Muazzez İlmiye Çığ, ...cumhuriyet kızı.. bir aydınlanmacı...

2006-11-03 · Kategori: Otobiyografi

Kitaplar Adası

Muazzez İlmiye Çığ, öteden beri cumhuriyet kızı olmakla birlikte önemi yenice kavranmış bir aydınlanmacı aynı zamanda. Çığ'ın yaşamöyküsü, onun bu yöndeki niteliğiyle değerini çok somut biçimde gösteriyor bize.

Bu yazı, geçen hafta yayımlanacaktı. Muazzez İlmiye Çığ, Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya girmeden önce. Ne var ki TÜYAP Kitap Fuarı'na rastlayan hafta, etkinliklere ayrılıyor Cumhuriyet Kitap'ın sayfaları... Muazzez İlmiye Çığ bende "Cumhuriyet Kızı" imgesi uyandırıyor hep. Bu deyişi Memet Baydur'un Cumhuriyet Kızı (Bak.: Mitos-Boyut) oyunundan ödünç almış değilim. Neden derseniz Baydur, cumhuriyete, alaycı ele alışla, ötesinde küçümseyici bakışla yaklaşıyor andığım oyununda da ondan... Baydur'un 12 Eylül karanlığı süredururken sahnelenen bu oyunu üzerine Yılmaz Onay, 1990'larda, Cumhuriyet'te bugün de üzerinde sıkı sıkıya durulması gereken bir eleştiri yayımlamış, oyuna karşı çıkışının gerekçelerini sıralamıştı. Muazzez İlmiye Çığ'a "Cumhuriyet Kızı" deyişini bir başka nedenden ötürü yakıştırıyorum ben. Çocukluğumun cumhuriyet bayramlarında, yaşları değişse de bir kız arkadaşımız bayrak kuşanırdı. Yanlış anımsamıyorsam, halk bunları cumhuriyet kızı olarak anardı, en azından biz çocuklar, kendi aramızda böyle nitelerdik onları. "Bayraklı kız" ya da "cumhuriyet kızı"...TRT'de Mengü Ertel'in sunduğu Cumhuriyete Kanat Gerenler belgeselini izlerken de böyle düşünmüştüm. Çığ, artık benim için bir cumhuriyet kızıydı, hep de öyle kalacaktı. Onu asıl tanıyışım Samuel Noah Kramer'den çevirdiği Tarih Sumer'de Başlar (TTK) adlı o dev yapıtı okuduktan sonra oldu... Ama halkımız onu, kitlesel anlamda, Vatandaşlık Tepkilerim (Kaynak, 2005) adlı kitabındaki kimi dile getirişleri, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme ve aşağılama ile hakaret" gerekçesi sayılıp da hakkında dava açıldığında tanıdı yanılmıyorsam. Muazzez İlmiye Çığ, öteden beri cumhuriyet kızı olmakla birlikte önemi yenice kavranmış bir aydınlanmacı aynı zamanda. Çığ'ın yaşamöyküsü, onun bu yöndeki niteliğiyle değerini çok somut biçimde gösteriyor bize.

KULLUKTAN YURTTAŞLIĞA

Serhat Öztürk, Muazzez İlmiye Çığ'la dört ay boyunca sürdürdüğü söyleşiyi, Çivi Çiviyi Söker / Muazzez İlmiye Çığ Kitabı (İş Kültür, üçüncü basım, 2005) başlığı altında yayımlamış. Kitapta biz, Çığ'ın yaşamöyküsü eşliğinde cumhuriyetçi, aydınlanmacı bir aileyi de tanıyoruz elbette. Ama Muazzez İlmiye Çığ'ın öğrenimi, çalışkanlığı, tutumluluğu, ahlak anlayışı, müzeciliği, yurduna, toplumuna yararlı olabilmek için gösterdiği heyecanı, çalışmalarındaki sabırlı inatçılığı, yazarlığı, bu yöndeki kararlılığı, bütün bunların harmanı bağlamındaki yaşam anlayışı konusunda da bilgileniyoruz bu arada. Yanı sıra cumhuriyet bilincinin, aydınlanma kavrayışının tüm yurtta dalga dalga nasıl yükseldiğinin tanıklığını yapıyoruz. Nereden geliyor "İlmiye" adı, buna da pencere aralamak gerekmez mi? Öztürk'le yaptığı söyleşide şunları söylüyor Çığ:"Babam (Zekeriya İtil), hep, kızım sana bu adı koydum, ilim sahibi olasın diye, derdi. Ama ben bunu idrak edemiyordum. Hatta müzede çalışırken İlmiye adını hiç kullanmadım. (...) O sırada İngiltere'den bir profesör meslektaş buraya gelmiş, benim numaramı bulmak için telefon rehberine bakıyor, orada da Muazzez İlmiye yazıyor. Arapça bilirdi o. Görüştüğümüzde ilk sorduğu şey şu oldu: Siz bu ismi acaba emekli olduktan sonra mı aldınız? Yok, babam koymuş, dedim. Hayret etti. Ondan sonra kendi kendime, ben bu ismi artık kullanmak mecburiyetindeyim, dedim." (13)Kulluktan yurttaşlığa, uyarlıktan eleştirel usa bilimle, bilimsel düşünceyle geçilmez mi? O zaman Mustafa Kemal'in aydınlanma devrimine de yer açmak zorunlu. Öyle ya nasıl başarılmış bu devrim? Kendi yazgısını kendisi yaratan aydınlanmacı kuşağın çalışkan gençliği üzerinde önemle durulmalı:"...O yıllarda öyle bir çalışma temposu vardı ki... Herkes arı gibi çalışıyordu. Fuat Köprülü o zaman, 25 senelik öğretmenlik hayatımda böyle çalışkan talebeler görmedim, demiş. Hakikaten herkes birbiriyle yarış halindeydi." (Çivi Çiviyi Söker, 41)Bu çalışkanlığı bir gönül borcuna dönüştürecektir Çığ. Nitekim "İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan Sumer, Akat, Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çiviyazılı belge üzerinde 33 yıl çalıştıktan sonra 1972 yılında emekli olan Çığ, kendisini çok etkileyen Sumerlerin 'Biliyorsun, neden öğretmiyorsun?' atasözünü tutku ile benimsemiş" biri.Yalnızca Piri Reis haritası üzerine yaptığı çalışma bile bu yöndeki yetisini, erkesini ele vermeye yetiyor onun.

