yapay bayram havası sürüp gidiyor.
- Politikacıların kullandığı dili, konuşma biçimlerini nasıl buluyorsunuz?
- Meclisteki kimi milletvekillerini sözlerimin dışında tutuyorum; yazık ki vekillerimizin çoğuna abeceden başlayarak yeniden dilbilgisi dersi vermek gerek. Bu milletvekillerinin kullandığı dil, Türkçenin bugünkü durumunu da gösteriyor. Kullandıkları dile bakarak yaşça genç, ama düşünsel açıdan çok yaşlı bir meclis olduğunu söyleyebilirim. Elinde metin yoksa, arka arkaya birkaç doğru tümce kuran pek az milletvekili var. Doğaçlama konuştuklarındaysa, sormayın...
- Kitap boyunca kullandığınız iki başlık var: "Büyük Devrimciye Sesleniş" ve "2000"lerin Türkiyesinde Nece Konuşuluyor?" Ayrı ayrı soracağım. Her olumsuzluk karşısında Anıtkabir'e koşanları eleştiriyorsunuz, hem de Atatürk'e seslenerek yakınıyorsunuz, niye?- Hayır yakınmıyor, özeleştiri yapıyorum. Bizler karşıdevrimi biraz küçümsedik. Biz, ulusal ve evrensel değerleri bilgiyle sanatla harmanlamayı amaç edinmişken; karşıdevrim ulusallığı, dinsel ırksal öğelerle kardı, evrensel bilgiyi yok saydı; sanatı karaladı. Bu kargaşa ortamından en çok dil etkilendi. Ben cumhuriyet değerleriyle yetiştim, Atatürk'e seslenişim, Atatürkçülere sesleniştir aslında. Başka kime olacak?
- Peki, "2000"lerin Türkiyesinde Nece Konuşuluyor?"
- Buraya dek "performans"ımı nasıl buldunuz? "Canlı performans"ımı da göstereyim mi? "Light" yiyeceklerle, "Turca Cola"larla beslendiğimiz bir dönemde "Turkalaşmayı" benimseyenler nece konuşur? Bayrağa saygısızlık yapanları kınamak için dev bayrak asan bir alışveriş merkezini unutamıyorum; insan utanır... O dev bayrağın arkasında Türkçe ad yok gibiydi. Adı yabancı yerlere girip İngilizce sözcükleri sıralayın, satıcılarda nasıl şafak atıyor göreceksiniz. Dahası kimisi kendi işyerinin adını söyleyemiyor, bu adları sokaktan geçen birine okutun... Herkes nasıl kekeliyor; nece konuşulduğu ortada...
- Yabancı adlandırma her yeri sardı, Atatürk'ün vasiyeti üstündeki hukuk lekesinin sürdüğünü dile getiriyorsunuz. Sesinizi yeterince duyurabiliyor musunuz? Karamsar mısınız?
- Bizler, birçok saygın yazar ve dilci, bir kültür devriminin savaşımını veriyoruz. Uzun zamandır, inançların, bilgi ve sanat yerine pazarlandığı düşünülürse, yaptığımız zor bir iş. Mahallenin delisi olmayı gerektiriyor, istediğimiz de mahallelerde delilerin çoğalması. Herkes önce kendi mahallesinin temizlenmesine emek versin diye çabalıyoruz. Emeklerimizin boşa gitmediği de ortada... Dil Derneği'nden 20 yıl önce Türkçesi varken çağrısı yaptığımızda kimileri gülümsemişti, şimdi çağrımız her kesimde yankı buldu. Dün sözcük ürettiğimiz ve bunları kullandığımız için bizi suçlayanlar, sözcük yasaklayanlar, yasakladıkları sözcüklerle konuşur, dahası sözcük uydurur oldular. Bugüne dek ağızlarından Türk Devrimi, Dil Devrimi kavramlarını duymadıklarımız, yasa dilini yenileştiriyorlar. Az şey mi? Karamsar değilim, körü körüne iyimser de değilim. Çünkü savaşım sürüyor ve Atatürk'ün Türk Dil Kurumu eski biçimine getirilmediği, bunun için çaba harcanmadığı sürece Atatürkçüyüm diyenlere inanmayacağım.
- Kitapta, milliyetçi muhafazakârların, Türkçeyi sevmediğini açıklıyorsunuz, bu nasıl bir milliyetçilik?
- Atatürk'ün akıl ve bilimi öncü alarak öngördüğü milliyetçilik değil kuşkusuz. Bu soruya milliyetçi muhafazakârların açıkça yanıt verdiğine ben 35 yıldır tanık olmadım; hep sığ sularda dolanırlar. Dayanakları bilimsel değil, dedim dedi üstüne kuruludur. E, uzun zaman iktidar olanaklarından yararlanınca da açıklama yapmaları gerekmiyor ayrıca. Her yer babalarının bahçesi...
DOĞRUYU SÖYLEMEK
- Kısaca açıklamanızı istediğim bir şey daha var: Ülkenin ve Türkçenin "inşallah"la "okey" arasına sıkıştırıldığını söylüyorsunuz, ülke ve Türkçe bu kıskaçtan nasıl kurtulacak?
- Gerçek aydınlar, ekmeğini kurtarmak için günü kurtarmaya bakan halka doğruyu söylemekten çekinmediğinde... Ses bayrağımız Türkçenin sözcük sözcük çiğnendiğini; düşünce özgürlüğünün, demokrasinin doğru iletişimle sağlanacağını, bu işe inançların karışmayacağını dürüstçe, namusluca anlattıklarında... Düşünce özgürlüğü adına demokrasi lastik gibi kullanılıyorsa, ülkenin siyasal ve ekonomik bağımsızlığı elden giderken, her söz "inşallah"la başlayıp "okey"le bitiyorsa...
Birtakım aydınlar, bu olup bitenlerin "hayırlara vesile olmasını temenni edenleri" dinliyor ve onaylamasa da onaylıyor görünüyorsa, Cumhuriyetin temel ilkelerini yaşama biçimi edinenler, yeni bir Atatürk beklemek yerine, Atatürk'ün ardılı oldukları bilinciyle şahlanacaklar, kurtuluş burada. Dilimizde tüy bitse de Rıfat Ilgaz'lar gibi "Sev Türkçeni çocuğum/ Dilini sevenleri sev" diyeceğiz; kendi dilini seven, bütün dilleri sever, yurdunu da insanı da sever, emeği de... Kurtuluş, o kadar da uzak değil, olmamalı... Durmadan soracağız ve sorularımızın arkasını bırakmayacağız; tek istediğimiz bu; soracağız: Bu adı, tadı yabancı olanları bize niye yutturuyorsunuz? Ey sen işadamı, sen sanatçı, sen üretici, kendi sütüne, sabununa, giysine, koltuğuna, halına, yatağına Türkçe ad bulamıyor musun? Dilinden niye utanıyorsun? - Teşekkür ederim. Güzel bir söyleşi oldu; ama biliyorum daha sözünüz bitmedi. Dilerim kitabınız çağrılarınızın, sorularınızın yaygınlaşmasını sağlar da dilinizde biten tüyler işe yarar. Dilimde Tüy Bitti/ Sevgi Özel/ Çınar Yayınları/ 208 s. CK, 23.02.2006
2006-10-26 · Kategori: Kitap
Zeynep Uzunbay'dan
Hayatla şiir el ele
Türk şiir tarihi açısından bakıldığında uzun yıllar cılız bir dal olarak anılan şair kadınlar günümüzde hem nitelikçe şiirimizi geliştirmekte hem de sayıca çoğalmaktalar. Bu zenginliği sağlayan soluklardan biri olarak dikkati hak eden bir şair Zeynep Uzunbay.
Asuman SUSAM
1998'de Hera Yayınları tarafından kitaplaştırılan Yaşamaşk'tan tam beş yıl sonra Kim'e ile yine hayatla sımsıcak kucaklaşmış Zeynep Uzunbay. Papirüs Yayınları tarafından kitaplaştırılan Kim'e için şair şunları demiş: "Kim nerede ne yapıyor sorusu, peşimi hiç bırakmadı. Çarşılardaki insan seline; köylerin, kasabaların, kentlerin uzak ışıklarına bakarken, hep "kim?" dedim. Bir bir ışıyan, bir bir kararan, gecenin bir yarısında ışıyıveren pencerelere bakarken de... kapımın hemen ardındakine seslenircesine yakın sordum: Kim o?
Ya "kimi kimsesi"nin ardından gelen yokluk! İşte tam burada, soru sözcüğü olmaktan çıkıyordu kim. Tanıdıklarımın, hiçbir zaman tanıyamayacak ya da belki bir gün bir yerde karşılaşacak olduklarımın; insanın adıydı. O değil miydi kimliğini yitiren, arayan, bulan, sorgulayan... bu yazdıklarımı işte ona, Kim'e adadım. Zaten ben de onun Kim'i değil miydim?"ay dolun süzüm yıldız/ gece gibi bir gece/ oldum olacak mavi/ben, korsan ve gölge/pati ezberi güçlü/ıslak mırıl tüy ince/ ben takılıp kalmışım/ Kavafis'in gömüldüğü Kent'e/ yağmur nasıl yağar/öğrenmişim ama kızımdan/birdenbire!/ bağdaş kurup ağladım/ Kim kaç yıldır Kim/Kim nerede ne yapıyor/ bundan korktum ağladım/ kendisi benim sevdiğim olur... dizeleriyle başlıyor Kim'e. Kim bilir, kime hayatı anlatıyor şair? Kim bilir, onu kimler dinliyor, dinleyecek? 'Kim o?', sorusuna kimler ses verecek? Bu soruların yanıtları hayata ve şiirin serüvenine kalsın.
SAHİCİLİK, SAMİMİYET...
Zeynep Uzunbay şiirinin -bizce- en tipik özelliği hayatla şiiri el ele tutuşturması, şiirle hayatı seviştirmesi ise bu Kim'e ile daha bir belirginleşmiş. Hayatla yoğrulmuş, coşan taşan bir ruhun; aşkınlaşmış bir kalbin sayıklamaları olarak düşmüş dizeler önce hayata, sonra kâğıda. Bu nedenle okurunu hemen sarmalayıverip bir solukta okunabilen bir bütün olmuş şiirler. Bu; şiirlerin ilk okumayla kendini, sırlarını hemencecik ele vermesi olarak anlaşılmamalı. Bu; özellikle son zamanlarda okurla yapıt; yapıtla hayat arasına konulan mesafenin tamamen ve bilinçli olarak ortadan kaldırılma çabası olarak okunabilir. İlla ki sahicilik, sıcaklık samimiyet... Zaten de bir yapıtın biricikliğinin olmazsa olmazı, özellikle şiir söz konusuysa bu değil midir? Şair bir sayıklama halinde, gündelik dilin tüm olanaklarını da kullanarak bir dil kurgusu yaratmış. Yaratılan dilin bu anlamda son derece başarılı olduğunu sizinle dertleşen şairi dinleyenin birden bire siz oluvermesinden anlıyorsunuz. Şiirin zamanlarına, mekânlarına, hayatın çok boyutluluğuna birden giriveriyorsunuz. Bu kurgu, bu şiirlerin içinde sizi de oyunun içine, hayatın içine, kurgunun içine katıveriyor, "Şiir oyuna benzer; ama oyun değildir-Hölderlin" sözünü hatırlatarak.
İşte şiirlerin büyüsü de zaten burada başlıyor. Son derece ince ayarlanmış bir dilin incelikli işçiliğini görüyoruz. İğneler batırırken gülümseten, güldürürken hüzünyaşları biriktirten; anlamanın ağrısı ve ağırlığıyla hayata bakarken, birden, uçuk kaçıklığın sınırlarında gezinen; eleştirelliğini içindeki ve dışındaki dünyaya aynı mesafeden ileten... Keskin bir zekânın dille düellosu, bu şiirler. Deyimlerin, kalıpların deformasyonuna çokça yer vermiş şair. Adeta onlarla şekillenen, yakıcılığını onlarla kazanan, yaşamın sıcaklığını ve gerçekliğini geçiren bu dil, deformasyonların oluşturduğu ironiyle ayrı bir zenginlik kazanmış. Aklın dille oyunundan kuru ve akli dizeler çıkmamış. Tam tersine bilinçle bilinçdışının flörtünden doğan, akılyarılmalarının çatlağından sızan şarap renginde bir lirizm fışkırmış.
yazı yazı ölüm koptu, ayağın kayacak şimdi/ al başına yalnızlık, gece sevmesinden dönüyor insanlar, harfetmişsin diyor adam/beni yanlış bırak diyor kadın, hemen dağlasam mı şu yarayı/ bıraksam yine aşk mı bağlasa...
Bu deformasyonlarda anlam çağrışımları kadar sözcüklerin yer değiştirmelerinde sessel çağrışımlar da öne çıkmakta. Ses ve anlamın kurduğu dikey ve yatay örgü bütüne baktığımızda, şiirin iskeletinin sağlamlığını yansıtmakta aynı zamanda.ne çok kedi girdi hayatıma/ avuçlarımda mırıldanan yavru özlem/ hepsi yalnızım dememek içindi/ uzak beklesin diye, yalan/ ben hep kendimin annesi...dizelerinden de bellidir yalnızlık şiirlerin başat duygusudur. gece sevmesinden dönüyor insanlar/ağır uğursuz geçiyorum önlerinden/istemez miyim, isterim elbet/ benim de şöyle derli toplu bir yalnızlığım olsun/ olmuyor işte...olmuyor çünkü ruhu hem yırtık hem yanıktır şairin. çatlağını çatlağıma dayadım/uğultumuz artık en çatlak/ uğultumuz artık en şehir..çatlağından sızanlarla ve yalnızlığıyla düşmeyi sever, düşüp kalkmayı.
Bu nedenle baştan sona tüm şiirlerin hem içeriğiyle hem biçimiyle bize yansıttığı her ne kadar şair de kendini bu duygulardan kurtaramasa da yabancılaşmaya, insansızlaşmaya, yalnızlaşmaya bir tepkidir. Ne şairaneliğin ne sözcük avcılığının tuzaklarına düşmeden yazılmaktan çok söylenmiş hissi uyandıran bu şiirler, ironisini de yedeğinde taşımaktadır. Aşk yalnızlıklarından yaşam acılarından geçilmiş; ama yenik düşmemiş öznenin hafif yollu bir başkaldırısı, bir kafa tutuşu da sinmiş dizelere. Buna en güzel örnek, Duruş şiiridir.
ben sizin hiçinizim birinizim komik olmayın/hangi haset kesici iyi gelir karın ağrınıza...bol bol üzündürük olun orda/derinimsi bakın istediğiniz kadar/yararlı yararlı sallayın başınızı/ bizden iyisi yok diyen duruşlarınız olsun/malum duruş çok önemli...yine içimden geçip gidecek sandım/endamı güzel o sövgü/sıçrayıp çıkmasın mı dudaklarıma/aşk mı oynatıyoruz kardeşim/dağılın, hadi herkes işine
SICAK BİR SOLUK
Bu şiirlerin sahibi bir kadın. Kadınlığını, anneliğini, sevgililiğini, dostluğunu, insanlığını sonuna kadar yaşamaya çalışan, kırılgan, incinmiş; ama hayatla hesaplaşması bitmemiş, korkup sinmemiş, deliliğini bilgelikle devşirmiş bir kadının en sıcak soluğundan dökülenler bu dizeler. şiir yalancı merhemi ömrümüzün derken çok bellidir hayata tutunmanın ondan kuvvet almanın bir yoludur şiir.
ben aslında düşmeyi seviyorum/düşüp kalkmayı.../düştüğüm yerde gül bitiyor/ biri mutlaka dokunuyor ona/ ben o zaman iyi uyuyorum/uykumda su oluyorum/akıyorum yazdığım yereŞiirdeki "düş-" eylemi edebiyat ve toplumsal cinsiyet bağlamında metne bakmak açısından Jale Parla ve Sibel Irzık'ın derledikleri 'Kadınlar Dile Düşünce' adlı yapıttaki kimi düşünceleri anımsamamıza vesile oldu. Önsözde şöyle diyor yazarlar: "...ataerkil ideolojiler kadınların varoluşunu mahremiyet, sessizlik, doğallık, gizem gibi kavramlarla tanımlayarak dil ötesi, daha doğrusu dil öncesi bir alana hapseder, kamusalın karşıtı olarak kurgular. Bu kurgu, kadınların sesleri, kimlikleri, bedenleri üzerinde uygulanan denetimin en önemli dayanaklarından biridir; çünkü kadınların kamusal alanda kendi varlıklarını görünür, duyulur kıldıkları her durumda, kendi doğalarına aykırı bir şey yapmakta oldukları, uygunsuz bir biçimde dikkat çekerek kendileri hakkındaki sözleri kışkırttıkları, örtülü tutularak saflığının korunması gereken bir varlığı açıp sergiledikleri için çirkinleşip rezil oldukları anlamına gelir. Bu kadar kolay dile düşmelerinin, sadece "dile düşmek" deyiminin değil, "düşmek" sözcüğünün de özellikle onlara yakışmasının nedeni de budur.
Tam da bu nedenle, yani 'doğal' varoluş biçimlerinin suskunluk olması nedeniyle, bir anlamda daha, "zaten her zaman" dile düşmüş durumdadır kadınlar. Feminizmin en temel saptamalarından biri, kadınların erkekler tarafından yapılmış bir dil içinde yaşamak zorunda olduklarıydı. Bunun en azından bir anlamı, kadınların sesizliğinin sürekli olarak onlar hakkında ve onlar üzerinden, onların dolayımıyla konuşan bir dil tarafından tanımlanması ve güvence altına alınmasıdır. Yani onlar uygunsuz şeyler yapıp kendilerini rezil etmeseler de, hep başkalarının diline düşmüş durumda, hep "erkelerin" dilinde, "erkek dili"ndedirler. Bu dilin nesnesi olmakla kalmaz parçası da olurlar."1
ACIYI GÖRÜNÜR KILMAK...
Şiirdeki öznenin düştüğü yerde acısından sızısından gülün bitmesi, bu deneyimlenmiş acıya birilerinin 'mutlaka' dokunuyor olması; acıyı ve yaşantıyı görünür kılmanın cesaretini göstermektedir. Uyumak, uykuda su olmak ve akmak... ama yazıya akmak... Gerçek uykuda; yani rüyada ve yazıda değiştirilebilir. Kendi varoluşunun kesinlemesini, meydan okuyuşunu yapan bir özneyle karşılaştırır bizi. Suyun, rüya halinin ve akmanın tüm çağrışımları düşünüldüğünde öznenin kişisel tarihiyle düşmelerin kalkmaların içinden yüzleşmesini de görürüz. Zamana benzeyen su, yazıya akar. "... hacmi ve kütlesi, kuşatıcılığı ve sarıcılığı, saflığı ve besleyiciliğiyle dişil unsurdur su. Beşik gibi sallanan, salınan unsur; uyutan, kendisi de uyuyan unsur. Hem Su ve Rüyalar hem de Mekânın Poetikası'nda suyun bir 'göz' olduğunu söyler Bachelard."2 Göz olup yazıya akmak halini bir yaşam okuması olarak değerlendirebiliriz. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki eril egemen söylemin ve hayatın içinde hayatı izleyen değil düşe kalka içinde olan, hayatı kuran, bozan, yeniden yaratan, kendi diliyle kurduğu gerçekliğini egemen dünyaya dayatan ve meydan okumasını buradan yapan bir öznedir bu dizelerin şairi.