AYDINLANMANIN DİKENLİ, AMA ONURLU YOLLARINDA...

Bütün bunları, Kaynak Yayınları'nca basılmış olan Ortadoğu Uygarlık Mirası (Üçüncü basım, 2006) ile Ortadoğu Uygarlık Mirası-2 (İkinci basım, 2006) adlı kitaplarda bu kez yazılarının bilimsel kılavuzluğunda yeniden anlamlandırıp yerli yerine oturtuyoruz. Bana sorarsanız bu kitapları bir "aydınlanma ansiklopedisi" gibi karıştırabilmek de olanaklı.Sözgelimi "Niçin Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi açılmıştı?" sorusuna Çığ'ın getirdiği yanıt, Atatürk'ün Anadolu aydınlanması konusundaki kararlılığının, bu arada elbette çağı için örnek oluşturan kavrayışının da coşkulu bir açılımını oluşturuyor:"...Atatürk bir milletin ancak eğitim yoluyla uyanacağına ve aydınlanacağına inanıyordu. (...) Yüksekokul olarak yalnız İstanbul Üniversitesi vardı, o da günün koşullarına göre eğitim vermiyordu. Gerek İstanbul Üniversitesi'nde yapılacak reform, gerek açılması düşünülen yüksekokullar için çeşitli alanlarda eğiticiler yetiştirilmek üzere 1920'lerden itibaren Avrupa'ya, hatta Amerika'ya başarılı öğrenciler gönderilmeye başlandı. O günkü koşullarda bu hiç de kolay değildi. "1932 yılında açılması düşünülen yüksekokullar için bir rapor hazırlamak üzere İsviçre'den Parlamento üyesi olan Prof. Albert Malche getirtildi. O, çalışmalarını sürdürürken 1933 yılında Almanya'da Nazi hükümeti tarafından, ailelerinde Yahudi olan profesörler işlerinden uzaklaştırılmaya başlanıyor. Bunlardan bir kısmı Zürih'te kurdukları bir dernek aracılığıyla çeşitli ülkelere, işe alınmaları için başvuruyorlar. Hiçbiri, bir göçmen ülkesi olan Amerika bile Hitler korkusuyla onları kabul etmiyordu. Bunun üzerine Türkiye'de bulunan Prof.Malche aracılığıyla Türkiye'ye başvuruyorlardı. Atatürk bunu duyunca, gelmeleri için ne gerekirse yapılmasını emretti. (...) Şimdi Batı'nın çağdaş eğitimini yaptıracak büyük bir kadro ayağına gelmişti. Hemen onlarla bir anlaşma yapılmıştı. Hitler'den korkan diğer devletlere karşılık, henüz on yıllık Türkiye Cumhuriyeti'nin cesurca yaptığı anlaşma (...) sonunda Türkiye'ye Almanya, Avusturya ve Çekoslovakya üniversitelerinden profesör göçü başladı. (...) Türk Hükümetinin kararlı davranışıyla 1933­1945 yılları arasında en az 1200 bilim adamı ve göçmen Türkiye'ye geldi. (...) Prof. Fritz Neumark bir kitabında şöyle yazmıştır: '... Gittikçe ikinci vatanımız olarak kabul ettiğimiz bu ülkenin devletine, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı bende olan duygu, derin ve içten bir minnet ve şükran duygusudur.'" (Ortadoğu Uygarlık Mirası, 12, 13) Anadolu aydınlanmasıyla başlayan, Anadolu'nun geçmişine yönelik bu serüven dolu yolculuk, çiviyazılı tabletlerle başlıyor. "Böylece eski kavimlerin her yönüyle tarihini doğrudan doğruya kendi ağızlarından öğrenme imkânını bul(uyoruz)." İşin ilginci şu ki, "bu belgelerin en eskileri insanlık tarihinin ilk yazılı kaynakları İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Çiviyazılı Belgeler Arşivi'nde bulun(uyor) ve çok büyük değer taşı(yor)." (40)

YARATICI YAZARLIĞA DARBE: DÜŞÜNSEL KISIRLIK...

Muazzez İlmiye Çığ, çiviyazısıyla üç dil bilmektedir: "Biz Akadcayı iyi biliyorduk, Hititçemiz mükemmeldi, ama Sumercemiz çok zayıftı." (Çivi Çiviyi Söker, 75) Çığ sonradan buna "55 yıllık arkadaşı" Hatice Kızılyay'la birlikte tüm dünya için büyük önem taşıyacak olan Sumerce uzmanlığını da ekleyecek, bu bağlamda Kızılyay'la dünya bilimine katkı sağlayacaktır.Çığ'ın yazarlığı bu aşamada başlayacaktır işte; var olan gerçeklikleri, tarihsel olguları karşılaştırarak, bunları eleştirel süzgeçten geçirerek, ırklar, diller, dinler, toplumlar, sınıflar, cinsler arası bağlantılar kurarak... Çığ, bu arada şaşırtıcı olduğu denli sarsıcı bağlar da kuruyor kuşkusuz. Sözgelimi 1995'te Bilim ve Ütopya dergisinde yayımlanan şu satırlar, yukarıda sözünü ettiğim davanın da ana dayanağını oluşturuyor denebilir: "Sumer mabetlerinde, özellikle Aşk Tanrıçasının mabetlerinde, rahibeler fahişelik yapıyorlardı. Bu bir Tanrı görevi sayılıyor, bunlara kutsal kadın gözüyle bakılıyordu. Ayrıca diğer kadınlardan ayrılmaları için başlarını örtmeleri gerekiyordu. Daha sonraki çağda bu gelenek, evli ve dul kadınlara da uygulandı. Sumerliler, onları da, meşru seks yaptıkları düşüncesiyle kutsal fahişe sınıfına sokmuşlardır. Bu gelenek Yahudilerde fahişelerin peçe takması, evlilerin baş örtmesi olarak sürdürülmüştür. Hıristiyanlıkta bütün rahibeler başlarını sıkı sıkı örtmüşlerdir. Müslümanlıkta ise bu gelenek erkekten kaçma şekline dönüşmüştür." (Uygarlık Mirası, 105)Gelin şu satırlara göz atalım şimdi de:"...Sumer kadınları kendilerinden binlerce yıl sonra yaşayan İslam kadınlarından çok daha uygar ve özgür. Hatta ilk çağlarda iki koca alabiliyorlarmış." (215)Çığ, bu verilere dayanarak cumhurbaşkanından milletvekiline, gazetecisinden bilimcisine onlarca insana yazdığı mektupları Vatandaşlık Tepkilerim'de toplayınca ama kıyamet kopmakta gecikmiyor.Ne ki, tutuklanıp hapse atılan ilk yazara da yine Sumer'de rastlanıyor: "4000 yıl önce Sumer'de olmuş bu uygulama. Ribidagan adlı bir yazarın ayaklarına zincir vurulmuş cezaevinde." Ama sıkı durun. Muazzez İlmiye Çığ, ekliyor: "Yargı bitip tutuklama kararı alınınca cezalı içeri alınıyor. Cezaevi kadının dölyatağı olarak düşünülmüş." "...Gardiyan olan Tanrıça Nungal bir anne gibi şefkatli ve merhametli. (...) Onun en önemli işi tutukluyu şefkat ve sevgi ile iyi insan yapmak." (Ortadoğu Uygarlık Mirası-2, 63, 64, 68, 69)Ne dersiniz, ülkemizin erkeklerini toplayıp da tümünü birden bir hapishaneye, yok yok tımarhaneye mi tıkmalı yoksa? Anadolu'nun ana tanrıçalarını başlarına dikerek?...Affedersiniz, cumhuriyetin neresindesiniz siz? Cumhuriyet Kitap, 19 Ekim 2006

A. Dilâçar

2006-07-25 · Kategori: Otobiyografi

A. Dilâçar

   
         (22 Mayıs 1895 -12 Eylül 1979)
    