Kırgınlıklardan kırılganlıklardan üreyip gelmiş bir hayat...ama küskünlük, umutsuzluk,bezginlik yok. Aşka inanan bir yüreğin aşk halidir aynı zamanda "Kim'e"nin şiirleri. yazı yazı korkularım hortluyor der; ama aşkı ihmal etmez, ondan vazgeçmez. yazı be/şimdi bi aşk olsa da/ yaşasak de mi? Ama aşklarla açılan gediklerden içine ve ordan dışına bakarken meydan okumasını da eleştirisini de ihmal etmez: benim yalnızlığımın tanrıları olmadı mı sanki/ hepsi de erkektiler... yazı yazı/ şu adam var ya/tenimin tarihine kızıyor/döv onu...benden söz isteyen gafil/ şimdi sen tıpkı hayallerin peşinde/ama kaç darbe sancısı çekti dilim/ben kaç kadın yırtıldım kendimden... ama bilir, kadın dediğin soluksuz da yaşar. " 'Dişil edebiyat'ın ortaya çıkışı kadının hayat görüşü ve deneyimlerini, başka bir deyişle yeni bir öğeyi beraberinde getirmektedir. Sosyal yaşamda istediğiniz ayrımı yapabilirsiniz, ancak değişmez gerçek şudur: kadın ve erkeğin farklı düzenleri vardır, bunun sonucu olarak da farklı deneyimler söz konusudur... Ne var ki şimdiye kadar...kadınların ürettiği edebiyat açıklanması çok kolay, oldukça doğal bir zaaftan dolayı kendisinden beklenileni yerine getirememiştir ve fazlasıyla bir öykünme edebiyatı niteliği taşımıştır. Erkeklerin yazdığı gibi yazmak kadınlar için başlıbaşına bir amaç, işlenebilecek bir günah olmuştur; halbuki onların yerine getirmeleri gereken asıl görev kadın olarak yazmaktır. -G.H. Lewes,The Lady Novelist1852"3
Bu saptamadan yıllar sonra baktığımızda edebiyatta kadınların kendine özgü tavırlarıyla, özgünlük ve öznellikleriyle, kendi dilleriyle varolabildiklerini görüyoruz. Uzunbay'ın yukarıdaki dizeleri tıkıştırılmaya çalışıldıkları deliklerinden konuşan, dayatmalara ve iktidarlara, yalnızlığın tanrılarına, bir başkaldırı olarak okunmalıdır. "Sıra dışı kadın sıradan kadına bağımlıdır. Ancak ve ancak, orta sınıftan bir kadının yaşam şartlarını- çocuklarının sayısını; kendi parası, kendine ait odası ve hizmetçileri olup olmadığını; ailesinin geçimine katkıda bulunup bulunmadığını; ev işlerinin onun görevi olup olmadığını- bildiğimiz, sıradan kadın için mümkün olan yaşam tarzını ve yaşam deneyimini göz önünde bulundurduğumuz takdirde, yazar olan sıradışı kadının başarısının ya da başarısızlığının nedenlerini açıklayabiliriz.-Women and Fiction, Collected Essays, Londra,1976,s.3"4
Alıntıda belirtilenlerin bilinciyle yazan bir özneyle karşı karşıyayız. Dizeler boyunca anne kimliği, kız çocuk kimliği, genç kadın kimliği gibi pek çok kimlikle baş etmeye çalışan, baş edemediği yerde trajik bir arayış ve kimlik sorgulamasına dönen mücadelesinin savrulmalarını yaşayan bir özneyle karşılaşırız. Neyle karşılaştığını, toplumsal ve bireysel arenada neye maruz kaldığını bilen bir öznedir bu.
Yorgunluğunda durur ve bakar anladığı yerden benim de kim diye bir sorum var/boşuna gayretlenip durur harflerim/yazdıklarım inanmayacak bana/geçmiş geçmiş mi zaman ama ne zaman/ ordayım kedinin kumunu bellediği gibi.
Diliyle yaşayan, yaşadığını dillendiren bir şair Zeynep Uzunbay. Kendine özgülüğünü diliyle söyleyişiyle; anlatımıyla anlattıklarıyla çoktan kurmuş bir şair kadın. Kadın şair sıfatıyla bizi anlamak için laboratuvar çalışmaları yapan, dosyalar açıp soruşturmalar düzenleyen erkek dünyanın öteki'lerinden. Kışkırtan, alaysayan, başkaldıran edasıyla kadınların tıkıştırılmak istendiği delikten başını uzatıp iktidarı nanikleyen bir ses olarak da göz kırpıyor dünyalarımıza.
Türk şiir tarihi açısından bakıldığında uzun yıllar cılız bir dal olarak anılan şair kadınlar günümüzde hem nitelikçe şiirimizi geliştirmekte hem de sayıca çoğalmaktalar. Bu zenginliği sağlayan soluklardan biri olarak dikkati hak eden bir şair Zeynep Uzunbay. Hem kadın olduğu için hem şair olduğu için zaten öteki; hem de iki kere öteki! Şiir muhalif durmaksa, devrimci olmaksa, hayır'layabilmekse hayatın dayatmalarını, bunu şiir dilinden de yaşayabildiği için önemlidir bu şiir. Samimiyet ve itiraf içeren sıcak bir dille egemen söylemin dışından geliştirdiği şiiri güçlü bir renktir. Entelektüel bir dil kurgusundan, aklileştirilmiş metafor ve imge bombardımanından uzak duran, bu sayede de okurla organik bir bağ kurmayı başarmış şiirlerdir onun şiirleri. Bu nedenle söyleyen şiirlerdir, söyledikleri için de mesafesiz ve paylaşılabilen, acıya, sevince ortak olunabilinen şiirlerdir. Kadının ev halidir, sokak halidir, aşk halidir, insan halidir.. Olduğu gibidir. Bir deli-bilgenin alçakgönüllü halidir. Kırılganlığı oranında keskin ve sivri dillidir. İroniktir. Hayatla ve kendiyle dalga geçemeyenin hali nicedir!?
VAHŞİ KADIN
"Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama vahşi kadının gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hâlâ varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.- Dr. Clarissa Pinkola Estes"5 "Vahşi kadın, cesaret eden, yaratan ve yıkandır."6 Bu gücü tepeden tırnağa hissettiren şiirlerdir "Kim'e"nin şiirleri. Evet çok güçlü bir duyarlılık fışkırıyor bu şiirlerden ama egemenlerin istediği ve manipüle edebilecekleri cinsten değil. Bilgeliğini delimserekleşerek, acısını gülümseterek yaşıyor bu şiirler. Evet, bu şiirler yaşıyor!
Şen okumalar şen okumalar şen okumalar/olsun olsun olsun! demişti şiirin lokmanı/yazdığı reçeteye uydum/üzgün bezgin mahzun oldum/mutlu bile oldum/şimdi sözüm niçin uzar?/sesim belki çiçek dağına /gitsin gitsin gitsin!
Dipnotlar:Kadınlar Dile Düşünce,Derleyen: Sibel Irzık-Jale Parla,s.9,İletişim,20042 Kör ayna Kayıp Şark,Nurdan Gürbilek,s.106, Metis,20043 Kadın Araştırmalarında Yöntem,Edebiyatta Kadın Geleneği,s.165, Sel, 4 Kadın Araştırmalarında Yöntem,Edebiyatta Kadın Geleneği,s.165, Sel,5 Kurtlarla Koşan Kadınlar,Önsöz,Ayrıntı,20036 age,s.131
Kim'e / Zeynep Uzunbay / Papirüs Yayınları/ 63 s.
2006-07-27 · Kategori: Kitap
'Evet, ahlakçıyım'
Kaan Arslanoğlu, son kitabı 'Memleketimden Karakter Manzaraları'nda Cemil Meriç’e de değiniyor, Mevlana’ya da, Necip Fazıl’a da... Peki, bu neyin göstergesi? Sağ ya da İslami cenaha kaydığının mı? Okuyunca görüyorsunuz ki, hayır. 'Devrimciler', 'Yanılmanın Gerçekliği', 'Kuş Bakışı', 'Yoldaki İşaretler', 'Futbolun Psikiyatrisi' gibi kitapların yazarı kendi deyişiyle yinelersek, 'hâlâ Marksist'.
SERPİL GÜLGÛN
serpilgulgun@yahoo.com
'21. yüzyılın başıydı. İnsanların çok şey bildiklerini zannedip yine pek az şey bildikleri bir dönemdi. Pek çok şey gördüklerini, yaşadıklarını sanıp daha sonra olacakları pek az kestirebildikleri bir devir. Geçmişlerine, tarihlerine bakıp muazzam ilerledikleri yanılgısındaydılar çoğu. Küçük bir azınlığın uyarılarına kulak asmıyorlardı her zaman olduğu gibi kibirle veya çaresizlikle, tıpkı kutsal kitaplarda yazılan lanet efsanelerini tekrarlarcasına. Pek çoklarının küçümsediği, ama geçmişin ve geleceğin, doğunun ve batının, yüzeydekinin ve diptekinin en iyi görüldüğü konuma sürüklenmiş bir ülkede, insanlığın sıkıcı halinden iyice bunalan bir yazar iki dostunu çağırdı. Bir düşünürü ve bir ruh hekimini. En iyi bildikleri bir konudan, kendi ülkelerindeki kişiliklerden yola çıkarak insanlığı ve dünyayı tartıştılar.'
Kaan Arslanoğlu’nun son kitabı 'Memleketimden Karakter Manzaraları' yukarıdaki bölümle başlıyor. Bir yazar, bir düşünürle bir psikiyatrı evine çağrıyor ve tartışmaya koyuluyorlar. Ahlak, insan doğası, din, dil, cinsellik, tutunanlar, tutunamayanlar, insanlığın geleceği derken Cemil Meriç’ten Attilâ İlhan’a, Beşir Fuad’dan Niyazi Berkes’e tanıdık tanımadık bir sürü ad ortaya çıkıyor. Hemen söyleyelim: Diyaloglardan ironik, şenlikli ama kara bir hava yükseliyor; yer yer de Ortaçağ ozanlarını hatırlatan bir tını.
Eskiden de eleştiriyordunuz, ama bu kitapta espri dozu hayli yüksek. Gerçi, söyledikleriniz gene yenilir yutulur değil.
İnsanlık olarak en büyük problemimiz ne biliyor musunuz? Kendimizi gereğinden çok fazla önemsiyoruz. Bireyler olarak da öyle. Tabular, starlar üzerinde tartışmayı yasakladığımız kalıp yargılar oluşturuyoruz. Bazı şeyleri aşırı önemsiyoruz, asıl önemsenmesi gerekenleri hiç düşünmüyoruz bile. Vardığımız düşünce noktasını doruk zannediyoruz. Düşünce özgürlüğü diye diye aptallaşıyoruz, düşüncemiz yok ki özgürlüğü olabilsin. Tüm bu salak kalıp yargılarla, starlarla, ciddi konuştum olmadı; artık dalga geçiyorum. Kendimle de dalga geçerken.
Yalnız, bu kez eleştirilerinizi yazar, düşünür ve psikiyatr aracılığıyla yapıyorsunuz. Neden peki?
İki nedenden. Daha önce Platon biçemiyle iki kişiyi tartıştıran uzun bir makale yazmıştım, çok beğenilmişti. Üslup açısından, anlatım kolaylığı ve akıcılığı açısından önemli getirisi var. İkinci nedense şu: Bir kişi, grup ya da olgu hakkında yorum yaparken insanın içinde farklı sesler çıkar. Bir yanınız aynı şeye kara derken, öbür yanınız koyu gri, başka yanınız açık gri diyebilir. Tüm bunları tek bir kalemden anlatırken zorlukla karşılaşabilirsiniz. Ama üç farklı kişinin tartışması nesnellik açısından da fayda sağlıyor.
Kitabınız, bir yandan La Bruyere’i, bir yandan da adıyla Nâzım Hikmet’i çağrıştırıyor...
Karakterler deneme yazımında başlı başına bir tür. Theophrastos’un 'Karakterler'i de, La Bruyere’ninki de beni çok etkilemiştir. Nâzım’sa gelmiş geçmiş en iyi edebiyatçımız. Onun da şiirde aynı türde eseri var: 'Memleketimden İnsan Manzaraları'. Kişilikler, karakterler gerek romanlarımda gerekse kuramsal kitaplarımda ana sorunumdur. Kişiliğin belirleyiciliği üstüne bir tezim var. Ülke ve dünya sorunlarından yola çıkarak memleketimizden önemli karakterleri ele aldığımda bu ismi koymak kaçınılmazdı.
Neden hep eleştiriyorsunuz? Çağıma tanıklık edeyim diye mi yoksa Bruyere gibi moralist olduğunuz için mi?
Evet ahlakçıyım. Yitirdiğimiz ve daha da yitirmekte olduğumuz şeyin etik bilinci ve insani değerler olduğunu düşünüyorum. Durmadan özgürlüklerden, insan haklarından söz eden, bunu yaparken dünyayı bitiren, insanlığı yok eden bir sistem karşısındayız. İnsan hakları dayatıldıkça hayvanlaşıyoruz, özgürlük çığlıklarıyla gündem saptırıldıkça ufkumuz daha da daralıyor. Bu kitap aynı zamanda bir manifesto. Bilinç bozucu haklar ve özgürlükler edebiyatının karşısına ahlakı ve sorumluluklarımızı çıkaran bir bildirge. Tek kurtuluş yolumuzu gösteren.
Bir başka ilk de Mevlana. Kitaptaki düşünür, 'Bu topraklarda, bizden en büyük düşünür kim diye bana sorsalar, şüphesiz Mevlana’yı söylerim, Şeyh Bedreddin’le birlikte,' diyor. Şimdi bunu okuyanlar döndüğünüzü düşünebilirler...
Felsefeyi, gerçek düşünceyi çok önemsiyorum. Mevlana kendi gerçekliği içinde düşüncenin zirvelerinden biridir. Laf olsun diye felsefeden bahsetmeyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır. Mevlana ile ne karakterlerimiz ne dünya görüşümüz birbirine uyuyor; ama bir değeri teslim etmek gerek. Dönmek diyorsunuz da, keşke dönebilseydim; çok daha uyumlu, başarılı, mutlu olabilirdim. Karakterim buna izin vermiyor.
Neden? Tanrı düşüncesiyle hesaplaşma gücü gösterebilmek, belli bir kişilik tipi, belli bir akıl gücü gerektiriyor diye düşündüğünüz için mi? Kitapta 'İnançsızlık genetiktir' diyorsunuz çünkü.
İnsanın ateist olup olmamasını bile evet, çevre koşullarından çok kişiliği ve onu oluşturan genetik yapısı belirliyor. Tanrı’ya inanmayanların toplumdaki oranı da binlerce yıldır değişmiyor, biliyor musunuz. Böyle bir kişilik gücü, akıl yapısı taşımayanlar, eğitim düzeyleri, yetiştikleri çevre falan ne olursa olsun, hatta siyasi inançları hangi kanatta bulunursa bulunsun, kafalarından Tanrı düşüncesini atamıyorlar, atmıyorlar.
Mevlana’nın yanı sıra Cemil Meriç bölümü de var. Hem de, 'İhanet hoşa gitse de, hain sevilmez' diyen bir İspanyol atasözüyle başlatıyorsunuz Cemil Meriç bölümünü. Neden?
Cemil Meriç yaşadığı sürece ve şimdi eserleriyle ne sağa yaranabilmiş ne de sola. Üstelik bundan fazlasıyla yakınmış. Düşünür yanına saygım var, özgür fikri savunma çabasına. Ne var ki her iki tarafı da incitecek, hem de ağır incitecek öyle şeyler yazmış ki, iki taraf da bunda ihanet görmüş. O yüzden yazdıklarının işlerine gelen yanlarını sevmişler, fakat Meriç’i hiç sevememişler.
Cemil Meriç’i aktarımcı olmakla, sürekli alıntı yapmakla eleştiriyorsunuz. Ama sizin kitabınız da alıntıyla dolu. Eleştirebilmek için mevcudu ele almak yanlış mı?
Meriç bu ülkede yetişen nadir düşünürlerden biri. Ama büyük düşünür değil. Çünkü gerçekten aktarımcı, aktarımcılığı eleştirirken bile aktarımcı. Aktarımcı derken kastettiğim bol alıntı, belge sunması değil. Kendi yorumunu yapmaması, bazı yerlerde bu yorumun yetersiz kalması, çoğu kez de yorumları arasında büyük çelişkiler, tutarsızlıklar bulunması. Bana gelince. Önceki kitaplarımı ve bunu okuyanlar karar versin, omurgalı ve özgün yorumlarım var mı, yok mu?
'Memleketimden Karakter Manzaraları' / Kaan Arslanoğlu / İthaki Yayınları
|
| |
2006-05-06 · Kategori: Kitap
Doğan Hızlan'la 'Edebiyat Daima'yı konuştuk
"Ben kuşaklar arası bileşkeyi bulmaya çalışıyorum"
Duayen kelimesi Doğan Hızlan için çok yerinde bir tanımdır hiç kuşkusuz. Sanat yaşamına katkısı hiçbir şekilde tartışılamaz. Daima 'iyi'yi gözeten tavrıyla bu kez 'Edebiyat Daima' adlı denemeleriyle okurla buluşuyor. Biz de haliyle, Hızlan ile görüşüp enfes bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Eleği duvardan indirmeyi salık verdiği o zamandan söze başlayıp, denemeye, günümüz yazınına dek söyleşiyoruz ve 'Edebiyat Daima' diyoruz!..
Erdem ÖZTOP
-Sevgili Doğan Hızlan, en son geçen dönemde, çok güzel bir yaşam felsefesine sahip olduğunu imleyip, herkese eleği duvardan indirmeyi salık verdiniz! Bu eylemin izdüşümlerinden yola çıkarak başlayalım istiyorum söyleşiye?
-Hangi meslekte olursa olsun insanların işlerini emeklilikle noktalamasına karşıyım. İlle de işini sürdürsün demiyorum. Hobilerinin peşine düşsün, yeni bir uğraş edinsin.
Yazarlıkta bu sürekliliği sağlamak kolay, yazmak aklınızın, belleğinizin diriliği ile doğru orantılıdır.Bir karikatüristin 99 yaşına kadar işinin başında olduğunu anımsatırım.
Unumu eledim eleğimi duvara astım, yaşam karşısında sinmenin özeti. Kısacası, ben bugüne kadar birçok iş yaptım, artık yeter, bundan sonra iş yapmayacağım. Onlara şu soruyu sormak gerekir. Yaşamak en büyük iş değil mi? En çok emek isteyen iş yaşamak. O sevinci, o direnci sağlayabilmek, kazanabilmek. Bazı dostlarımı görüyorum, emekli oldular, kimileri başka iş yapmaya başladılar, kimileri toplum hizmetinde, hayır işlerinde çalışıyorlar. Çoğu, sabahleyin işe gider gibi kalkıyor, bir başka mekâna çalışmaya gidiyor, yani işyeri havasını yaratıyor. İnsanın uzmanlığı dışında soluk alacak bir başka tutkusu olmalı. Benim müziktir. Kitap okumaktan yorulduğumda bir saz eseri, bir bestenin notasını okurum. Unutmayalım, müzik de, müzik dinlemek de başlı başına bir iştir. Çoğumuz çalışırken dinliyoruz, aklımız başka yerde, fonda da müzik çalıyor, odada yankılanan bir ses. Çoğu zaman müziği, ezgiyi takip edemezsiniz, arada bir kulağınız fark eder, o zaman dikkatinizi müziğe yöneltirsiniz. Onun için, eleği duvara astıktan sonra bile, müzik dinlemeyi ihmal etmeyin. İsmet İnönü, elli yaşına yakın çello öğrenmeye başladı. Edebiyat aslında bizi eleği unutmaya çağırıyor, okuduklarımızı özümsersek, hepimiz bu çağrıyı duyabiliriz.
DENEMENİN SINIRSIZLIĞI
- Yeni bir kitap yayımladınız, 'Edebiyat Daima'. Doğan Kitap tarafından yayımlanan bu kitabınız, Hürriyet gazetesindeki köşe yazılarınızdan oluşuyor çoğunlukla. Her biri farklı bir tat veren deneme türünde! Deneme derken, sınırları olduğunu düşünüyor musunuz bu türün?- Denemenin sınırsızlığıdır beni çeken. Bu demek değildir ki, başka türlere girmeyen her şey denemenin içine girer. Ancak deneme, bir özgürlüğü çağrıştırır. Ben birçok bilginin, alçakgönüllü bir tavırda deneme aracılığı ile iletildiği kanısındayım. Denemeyi başıboş, lâf salatası biçiminde de algılamayın. Çünkü düşünce disiplinine en çok gereksinim duyan türdür. Alabildiğine bir özgürlüğü kastetmiyorum. Abartarak söylersem, hezeyan denemenin düşmanıdır. Denemecilerin, dünya ve Türk edebiyatındaki denemecilerin adlarını sıralasanız, en çok bilgi veren, düşünceleri yönlendiren ya da zihin alıştırmalarını sağlayan çalışmaları onların yaptığına karar verirsiniz. Deneme, düşünme, düşündürme, bilgilendirme, çağrışımları yaratmada önemli bir işlev taşır. Ben denemenin niteliği konusunda düşüncelerimi özetle Eleği Duvardan İndirelim kitabının başında yazdım. Okurlarıma onu salık vereceğim.