    Türkçeye ve Türkiye’ye tutkun bir bilgindi. Atatürk’e, Türk Devrimine yürekten bağlıydı; anadili Türkçe olanların kimisi de Türkçeyi onun gibi sevseydi, Dil Devriminin önüne dikilmezlerdi. Dilâçar, yazılarına çoklukla “A. Dilâçar” diye imza atardı; kimilerinin sandığı gibi, Ermeni olduğu ve “Agop”u kullanmaktan sakındığı için değil. Dilâçar soyadını ona Atatürk vermişti; kendi deyişiyle bu soyadı, onun gerçek adıydı. Bu adı yaşamı boyunca Atatürk ve Türkçe sevgisiyle birlikte taşımış; Atatürk’ün isteği üzerine üstlendiği Türk Dil Kurumu’ndaki “başuzman” sanını onurla korumuştur. TDK’de birlikte çalıştığı genç dilciler onun ağzından şu tümceyi sıklıkla duymuştur: “Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim.”

     Yazık ki bu isteği gerçekleşmedi; 1979 yazında dinlenmek için gittiği İstanbul’un Büyükderesinde hastalandı. Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı ve 12 Eylül 1979’da 84 yaşındayken öldü.

      Babası Kayserili, annesi Yozgatlıdır. Dedesi Kayseri’de tanınmış bir tüccardır; dedesinin isteğiyle İstanbul’a taşınırlar.[1] Agop Martanyan, 22 Mayıs 1895’te İstanbul’da, Büyükdere’de doğmuştur. Dilâçar’ın çocukluğu Büyükdere ile Gedikpaşa arasında geçer. Annesinden Ermeniceyi öğrenir, ilköğretimine İngilizce öğretim yapan bir Amerikan okulunda başlar, ortayı da orada bitirir. Bu sırada İngilizcenin yanı sıra Rumca ve İspanyolca ile tanışır. Okulunun haftalık dergisinin sorumluluğunu taşımakta, basım yayım denemeleri yapmaktadır.

     1910’da Amerikan (Robert) Koleje başlar. Çok okuyan, araştıran bir öğrencidir: Latince, Yunanca, Almanca öğrenmek için çabalamaktadır. Okulun yabancı öğrencileriyle yakın ilişkiler kurarak onların dilini de bildiklerine eklemeye başlar. Rusça ve Bulgarca ile ilgili ilk bilgileri bu yolla edinir. Bu arada okulun bütün seçmeli derslerini alan tek öğrencidir. Bitkibilim, yerbilim, madencilik gibi alanları da merak etmesi, dahası yalnızca kız öğrencilere verilen yemek derslerine bile girmesi öğretmenlerini şaşırtmaktadır. Bu çalışmaları, onun ileride başarılı bir ansiklopedici olacağının muştucusudur.

     Genç Agop, yaşıtlarını türlü toplumsal etkinliklere yönlendirmekte, çoğu kez etkinliklerin düzenleyicisi olmakta, bu arada Türkçeye ilgisi yoğunlaşmaktadır. Türkçe dersine duyduğu bu sıcak ilgide öğretmeni Tevfik Fikret’in payı büyüktür. Fikret’in dersini sürekli izleyen üç öğrenciden biridir. Türkçe dersine olduğu gibi öğretmenliğe de sıcak bakmaya başlar.

     Robert Koleji, “Nevyork Bilim Ödülü”nü alarak bitirir (1915); okulu bitirdiğinin ikinci günü askere alınır. Osmanlı İmparatorluğunun, Birinci Dünya Savaşına katılan yedek subaylarından biri olarak Diyarbakır’daki 2. Orduya gönderilir. Buradan Kafkas Cephesine gider, bir çatışmada yaralanır; cephede gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirilir. Savaştaki çatışmaların durulduğu bir sırada Alman subaylara Türkçe öğretmeye başlar. Yabancı subayların elinde J. Németh’in “Türkische Grammatik”i vardır; bu yapıt Agop’un da ilgisini çeker. Bu sıradaki Sovyet Devriminin (1917) etkisiyle dersler tavsar, azınlık subayların kimisi doğudaki cephenin gevşemesinden yararlanarak savaştan kaçmaktadır. Bu subayların kaçışını önlemek için onların Güney Cephesine gönderilmesi düşünülür; Agop da Güney Cephesinin yolunu tutar. O, üstlerince sevilen disiplinli bir askerdir; bu nedenle ona “mevcutlu gönderme” yöntemi uygulanmaz. Ama yanına verilen erlerin bir kısmı Halep’e ulaştıklarında, onu yalnız bırakarak geri dönerler.

     Bir Osmanlı subayı olarak ülkesinin başındaki belaları gören Agop’un bu işe çok canı sıkılır. Asteğmen Agop’u derinden yaralayan, Mustafa Kemal’in komutasındaki 7. Ordunun karargâhına vardığında, Kafkas cephesinden gelen, madalyalı onurlu bir asker olarak değil de “casus” kuşkusuyla Mustafa Kemal’in karşısına çıkarılması olur. Bu suçlamanın nedeni, Halep’teki tutsak bir İngiliz subayıyla İngilizce konuşmasıdır.

     Mustafa Kemal’in karşısına yanındaki süngülü bir erle çıkarıldığında üstünde bululan “tabancası, ilmühaber” ve bir “kitap” kendisini getiren yüzbaşının elinde durmaktadır. Paşa sorar, “Sen niye kaçmadın?”  Agop, birden sinirlenir. “Kaçmadığıma teessüf ediyorum. Ben bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değil. Kafkas cephesinden kaçmayan, herhalde Şam sokaklarından kaçacak değildir! Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar.”

     Mustafa Kemal, özenli davranır, Agop’un yanındaki ere süngüsünü çıkarmasını söyler. Agop’un üstünden çıkanlar masanın üstüne konur. Agop kitap hakkında Mustafa Kemal’e bilgi verir. Bu kitaptaki kimi bilgileri saatlerce tartışırlar. Agop’un Türkçeye ilişkin açıklamaları ve kitabın Latin harfleriyle yazılmış olması Mustafa Kemal’i etkiler. Çünkü ilk kez Türkçenin Latin harfleriyle yazılışını görmüştür. Kitapta geçen “kaba Türkçe” tanımlamasından da rahatsız olur.

    Savaş bitince Dilâçar Sofya Üniversitesinden çağrı alır ve eşi Meline Hanımla birlikte gider. İstanbul’daki bir Ermeni gazetesine Türkçeyle ilgili ilginç yazılar göndermektedir. Bu yazıların Türkçeye çevrisini okuyan Atatürk, yazarı tanıdığını anımsar. Bu sırada 1. Türk Dili Kurultayı için hazırlıklar yapılmaktadır. Dilâçar da kurultaya çağrılır, bildiri sunar.

     Dilâçar, kurultay bitince İstanbul’a yerleşir. Dolmabahçe Sarayında Atatürk’ün masasındaki dil tartışmalarına katılmakta, bir yandan Türkçenin eski değerlerini araştıran yazılar yazmakta, bir yandan da çeşitli okullarda ders vermektedir. 2. Türk Dili Kurultayındaki bildirisi de ilgiyle karşılanır. Bu bildiri yaşamının yönünü değiştirmiştir. Çünkü bu kurultaydan sonra artık TDK’nin başuzmanıdır.

     Türk Dil Kurumu’ndaki yeni görevine başlamak için Ankara’ya taşınır (1934). Bu tarihten sonra Dilâçar, hep övünçle söylediği gibi Ankaralıdır. Gündüzleri erken saatlerde TDK’deki işinin başındadır, geceleri çoğunca Çankaya Köşkünde Atatürk’ün düzenlediği dil toplantılarına katılmaktadır. Yazları da aynı toplantılarda bulunmak üzere İstanbul’a gider. Bu toplantılarda özellikle yabancı sözcüklerin kökenlerine ilişkin ayrıntılı, belgelere dayalı bilgiler sunmaktadır.

     Dilâçar yalnızca sözcüklerin kökenlerine değil, o yıllarda Atatürk’ün çok ilgisini çeken Güneş Dil Kuramına ilişkin de çok yönlü araştırmalar yapmaktadır. Atatürk ona var olan görevlerinin yanı sıra başka bir iş daha önerir. 1936’da açılan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde “genel dilbilim, dilbilim tarihi” dersleri verecektir.

     1938’de Atatürk’ün ölümü onu çok sarsar. Atatürk’ün verdiği görevleri, dil tutkusunu yaşatmak için işlerine dört elle sarılır. Fakültedeki dersleri sürerken Türk Ansiklopedisinin danışmanlığını da üstlenir. 1950’de DTCF’deki görevi sona erer, yalnızca TDK’ye ve ansiklopediye emek verir. TDK’deki yabancı dille yapılacak bütün yazışmaları üstlenmekte, yabancı dilcilerle iletişim kurmakta, TDK kitaplığının zenginleşmesi için yerli yabancı bütün yayınları izlemekte, bu arada Türkçenin ve lehçelerinin gelişimi üzerine, tüm dilcilerin bakış açısını genişleten bilimsel yazılar yazmaktadır.

Dilâçar’ın ortaya koyduğu görkemli yazılar, yapıtlar Türkçeyle ilgili çalışma yapanlar için sonsuza dek temel kaynak olacaktır. Yalnızca Dil, Diller ve Dilcilik adlı yapıtının bile aradan geçen bunca zamanda hâlâ bütün dilbilimcilerin temel kaynaklarından olduğu unutulmamalıdır. Buraya aktardığımız üç yazısı, Atatürk’ün dil sevgisine ve çalışmalarına tanıklık etmiş bir bilginden, genç kuşaklara önemli bir kalıttır. Özellikle Güneş Dil Kuramı için, belgeye dayanmayan türlü savların yeniden gündeme getirildiği 2000’li yıllarda “Atatürk ve Türkçe” adlı yazısı önemli bir kaynaktır.