- Yazdığınız bu denemelerin en önemli yanı bana kalırsa, her yaştan insanın, özellikle de gençliğin zevk alarak okuması ve bilgilenmesi! Böyle bir amacınız vardır muhakkak?
- Hiç kuşkunuz olmasın. Her kuşağın beğendiği, ilgilendiği konular farklıdır. Seçtikleri, okudukları yazarlar da. Ben kuşaklararası bileşkeyi bulmaya çalışıyorum. Çünkü iyi sanat, iyi edebiyat, kalitesiyle, düzeyiyle, kuşakları aşan, her kuşağa ulaşan bir nitelik taşır. Gene de bir ayrımdan söz etmeliyim. Her yazımı farklı kuşaklar, farklı biçimde algılayabilir. Bunu başarabilirsem, değişik katmanları içeren yazılar yazdığım için sevinirim.
Benimsediğim yöntem şu. Güncelden yola çıkabilirim ama bunun ardındaki birikimi de yansıtırım. Böylece her sorun, her konu geniş bir zaman dilimi, yaygın bir bilgi birikimi içinde değerlendirilir. O zaman değişik kuşaklar, değişik yaklaşımlarla o yazıları okuyor.
Genç kuşak okur, güncel bir konuyu, sorunu, kişiyi görüyor o yazıda, bunun ardındaki bilgiyle de bugünü zenginleştirmemden memnun kalıyor. Eski kuşaktan biri de, yeni bir konuyu, yeni bir adı, eskiye yapılan göndermelerle anlayabileceğine karar veriyor. Böylece kuşaklar arası estetik, edebi, kütürel bağı kurma çabasını gösteriyorum.
- Hepsi edebiyat ekseninde var olan denemeler. Ne var ki, bu eksenin çevresinde başka sanatların izdüşümüne de rastlanabilir. O da türü zenginleştirir. Ne dersiniz, moda deyimle füzyon kelimesini kullanabilir miyiz?
- Bilgilenmeye çok önem veriyorum. Çünkü benim için her yazı önce benim bilgilenmem, sonra da bilgilendirmem anlamını taşır. Artık bugünün yazısı, ister gazete ister dergi yazısı olsun, dayanaksız kişisel görüşlerin arenası değil. Sizin söylediğinizi merak etse de, başklarının da o konuda ne düşündüğünü bilmek istiyor, böylece sizin düşüncenizi temellendirip değerlendirebilsin diye.
GÜNÜMÜZ OKURU
- Daha teoriye kaçan denemeler muhakkak ki olmalı ama, artık biraz daha kalemi yumuşak tutmak lazım gelir diye düşünüyor musunuz? Ki yetişen toplumun değer yargıları değişirken?
- Denemede teori, türle bağdaşmaz gibi geliyor. Kuramsal yazılar başka bir tür. Onları dergilerde yayımlıyorum, kitaplarım için yazıyorum.
Elbette kuramın bugün artık bir başka özelliği var. O kuramın uygulanmasını bekliyorlar. Günümüz okuru teorik olanın pratik olana yansıyışını merak ediyor.
Denemede elbette kalemi yumuşak tutmak gerekiyor. Öbür yazıların yukarıdan bakan özelliği vardır, deneme bunun aksi bir tavrı sergiler.
- Toplumun değer yargılarının değişmesine biraz açıklık getirmenizi isterim.
- Bugün insanın zamanını çok dikkatli kullanması gerekiyor. Sinema var, DVD diye bir gerçek var, televizyonda kanal sayısı, uydularla nerdeyse 100'e ulaşıyor. Bütün bunlar içinde okura kendinizi okutmanız lâzım.
Gazete yazısı, düşüncenizi yoğun biçimde, belli bir satır sayısının içinde anlatma yetisini kazandırıyor size. Çünkü anlıyorsunuz ki, kısa bir yazıda düşüncenizi, uzun yazı kadar ifade edebilirsiniz.
Canı tez okurun okuma durumunu gözönünde bulundurmalısınız.
Dergi yazıları, konuyu ayrıntılı biçimde öğrenmek isteyen bir başka tür okura sesleniyor. Ancak ben sadece uzun yazıların okurunun edebiyatla ilgilendiği, sanata kendini adadığı kanısında değilim.
Her şeyi az ve öz öğrenmek isteyen, öğrendikleriyle de okuduğunu, seyrettiğini, dinlediğini daha iyi algılamak isteyen bir okur kitlesinin genişliğini, gazetede yazınca daha yakından öğreniyorsunuz.
Üstelik dikkatli bir okurum var. Sanat, edebiyat konusunda en küçük bir hatayı bağışlamıyorlar.
Ben kuşakların hepsinin konuyla ilgili olduğu kanısındayım.
Değer yargıları değişti sözünü, teknolojik açıdan da değerlendireceğim. Şimdi yazımı beğenip beğenmediğini, öğleye kadar internet aracılığıyla anlamam mümkün. İnternet aracılığıyla, okurla birbirimizi yönlendiriyoruz.
- Kısaca özetlersek, günümüz denemeciliğini nasıl değerlendirirsiniz? İsimler üzerinden hareket etsek mesela?
- Bir deneme antolojisine bakmak yeterli bunun için. Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu bizim deneme edebiyatımızın asları. Ama günümüze çektiğimiz çizgide pek çok isim var adını anacağımız. Dediğim gibi tek tek isimler üzerinden gitmek bu söyleşinin sınırlarını zorlar. -Bu yeni kitabınızda edebiyat üzerine yazdıklarınızı derlemişsiniz. Doğan Hızlan'ın değerlendirme ve eleştirilerinde genelde 'iyi' ön plandadır, yanılıyor muyum?
- Hayır yanılmıyorsunuz. Yazmadıklarım, adını anmadıklarım beğenmediğim anlamına gelmesin. Ama benim seçtiklerim bunlar. Ben okuruma iyi olanı, okuması gerekeni, üzerinde düşünmesi gerekeni salık veriyorum.
Bunu okuma, bunu dinleme, bunu seyretme sözünün altındaki buyurganlık benim mizacıma uygun değil. Ayrıca bir emek ürünü çalışmayı toptan yok saymak bana estetikle, duyarlıkla bağdaşmayan bir zalimlik gibi geliyor.
Benim beğenmediğim, benim ölçütlerime uygun gelmeyen bir yapıtın, başka ölçütler uygulandığında beğenileceğine inanıyorum. Ben, dediğim zaman beğenmediğimi ilân edemiyorum. O zaman senin beğendiğine saygısızlık etmiş olurum.
YAZMAK KEYİF İŞİ...
- Yanılmıyorsam, bir keresinde "beğendiklerimi yazmaktan keyif alıyorum" diye bir açıklamada bulunmuştunuz?
- Takdir edersiniz ki, yazmak bir keyif işidir. Türkiye daha çok okumaya, daha çok dinlemeye, daha çok görmeye gereksinim duyan bir ülke. Sanatın yükseliş dönemine bile geldiğimiz kanısında değilim. Övülecek, salık verilecek şeylerin ardına düşmek varken, niye olumsuzluğu yeğlemek için çırpınayım.
Şimdi diyebilirsiniz ki, peki, okurlarınız beğenmediklerinizi öğrenmek istemez mi? Benim yazarlığımla yaşama biçimim örtüşmüştür. İyi bir okurum beğendiklerimle beğenmediklerim arasındaki çizgiyi çok iyi bilir.
Çünkü yarım yüzyılı aşkın yazan birinin, yazdıklarından sevdiklerini, beğenmediklerini çıkarmak bence kolay bir işlemdir.
İnanır mısınız, bir polemik bile insanın yazı keyfini kaçırabilir. Çünkü polemiklerin yararına inanmadığımdan.
- Yer yer bu yazılarınızda, anılarınız da yer alıyor?
- Konu, yapıt, kişi bu göndermeyi gerekli kılarsa, anılarımdan söz ederim. Çünkü tek başına, anının denemede, güçlendirici bir işlevi olması gerekiyor. Anılar, bugüne gerekçe olacaksa kullanırım.
- Peki, fırsatını bulmuşken, edebiyatımızın gidişatı hakkında neler düşündüğünüzü öğrenmek isterim?
- Bunun için bir inceleme kitabı yazmam gerekiyor. Ben gidişattan çok memnun ve mutluyum.
- Bir şey sormak istiyorum, Doğan Hızlan'ın kurgusal metniyle buluşma imkânımız olacak mı biz okurlarınızın?
- Elbette.
- Son olarak neler söylemek istersiniz?
- Edebiyata sevginin, ilginin artması.
Edebiyat Daima/ Doğan Hızlan/ Doğan Kitap/404 s.
Ali Bulunmaz'ın değerlendirmesi'yle 'Çılgın Türkler'
Dün ve bugün
Şu Çılgın Türkler neden yazılmıştır? Daha da önemlisi neden bu kadar ilgi görmüştür / görmektedir? Kitap, bugünlerde unutulmaya yüz tutmuş ''onur'' mücadelesinin bir yansıması ve anlatımıdır.
Ali BULUNMAZ
Turgut Özakman, kitabın sonsözünde Türk gençliğinin önünde iki tarih bulunduğuna dikkat çekmektedir: Romanın temel olarak aldığı ''sağlıklı ve dürüst, belgelere dayalı, hepimize gurur veren gerçek tarih'' ile ''Cumhuriyet'i yıkmak için çabalayanların uydurduğu, yalanlarla dolanlarla dolu, sahte tarih'' (s. 688). Bu belirlemelere şunlar da eklenebilir veya bu belirlemeler şu şekilde daha da ileri götürülebilir: Bazıları tarihi olayları yaratırlar ve tarihin akışını değiştirirler; bazıları bu tarihi yazarlar; bazıları da tarihin kendilerine uygun bölümlerini ya kabul ederler ya altını oymaya çabalarlar ya da o tarihi bütünüyle reddederler. İşte günümüz Türkiye'sinde önemli bir gerilim alanı yaratan veya en azından yaratmaya gebe olan ayrımların başında bu görüşlerin ve tavırların yarıştırılması gelmektedir.
Şu Çılgın Türkler neden yazılmıştır? Daha da önemlisi neden bu kadar ilgi görmüştür / görmektedir? Kitap, bugünlerde unutulmaya yüz tutmuş ''onur'' mücadelesinin bir yansıması ve anlatımıdır. Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış bir ulus, anlaşmalar yoluyla paylaşılmaya çalışılmaktadır. Anlaşmaların dil olmadığını düşünen, ulusun bağımsızlığını savunan ve''onur''u her şeyin üzerinde tutan bir avuç çılgın Türkten, tüm Anadolu'ya yayılan bir savaşımın ifadesidir burada anlatılan. Birinci Dünya Savaşı'nın kazanan devletleri, Anadolu'daki kıpırdanmalar karşısında ''kağnı, kamyonu yenemez'' yorumunu yapmışlardır (s. 136). Aslında hem Kuvay-i Milliye hareketi hem de bu hareketin gündemdeki bu anlatımı kağnının, kamyonu yenebileceğini ve bu yenginin ne şartlarda gerçekleştiğini gözler önüne sermektedir. Hem halk hem de orda eşit şartlardadır. Bir başka deyişle yoksulluk / yoksunluk, halk ile orduyu yakın kılan bir unsurdur, o kağnı, hem halktır hem de ordudur:
''Milli ordunun üniformasız, postalsız, kütüksüz, matarasız, yemek torbasız, sırt çantasız askerlerine halk alışmıştı, hiç gocunmuyordu artık. Kendileri de yoksuldu, ordu da. Birbirlerine yakışıyorlar.'' (s. 462).
Milli mücadele, düşmanın yanında en büyük düşman olan cahilliği de ortaya koymuş ve onunla da savaşılması gerektiğini göstermiştir. Bugün Cumhuriyet'e saldıranlar, dün de aynı yolu izlemişlerdir, hurafeler, çarpıtılan gerçekler ve en önemlisi buna hazır, gün görmemiş beyinleri kullanmak. M. Kemal hem o güne hem bugüne hem de yarına seslenmektedir:
''Anadolu'yu yüzlerce yıl, yalnız canına ve malına ihtiyacın olduğu zaman hatırlarsan, bunun dışında kaderine terk ve cehalete teslim edersen, sonuç tabii böyle olur. İnsanlarımızı okutmamış, bilinçlendirmemiş, kafalarını ve yüreklerini milli bir terbiyeden geçirmemişiz ki. Cami okullarında ve medreselerde, ne tarih, coğrafya dersi verilir ne de vatan, millet nedir öğretilir. Bu yüzden iki yıldan beri düşman kadar, cahil, gafil ve hainlerle uğraşıyoruz.'' (s. 216).Kitaba gösterilen ilgiyi, bir başka açıdan ele almak da mümkündür. Kurtuluş Savaşı, işgalcilere karşı bir tepki olmakla birlikte aynı zamanda işbirlikçilere karşı koymayı da hedeflemektedir. Bugün olduğu gibi dün de aynı sorun gündemdedir. Kitapla adı geçen Ali Kemal Bey ise bunlardan sadece bir tanesidir; bir İngiliz arkadaşıyla konuşurken görüşlerini dile getirmiştir:
''Demiştim sana, Ankara ordusu Yunanı yenemez. Yenemiyor işte. Yunan ordusu yarın öbür gün Ankara'ya girer, bu haddini bilmez serserileri yakalar. Çok da iyi olur. Bu kuru gürültü biter, başımızı dinleriz. İstiklâl, hürriyet, milli ant, milliyetçilik filan gibi iyi tınlayan içi boş laflarla vakit kaybetmez, tıpkı Yunanistan gibi İngiltere'ye bağlanırız. Her sorunumuzu çözecek tılsım budur.'' (s. 448-449).
KURTULUŞ SAVAŞI NASIL KAZANILDI?
Çanakkale Savaşı'ndan başlayıp, Kurtuluş Savaşı'yla doruğa ulaşan, düşmanın sadece evliyaların ve mistik kişiliklerin yardımıyla kazandığı tezi, günümüzün siyasi ve sosyal ortamıyla uyum içindedirler. Kurtuluş Savaşı'nın nasıl kazanıldığı açık seçik anlatılmaktadır burada. Karamürsellilerin çabası bir örnek olarak gösterilebilir. Üsteğmen ile yöre halkı arasındaki diyalog önemli bir belirleme niteliğindedir.''Üsteğmen şaşkınlık içinde, 'Bu koca topları buraya nasıl çıkardınız' diye sordu. bilge görünüşlü bir ihtiyar, gülümseyerek, 'Değişik bir milletiz' dedi, '...işler düzgünse ertesi günü bile düşünmeyiz, birbirimizi yeriz. İşler karıştıkça ağır ağır uyanmaya başlarız. İyice karışınca da, kenetlenip olmayacak işler başarırız. Bunları da buraya böyle çıkardık. Çıkarmadık, uçurduk.'' (s. 162).
Bunun ötesi ise siyasi rant için bu büyük mücadeleyi, tarikat masallarında meze etmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Şu Çılgın Türkler sayesinde Turgut Özakman, tarihin hem de günümüzde ezberliterek, içi boşaltılarak ve hakaret edilerek unutturulmaya çalışılan Kuvay-i Milliye kesitinin sadece kuru, sıkıcı ve hamasi şekilde yazılamayacağını göstermesi bakımından, yazın sahnemizde ayrı bir yere sahip olduğunu hatırlatmıştır. Ayrıca bu kitap, bir Kurtuluş Savaşı miti değil; Kurtuluş Savaşı gerçeğidir. Ders kitaplarının söyleminden ötede, oralarda sözü geçmeyen kişiliklerin (örn. Albay Nazım'ın, savaşta kullanılmak üzere yapılan kayıkları bedelsiz veren İlyas Kaptan'ın s. 151 vd.) efsane sığlığına inmeden yalın ama bir o kadar da etkileyici anlatımı vardır. Zaten zor olan da bugüne kadar gidilmeye cesaret edilmemiş / pek az edilmiş yalınlık yolu gibi gözükmektedir.
Gerçeğin göstergelerinden sapmaksızın anlatılan savaşlar, ezberleyip geçtiğimiz ve anlamını kavramakta zorlandığımız naif duyguları, sadakati ve görev sorumluluğunu hatırlamamız gerektiğini imlemektedir; tıpkı M. Kemal'le konuşması sırasında Çiğiltepe'yi yarım saat içinde alacağının sözünü veren, ancak bunu başaramayan Albay Reşat'ın sorumluluk anlayışı gibi.''Yarım saat dolalı hayli olmuştu. Çiğiltepe düşmemişti hâlâ. M. Kemal Paşa Reşat Bey'le konuşmak istedi. Telefona emir subayı üsteğmen Bozkurt Kaplangı çıktı. 'Reşat Bey'i istemiştim'. Bozkurt zorlukla 'Reşat Bey az önce intihar etti efendim' dedi '...size bir açıklama bırakmış. Peki, okuyorum:' Yarım saat içinde size o mevzii almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam.'' (s. 623)
BULANDIRAN KAVRAMLAR
Bugün gazetelerde, televizyonlarda ve bazı üniversitelerde bir tartışmadır gitmektedir: Yükselen ulusalcılık. Genelde ulusalcılık, aşırı milliyetçilikle aynı kefeye konup, seviyesizce eleştirilmektedir. Hatanın kaynağı, aşırı milliyetçilikle, ulusalcılık kavramlarının özüne ilişkin bilgi yetersizliğidir. Neyin ne olduğunu anlamadan, bilmeden fikir yürütmek de doğru olabilir mi, öncelikle tartışılması gereken odur. Aşırı milliyetçiliğin en önemli örnekleri, yüzyılımızı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı öncesinde beliren, İtalya'daki faşizm ile Almanya'daki nasyonal sosyalizmdir (nazizm). Arınmış bir ırk yaratmayı amaçlayan ve güncel deyişle ''öteki''ni dışlayan; biz ve onlar ayrışmasını temel alan faşizm ve nazizm, aşırı milliyetçiliğin teoriden pratiğe dönüşmüş biçimleridir. Ulusalcılık ise, toplumun yararını savunan, ilerici ve aydınlanmacı bir yapıdadır. Ulusalcılık (bir anlamda aşırı olmayan, savunan milliyetçilik), ''toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak ve kolaylaştırmak amacıyla kullandığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.'' (1).
Aradaki farkı kavrayabilmek, tartışmalara daha ayakları yere basar bir nitelik kazandıracaktır. Bu farkı anlamanın/anlatmanın yolu ise sağlam bir eğitim ve o eğitimi ortaya koyacak nitelikli bir eğitim politikasıdır. Abdülmecit'in milliyetçilik politikasını ''delilik'' olarak nitelendirmesi karşısında, M. Kemal'in yanıtı yine sadece o dönemle sınırlı kalmamaktadır.''İstanbul'da böyle düşünenler az değil. Bu kafalar için akıllılık, bir büyük devletin sömürgeci ya da uydusu olmak, onlarca yönetilmek, yönlendirilmek. Adamlarda istiklâl anlayışı, milli bilinç ve onur yok. İnsan bu anlayışı, bu bilinci, bu onuru içgüdü gibi içinde bulmaz. Bunlar eğitimle ve düşünülerek kazanılır. Bunların eğitiminde ve düşünce dünyalarında bu gibi kavramlar yer almıyor.'' (s. 411).
DÜNÜN ÇILGINLARI, BUGÜNÜN ÇILGINLARI
Günümüzde çılgınlık, kahramanlık ve mücadele gibi kavramlar da, diğer her şeyin başına gelen sonu paylaşmaktadır: Anlamlarından ve tarihi önemlerinden sıyrılıp popülerleştirilmişlerdir. Ancak bunları popülerleştirenler şunu biraz unutmaktadırlar: Gerçek kahramanlar, gerçek çılgınlar ve gerçek bireyler sahte olanları mutlaka yenilgiye uğratacaklardır. Neden mi? Horkheimer'a kulak verelim:
''Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.'' (s. 2).
Bugünün çılgınlarının seleflerini anlatan Şu Çılgın Türkler'de Turgut Özakman, kör milliyetçiliğin gayya kuyusuna dalmadan, Kurtuluş Savaşı'nın neden başladığını, zor şartlar altında neler yaratılabileceğini ve zaferin ne şekilde kazanıldığını, tatsız bir anlatımın ötesine geçerek, üstelik zoru başararak bu savaşın romanlaştırılarak anlatılabileceğini gösteriyor bize; bu kitabı tekrar tekrar ve ağır ağır okuyalım, anlayalım, anlayalım ki anlatılanları tekrar yaşamayalım diye. Kitabın anlamı ve derinliği de buradadır.
Ya bugünün çılgınları: Kimisi (Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, A. Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Ruhi Su, v.d) hayatta değil, kimisi de (Türkan Saylan, Güldal Mumcu, Fazıl Say ve elbette Turgut Özakman v.d) sahtelerinin arasında gerçek çılgın olarak yaşamanın zorluğunu göğüslüyor: ''Unutmayacağız'' derken, edilgin biçimde unutmamak yerine, aktif şekilde hatırlamamız gerektiğini vurgulayarak ve bu yönde mücadele ederek.
Notlar:(1) Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler (4. Basım), İmge Kitabevi, 1998, Ankara, s. 118.(2) Max Horkheimer, Akıl Tutulaması (4. Basım), çev. Orhan Koçak, Metis Yayınları, İstanbul, 1998, s. 168.*Felsefeci
Orhan Kemal'in babası Abdülkadir Kemali'nin anıları yayımlandı
Vatan yahut Istırap
Edebiyatımıza Orhan Kemal'i armağan eden babayı, sıra dışı bir şahsiyeti, vatansever bir hukukçu, ülkesi için savaşmış bir asker, mücadeleci bir siyaset ve halk adamını, bir muhalifi kendi satırlarından tanıyoruz artık. Orhan Kemal'in oğlu Işık Öğütçü, dedesi Abdülkadir Kemali Öğütçü'nün el yazısıyla ve eski alfabeyle sayfalar tutan hatıratını, günümüz Türkçesiyle sunuyor okurlara.
Erendiz ATASÜ
En büyük derdim, kanaatlerimi ve inançlarımı hazırlayan olayları, böyle bir eserde toplamak, bugünün ve yarının gençliğine bunları bıraktıktan sonra ölmekti. Eğer bu olaylar benimle birlikte mezara gidecekse iki felaket meydana gelecekti... Birincisi vatan ve millet düşmanları kimlerdir?... İkincisi, benim muhalefetimi adi bir koltuk kavgasının zorunlu neticesi olarak kabul etmek isteyen sahtekârların propagandası zihinlerde yer edecek; tarihi gerçeklerden uzak ve ikiyüzlü kişilerin yazılarıyla... (s.195)
Genç kuşaklarımızın kimlik bunalımına düşmelerinin bir nedeni, okullarımızdaki tarih eğitiminin yetersizliği ise, bir diğeri mektup, günce, hatırat gibi kişisel yazıların ne oluşturulmasının ne saklanmasının yaygın bir alışkanlık haline gelişidir, diye düşünmüşümdür hep. Mazi en iyi kişisel tarihler aracılığıyla tanınır oysa; ruhsuz söz kalıpları olmaktan çıkar, ete kemiğe bürünür.
İlk devre milletvekili, üç günlük bakan, İstiklâl Mahkemesinin hem reisi, hem sanığı, yaman bir hükümet eleştiricisi, güçlü bir gazeteci,1930'larda Ahali Cumhuriyet Partisi'nin kurucu başkanı, din üzerine eserler yazan bir bilgin, bitkilerin şifalılığını inceleyen bir kâmus yazarı, ceza hukukunda içtihatlara kaynak olan görüşleriyle uzman bir hukukçu ve yakın politika tarihimizin renkli siması ve dinlenmesine doyum olmaz hatibi.... (s. 6, Taha Toros'tan alıntı)
KİMDİR BU ADAM?
Aynı adam, Nâzım Hikmet'in dizelerinde yansır:Birinci Büyük Millet Meclisi'nde de -bundan yıllarca evvel- yine böyle dev gövdesiyle yükselir ve sağ kolunu yine böyle fırlatıp öne doğruher nutkunun sonunda-fakat böyle Kur'an'dan ayet değil, şu beyti okurdu......
Grupların dışında muhalifti.Cesurdu Topal Osman'ı şaşırtacak kadarOnu ikinci seçimde mebus çıkarmadılar:Dövüştü.İstiklal Mahkemesi'ne düştü,Çıktı hapisten.Halep'e kaçtı kavgaya dışardan devam için,..
Masalların Bağdat'lı halifeleri gibi hükmeder kendi evinde: Kendine has şahane merhameti, İnsafsız adaleti, Akıl almaz hasisliği ve Cömertliğiyle....... (s.8-9)
Edebiyatımıza Orhan Kemal'i armağan eden babayı, sıra dışı bir şahsiyeti, vatansever bir hukukçu, ülkesi için savaşmış bir asker, mücadeleci bir siyaset ve halk adamını, bir muhalifi şimdi kendi satırlarından tanıyoruz; dedesinin vasiyetini tutan torun Işık Öğütçü'nün övülesi çabası sayesinde. Orhan Kemal'in oğlu Işık Öğütçü, dedesi Abdülkadir Kemali Öğütçü'nün (1889-1949) el yazısıyla ve eski alfabeyle sayfalar tutan hatıratını, günümüz diline aktarılmış olarak kamunun dikkatine sunuyor.
Bir macera romanı gibi soluk soluğa okunan bu sürükleyici yapıtta, Abdülkadir Kemali'nin gerçekten de roman gibi seyreden çok yönlü, çok boyutlu toplumsal hayatının bir bölümü, okurun tarihimize biraz daha nüfuz edebilmesini sağlayarak sergileniyor.
Abdülkadir Kemali, sert, dindar, aynı zamanda aydınlanmacı bir babanın oğludur; ve doğal ki kişiliğinde o babanın izlerini taşır. Babası Adanalı, annesi Rumelilidir. O, her şeyden önce, Hallac-ı Mansur'dan Carlyle'a, Spencer'a kadar insanlık kültürünün geniş bir kesimini özümsemiş bir aydındır. Tüm özgün insanlar gibi çelişkilidir yapısı. İnsan sevgisi, hürriyet aşkı, rasyonel düşünce, dindarlık, merhamet ve sertlik karakterini birlikte örecektir.19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Türk halkının çektiği acılarla şekillenmiştir yaşamı ve bilinci. Beş yüz yıldır vatan bilinen Rumeli'den Türklerin katliama uğraya uğraya sökülüp atılışı, yitim, ayrılık, hasret Bulgaristan göçmeni annesinin sessiz acılarıyla yansır hayatına (s.26, 27). Gençliği, Abdülhamit istibdadına rastlar. Öğrenciliği, hafiyelerin, zaptiyelerin kol gezdiği ürkünç bir İstanbul'un, insanların gölgelerinden korkarak dolaştıkları karanlık ve ıslak sokaklarında, köprülerinde, fukara bekâr odalarında geçer. Haksızlığa gelemez Abdülkadir Kemali ve haksızlık karşısında susamaz. Oysa çöken Osmanlı'da yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, müzevirlik, kılınma, yaşam biçimi haline gelmiştir ve daha çok genç yaşlarında haksızlığın hem kurbanı hem tanığı olacaktır. Sessiz kalamayan delikanlı öğrenciliği boyunca Abdülhamit devrinin işkencehanesi Bekir Ağa bölüğünün devamlıları arasındadır ve elbette İttihatçıdır. Yetenekli, çalışkan, azimlidir; tüm engellenmelere karşın, hukuk eğitimini tamamlayıp savcı olmayı başaracaktır.
EZELİ EBEDİ MUHALİF
Zaman içinde, İttihatçılarla serüveni, diğer politik hareketlerle olduğu gibi hüsranla sonlanacaktır. Gözünü budaktan esirgemeyen yiğit kişiliği, kırılgan onuru, ödünsüzlüğü, haklı karşı çıkışlarının bazen saldırganlığa varabilmesi ve keskin zekâsının, sağlam hukuk bilgisinin büsbütün bilediği sivri dili, özgün insana tahammül edemeyen bir toplumda onun ezeli ebedi muhalif konumunu perçinleyecektir.
Abdülkadir Kemali, sırasıyla Siirt, Basra savcılıklarında bulunur. Çanakkale muharebelerinde topçu subayı olarak görev yapar. Savaşa değgin izlenimlerini ve duygularını büyük bir içtenlikle açığa vurur:
...dokuz yüz küsur kiloluk mermilerin havada patlaması beynimizi sarsıyordu (s.190). ...Sanki gökte yıldırım depolarının ağzı açılmış gibi, mermiler aralıksız yere iniyordu. Yerden dünyanın merkezi patlamış da taşlaşmış olarak yanan sıvılar fırlatarak gökyüzüne ve oradan denize dökülüyordu (s.192).
O yiğit adam, savaş boyunca bir gün korkusuz kalmadığını söyleyecektir (s.186).
Gerek sivil, gerek asker yaşantısında rastladığı vatansever, dürüst devlet görevlilerini saygıyla anacaktır, hiçbirini unutmadan. Ne yazık ki, sayıları pek azdır bu insanların. Görevlilerin çoğu, sorumsuz, bencil, yeteneksiz, erdemsiz, hırsız, hatta zalimdir. Günümüzdeki mali yolsuzlukların derin kökleri nerelere kadar uzanmaktadır! Bu acı deneyimler Kemali Bey'de halkına karşı şefkat, görevlilere karşı isyan uyandırır. Devlet, özellikle uzak vilayetlerde fiilen silinmiştir.
Günümüz açısından, özellikle Siirt'teki savcılık günlerine ait anılar ilginçtir (s.124-144). Doğuda yerleşip kalmış, sadece devletle kişi arasına değil, her ilişkiye sızmış, sinmiş, adeta gelenekselleşmiş güvensizliği, korkuyu ve bunun hem sebebi hem sonucu olarak beliren silah-öldürme-öç kültürünü, ağalık düzeninin ne menem şey olduğunu anlamadan bugün Güneydoğu'da olanları kavramak mümkün müdür? Kemali Bey, adil davranacağına dair halkta güven yaratır. Duyarlı bir gözlemcidir. Kitabi davranmaz, eylem ve kararlarında fiili koşulları göz önünde tutar. Şefkatli, gereğinden sertleşeceğinden kuşku duyulmayan güçlü bir baba gibidir. Doğunun kültürü, böyle bir baba figürüne saygı duymaya yatkındır. Ayrıca Abdülkadir Kemali, baskın yapıp zanlıyı kaçırmak isteyen tepeden tırnağa silahlı kalabalık bir grubun içine, elinde tabanca tek başına dalabilecek kadar gözü pek bir adamdır. Cümle âlem bilir ki savcı beyle şaka olmaz. Onun doğruluktan yana, hem şefkatli hem acımasız kişiliği Kirmasti kaymakamlığı sırasında da etkili olacak, eşkıyanın gönüllü teslim olmasını sağlayacaktır. (s. 269-277)
Abdülkadir Kemali'nin askeri savcı olarak görev yaptığı dönem de çok ilginçtir. İdam cezasının eskilerin deyişiyle umur-u adiye'den sayıldığı bir zamanda, suçlanan bir zabitin iddianamesini aceleye getirmemekte direnmesi, delilleri titizlikle toplayıp adaletin tecellisini ve zanlının beraatını sağlayışı, herhalde bugün bile hukuk adamlarına ders oluşturmaktadır. (s.240-245)
Kılı kırk yaran bir kanun adamıyken, Kemali Bey, sık sık kendini adalet kürsüsünün öbür yanında bulur. İnsan hayatı konusunda son derece saygılı ve titiz davranan, 20. yüzyıl başından söz ederken, "Ben bir masumun en küçük zarara maruz kalmasındansa, bin caninin kurtulmasını uygun gören bir hukukçuydum" (s.135) diyebilen, azınlıklara karşı önyargısız bir kanun adamı on sekiz Ermeni yurttaşımızı öldürmüş olabilir mi? Kemali Bey'e atfedilen suç budur. Koca bir devletin batışı, bir transatlantiğin sulara gömülmesine benziyor... Değil insanın, maddenin tüm hallerinin birbirine girdiği bulanık bir karmaşa, korkunç bir kargaşa... Kimin başına ne geleceği belli değil. Katliamla suçlanan Kemali Bey beraat eder (s.288).Devrin koşulları onu tam bir Türk milliyetçisi yapmıştır. Ancak milliyetçiliği başka uluslara, başka halklara nefret besleme yoluna hiç sapmaz. Yüreği, parçalanmış yurdu ve zavallı milleti için yanmaktadır, onun.
SAYISIZ POLİS BASKINI
Yapıtta 1919-1937 arası yoktur. Abdülkadir Kemali evine yapılan sayısız polis baskınında birçok evrakının kaybolduğunu yazar. Milli mücadele sırasında ve sonrasında, yaşantısının şöyle bir yol izlediğini biliyoruz: Kastamonu savcılığı, 1. dönem TBMM'de Kastamonu mebusluğu, Pozantı'nın Fransız işgalinden kurtuluş mücadelesine katılma, Pozantı İstiklâl Mahkemesi reisliği, 1923'den sonra Adana'da avukatlık ve gazetecilik; muhalif yazılar dolayısıyla mahkûmiyet, 1930'da Ahali Cumhuriyet Fırkası kuruculuğu ve Ahali gazetesinde siyasi muhalefet; 1930'dan 1939'a kadar yurtdışından sürgün yaşantısı. 1939 da yurda dönen Kemali Bey, ne memlekete ne devlete küsmüştür; 1939-41 arası Bergama hâkimliği görevini ifa etmiş, daha sonra 1949'daki vefatına kadar avukatlık yapmıştır.
Devrimci Cumhuriyet hükümetleriyle Kemali Bey'in çelişkisi ne zaman, nasıl başlar, nasıl seyreder... Abdülkadir Kemali, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e saygısını hep korumuştur:"O reisicumhur ki; asri ve medeni bir devlet tesisini inkılabın başlangıcından itibaren kafasında taşımakla kalmayarak benim gibi yakınlarına açıkça söylemiştir.
O reisicumhur ki, asırların birbirine kenetlediği karanlıkların tamamını nurani ve karanlıkları örtmek kabiliyeti olan parmağının yalnız bir işaretiyle halletmiştir.
O reisicumhur ki; her gün yeni bir yenilikle dost ve düşmana eylemlerini zorlamaksızın ve tahakküm altına aldırmaksızın sevdirmek kabiliyetini göstermiş, vatanın, geleceğin en namlı bir şahsiyeti olduğunu ispat etmiş bir varlıktır." (s.292-293)
Ama CHP yönetimiyle besbelli arası fena halde açıktır. Yapıtta bu konuda ayrıntılı bilgi yoksa da kimi ipuçları bulunur. Abdülkadir Kemali, samimi bir ferdiyetçidir. Bireysel özgürlüklere sonuna dek inanır. Oysa devrim, yeni düzeni yerleştirinceye kadar otoriter olmak zorundadır. İdeallerden ödün vermek istemeyenler ile gerçeklerle cebelleşenlerin eninde sonunda çatışması kaçınılmazdır. Şevket Süreyya Aydemir'in deyişiyle ihtilalin kendi çocuklarının yediği devredir bu. Kemali Öğütçü'nün İstanbul'dan taşraya, askeri yaşamdan sivil hayata kadar çeşitli alanlara yayılmış geniş kişisel deneyiminden çıkardığı sonuç, kanımca, devletin yurttaşı ezen gücüne karşı durmanın zorunlu olduğudur. Devletin birey için yıkıcı olabilecek gücü kadar şiddetli bir başka baskıcı unsuru, gelenekten, feodal yaşamdan, aşiret ahlakından, bağnazlaşmış dinden, feodal üretim ilişkilerinden kaynaklanan ve bireyi ezen, hatta yok sayan devlet dışı baskıcılığı, Abdülkadir Kemali belki güçlü dini duyguları yüzünden görmek istemez.
"Müslümanlığa inancım tamdı. Şeyhçiliği de vicdan hürriyetinin, bilhassa düşünce hürriyetinin zorunlu sonucu olduğu görüşündeydim."(s.125)
Bence çelişkinin düğümü bu son tümcede gizlidir.
Siirt görevi sırasında tanıştığı şeyhin yüce bir Müslüman olmasını diler, Abdülkadir Kemali'nin yüreği; oysa karşısındaki adam küstah tavırlı ve Abdülhamit yanlısıdır! Abdülkadir Kemali hayal kırıklığına uğramıştır; ama besbelli bu durumu münferit bir olay olarak değerlendirmiş, şeyhlik müessesesi üstüne görüşlerini gözden geçirme gereğini duymamıştır. Oysa Cumhuriyet devrimi, şeyhlik olgusunun temsil ettiği her şeye karşı yapılmamış mıdır? Devrimci atılımla arasındaki çatlak kaçınılmazdır.
Devrimci hükümetlerin, devrimin tehlikede olduğu dönemlerde Abdülkadir Kemali'lere tahammül edememesi devrimin doğası gereğidir; bunu anlayabiliriz. Ancak, kritik eşik aşıldıktan sonra, uyarılara, eleştirilere hiç kulak vermemeyi de anlayabilir miyiz? Muhaliflerden öğrenilecek hiç mi bir şey yoktur? Onları topyekûn karalamayı anlayabilir miyiz? Eleştiriye bunca kapalılık, devrimlerin iyicil enerjisini amacından kopmuş ve amacı kendisi olmuş bir baskıcılığa dondurmaz mı? Abdülkadir Kemali, çıkarılmak istenen basın kanununu, istibdat dönemi basın kanunuyla kıyaslayan gerekçeli bir eleştiri kaleme almıştır (s. 39-43). Buna kulak vermemek mümkün müdür? Onun, yurttaşa haksız ve/veya kötü muamele eden görevliler hakkında müeyyideler olmadıkça, bireysel özgürlüklerin kâğıt üzerinde kalacağı görüşüne katılmamak mümkün mü? Cumhuriyet hükümetleri gaddar değildir; kritik dönem aşıldıktan sonra, muhaliflere karşı yumuşarlar; ve 1939'da Abdülkadir Kemali sevgili yurda dönebilir. Ancak eleştirilerindeki haklılık paylarının dikkate alındığını sanmıyorum.
Türkiye, iktidarların eleştiriyi sindirme beceriksizliği yüzünden çok çekmiştir. Bu yetersizlik, kimi kez iktidarlara da pek pahalıya mal olmuştur. Hâlâ, Cumhuriyetin 83. yılında, siyasi iktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğünün, eleştirilerin aslında iktidarları çıkmazlara sapmaktan alıkoyacak fren düzeneği olduğunu kavrayamayışının yeni ve ibret verici örnekleriyle hemen her gün, karşılaşmıyor muyuz?
Toplumumuzun çelişkilerine, güncel karmaşanın ötesinde, daha derinden vâkıf olabilmek için, Abdülkadir Kemali'nin anılarını okuyun. Büyük yazar Orhan Kemal'in anısını canlı tutmak için Orhan Kemal Müzesi'ni yürüten oğul Işık Öğütçü'nün şimdi de dedesinin anılarını bize -Türk okuruna- kazandırarak, maziden günümüze ulanan bağları tanımakta ve korumakta zayıf kalan toplumumuza önemli bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum.
Orhan Kemal'in Babası Abdülkadir Kemali'nin Anıları/ Hazırlayan: Işık Öğütçü/ Epsilon/ 326 s. (Fotoğraflarla birlikte)
2006-03-31 · Kategori: Kitap
Radikal Kitap Son Sayıdaki ve Arşivindeki Yazılar İçin Tıklayınız...