     Dilâçar’ın düşünceleri, yapıtları, dil ve yurtseverliği, Türkçeye ve devrime verdiği emek, bugün de hepimize örnek olmaktadır.
           Onu saygıyla anıyor, Türkçeye verdiği emeğin ve yapıtlarının gelecek kuşaklar için de yol gösterici olacağına inanıyoruz.


 

[1] Dilâçar’ın yaşamöyküsü, büyük ölçüde, değerli Dilci Kaya Türkay’ın hazırladığı, Türk Dil Kurumu’nun Türk Diline Emek Verenler Dizisi içinde, 1982’de yayımlanan A. DİLÂÇAR adlı yapıttan aktarılmıştır.

 

KİTAPLARI

DİLÂÇAR, A.; Les bases Bio-Psychologiques de la Theorie Güneş Dil, İstanbul 1936, 16 sayfa.

DİLÂÇAR, A.; Devlet Dili Olarak Türkçe, TDK Yayını,  1962, 24 sayfa.

DİLÂÇAR, A.;Thomsen, TDK Yayınları, 1963, 40 sayfa.

DİLÂÇAR, A.; Türk Diline Genel Bir Bakış, TDK Yayını, 1964, IX+270 sayfa.

DİLÂÇAR, A.; Türkiye’de Dil Özleşmesi, TDK Yayınları, 1965, 37 sayfa.

DİLÂÇAR, A.; Dil, Diller ve Dilcilik, TDK Yayını, 1968,   XII+349 sayfa.

DİLÂÇAR, A.; Kutadgu Bilig İncelemesi, 900. Yıldönümü Dolayısiyle, 1972, 203 sayfa.

DİLÂÇAR, A.; Anadili İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Başlıca Uygulamalar, TDK Yayınları, 1978, 53 sayfa.

 

YAZILARINDAN ÖRNEKLER

Enver GÖKÇE 19 Kasım 1981 tarihinde Ankara'da yaşama veda et

2005-12-03 · Kategori: Otobiyografi

ENVER GÖKÇE


Sevgili Enver GÖKÇE'nin anısına saygıyla...
 
 

Enver Gokce

TÜRKİYEM

Senin emekçin olaydım

şen olası türküsü

dost kokusu, dost selamı Türkiye

                             Ankara / 1945
 
 

YAŞAMI

 

YAPITLARI

Dost Dost İlle Kavga (1973)
Panzerler Üstümüze Kalkarlar (1977)
Eğin Türküleri (1982, DTCF bitirme tezi, ölümünden sonra)
Enver GÖKÇE Yaşamı ve Bütün Şiirleri (1981,ölümünden sonra)

ŞİİRLERİ

39 Harbi
1909 - 1946

Ağıt
Ah Len Ah

And Olsun Şart Olsun

Başlangıç

Bir Alıp Satıcı Gönül
Bir İhtiyar
Bir Kalleş Düzenci Geceden
Bir Milli Kurtuluş Türküsü
Bizim Caddelerimizde de
Böğürtlen Köklerinden ve Yarpuzlardan
Bu Balaban'ın Dünyadan Göçtüğüdür
Cevahir Yürekliler
Dayan Ha Yıkılma

Dost

Dönerdi Türbinler Döner
Fakültenin Önü
Gelmeyen Bahar
Gök Mustafa
Görüş Günü
Göze Göz Dişe Diş
Gözüm Başım Üstüne
Hastir Lan!
İbrahim
İlk Adım

Kardeşlik Acıları
Karlı Kabalaklı Dağ

Keban Dedikleri

Kısrağa Aştı

Kimi Göbek Toplar Kimi Madımak

Kirtim Kirt

Köylülerime

Külli Topraksız ve Horlanmış

Memleketimin Şarkıları

Meri Kekliğim
Mürettip Hasan
Ne Fayda!
Onlar Yoksul Eti Yerler
Oy Beni

Panzerler Üstümüze Kalkar

Rotatifler Grayderler Dozerler

Sağda Gider
Turan Emeksiz
Uy Kirpi Kız Kirpi
Uyan Alim
Vatandaş
Ve de "Gavur İçinde Yesirdiler"
Yarım Şiirler

Yıldız Boklarıdır Üşüşür
Yusuf ile Balaban Destanı Enver GÖKÇE

1920 yılında doğmuşum. Ankara'ya gelişimiz çok soğuk, hemen hemen kışın yeni başladığı zamana rastlar. O zaman dokuz yaşındaydım. Yağmurlu bir günde köyden ayrıldık. Arapkir'e ordan da Hekimhan, Kangal yoluyla Sivas'a kadar kara yoluyla ve kış vaktinde yolculuğumuzu sürdürdük.