Arşivde 5048 yazı bulundu
1- Film olan kitaplar (31/03/2006) Sözleri Orhan Arıtan'a ait bir Avni Anıl bestesi "içimdeki sazlar başka söz başka" der. Sinemada edebiyat uyarlaması da benzer duyguları yaratabilir.
2- YENİ ÇIKANLAR (31/03/2006) Çok sayıda romanı ve denemesi bulunan Jean-Claude Barreau ve genç tarihçi Guillaume Bigot'nun ortak çalışması sonucu ortaya çıkmış 'Bütün Dünya Tarihi', okuyucusuna tarih öncesi çağlardan 11 Eylül'e kadar bir tarih panoraması sunuyor.
3- Elveda bezim... (31/03/2006) Kalın kapaklı bir kitap bu. Bezini bırakmaya çalışan çocuklar için... Daha doğrusu artık bez takmasını istemediğimiz çocuklarımıza okuyalım diye yazılmış...
4- İtalyan gençliğinin yeni kahramanı (31/03/2006) Son dönemde, gelir gruplarına göre yazıldığı hissini veren romanlar çoğaldı sanki. Aristokratlarla ilgili romanlar, köy ve kent yaşamının acımasız yanlarını ele alan 'fakir edebiyatı'...
5- Taraftar birleşsin yoksa... (31/03/2006) Gazeteci ve spor yazarı Craig McGill'in kaleme aldığı Futbolun Kârhanesi, okuyucunun karşısına çok çarpıcı bir tespitle çıkıyor. Adına futbol dediğimiz bu oyunun, tek değişmeyen yanının sahadaki yirmi iki kişi olduğunu belirtiyor ve...
6- Putkırıcılığın diyalektiği (31/03/2006) Modern okurun yalnızca görüşleri vardır. Bu, onun için iyidir, çünkü görüşleri olmak ve görüşlerine uyan yapıtları terennüm etmek düşünme mecburiyetinden kaytarmanın en kestirme yoludur.
7- Bir ömrün 20. yüzyıl tarihi (31/03/2006) Yirminci yüzyıl oldukça süratli, acımasız, devrimci, avangard ve bunların hepsini bir araya getirebilmesi nedeniyle de 'tuhaf'tı. Bir hayatın bütün bir yüzyıla adeta yayılması, bir ömrün bu kadar hareketli bir yüzyıla tanıklık etmesi...
8- Kadın eli değmiş polisiyeler (31/03/2006) Tespit edebildiğim kadarıyla, yüzlerce cilt tutan polisiye roman külliyatı içerisinde kadın yazarların kaleminden çıkanların sayısı -listeden de görüleceği gibi- çok az.
9- Edebiyat ne ola? (31/03/2006) Ülkemizde giderek hareketlenen bir kültür ortamı var. Her gün saysız genç, yazar, editör, çevirmen olmak üzere yola çıkıyor. Artık her yıl yayımlanan kitap sayısı utandırıcı olmaktan çıkmış durumda.
10- KAPAK (31/03/2006) Geçen haftalarda, 2006 yılında yayımlanan yerli ve yabancı polisiyelerden söz etmiştik. Aradan çok zaman geçmedi, ama kitap endüstrisi okuma limitlerimizi aşacak sayıda polisiye kitap sürdü raflar.
KAPAK
Yerli yazarlardan, kontrgerilla ya da derin devletin mafya, siyasetçi ve iş adamlarıyla içiçe geçmiş faaliyetlerini okuyacağız. Anlaşılan o ki, çetelerin yüksek düzeyli, hatırlı kefillerine rağmen, edebiyat toplumu saran kriminaleşmeye yavaş yavaş tepki vermeye başlıyor
31/03/2006
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)
Katilin peşinden koşuşturmayı çok sevdik Geçen haftalarda, 2006 yılında yayımlanan yerli ve yabancı polisiyelerden söz etmiştik. Aradan çok zaman geçmedi, ama kitap endüstrisi okuma limitlerimizi aşacak sayıda polisiye kitap sürdü raflar. Önce yerli ve kidemli yazarlarla başlayalım: Alkım Yayınları'nın Peyami Safa, İthaki Yayınları'nın Kemal Tahir edisyonları sayesinde, yaşadıkları dönemde birbirine siyasi ve edebi açıdan rakip olmuş iki yazarın müstear adlarla yazdıkları polisiyeler yıllar sonra okuyucularla yeniden buluşuyor. Peyami Safa ya da Server Bedi'nin Selma ve Gölgesi ile Kemal Tahir ya da F. M. İkinci'nin Ecel Saati romanları için fazla söze gerek yok; iki ustadan usta işi iki polisiye. Aydın Arıt'ın Siyamlı İkizler'i de 1950'li yıllardan çıkıp geliyor günümüze. En kıdemlilerden en kıdemsize geçelim; Antalyalı bir lise öğrencisi, Deniz Karaman, Şahın Düşüşü ile yazarlık kariyerine bir polisiye ile başlarken sanıyorum en genç polisiye yazar unvanına da ortak oldu. Şerlock Holmes-Dr. Watson ikilisini andıran iki arkadaşın, dedektif Mithat ve Doktor Ergun'un yine Holmesvari cinayet hikâyelerini barındıran Şahın Düşüşü'nü bir ilk roman olarak başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Erkek yazarların polisiyelerine baktığımızda ilginç bir benzerlik görüyoruz. Ahmet Tulgar'ın Volkan'ın Romanı, İsmet Elçioğlu'nun Kod Adı: 3.57 Magnum, Ahmet Ümit'in Kavim ve Ali Erkan Kavaklı'nın Cehennem Vadisi romanlarında Suat Parlar'ın Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri-16 Mart 1978 Katliamı adlı inceleme kitabında sergilediği karanlık şebekeler var. 70'lerde filizlenip 90'larda semiren ve en yenilerde Şemdinli'de bir kez daha suçüstü yakalanan kontrgerilla ya da derin devletin mafya, siyasetçi ve iş adamlarıyla içiçe geçmiş faaliyetlerini okuyacaksınız. Anlaşılan o ki, çetelerin yüksek düzeyli, hatırlı kefillerine rağmen, edebiyat toplumu saran kriminaleşmeye yavaş yavaş tepki vermeye başlıyor. Sevindirici. İki de kadın yazarımız var bu ay polisiye yayımlayan; Gülten Suveren (Makasçı) ve Şebnem Şenyener (Dansözün Ölümü).
Kont, tam ve eksiksiz Çeviri romanlara da ilk sırada kıdemli bir isim var; Alexandre Dumas. Yazarın ünlü romanı Monte Cristo Kontu tam ve özenli bir çeviriyle yeniden yayımlandı. Suçlu kim sorusunu aşk, macera, siyasi ve maddi çıkarlarla harmanlayan Dumas, bu romanıyla günümüz best sellerlarının tohumlarını atmıştı. Mesela Norah Mcclintock'un Kaçış Yok'unda tam da böyle bir hikâye, hapisten çıktığında yaşadığı kasabaya dönüp suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan bir adamın hikâyesi anlatılıyor. Kay Hooper'un Şeytanın Fısıltısı'nda ise yine yıllar sonra dönülen şehir, yüzleşilen bir geçmiş, roman kahramanını bekleyen bir katil var. Best sellerların organize suçlarla ilgilenenlere sunduğu seçeneklerse şöyle sıralanıyor; John Le Carre Sıkı Dostlar, John Altman İhanet, Andreas Albes Hazine, Stuart Woods Sıkıysa Yakala, David Baldacci Kader Anı, John Grisham Müşteri ve Lee Child Öldüren Kumpas. Kitap Yayınları'nın başlattığı tarihi polisiyelere Heyemola Yayınevi Ölümün Sırrı-Didim Cinayeti ile kaykıda bulunmuş. Malachy Hyde'ın Roma dönemi Didim'inde geçen polisiye hikâyesinde dedektif rolünde iki genç kız var; ve elbette aşk, entrika ve cinayetler... Ruth Rendall'ın Timsahkuşu romanı polisiye gerilim türünde. Kendi tarzında artık klasikleşen Rendall, okuyucusunun beklentisini her zamanki gibi bu romanında da karşılamasını biliyor. Henüz okuma fırsatını bulamadığım İkiz Tanrıçalar bir Myke Hammer macerası. Ama yazarı ne Mickey Spillane ne de Kemal Tahir. Bu deli dolu dedektifi bu kez Kurt Aldeer adapte etmiş günümüze.
Aydın Arıt polisiyeleri Martin Beck çevirilerinden tanıdığımız Aydın Arıt'ın (1928-2003) 1959 tarihli Sapıklar romanı ikinci basımı için 2005 yılını beklemişti. 1958 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika halinde kalan Siyamlı İkizler'i ise 2006'da kitaplaştırıldı. Ben, Sapıklar romanına yıllar önce rast gelmiştim. Sonra başka bir kitabı olup olmadığını öğrenmek için Milli Kütüphane kayıtlarını taramış, bulamayınca hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü eskilerin deyimiyle gerçekten de nev-i şahsına münhasır bir yazardı Aydın Arıt. Dönemin taleplerine cevap verecek bir polisiye kurgusu yoktu. Katiller baştan belliydi, hatta "adi bir katil değil, bir cinayet üstadı" olduğunu düşünen narsist bir kötü kahraman tipi yaratmıştı. İstanbul'da başlayıp İngiltere'ye taşınan böylelikle işin içine Scotland Yard müfettişlerini de katan hikâyesi, daha çok 'kara roman' kalıplarındaydı. Siyamlı İkizler ise tam bir tefrika roman kurgusu taşıyor. Cinayetler, maddi çıkarlar, psikopat katiller, seyehat, macera; kısacası, hem okuyucunun ilgisini sürekli tutup hem de tefrika süresini uzatmak için gereken ne varsa kullanmış Arıt. Balzac'ın, Alexandre Dumas'nın, Dostyovski'nin, Kemal Tahir'in ya da Nazım Hikmet'in de tefrika yazarken yaptıkları gibi gelir kapısını olabildiğince açık tutmak istemiş. Sipariş üzerine yazılan, forma sayısını arttırmak için uzatılan romanların başarızlığa uğrayacağını düşünürseniz yanılırsınız. Kalemi güçlü bir yazar böylesi dar zamanları edebiyat şenliğine çevirebilir. Arıt da bunu yapmış işte.
Aksiyon ve gizem yüklü macera Hikâye büyük bir mirasın varisi olmaya hak kazanmak için yarışan kuzenlerin Fransa'da başlayıp Cezayir, Yunanistan, İsveç, Siyam, Türkiye, Almanya, İngiltere güzergahını izleyerek Fransa'da sonlanan heyecan, aksiyon ve gizem yüklü maceralarını anlatıyor. Büyükbabanın dört kızı dört ayrı milletten erkekle evlendiklerinden, torunların biri Türk, biri Alman, biri İngiliz, biri de Fransız... Bulmacanın parçalarını birleştirmek için yanlarında yardımcılarıyla yola koyulduklarında gönlümüz hiç kuşkusuz gözü pek Türk gencinden yana. Şahıslar kadrosuna yaşlı büyükbabanın genç ve güzel karısı, gayrı meşru bir oğul, akıl hastahanesinden kaçıp aralarına karışmış kimliğini bilmediğimiz psikopat bir katil de ekleniyor ve gerilimin dozu iyice artıyor. Gittikleri her yerde türlü kriminal vakalar geçiyor başlarından. Dedik ya, tefrikayı uzun tutmak için merak unsurunu tetikleyen bir çok motifi yan yana getirmiş Arıt. Bu motiflerin ve romanın içindeki diyalogların 1950'lerin Türkiye kültüründen ve macera filmlerinden etkilenmişliği çok açık. Ama iyi bir harman. Yazar kimi yerde araya uzun anlatımlar giriyor, gidilen ülkelerle ilgili eşya, doğa ve mekan tasvirlerini uzunca tutuyor. Bu sayfalarda okuyucuda yarattığı sabırsızlığınbelli ki farkında... Birden sıçrama yapıyor olaylar, duygular kabarıyor, merakımızı kamçılayan süprizler yaşanıyor. Beklentiler, durağanlıklar ve etkileyici şoklarla ilerleyen Siyamlı İkizler neredeyse yarım asırlık mazisine rağmen sıkılmadan okunan bir roman.
Hoş geldin Vedat Kurdel Polisiye dünyamıza bir özel dedektif daha katıldı; Vedat Kurdel. Aslında bir de ortağı var Vedat Kurdel'in. Ancak ikilinin akıl yanını temsil eden Tefo'nun pek öyle ünde vitrinde gözü yok. Vedat'sa işin bu yönünü sevdiği için, yaklaşık on yıl önce başlayan meslek yıllarından seçme parçaları hikâye etmeye karar vermiş. On yıl öncesi bugüne karşılık geliyor. Çünkü Vedat Kurdel, 2015 yılında yazıyor polisiye romanlarını. Algan Sezgintüredi, bu ilk polisiye romanında iki sevimli arkadaşın heyecanlı maceralarını kahramanı Vedat'ın ağzından aktarırken mizah öğesine de yer vermiş. Ama polisiyelerin izin verdiği miktarda. Katilin Şeyi, daha ilk sayfalarından başlayarak merak duygusunu sürekli tutan ve temposunu düşürmeyen bir roman. Dedektiflik bürosunun açılmasının da özetlendiği bu ilk macerada Vedat Kurdel, otuz beş yaşlarında, üniversite bitirmiş ama bir baltaya sap olamamış, yakışıklı ama IQ'su ile övünemeyeceğini bilen bekar bir adam. Arkadaşı Tefo ise onun tam tersine ufak tefek, liseden terk, ama zekası parlak biri. İkisi de orta sınıf bir aile yapısından geliyorlar. İkamet adresleri de Kadıköy. Vedat ve Tefo, Tefo'nun babası emekli başkomiser Nezih Bey'in önerisiyle bir dedeklif bürosu açarlar. Onları ülke çapında meşhur eden işi bir gece sinema çıkışında rastlantıyla bulacaklardır. Vedat, Kadıköy'de, 60'lı yılların sonlarından kalma, beş katlı, geniş cepheli ve geniş pencereli bir apartmanın demir parmaklıklı kapısını itip girdiği bahçede ilk kez bir cesetle karşılaşır. İlk izlenimlerini şöyle nakledecektir kahramanımız; "ne kadar kanlı film seyretmiş, vahşet dolu kitap okumuş olursanız olun, ömür boyu kanunsuz ıvır zıvıra bulaşıp bolca cesetle karşılaşmamışsanız (kanunsuz olması gerekmiyor; doktor, polis, ölü yıkayıcı, morg görevlisi ya da evlerden uzak, hani felaketzede falan da olur elbette) çakmağın titrek ışığında o an gördüğümüzü görseydiniz sizin de altınıza yapasınız gelirdi, eminim."
Serinin ikinci macerası da hazır Buldukları kadının son üç ay içinde aynı şekilde bulunan üçüncü kurban olması polis teşkilatını ve medyayı ayağa kaldırır. Yani ortada seri cinayetler, dolayısıyla bir seri katil vakası vardır. Fırsat Tefo ve Vedat'ın ayağına gelmiştir. Nezih amcanın teşkilattaki saygınlığının sayesinde içerden de yardım alarak İstanbul sokaklarını arşınlamaya başlarlar... Çok şükür gerçek hayatta pek az karşılaştığımız 'seri katil'lerden yola çıkarak kurgulanan Katilin Şeyi, ABD kaynaklı bu toplumsal olguyu bizim toplumumuza adapte etmeyi başarıyor. Sayfalar ilerledikçe gerilimi de tırmandırmasını bilmiş Sezgintüredi. Ama bana kalırsa polisiye hikâyesine asıl tadını veren Vedat Kurdel'in uslubu. Anlatacağını bir türlü anlatamayan, lafı dönüp dolaştıran, araya gereksiz ayrıntılar sokuşturan bu acemi yazar gerçek yazarın yani Algan Sezgintüredi'nin işini kolaylaştırmış. Katilin Şeyi, tadında bırakılmış parodik öğeleriyle güzel bir polisiye roman. Laf aramızda, serinin ikinci macerası da hazırmış...
Bu tarih; yazdırır... Ahmet Tulgar, ilk romanı Volkan'ın Romanı ile siyasi polisiyenin iyi bir örneğini veriyor. Olaylar bildik, katiller belli, kurbanlar malum, ancak bütün bunları özgün bir hikâyede yan yana getirmiş, çarpıcı bir hikâye çıkarmış Tulgar. Roman kahramanı Volkan Öztoprak, sıradan ve silik bir polis memuru. Teşkilatta adı hâlâ saygıyla anılan babasının gölgesinde kalmış. Sadece polisiliği değil gölgede kalan; Volkan, babasının güçlü erkek kimliğinin altında da ezilen, cinsel tercihini yapamayan bir genç. Babasının hiç şaşırmadığı yollarda o kayboluyor hep. Nitekim, ait olmadığı bir kimlikle yaşamanın daralmışlığından sıyrılmak isterken, bir futbol takımına düzenlenen silahlı bir saldırı etrafında gelişen komplonun içinde buluyor kendisini. Kimin kim hesabına çalıştığının belli olmadığı, derin devletin çeteleştiği, varlığını meşrulaştırmak için şiddeti körüklediği ve şidetin gündelik hayatın bir parçası haline geldiği günlerdeyiz. Volkan'sa bir hayal aleminde. İşte bu nedenle kolayca harcanabilecek bir memur Volkan. Bizzat teşkilat tarafından yürütülen operasyonun sonunda ismi medyanın önüne atılacaktır; kendisi ise Siverek'e. Derin devletin doğudaki sivil uzantılarının, yani korucu aşiretlerin konaklarına düşen Volkan, hem kimliğiyle hem başına gelenlerle yüzleşmek zorundadır... Yakın döneme damgasını vuran siyasi gelişmeler etrafında kurgulanmasına rağmen Volkan'ın Romanı bireyi ihmal etmiyor. Hayat hikâyesini belleğin bulanık resimleriyle izlediğimiz Volkan, aileden başlayıp mesleğine, oradan toplumun her kademesine yayılan şiddetle biçimlenmiş. Herkes gibi şiddetle edilgenmiş, şiddeti kanıksamış. Görse de, bilse de, aldırış etmiyor şahit olduklarına. Siyasi görüşü bile yok. Öyleyse, bir zamanlar annesinin "Melek oğlum" diye sevdiği Volkan bu olayın neresinde? Aslında hiçbir yerinde. O, hâlâ bir melek... Volkan'ın bireysel trajedisini siyasi ve toplumsal dinamiklerle ilişkilendiren Tulgar, her yanı suça batmış bir hayatı polisiye bir kurgu içerisinde anlatmış. Sadece hikâye anlatmakla kalmamış, o hikâyeye uygun bir dil ve uslup da aramış/yaratmış. Zaten anlatısının gücü ve etkisi de buradan geliyor. Eğretilemeler, göndermeler, imgeler, sıfatlar ve yinelemelerle yoğunlaşmış anlatım dili duyguları ifade edebilecek zenginlikte. Ama söylemeden geçmeyelim; bu yoğunlaştırılmış ifadelerin uzun tutulduğu, gereksiz olduğunu düşündürdüğü yerler de var. Öyle ki yazar sanki bir duygu ve düşünceyi işlemek için yola çıkmamış da işleme becerisini sergilemek için o duygu ve düşünceleri bahane etmiş. | 11- Dışardaki çocuk sesleri (31/03/2006) Edip Cansever, bir şiirinde, "insansız anı var mıdır?" diye sorar. Sonra da çoğu şiirinde yaptığı gibi cevap verir. Yoktur. Kışın son günleri, Beşiktaş'tan son anda yetişebildiğim bir akşam vapurundayım. 12- Kapı aralığından... (31/03/2006) Akıp gitmekte olan yaşamın bir yerinden bir kesit alın, kameranızı çevirin o kesite; zoom yapın, iyice yaklaşın, detaylar da belli olacak biçimde hâkim olun görüntüye ve gördüğünüzü, gördüklerinizi anlatmaya başlayın. 13- Melekler bile kurtaramaz... (31/03/2006) Redaksiyonunu üstlendiğim Meleklerle Diyalog kitabı üstüne bir tanıtım yazısı yazmam istediğinde, bir hayli tedirgin oldum ve böyle bir şeyi yapmak istemedim. 14- Mitolojinin ölümsüz ruhu (31/03/2006) Steven Pressfield'in Antik Yunan çerçevesinde kurguladığı romanları dünyada özellikle anlatımındaki destansılık nedeniyle büyük ilgi görüyor. Klasik tarihin/mitolojinin içerisine zekice yerleştirdiği yeni kahramanlık öyküleri ve... 15- Deniz hatıraların kendisidir (31/03/2006) Deniz adlı yapıtı 2005 Man Booker Ödülü'ne değer görülen John Banville, kendisiyle yapılan bir söyleşide, kurgu yazma işinde en kıymetli bulduğu kişinin kim olduğunu soran muhabire şöyle bir yanıt vermiş: "Bu her zaman tiksindirici bir soru olmuştur ama, duruma uygun bir yanıt vereceğim. 16- 'Dalgalar o kıyıya ölüm taşıdılar' (31/03/2006) Kimin olduğunu bilmeden okuduğunuz bir metindeki kimi özellikler bazen iyi bildiğiniz bir yazarı anımsatır size. Örneğin, dersiniz ki, "Binalar, sokaklar kimlik kazanmış sanki, bu yazar ya Demir Özlü'dür ya da onun izleyicilerinden biri." 17- 'Camia'yla şahıs, deliyle veli (31/03/2006) İnce ve nazik bir adam. Yetmiş sekiz yaşına rağmen dinç. Siverek'ten söz ederken orijinal Kürt şivesiyle, Balzac'tan bahsederken Paris aksanı Fransızca konuşuyor. 18- Anadilden 'anne'nin diline (31/03/2006) 'Kadınların Gizli Dili', feodal Çin'de, toplumsal hayattan dışlanan kadınların, mucizevi bir şekilde kendilerine ait yazılı bir dil geliştirmelerini konu alan muhteşem bir belgeseldi. 19- DİL MESELELERİ (31/03/2006) Bu işareti Türkçede daha çok e- posta adreslerimizde kullanıyoruz ve sözlü dilde İngilizcedeki gibi "at" demeye alıştık. Peki, işaretin açık adını yazmak gerektiğinde ne yapacağız? 20- YERYÜZÜ KİTAPLIĞI (31/03/2006) Ambrose Bierce'le Carlos Fuentes tanıştırmıştı beni. 1990'da. Demek, aradan on altı yıl geçmiş. O yıl, Nihal Yeğinobalı'nın çevirisiyle Afa Yayınları'ndan çıkan Koca Gringo'yu (sonradan Can Yayınları'nca yayımlandı) okuduğumda uğradığım şaşkınlığı unutmuş değilim.
Sonraki Sayfa
1-20 | 21-40 | 41-60 | 61-80 | 81-100 | 101-120 | 121-140 | 141-160 | 161-180 | 181-200 | 201-220 | 221-240 | 241-260 | 261-280 | 281-300 | 301-320 | 321-340 | 341-360 | 361-380 | 381-400 | 401-420 | 421-440 | 441-460 | 461-480 | 481-500 | 501-520 | 521-540 | 541-560 | 561-580 | 581-600 | 601-620 | 621-640 | 641-660 | 661-680 | 681-700 | 701-720 | 721-740 | 741-760 | 761-780 | 781-800 | 801-820 | 821-840 | 841-860 | 861-880 | 881-900 | 901-920 | 921-940 | 941-960 | 961-980 | 981-1000 | 1001-1020 | 1021-1040 | 1041-1060 | 1061-1080 | 1081-1100 | 1101-1120 | 1121-1140 | 1141-1160 | 1161-1180 | 1181-1200 | 1201-1220 | 1221-1240 | 1241-1260 | 1261-1280 | 1281-1300 | 1301-1320 | 1321-1340 | 1341-1360 | 1361-1380 | 1381-1400 | 1401-1420 | 1421-1440 | 1441-1460 | 1461-1480 | 1481-1500 | 1501-1520 | 1521-1540 | 1541-1560 | 1561-1580 | 1581-1600 | 1601-1620 | 1621-1640 | 1641-1660 | 1661-1680 | 1681-1700 | 1701-1720 | 1721-1740 | 1741-1760 | 1761-1780 | 1781-1800 | 1801-1820 | 1821-1840 | 1841-1860 | 1861-1880 | 1881-1900 | 1901-1920 | 1921-1940 | 1941-1960 | 1961-1980 | 1981-2000 | 2001-2020 | 2021-2040 | 2041-2060 | 2061-2080 | 2081-2100 | 2101-2120 | 2121-2140 | 2141-2160 | 2161-2180 | 2181-2200 | 2201-2220 | 2221-2240 | 2241-2260 | 2261-2280 | 2281-2300 | 2301-2320 | 2321-2340 | 2341-2360 | 2361-2380 | 2381-2400 | 2401-2420 | 2421-2440 | 2441-2460 | 2461-2480 | 2481-2500 | 2501-2520 | 2521-2540 | 2541-2560 | 2561-2580 | 2581-2600 | 2601-2620 | 2621-2640 | 2641-2660 | 2661-2680 | 2681-2700 | 2701-2720 | 2721-2740 | 2741-2760 | 2761-2780 | 2781-2800 | 2801-2820 | 2821-2840 | 2841-2860 | 2861-2880 | 2881-2900 | 2901-2920 | 2921-2940 | 2941-2960 | 2961-2980 | 2981-3000 | 3001-3020 | 3021-3040 | 3041-3060 | 3061-3080 | 3081-3100 | 3101-3120 | 3121-3140 | 3141-3160 | 3161-3180 | 3181-3200 | 3201-3220 | 3221-3240 | 3241-3260 | 3261-3280 | 3281-3300 | 3301-3320 | 3321-3340 | 3341-3360 | 3361-3380 | 3381-3400 | 3401-3420 | 3421-3440 | 3441-3460 | 3461-3480 | 3481-3500 | 3501-3520 | 3521-3540 | 3541-3560 | 3561-3580 | 3581-3600 | 3601-3620 | 3621-3640 | 3641-3660 | 3661-3680 | 3681-3700 | 3701-3720 | 3721-3740 | 3741-3760 | 3761-3780 | 3781-3800 | 3801-3820 | 3821-3840 | 3841-3860 | 3861-3880 | 3881-3900 | 3901-3920 | 3921-3940 | 3941-3960 | 3961-3980 | 3981-4000 | 4001-4020 | 4021-4040 | 4041-4060 | 4061-4080 | 4081-4100 | 4101-4120 | 4121-4140 | 4141-4160 | 4161-4180 | 4181-4200 | 4201-4220 | 4221-4240 | 4241-4260 | 4261-4280 | 4281-4300 | 4301-4320 | 4321-4340 | 4341-4360 | 4361-4380 | 4381-4400 | 4401-4420 | 4421-4440 | 4441-4460 | 4461-4480 | 4481-4500 | 4501-4520 | 4521-4540 | 4541-4560 | 4561-4580 | 4581-4600 | 4601-4620 | 4621-4640 | 4641-4660 | 4661-4680 | 4681-4700 | 4701-4720 | 4721-4740 | 4741-4760 | 4761-4780 | 4781-4800 | 4801-4820 | 4821-4840 | 4841-4860 | 4861-4880 | 4881-4900 | 4901-4920 | 4921-4940 | 4941-4960 | 4961-4980 | 4981-5000 | 5001-5020 | 5021-5040 | 5041-5060 |
2006-03-12 · Kategori: Kitap
|
|
Elif Şafak
Baba ve Piç
Çeviri: Aslı Biçen
"Kocanızın izni lazım elbette," diye devam etti sekreter, artık cıvıltılı olmayan sesiyle. "Tabii eğer evliyseniz...?" Odadakilerin meraklı bakışları üzerinde ağırlaştı. Ne var ki Zeliha'nın yüzünde ne sıkıntıdan eser vardı ne mahcubiyetten. Bu toplumsal işkenceden keyif alıyor değildi elbette ama içinden bir ses başkalarının fikirlerini ve yargılarını umursamamayı öğütlemişti ona. Ne de olsa fark etmeyecekti sonuç olarak. Son zamanlarda bazı kelimeleri kişisel sözlüğünden çıkarmaya karar vermişti, "utanç" pekâlâ bunlardan biri olabilirdi. Bu kürtaja onay verecek bir koca yoktu ortada. Bu çocuğun bir babası yoktu. Neyse ki kocanın olmayışı formalitelerde bir avantaja dönüştü. Görünüşe göre kimsenin yazılı iznini almasına gerek yoktu. Bürokratik düzenlemeler, evli çiftlerin bebeklerini kurtarmak için gösterdikleri özeni evlilik dışı doğan bebekler için göstermiyordu anlaşılan. Babasız bir çocuk .. Ayrıntılı bilgi için bkz.
|
| Elif Şafak |
|
|
| Baba ve Piç |
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora |
Kitabın Baskıları: İlk Basım: Mart 2006 |
|
|
|
|
"Kocanızın izni lazım elbette," diye devam etti sekreter, artık cıvıltılı olmayan sesiyle. "Tabii eğer evliyseniz...?" Odadakilerin meraklı bakışları üzerinde ağırlaştı. Ne var ki Zeliha'nın yüzünde ne sıkıntıdan eser vardı ne mahcubiyetten. Bu toplumsal işkenceden keyif alıyor değildi elbette ama içinden bir ses başkalarının fikirlerini ve yargılarını umursamamayı öğütlemişti ona. Ne de olsa fark etmeyecekti sonuç olarak. Son zamanlarda bazı kelimeleri kişisel sözlüğünden çıkarmaya karar vermişti, "utanç" pekâlâ bunlardan biri olabilirdi. Bu kürtaja onay verecek bir koca yoktu ortada. Bu çocuğun bir babası yoktu. Neyse ki kocanın olmayışı formalitelerde bir avantaja dönüştü. Görünüşe göre kimsenin yazılı iznini almasına gerek yoktu. Bürokratik düzenlemeler, evli çiftlerin bebeklerini kurtarmak için gösterdikleri özeni evlilik dışı doğan bebekler için göstermiyordu anlaşılan. Babasız bir çocuk neticede bir piçti ve İstanbul'da bir piç, sallanan bir diş gibi her an düşmeye hazırdı. Baba ve Piç, İstanbul-San Francisco hattında gidip geliyor: Müslüman-Türk Kazancı ailesiyle Ermeni asıllı Amerikalı Çakmakçıyanların 90 yıla yayılan öyküleri iç içe. Kederli bir geçmişi tamamen unutmak mı daha doğru, geçmiş bilincini beraberinde taşımak mı? Diğer yandan bir kadınlar romanı Baba ve Piç: Erkeklerin apansız ve açıklamasız ölüverdiği, geriye hep kadınların kaldığı bir sülaleden dört kuşak kadının hikâyesi. Anneannelerin, ciciannelerin, teyzelerin hafızalarıyla can bulan bu romanı severek okuyacaksınız. |
|
|
|
|
|
|
|
|
| Açılış: Birinci Bölüm, TARÇIN, s. 9-17 |
|
|
Gökten kafana ne yağarsa yağsın asla küfretmeyeceksin. Buna yağmur da dahil. Yukarıdan üzerine ne düşerse düşsün, kabulün olmalı. Sağanak ne kadar şiddetli, tipi ne denli dondurucu olursa olsun, bulutların biz aşağıdakilere reva gördüklerine sövemezsin. Böyledir bu düzen. Bunu herkes bilir. Zeliha dahil. Bilir bilmesine de, temmuz ayının bu ilk cumasında, yanı başındaki tıkanmış trafiğe inat kaldırımda koşturarak çoktan geciktiği bir randevuya yetişebilmek için telaş ederken, dudakları kıpır kıpır, ağzına geleni söylüyor yine de. Sövüyor da sövüyor Zeliha; kırık kaldırım taşlarına, yüksek topuklu pabuçlarına, peşine takılan adam müsveddesine, kuru gürültünün trafiği açtığı görülmediği halde deli gibi kornaya basan şoförlerin cem-i cümlesine; vakt-i zamanında ne gerek varsa şu başa bela yüreğe cefa Konstantinopolis şehrini fetheden ve asırlarca da hatasından dönmeyen tekmil Osmanlı hanedanına ve bir de yağmura... evet, şu yere batası yaz ... Devamını okumak için bkz. | |
|
|
|
|
ISBN 975-342-553-8 13X19.5 cm., 384 s. |
|
|
Yazar Hakkında Okuma Parçası
|
|
|
Etiket fiyatı: 16,50 TL %25 indirimli: 12,38 TL |
| |
|
|
Yazarın Metis Yayınları'ndaki diğer kitapları |
|
|
Pinhan, 1997 Şehrin Aynaları, 1999 Mahrem, 2000 Bit Palas, 2002 Araf, 2004 Beşpeşe, 2004 Med-Cezir, 2005
|
|
|
Bu kitap hakkında yazmak için |
|
| |
Açılış: Birinci Bölüm, TARÇIN, s. 9-17
Gökten kafana ne yağarsa yağsın asla küfretmeyeceksin. Buna yağmur da dahil. Yukarıdan üzerine ne düşerse düşsün, kabulün olmalı. Sağanak ne kadar şiddetli, tipi ne denli dondurucu olursa olsun, bulutların biz aşağıdakilere reva gördüklerine sövemezsin. Böyledir bu düzen. Bunu herkes bilir. Zeliha dahil. Bilir bilmesine de, temmuz ayının bu ilk cumasında, yanı başındaki tıkanmış trafiğe inat kaldırımda koşturarak çoktan geciktiği bir randevuya yetişebilmek için telaş ederken, dudakları kıpır kıpır, ağzına geleni söylüyor yine de. Sövüyor da sövüyor Zeliha; kırık kaldırım taşlarına, yüksek topuklu pabuçlarına, peşine takılan adam müsveddesine, kuru gürültünün trafiği açtığı görülmediği halde deli gibi kornaya basan şoförlerin cem-i cümlesine; vakt-i zamanında ne gerek varsa şu başa bela yüreğe cefa Konstantinopolis şehrini fetheden ve asırlarca da hatasından dönmeyen tekmil Osmanlı hanedanına ve bir de yağmura... evet, şu yere batası yaz yağmuruna... sövüyor hepsine teker teker. Doğrusu, yağmur bu şehirde tam bir çile. Dünyanın başka yerlerinde yağmur muhtemelen herkese ve her şeye nimet gibi gelir – mahsule, bitkilere, çevreye, az buçuk romantizm de ilave edince üzerine, bilhassa âşıklara iyi gelir. İstanbul'da öyle değil ama. Burada işler başka türlü. Bizim için yağmur ne bereket demek, ne de ıslaklık. Ne arınırız onunla, ne onanırız. Olsa olsa sebeb-i öfkedir yağmur. Sebeb-i öfkemizdir yağmur. Çünkü çamur ve karmaşa ve hiddet boca eder üzerimize, damla damla dahi değil, kova kova, sanki elimizde yeterince yokmuş gibi her birinden. Bir de mücadele demektir yağmur. Biteviye didiniş. Suyla dolu bir leğene aniden atılmış yavru kediler gibi, on milyonumuz birden damlalara karşı beyhude bir kavgaya girişiriz. Bu dalaşta tümüyle yalnız olduğumuz söylenemez aslında. Ne de olsa teneke levhalara yazılı kadim isimleriyle İstanbul'un sokakları da mücadeleye koyulur bizimle beraber. Sokaklar, evliyaların dört bir yana saçılmış mezar taşları, hemen her köşede bekleyen çöp yığınları, yakında göz alıcı, modern binalara dönüşecek çirkin, devasa inşaatlar ve bir de martılar... Onlar da var bu kavgada. Gökyüzü ne vakit tepemize tepemize tükürmeye başlasa, hepimiz birden galeyana geliriz. Ama sonra, son damlacıklar toprağa erişip de, artık üzerlerinde tozun zerresi kalmamış yapraklara kararsızca tünediğinde, yani yağmurun nihayet durduğunu sezdiğimiz ama bir türlü emin olamadığımız o korunmasız anda, hani hayatın normale döndüğüne dair bir işaret aradığımız o buruk arafta, her şey ve her yer sükûnete kavuşuverir. Sema bize bakar, biz aşağıdakilere. Bakar ve gülümser, bizleri içine soktuğu bu müşkül durumdan ötürü özür dilercesine. Bizler de saçımızda hâlâ damlalar, paçalarımızda çamur, bakışlarımızda bezginlikle, laciverdin tonlarına öykünen ve şimdi her zamankinden daha berrak görünen semaya bakakalırız. Bakar ve tebessümüne karşılık vermeden edemeyiz. Elde değil, her seferinde gökyüzünü affederiz. Ama henüz böyle bir af için çok erken. Şu anda yağmur hâlâ bütün hızıyla yağıyor ve Zeliha'nın yüreğinde bağışlamadan eser yok. Şemsiye de taşımıyor üstelik. Zira "her yağmurda gene bir sokak satıcısına bir avuç para bayılıp aldığın her şemsiyeyi güneş çıkar çıkmaz orda burda unutacak kadar enayi olduğuna göre, bu sefer yok sana şemsiye memsiye, iliklerine kadar ıslanmayı hak ettin kızım," diye buyurdu kendi kendine. Zaten artık çok geç. Sırılsıklam oldu bile. Bu açıdan bakınca, yağmur da hüzün gibi bir şey galiba: İlk başta, aman bana ilişmesin diye didinir sakınırsın, emniyetli ve kuru kalmak için elinden geleni yaparsın, ama baktın ki olmuyor, baktın ki yağıyor üzerine dört bir koldan, gark olursun ta dibine kadar ve bir kez bu kadar battın mı içine, ha bir damla eksik ha bir damla fazla ne fark eder. Yağmur da hüzün gibi bir şey, yakalandın mı bir kez, azı çoğu yok artık. Olsa olsa "kuru kalabilenler" ve "sağanaktan nasibini alanlar" var. Yağmur Zeliha'nın kuzguni ve kıvırcık saçlarından aşağı geniş omuzlarına damlıyor. Kazancı ailesinin bütün kadınları gibi, Zeliha da kara ve kıvır kıvır saçlarla doğdu. Ama diğerlerinin aksine, o saçlarını değiştirmedi, aynen korudu. Arada soluklanmak için durup, ani bir ışığa maruz kalmışçasına zümrüt yeşili gözlerini kısıyor. Katıksız bir kayıtsızlık var bugün bakışlarında, hani şu dünyada sadece üç türden insana has kayıtsızlık: ya umutsuzca saf, ya umutsuzca içe kapanık, ya da umutsuzca umut dolu insanlara. Zeliha bu üç gruba da dahil olmadığından gözlerine sinen kayıtsızlığa anlam vermek zor. Gelip gidiyor kayıtsızlık. Yalpalıyor. Kâh üzerine çöküp donuklaştırıyor bakışlarını, kâh geri çekilip yerinde incecik bir boşluk, bir arayış bırakıyor. Temmuzun bu ilk cumasında Zeliha'da bir tuhaflık var. Bazen morfin yemiş gibi hissiz görünüyor nedense. Onun kadar cevval biri için hayli sıradışı bir hal. Bu yüzden mi bugün ne bu şehirle ne de yağmurla kavga etmek istemesi? Bu yüzden mi savaşmaması? Kayıtsızlık bir yoyo gibi, inip çıkıyor kendine has bir ritimle. Zeliha da ayak uydurmuş bu yoyoya, ruh hali bir sarkaç olmuş adeta, iki zıt kutup arasında gidip geliyor: Donukluktan taşkınlığa savruluyor, sonra gene taşkınlıktan donukluğa. Zeliha yağmurun altında ilerleyedursun, cafcaflı şemsiyeler, uyduruk yağmurluklar ve plastik eşarplar satan satıcılar alaycı gözlerle süzüyorlar onu. Satıcıların bakışlarını görmezden gelmeyi başarıyor, tıpkı vücuduna açlıkla bakan tüm erkeklerin bakışlarını görmezden geldiği gibi. Zaman zaman ışıltılı hızmasına takılıyor kınayan gözler. Sanki o minnacık mücevher parçasında iffetsizliğinin ipucunu görmüşçesine yargılayarak bakıyorlar. Oysa bu hızmadan gurur duyuyor Zeliha, ne de olsa kendisi taktı burnuna. Canı yandı yanmasına da, kendini acıtmaya alışkın sayılır. Seviyor hızmasını. Seviyor tarzını. İster erkeklerin sözle ya da gözle tacizi, ister diğer kadınların ayıplamaları, ister kırık kaldırım taşları üzerinde topuklarla yürümenin zorluğu, ister vapurlarda otobüslerde sıkıştırılmak, hatta ve hatta annesinin sürekli dırdırı olsun... bu şehirdeki çoğu kadından uzun boylu olan Zeliha'yı göz alıcı renklerde mini etekler, iri göğüslerini meydana çıkaran daracık bluzlar, parlak naylon çoraplar ve bir karış topuklu ayakkabılar giymekten men edebilecek hiçbir kuvvet yok bu dünyada. Üzerine bastığı kaldırım taşının aniden yerinden oynamasıyla, altındaki zifos birikintisinin eflatun eteğine fışkırması bir oldu. Küfürü bastı Zeliha. Bu kadar galiz bir lisanı böyle çekinmeden uluorta kullanabilen tek kadın o, Kazancı sülalesinde. Sadece Kazancılar içinde değil, cümle Türk kadınları içinde de nadirattan sayılır bu özelliği sebebiyle. Belki de bu yüzden, ne zaman küfretmeye başlasa, hemcinslerinin küfür açığını da kapatmak istercesine sövdükçe sövüyor. Bu sefer de öyle. Gelmiş geçmiş bütün belediyelere küfretmeye koyuldu çünkü çocukluğundan beri bir gün olsun göremedi şu lanet kaldırım taşlarının sımsıkı yerlerine oturduklarını. Okkalı, sunturlu küfürler... Yanından geçenler hayretle