Ulaşım yolları iyi değildi. Hatta o koşullarla zor ilerliyorduk. Ve hayvanlarla geliyorduk. Hanlarda yata yata. O zaman uzun bir yolculuktan sonra, on bir günde Ankara'ya gelebildik.

Ankara yeni kurulabilen on beş bin nüfuslu küçük bir kasaba görünümündeydi. Şehir bugünkü Ulus veUlus'taki heykel çevresinde ve Samanpazarı denen yer etrafında, Ankara Kalesi'nin çevresinde toplanıyordu.Bundan böyle burada yaşayacaktık.

Derken 929 yılında o zamanlar, Ankara'da Hüseyin Avni isminde bir zatın yönettiği hususi bir ilkokul vardı.Oraya paralı girip okunuyordu. Okullar yeni başlamıştı. Ben gecikmiştim zaten. Bu okula kayıt oldum. İlk okulu burada okudum ve bitirdim. 935 ve 936 yıllarında Cebeci ortaokuluna devam ettim. Lise tahsilime gene Ankara'nın Gazi Lisesi denen ünlü okulda devam etmiştim. 939 yılında öğrenimimi tamamladım.

Bu yıllarda yeni yeni okuyor, tadalıyor, gelişiyor ve kendimi yetiştiriyordum. Ta ilkokuldayken bu sevgi içimize atılmıştı. Celalettin Tevfik Bey adlı bir öğretmenimiz vardı. Bu öğretmen bana kendi derslerinde eski şairlerden (N. Kemal ve başka şairlerden) ünlü şiirler okur ve okuturdu. Bana şiirin güzelliklerini anlatırdı.Bu öğretmene karşı, bana okuma sevgisi aşıladığı için, saygım büyük olmuştur. Yine Gazi lisesinde edebiyat derslerine Fevziye Abdullah ve İsak Refet gelirlerdi. İsak Refet edebiyat hocamız oldu. Bu hocalar beni yönlendirdiler edebiyata. Ben de mümkün mertebe faydalandım. Bu hazırlıklarla Üniversite yaşamına başlamış oldum. Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde Türkoloji adlı bir bölüm vardı. Burayı seçtim.

İşte Üniversiteye devam etmem sırasında, daha doğrusu devrimci fikirlere olan yakınlığım dolayısıyla, fakültenin ilk yıllarında itibaren, bazı derneklere ve yatınlara yöneldim. Bunlarla bağlantı kurdum.

Ülkü dergisi adlı ünlü Halkevi dergisinde çalışmaya başladım. Görevim düzeltmenlik ve dergi çıkarma tekniği üzerineydi. O zaman dergiye Ahmet Kutsi Tecer ve Bedrettin Tuncel yön veriyorlardı. İdare kısmında Ahmet Serdaroğlu adlı sevdiğim bir insan çalışırdı.

Dergiye, Nurullah Ataç, Ahmed Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer zaman zaman uğrarlar ve konuşurlardı.

Ben bu arada, gene Ankara'da çıkan bir dergide, bir şiir yayınlamıştım. Bu şiir Ahmet Kutsi Tecer tarafından görülerek beğenilmemiş, (bu şiir, "Köylülerime" adlı ve "Dost Dost İlle Kavga" adlı kitabımda yayınlanan şiirdir.) bana Ahmet Kutsi Tecer tarafından şiirin çok kötü olduğu söylendi. Benim şiiri bırakarak düzyazı yazmam istendi. Ben de o zaman, Ahmet Kutsi Tecer'e "ben daha kötüsünü de yazarım" diye güya esprili olarak cevap vermiştim.

Ülkü'de birkaç yeni arkadaş tanıdım. Bunlardan bir tanesi Sefer Aytekin'di. O zamanlar çok devrimci bir rol oynayan Sefer Aytekin hayatımda unutamadığım insanlar arasındaydı.

O zamanlar Ankara'da bulunan Arif Damar (Arif Barikat) ve bugün de edebiyatımızın bilinen kişilerinden Mehmet Kemal de benim ilk edebiyat arkadaşlarımdır. Mehmet Kemal'le aynı mahallede otururduk. Benim ilk arkadaşlarımdan birisidir. Yine Ceyhun Atuf Kansu'da daha ilkokul çağında, belki de ilk tanıdığım en eski arkadaşlarımdan birisidir. Kendisiyle Hususi bizim mektepte beraber okumuştuk. Bu arkadaşlardan sonra şair Niyazi Akıncıoğlu'nu tanıdım. Bunlar "On Beşinci Yıl" isimli kahvenin devamlı sakinlerindendi.

Belirli hocalar dışındaki hocalarla ilişkimiz her şeyden önce bir talebe hoca münasebetinin dışına çıkmazdı. Yani siyasi bakımdan yahut diğer yönlerden herhangi bir fikir alış verişinde bulunmak olmazdı. Yalnız devrimci hocalarımızdan, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve karısı Mediha Berkes'le aramız gayet iyiydi.