bakıyorlar yüzüne. Bir kadının ağzına yakışmayacak türden küfürler... Birden susuverdi Zeliha, birinin ona seslendiğini işitmişçesi-ne. Öyleyse bile etrafta bir tanıdık aramak yerine, is rengi gökyüzüne çevirdi yüzünü, kaşlarını çattı. İkircikli bir iç geçirdi sonra bastı gene küfrü, ama bu sefer dünyaya değil, tuttu yağmura sövdü. Ne gaflet! Cicianne olsa nasıl kızardı şimdi. Cicianne'nin yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kurallarına göre bu yaptığı düpedüz zındıklık. İnsan yağmuru sevmeyebilir, sevmeye mecbur değil elbet, ama her ne olursa olsun gökyüzünden gelene sövmemek gerekir çünkü hiçbir şey öyle kendi kendine düşmez yukarıdan ve yağan her nimetin de musibetin de ardında Allah vardır. Sövdün mü semadan yağana, onu gönderene sövmek kadar büyüktür günahı. Hiç şüphesiz Zeliha, Cicianne'nin yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kurallarını harfiyen biliyor. Ama temmuz ayının bu ilk cuması hatmettiği en kadim kuralları dahi çiğneyebilecek kadar umarsız hissediyor kendini. Hem ağızdan çıkan çıktı bir kere, olan oldu, maziyle uğraşacak değil. Zeliha'nın pişmanlıklara vakti yok. Jinekologla olan randevusuna geç kaldı. Az buz bir mesele sayılmaz bu – ne de olsa insan jinekologla randevusuna geç kaldığını fark ettiği anda, oraya gitmek için duyduğu kıt isteği hepten kaybedip hiç gitmemeye karar verebilir kolaylıkla. Hızlandı. Aynı anda, tamponuna silme çıkartma yapıştırılmış bir taksi zınk diye durdu önünde, üzerine su, çamur ve Madonna' nın Like a Virgin şarkısını sıçrata sıçrata. Kalem bıyıklı, koca gıdıklı, esmer yağız bir adam kornaya basıp, açık duran camdan başını çıkardı. Zeliha boş bulundu bir an. Adam adres soracak ya da bir şey danışacak sandı. Ama fonda müzik avaz avaz gümbürderken, sırıtkan şoförün tek söylediği, "Hepsi senin mi yavrum!" oldu. "Ne diyosun ulan sen?" Zeliha kendi sesinden ürktü, öylesine çığlık çığlığa. "Bu şehirde bir kadın rahat rahat yürüyemez mi?" "Ama arabaya binmek dururken yürümek niye?" diye sırıttı şoför. "Böyle seksi vücuda yazık, ıslanmasın diye söylüyorum, oldu mu yani?" Madonna arkadan bağıradursun, "Tıpkı bir bakire gibi, ilk defa dokunulan..." diye, Zeliha açtı ağzını yumdu gözünü, küfür küfür üstüne. Böylece bir kuralı daha çiğnedi. Bir başka yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kuralı ihlal etmiş oldu, bu sefer Cicianne'nin değil, Kadın Feraseti'nin kitabından: Sen sen ol, sakın ola tacizcine küfretme. İstanbullu Kadınların Elkitabından Altın Feraset Kuralı: Sokakta sarkıntılığa uğradığında asla tepki verme, muhatap olma çünkü tacizcisine küfretmek şöyle dursun tepki dahi veren kadın, tacizcisini daha da kışkırtmaktan öte bir şey yapmamış olur! Hiç şüphesiz Zeliha bu kuralın yabancısı değil, hem ihlal etmeyecek kadar da kafası çalışır ama temmuz ayının bu ilk cuması diğerlerine benzemiyor işte; içinde açığa çıkmış başka bir benlik var, daha umursamaz, daha atılgan ve alabildiğine öfkeli biri. Ruhunun çoğunu bu öteki Zeliha kaplamış şimdi; ipleri ele almış, ikisi adına karar veriyor. Avaz avaz küfretmeye devam etmesinin sebebi bu. O kadar çok patırtı çıkardı ki, Madonna'nın sesini bastırdığı gibi insanları da başına topladı. Oradan geçen yayalar ve şemsiye satıcıları ne menem bir bela koptuğunu görmek için toplaştılar. Bu arada kimse fark etmedi ama deminden beri Zeliha'nın peşine takılmış ikinci bir tacizci, manyak bir kadına bulaşmaktan çekindiği için takibinden vazgeçti. Ama taksi şoförü ne onun kadar ihtiyatlı ne de ürkekti; bütün bu şamatayı keyifle karşıladı. Şoför sırıtırken, Zeliha adamın dişlerinin şaşırtıcı ölçüde beyaz ve kusursuz olduğunu fark edip, porselen kaplı olup olmadıklarını düşünmekten kendini alamadı. Ne fark eder! Kendine gel! Azar azar, o bildik adrenalin dalgasının bir kez daha karnında kabardığını, midesini kavurduğunu, nabzını hızlandırdığını hissetti. Şiddet nasıl bir tutku, biliyor Zeliha. Kazancı sülalesindeki bütün kadınların aksine, bir tek Zeliha, bir tek o, günün birinde bir erkeği gebertebileceğini seziyor. Zeliha'nın şansına, tam o esnada, taksinin arkasında bekleyen Toyota şoförünün sabrı tükenmiş olmalı ki, bastı kornaya. Bir karabasandan uyanır gibi sıçradı Zeliha. Kendinden ürktü. Şiddete olan yatkınlığından tedirgin oldu, her zamanki gibi. Sakinleşmeye çalışarak yana çark etti, kalabalığın da dağılacağını, el âlemin kendi yoluna gideceğini umarak aralarından geçip gitmek istedi. Ne var ki o telaşla öyle ters bir hareket yaptı ki sağ ayağı gevşek bir kaldırım taşının altına girdi. Panik zehirdir böyle durumlarda. Panikle çekince ayağını taşın altından, topuğunu kırdı. Ta başından beri aklından çıkarmaması gereken o muhterem kuralı hatırlasa, bunlar gelmezdi başına. İstanbullu Kadınların Elkitabından Gümüş Feraset Kuralı: Sokakta sarkıntılığa uğradığında sakın ola sinirlenme, panikleme, çünkü sarkıntılık karşısında sinirlenen ve aşırı tepki veren bir kadın sadece kendi işini zorlaştırmakla kalır! Halini gören taksi şoförü bir kahkaha attı, arkadaki Toyota' nın kornası bir kez daha çaldı, sanki yağmur biraz daha hızlandı ve seyirci yayalardan "cık-cık" sesleri yükseldi, kimi ve niye kınadıklarını anlamak kabil olmasa da. O kargaşanın içinde Zeli- ha'nın gözü taksinin arkasında parlayan çıkartmalardan birine takıldı: "Hor görme garibi! Onun da bir kalbi vardır." Zeliha boş boş baktı bu kelimelere. Harfler dağıldı gözlerinin önünde. Birden ölesiye yorgun hissetti kendini – öyle yorgun ve yılgın ki her İstanbullunun hemen her günkü sorunlarıyla değil de, daha varoluşsal bir elemle boğuşmak zorundaydı sanki. Çok geçmeden taksi de Toyota da çekip gittiler, yayalar kendi yollarına dağıldı. Bir tek Zeliha kaldı geride; yolda bulduğu ölü bir kuşu tutar gibi şefkatle bakakaldı avuçlarındaki kırık ayakkabı topuğuna, durdu bir müddet o halde. Şefkat çetrefil mesele Zeliha'ya göre. Ne de olsa bir sürü şeyle baş edebilir de şefkate gelemez. Toparlandı hemen, tekrar yürümeye koyuldu. Tek topukla zar zor yürüse de, çok geçmeden oradan uzaklaşmayı başardı. Şemsiyeli kalabalığın içinde hızla kayıp, müziği bozan detone bir nota gibi topallayarak. Kahverengilerden ve grilerden mürekkepti kalabalık. Kahverengilerin ve grilerin arasında, nasıl olduysa kumaşa karışmış eflatun bir iplik, uyumsuz mu uyumsuz bir tondu Zeliha. Ne var ki kalabalık, onun ahenksizliğini yutup kendi temposuna uyduracak kadar cevval ve yekpareydi. Parçalarının toplamı değil kalabalık. Yüzlerce nefes alan, terleyen, ağrı çeken bedenden oluşmuş bir yığın değil, yağmur altında tek bir bedendi. Nefes alan, terleyen, ağrı çeken tek bir beden. Ha yaz ha kış, ha yağmur ha güneş fark etmez, İstanbul'da yürümek kalabalıkla birlikte yürümek demek. Eski Galata Köprüsü üzerinden geçti Zeliha. Bir ellerinde şemsiye, diğerinde olta, sessizce bekleyen balıkçıların yanından geçerken onların kımıltısızlık kapasitelerini, sabırlarını, varlığı bile şüpheli bir kıytırık balık için böyle saatlerce bekleme becerilerini kıskandı. Bu kadar az şeyle mutlu olabilmek ne harikulade bir yetenek. Günün sonunda eve eli boş ama memnun dönmek! Bu dünyada dinginlik bir şanstı, şanslılar da dingin. Böyle olmalıydı herhalde, bu hususta Zeliha'nın tek yapabileceği tahmin yürütmekti zira hiç böylesi bir dinginliği tatmamıştı, tadabileceğini de sanmıyordu. En azından bugün değil. Kesinlikle bugün değil. Acelesine rağmen Kapalı Çarşı'dan geçerken yavaşladı. Alışverişe zamanı olmasa da vitrinlere göz atmaktan kendini alamadı. Çıkarıp bir sigara yaktı. Dumanı solurken kendini biraz daha iyi, neredeyse rahatlamış hissetti. Bu şehirde pek rastlanmaz sokaklarda sigara içen bir kadına, belli başlı muhitler dışında, ama kimin umrunda, omzunu silkti Zeliha. Donukluktan taşkınlığa, taşkınlıktan donukluğa... çarşının iç kısımlarına doğru ilerledi. Burada onu ismen tanıyan satıcılar var, özellikle kuyumcular. Ne de olsa Zeliha'nın her türden parıltılı aksesuara zaafı var. Kristal tokalar, alımlı broşlar, salkım salkım küpeler, sedefli yaka çiçekleri, zebra desenli eşarplar, saten çantalar, şifon şallar, ipek ponponlar ve bir de ayakkabılar, daima yüksek topuklu. Bu çarşıdan ne zaman geçse bir sürü dükkâna dalar çıkar, satıcılarla pazarlık eder ve ilk başta almayı düşünmediği şeyleri ilk baştaki fiyatlarından çok daha ucuza alarak çıkardı. Ama bugün başka. Bugün epi topu birkaç dükkânın yanında oyalanıp, birkaç vitrine göz attı. Hepsi bu. Türlü türlü otlarla ve baharatlarla dolu kavanozlarla, çömleklerle ve şişelerle kaplı bir tezgâhın önünde duraladı. Üç ablasından birinin bu sabah ondan tarçın almasını istediğini hatırladı ama hangisi olduğunu çıkaramadı. Tek bir konuda bile fikir birliğine varamayan ama ayrı ayrı daima haklı olduklarına inanan, başkalarından öğrenecek hiçbir şeyi olmayıp öğretecek çok şeyleri olan dört kızın en küçüğü olmak talihsizlikti, piyangoyu tek rakamla kaçırmak kadar nahoş: Vaziyete neresinden bakılırsa bakılsın insan kendini telafisi mümkün olmayan bir haksızlığa maruz kalma hissinden kurtaramıyordu. Biraz tarçın aldı Zeliha, tozundan değil çubuğundan. Satıcı ona çay, sigara ve muhabbet teklif etti, o da hiçbirini reddetmedi. Jinekolog beklesin. Oturup konuşurken gözleri gelişigüzel rafları dolaştı ta ki bir çay takımına kilitlenene kadar. Bu da zaafı olan eşyalar listesindeydi: ince, narin kaşıklı, sırça tabaklı, belleri yaldızlı kuşaklı, cam çay bardakları. Evde hepsi de onun tarafından alınmış en az otuz takım vardı herhalde. Ama yeni bir takım almaktan zarar gelmezdi çünkü çok kolay kırılıyorlardı. "Öylesine kırılgan..." diye mırıldandı Zeliha. Bütün Kazancı kadınları arasında çay bardaklarının kırılganlığını kendine dert edinen bir tek oydu. Öte yandan, yetmiş yedi yaşındaki Cicianne başka türlü bakıyordu meseleye. "Ah, gitti bir kem göz daha," derdi Cicianne ne zaman bir çay bardağı çatlayıp kırılsa. "Şu meşum sesi duydunuz mu? Çat diye inledi valla! Oh yüreğimi titretti! Allah bilir kimin kem gözüydü, çatladı da gitti, iyi oldu!" Ne zaman bir bardak kırılsa ya da bir ayna çatlasa Cicianne rahatlayarak iç geçirirdi. Madem ki bu deli dünyanın sathından habis insanları silmek kabil değildi, böylelerinin kem gözlerinin masum canlara zarar vermek yerine camdan hudutlara toslayıp dağılması elbette daha iyiydi. Yarım saat sonra Zeliha, şık bir doktor muayenehanesine daldı, bir elinde kırık topuğu diğerinde yeni çay bardağı takımıyla. Ancak içeri girdiğinde fark edebildi paketlenmiş tarçın çubuklarını Kapalı Çarşı'da unuttuğunu. (...) | |
2006-03-12 · Kategori: Kitap
|
|
Katherine Mansfield AH BU RÜZGÂR
Prelüd I
Lottie’yle Kezia’ya arabada bir santimcik bile yer yoktu. Pat, onları eşyaların üstüne savurunca yalpaladılar; büyükannenin kucağı doluydu, Linda Burnell’inse, en yakın mesafe için bile olsa kucağında bir çocuk yığını taşıması olanaksızdı. Isabel, alabildiğine üstünlük taslayarak, sürücü yerinde, yeni yardımcının yanına tünemişti. Torbalar, çantalar, kutular yere yığılmıştı. “Bunlar en gerekli şeyler, bir an bile gözümün önünden uzaklaşmalarını istemem,” dedi Linda Burnell, sesi yorgunluktan, heyecandan titreyerek. Lottie’yle Kezia, pirinç çapa düğmeli ceketleri, üstü savaş gemisi şeritli küçük yuvarlak kepleriyle tepeden tırnağa savaşa hazır, bahçe kapısının hemen iç kısmındaki çimenlikte duruyorlardı. El ele, iri iri açılmış ciddi gözleriyle, önce en gerekli şeylere, sonra da annelerine baktılar. “Onları bırakmaktan başka çaremiz yok. Olacağı bu. Onları dışarıda bırakmak zorunda kalacağız,” dedi Linda Burnell. Tuhaf, küçük bir gülüş kaçtı dudaklarından; düğmeli deri yastıklara yaslandı, gözlerini kapattı, dudakları gülmekten titriyordu. Allahtan tam o anda, oturma odasının güneşliğinin arkasından bu sahneyi seyr .. DEVAMINI OKU |
|
|
J. M. Coetzee BARBARLARI BEKLERKEN
|
| Çeviren Dost Körpe Sayfa: 200 ISBN 975-07-0599-8 Baskı Tarihi: Mart 2006 Özgün dili: İngilizce Özgün Adı: Waiting for the Barbarians Etiket: 11,00 YTL ÇAĞDAŞ DÜNYA YAZARLARI |
Nicolas ve Gisela’ya
I Böyle bir şeyi ilk kez görüyorum: Adamın gözlerinin önünde yuvarlak tellere geçirilmiş iki küçük cam disk asılı duruyor. Kör mü? Kör gözlerini saklamak istemesini anlayabilirdim. Ama kör değil. Diskler kara, dışarıdan saydam değilmiş gibi görünüyorlar, ama o, içlerinden bakarak görebiliyor. Bana yeni bir icat olduklarını söylüyor. “İnsanın gözlerini güneş ışığından koruyor,” diyor. “Burada çölde işe yarıyor. Durmadan gözlerini kısmak zorunda kalmıyorsun. İnsanın daha az başı ağrıyor. Bak.” Gözlerinin kenarlarına hafifçe dokunuyor. “Kırışık yok.” Gözlüğü tekrar takıyor. Doğru. Cildi gerçekten de daha genç bir adamınki gibi. “Bizim oralarda bunları herkes takar.” Hanın en iyi odasında aramızda küçük bir şişe ve bir kâse fındıkla oturuyoruz. Onun burada bulunmasının sebebini konuşmuyoruz. O buraya acil duruma müdahale eden güçler tarafından gönderildi, bu kadarı yeterli. Bana binlerce geyiğin, domuzun, ayının öldürüldüğü, öyle çok ki sonunda geride leşlerden bir dağın (ne yazık ki) çürümeye bırakıldığı en son büyük avdan bahsediyor Ona her sene göç sırasında göle inen büyük kaz ve örde .. DEVAMINI OKU |
|
|
John Banville DENİZ
O tuhaf gelgitin olduğu gün tanrılar ortadan kayboldu. Bütün sabah, süt beyazı gökyüzünün altında, koydaki sular görülmemiş yüksekliklere çıkarak kabarmış ve küçük dalgalar yıllardır yağmur ve tepeciklerin en diplerindeki sızıntılardan başka ıslanmak nedir bilmeyen kavrulmuş kumları yalayıp durmuştu. Koyun uzak köşesinde hiçbirimizin hatırlayamayacağı kadar uzun zaman önce karaya oturan yük gemisinin paslanmış iskeleti, yeniden suya indirilmek lütfuna eriştiğini düşünmüş olmalıydı. O günden sonra artık bir daha yüzmeyecektim. Ürkütücü parlaklıkta, kurşuni mavi renkli su toplamış bir kabarcık gibi şişkin ve parlak devasa su çanağının görüntüsünden ürken deniz kuşları çığlıklar atıyor ve suya ani dalışlar yapıyorlardı. O gün olağanüstü beyaz görünüyordu kuşlar. Dalgalar su çizgisi boyunca bulanık sarı köpükten bir saçak oluşturuyordu. Yüksek ufuk çizgisinde hiçbir yelkenli görünmüyordu. Bir daha yüzmeyecektim, hayır, bir daha asla. Az önce birisi mezarımın üzerinden geçti. Birisi.
Pansiyonun adı eskiden beri Cedars’tı. Bir zamanlar oturma odası olan, ama Matmazel Vavasour’un pansiyoncu ağzıyla lobi demeyi tercih ettiği salonun büyük kemerli penceresi önündeki .. DEVAMINI OKU |
|
|
Fernando Pessoa ANARŞİST BANKER
Yemeği bitirmiştik. Karşımda, banker, tüccar ve namlı bir istifçi olan dostum, dalgın dalgın sigarasını tüttürüyordu. Sohbet can çekişerek ilerlemiş ve artık bir ölü gibi aramızda yatıyordu. Ben de bu sohbeti diriltme çabasıyla, aklımdan tesadüfen geçiveren ilk düşünceye sarıldım. Gülümseyerek yüzüne baktım: “Sadede gelecek olursak, geçenlerde bana, eskiden sizin anarşist olduğunuzu söylediler...” “Eskiden mi, hayır! Eskiden de anarşisttim, şimdi de anarşistim. Bu noktada değişmedim. Ben anarşistim.”1 “Bakın hele! Siz bir anarşistsiniz, öyle mi? Hangi açıdan anarşistsiniz? Tabii eğer bu sözcüğe farklı bir anlam vermiyorsanız...” “Bildik anlamdan farklı mı kullanıyorum? Kesinlikle değil. Bu sözcüğü en sıradan anlamıyla kullanıyorum.” “Yani, şu işçi örgütlerinde görülen tipler gibi mi anarşistsiniz siz de, bunu mu demek istiyorsunuz? Bombaları ve sendikalarıyla ortalıkta dolanan o tiplerle sizin aranızda gerçekte hiç fark yok mu?” “Fark var elbette... Ama sizin sandığınız noktada değil. Siz belki de benim sosyal kuramlarımın onlarınkine benzemediğini sanıyorsunuz?” “Aa, evet, anlıyorum! Siz .. DEVAMINI OKU |
|
|
Jorge Semprun RAMÓN MERCADER'İN İKİNCİ ÖLÜMÜ
|
| Çeviren İsmet Birkan Sayfa: 416 ISBN 975-07-0623-4 Baskı Tarihi: Şubat 2006 Özgün dili: Fransızca Özgün Adı: La deuxiéme mort de Ramón Mercader Etiket: 20,00 YTL ÇAĞDAŞ DÜNYA YAZARLARI |
Kendisi suyun, gökteki bir açıklıktan süzülen aydınlığın menevişli yansımalar serptiği su yüzeyinin beri yakasında duruyor olabilirdi; ama, tuhaf şey, bu geniş yüzey, manzaranın üstünde bir yerde asılı olduğu düşünülebilecek bir güneşin adeta bir tül perdeden süzülen ışığını yansıtır gibi görünmüyor, tersine bunu, bu pırıltılı ışığı, kendi derinliklerinden fışkırtıyor, daha doğrusu sızdırır gibi görünüyordu; sanki suyun görünüşte durgun, dümdüz yüzeyinin altında belli belirsiz ışıklı bir güç, kanalın boz bulanıklığını da, rıhtımların yerinden oynamış yosunlu taşlarının ve ölgün suyun kenarında –en azından ilk bakışta– mavimsi kızıl toprak renginde, ancak bir yan kanalın üzerindeki bir köprü kemerinin aydınlığa boğulmuş açık ağzıyla, ve iskelelere bakan birkaç som ve ağır kapının aynı şekilde açık ama algılanabilecek denli yoğun karanlık ağızlarıyla kesintiye uğramış dimdik bir yar gibi yükselen penceresiz bina cephelerinin griliğini de, sinsi sinsi kemiriyordu; belki de canlılık ve hareket dolu başka bir günde, çeşit çeşit mallar ağır mavnalardan bu iskelelere indirilmiş, oradan da köşelerinde kuleler yükselen hallerin karanlık ve kubbeli depolarına taşınmıştı; ama bugün ma .. DEVAMINI OKU |
|
|
Tahsin Yücel GÖSTERGELER
|
| Sayfa: 192 ISBN 975-07-0609-9 Baskı Tarihi: Şubat 2006 Etiket: 11,00 YTL DÜŞÜNCE DİZİSİ |
Öndeyi: Göstergeler Baudelaire, döneminin çok önemli bir yazın akımına kaynak olan ünlü şiiri “Correspondances”ta, doğanın bir simge ormanı olduğunu söyler. Bunca ozan ve yazarca paylaşıldığına göre, gözleminin bir gerçeği yansıttığı düşünülebilir. Ama, bana sorarsanız, söz konusu simgelerin içinden geçmekte olduğumuz doğanın kendisinden çok, bizim insan doğamızda bulunmaları daha büyük bir olasılık. İnsanların büyük çoğunluğu bu simge ormanından hiçbir şey görmeden, hiçbir şey duymadan geçerken, kokular, renkler ve sesler arasındaki derin yakınlığı ancak birtakım ayrıcalıklı kişilerin, özellikle de ozanların algılayabilmesi daha çok benim gözlemimi doğrular. Buna karşılık, bir gösterge ormanına doğduğumuz ve bir gösterge ormanında yaşadığımız söylenebilir. Simge de bir göstergedir kuşkusuz, ama hem yalın, hem de kalıplaşmış bir göstergedir: güvercin barış simgesidir, bayrak bağımsızlık simgesi, işte o kadar. Ama, özellikle günümüzde, gösterge fazlasıyla karmaşık ve fazlasıyla karanlık bir veri olarak çıkabiliyor karşımıza, bizi yanılgıdan yanılgıya sürükleyebiliyor, birbirimize düşürebiliyor. Nedeni de tanımında yatmakta: “gösterge bir n .. DEVAMINI OKU
|
|
|
Şebnem Şenyener DANSÖZÜN ÖLÜMÜ
|
| Çeviren Yok Sayfa: 152 ISBN 975-07-0595-5 Baskı Tarihi: Şubat 2006 Hazırlanıyor TÜRK EDEBİYATI |
Seven unutmaz.
Huluppu ağacının gövdesindeki evde Leyil geceydi Lil nefes Lilim beyi ağırladı ruhları dev gibi kanatları taşıdı onu çöle özgürlüğe Saba’nın anası bilmecelerin hası Alilat karanlığında rahmin bildi bütün sırları sihirli isimleri cennete uzandı merdiveni
“Sadece bir kere yattım onunla, hayatım ebediyen değişti, Komiser. Şöyle diyeyim, içimde derinde gömülü mukaddesi paramparça etti, anlıyor musunuz, kimliğime sıkı sıkı sakladığım mirası sildi süpürdü. Yani, geçmişten ve gelecekten azat etti beni, kuş olup uçtum onun diyarına, dönüşü olmayan yola. Başka bir izahı yok.” Mu cinayeti ile ilgili soruşturmanın ilk kayıtları. Hircan’in ifadesinden. Sözlerini önemsemediğimi fark edince yeni bir hırsla anlatmaya koyuldu sevişme ânının hazlarını, sıcaklığını, kokularını, tadını. Zaman zaman geride kalmanın tahammülü imkânsız acısını taşıdı sesi. O anlattıkça ben içimden, “Al sana hayatı tümden değişen biri daha,” diye geçirip onu hafife aldığımı bugün gibi hatırlıyorum. Ovid’ den, Virgil’den, Dante’den bu yana gidip .. DEVAMINI OKU
|
|
|
Nihan Taştekin KERTENKELENİN UYKUSU
“BEN, CEM BEYOĞLU” 1 Yazın en sıcak öğle sonralarından biriydi. Tepemde dönüp duran pervaneye rağmen ter içindeydim ama bu ona baktıkça içimin hazla dolmasına engel değildi. Büromdaki bütün eşyalar –hatta ben bile– küçüklüğümden beri kurduğum hayalin kusursuza yakın dekorlarıydı. Sıraselviler’in döküntü binalarından birinin üçüncü katındaki bu kocaman odaya ilk görüşte tutulmuştum. Camları buzlu iki kanatlı kapısı, caddeye bakan geniş çerçeveli pencereleri, bastıkça gıcırdayan tahta yer döşemesi bana buranın tam da hayalimdeki yer olduğunu fısıldıyorlardı. Üstelik, uzun dil dökmeler sonucu babamın cukkalarından koparabildiğim kadarıyla içeriyi düşlediğim gibi döşeyebilecektim. Mavi panjurlar tam istediğim zevksizlikte oldu. Duvarları kirli beyaz duvar kâğıdı ile kaplattım. Eskiciden üç çekmeceli ahşap bir çalışma masası, bir yaylı döner koltuk ve müşteriler için de iki koltuk aldım. Koltukları deri taklidi kumaşla kaplattım, ama döşemeciye kumaşı eskitmesini tembihledim; gıcır her şeyden nefret ederim. Onları çalışma masasının önüne yerleştirdikten sonra ortaya eskimiş ahşap bir sehpa koydum. Eh, fena değildi. Sıra gelmişti en öne .. DEVAMINI OKU
|
|
|
Nihan Taştekin YAĞMUR BAŞLAMIŞTI
|
| Çeviren Yok Sayfa: 0 ISBN 975-07-0594-7 Baskı Tarihi: Şubat 2006 Etiket: 8,00 YTL TÜRK EDEBİYATI |
Burası bir yapım şirketinde haberciler için ayrılmış hepi topu otuz metrekarelik bir oda. Odada bulunanlar tek bir hedefe koşulmuşlar: Programa reyting kazandıracak haberlerin izini sürmek ve her haberden olmazsa olmaz bir ibret çıkarmak. Uysa da olur uymasa da. Şöhret olmak için yanıp tutuşanların, bilgisayarların, kameraların, video-kasetlerin, susmayan telefonların, yerlere saçılmış kâğıtların, duvar panolarının, dolu kül tablalarının, taşan çöp kutularının, kesif sigara dumanının, daima açık televizyonun havasını daha da solunmaz kıldığı odada Ece, habercilerin, dirsek temasıyla sıralandığı uzun dikdörtgen masanın kenarına ilişmiş; her zamankinden bezgin, gazeteleri gözden geçiriyor.Çoğu televizyon muhabirinin başlıca haber kaynağı da olsa, üçüncü sayfaya göz atmak içinden gelmiyor bu sabah. Oysa, az sonra başlayacak haftalık konu toplantısında o sayfalardan birindeki tek sütunluk, belli ki aceleye gelmiş bir cinayet haberini izlemesi için görevlendirilecek. Konu önerme sırası ona geldiğinde, dersini çalışmamış öğrencinin korkusuna benzer o yürek sıkıcı duyguya kapılmaksızın, “Bende bir şey yok,” diyor, çabucak. İnceldiği yerden kopsun.
Ve işte şimdi, eline tutuş .. DEVAMINI OKU |
|
|
Fyodor Dostoyevski TATSIZ BİR OLAY
Bu tatsız olay, güzel ülkemizin değerli çocuklarının olanca güçleriyle ve insanı duygulandıran kahramanlıklarla kalkınma hareketine giriştikleri, yeni bir kaderle, yeni umutlara atıldıkları sırada geçmiştir. Evet, tam o sıralarda berrak, soğuk bir kış gecesi, şöyle saat on iki sularında, kellifelli üç kişi, Petersburgskaya Storona dolayında, gösterişli iki katlı bir evin pek tantanalı döşenmiş konforlu odasında oturuyorlardı. Hoş bir konu üzerine sohbet ediyorlardı. Generaldi üçü de. Ufak bir masanın çevresinde, yumuşacık koltuklara gömülmüş, bir yandan konuşuyor, bir yandan da keyifle şampanya içiyorlardı. Şişe, masanın üzerinde, gümüş bir kapta, buz içinde duruyordu. Bu toplantı altmış beş yaşlarında, üçüncü derece memur, bekâr Stepan Nikiforoviç Nikiforov’un hem yeni aldığı evinin, hem de denk düştüğü için, yaş gününün şerefine yapılmıştı. Stepan Nikiforoviç’in şimdiye kadar yaş gününü kutladığı görülmemişti. Bununla beraber bu defa da öyle pek olağanüstü bir şey yapılmamıştı. Demin söylediğimiz gibi, konuklar topu topu iki kişiydi. Bunlardan biri beşinci derece memur Semyon İvanoviç Şipulenko, öbürü de gene beşinci derece memur İvan İlyiç Pralinskiy’di. Her i .. DEVAMINI OKU |
2006-03-05 · Kategori: Kitap
REFİK HALİD POPÜLER OLAN VE OLMAYAN EDEBİYATIN TAM ORTASINDA.
Refik Halid ve "Çete"
Refik Halid Karay'ın sanki yazdıklarından çok yazmadıkları ilginç ve önemli. Yazarın "Çete" adlı romanı ise tam 'popüler'le 'edebi' arasında ama 'popüler'e çok daha yakın.
Murat Belge / Sahaf
Şu sıralarda "Kurtuluş Savaşı romanları"nı elimden geldiği kadar sistemli bir şekilde okuyorum, ancak birkaç yıl sonrasında yazmaya başlayabileceğim bir proje için. Bu romanları genel olarak ikiye ayırıyorum. Cumhuriyet'in kuruluşundan '60'a kadar yazılanlar bir grup, '60'dan sonra yazılanlar da ikincisi. Doğal olarak, birinci grupta olanların başlıca özelliği 'sıcağı sıcağına' yazılmış olmaları. Yaşanan günde geçerli olan ideolojiden bakarak anlatmaya çalışıyorlar olayı. İkinci gruptakiler ise, genellikle, o gün geçerli olandan farklı bir ideoloji ve ideolojik perspektif içinde,olayın bütününün ne olduğunu, genel tarih içinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğini inceliyorlar.
Popülere yakın "Çete" Romanları okurken, "kanon" içinde yeri olanları tarıyorum elbette, ama olmayanları da mümkün olduğu kadar kapsamaya çalışıyorum. Bu da zor oluyor, çünkü sayıları bayağı yüksek. Burada da belirleyici bir fark var: Birinci ya da ikinci kuşak olduğu fark etmeksizin, 'kanon'da yeri olanlar Kurtuluş Savaşı'nı yorumlamayı amaçlıyor. 'Popüler' romancı ise, savaşı, savaşanları sorunsallaştırmıyor; savaşı verili bir arka-plan gibi kullanarak bunun önünde çok zaman aşk temeline dayanan zamandışı bir bireysel hikâye kuruyor. Söz konusu çerçeve içinde okuduklarımdan biri Refik Halid'in şimdiye kadar hep ihmal ettiğim "Çete"si oldu. Bu tam 'popüler'le 'edebi' arasında (ama 'popüler'e çok daha yakın), ilginç bir kitap.
Beyaz Rus kadın Nina "Çete", yazarın Yüzellilikler'den biri olarak yirmi yıllık sürgününde çok iyi tanıdığı Hatay bölgesinde faal. Yani Kurtuluş Savaşı'nın asıl Batı'da geçen ve düzenli orduyla yürütülen kısmından tamamen ayrı. Refik Halid bunu 1939'da yazmış; yani Hatay'ın ilhakından sonra. Olay Fransızlarla mütakerede, yani 1921'de bitmesine rağmen, bir 'flash-back' değil de 'flash-forward'la, bu ilhak olayına kadar getiriyor anlatıyı. Ama anlatının asıl sıcak kısmı Hatay'daki çete çarpışmalarından çok, Adana'da gömülü bir defineyi Çarcı kuvvetler adına bulmak üzere yola çıkan Beyaz Rus kadın Nina'nın serüvenleriyle ilgili. Bu da tamamen tarihdışı, yalnız 'serüven' niteliğiyle sürükleyici hale getirilmiş bir 'edebi yapıntı'. Ön planda, Nina ile çete reisi Kıran Bey'in aşkı - Rus kadının kendini Türk erkeğine verişi! Bunun, temel öğeler bakımından, Esat Mahmut Karakurt'un "Allahaısmarladık"ında İngiliz kızının kendini Türk subayına verişinden bir farkı yok -daha zevkli olması dışında ama edebiyat deyince bu önemli bir fark oluyor tabii.
Geçmiş bir mücadele Refik Halid ilginç bir kişilik. Başına gelenleri fazla büyütmez, saplantı haline getirmez. Ama Yüzellilik olmak da kolay yenir yutulur bir şey olmasa gerek. Bu oldukça 'hafif' denecek romanda (veya 'novella') duygusal arkaplan kendini fazla belli etmiyor. Yazarın aslında İstanbul'da bulunduğu ve Anadolu'daki direnişi İttihatçı olduğu inancıyla eleştirdiği yıllarda geçmiş bir mücadeleyi bu sefer yücelterek (ama zevksiz bir hamaset edebiyatından kaçınarak) anlatıyor. Gene de bunun Ankara'nın doğrudan denetimi dışında kalan bir yöre ve bir mücadele olması belki anlamlı.
Çankaya akşamlarında... Refik Halid'in yöre hakkında ne çok bildiğini göstermek istediği de hissediliyor. Belki bu da o Yüzellilik kompleksine bağlanabilir. Sürgünün ilk kısmından sonra Refik Halid Türkiye'nin belirli örgütleriyle temasa ve işbirliğine girmiş ve Hatay'ın Suriye'den kopup Türkiye'ye bağlanması için çalışmıştır, diye bir bilgi vardır. Benzer durumlarda hep olduğu gibi bir 'söylenti' olarak dolaşan, yazılı kanıtı, doğrulaması olmayan bir 'bilgi'. Yazarın çıkan af kanunuyla Türkiye'ye geri dönüşünün hikâyesini bir tek Yakup Kadri'den biliyorum. O da bu tür gizli ilişkilerden söz etmiyor. Atatürk'ün, Refik Halid'in o sıralarda yazdığı "Deli" adlı bir komedyasını bulduğunu, Çankaya akşamlarından birinde sofra halkına yüksek sesle baştan sona okuduğunu (gülmekten gözleri yaşararak) anlatıyor. Bundan sonra Atatürk, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'dan Refik Halid'i geri getirecek bir çözüm bulmasını istemiş. Ama Refik Halid bu çözümü beğenmeyince (sınıra gelip karakola teslim olacak. Onu gerekli nezaketle Ankara'ya ulaştıracaklar), bütün Yüzellilikler için af çıkmış.
Köprünün tam ortasında Gelelim 'popüler edebiyat' konusuna. Türkiye'de bu tarzın tanınmış yazarları, sonuçta okumuş yazmış, diploma sahibi kişilerdir. Kendileri 'cahil' olmayabilir, ama kitaplarında fazla bir 'kültür kokusu' yoktur. Refik Halid, iki edebiyat tarzını bağlayacak bir köprü olduğunu tasavvur edecek olursak, o köprünün tam ortasında duran biridir. Bu kitapta da yazarın oldukça zengin kültürünü gözlemliyoruz: Bizans tarihinden 1917 sonrası Beyaz direnişine, Gepeu'ya kadar birçok bilgi; daha önce değindiğim gibi Hatay yöresi üstüne derinlemesine bilgi; sözgelişi Beyrut kentinin karakteri üstüne küçümsenmeyecek değerlendirmeler de romanın ögeleri arasında. Şöyle bir şey söyleyeyim: Fransız ordusunun bölgedeki komutanı General Gourand. Normal bir popüler roman okuru, bunu öylece bir Fransız adı olarak okur geçer; başka türlü merakları olan bir okursa o dönemde bu gerçek kişinin sözkonusu görevde olduğunu bilebilir. Yani Refik Halid, bu gibi ayrıntılarda, farklı bilgi ve kültür düzeylerinde okurlara aynı anda hitap edebilecek bir tarz geliştirmiş. Ve bir "yazar nesnelliği"ne sahip. Bu da önemli. Anti-komünist olduğu besbelli. Ama bir karakteri şunları söyleyebiliyor: "Zannetmeyiniz ki Çeka'ya karşı Beyazlar'ın kurduğu Kontr-Çeka Bolşeviklerinkinden daha merhametli, daha insaflıdır." İlginç bir yazar Refik Halid. Tuhaf bir biçimde, sanki yazdıklarından çok yazmadıkları ilginç ve önemli. Yazdığının gerisinde müthiş bir yetenek ve azımsanmayacak bir birikim görüyorsunuz. Ama ortaya çıkan eser çok zaman sabun köpüğü. Mutlaka nedenleri var. "Bir de istediği gibi, sansürsüz yazabilseydi" diye düşünmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz.
« Önceki ::
|