O sıralarda gene dergi ve gazete çıkarırken bir çok matbacı, mürettip işçi arkadaş tanıdım. Bunlardan bir tanesini hiç unutamam. Bu Hasan isimli işçidir. Ve sonra adına "Mürettip Hasan" isimli şiiri yazdım. Çok iyi, Anadolu Halkından bir gençti Hasan. Hasan'la daha sonra 951 büyük tevkifatta da karşılaştık. Onu da tutup getirmişlerdi. Zavallı Hasan beş seneye mahkum olmuştu ve veremdi de. Sonunda çok yaşamadı zaten.

O zamanlar gençtik, sıhhatliydik tabii. Her işi benimseyerek yapıyorduk. Bu yüzden bizim derginin çıkışında mesela Ant dergisinin çıkışında, ortaya getirilişinde büyük yararların olduğu doğrudur. Ve bu işleri hiç bir şey beklemeden, kendiliğinden ve tabii olarak yapıyorduk.

Sanatçılık ilişkilerimiz gelişmeye başladı.

Ben gençliğimde de kesin olarak içki taraftarı değildim. Bu yüzden o zamanki ünlü Ankara meyhanelerinden hiç birine gitmedim, gitmezdim. Ve arkadaşlarımı da bu yerlere gitmekten men ettim.

Yine bu devrede ünlü halk ozanları, Aşık Ali İzzet, Aşık Veysel, Habib Karaaslan gibi temiz şairlerin hepsiyle teker teker tanıştım, ilgilendim. Onların gerçekten temiz bir halk yüzleri vardı. Ve bu taraflarıyla az çok ilgilendim ve temaslar kurdum.

O gün iki şey vardı ortada benim için. Bir yanda Garip hasta sanat anlayışı diğer yanda dinamik halk edebiyatının yüzü. Bunlar karşı karşıya getirilince ben elbetteki kendi sınıfımdan gelme halk ozanlarından taraftım. Bu yüzdendir ki o devrede bu şairlerin yanında olmam. Nitekim halk ozanları bu işte gerçek yerlerini göstermişler ve her zaman doğrunun ve güzelin yanında olmuşlardır.

Biz tavrımızı belirlemiştik.

945 yılında yani Garipçilerin edebiyatımıza egemen oldukları bir çağda dergi yayınlamaya ihtiyaç duymuştuk. Bu devre henüz toplumcu akımı güçlendirmeye çalıştığımız bir devreye rastlar. Orhan Veli ve arkadaşları o zaman devrimci şiirleri yoksayan ve yozlaştıran bir çalışma içindeydi. Ve bu sebeple biz Ant çevresine, küçük bir topluluk da olsak, devrimci sanat sorumluluğunu üstlenmiştik. Daha evvelden Yeni Edebiyat dergisi tarafından yürütülen akımın mümessili olarak karınca kaderince çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Bu anti-faşist ve devrimci bir gençlik ve onun devrimci sanatı etrafında yeni bir akımın mümessili toplumcu sanatı ortaya çıkarmayı amaçlayan gençlerdik denebilir.

Bizim varlığımız aslında önemsizdi, küçüktü, ama doğruydu. Biz bu doğrudan dolayı bir aradaydık.

Bu sırada Nurullah Ataç ve arkadaşları bizim bu tutumumuzdan habersiz gibi görünüyorlardı. Bizim adımızı yoksaymak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Rahmetli Nurullah Ataç yalnız kendi dar çevresinde ve Orhan Veli etrafında yaygara koparıyordu.

Bu devredeki edebiyat çalışmalarımızın yararlı olduğu kanısındayım. Buna rağmen onların bu tavrı yüzünden bir çok yetenekli genç körelip gitti. Hatta denebilir ki Nurullah Ataç ve arkadaşları bu devrede bizim bu sınıfsal karşı koymamıza, güçlenmemize, bilemeden yardım etmişlerdir.

O günkü tavrımızın sadeliği ortadadır.

948 yılında, o zaman anti-faşist bir dernek kurmuştuk. Türkiye Gençler Derneği davası denildi bu davaya. Bu derneğin yüz elli kadar üyesi olmuştur. Ve harp sonrası devresinin bir parçasıdır.

Dernek her türlü anti-faşist ve demokratik fikirli genci bir araya getiriyordu.

Derneğin Ankara Denizciler caddesinde bir ahşap evde merkezi vardı. Faaliyetleri arasında halka her türlü yardım vardı. Örneğin, halkın hasatına bilfiil iştirak etmek, katılmak gibi faaliyetler bunların arasındaydı.

Hatırladığıma göre, o zaman dernek, içlerinde ben de olmak üzere, sekiz on üyesi bir İstanbul Ankara arasında yürüyüş tertip etmişti. Bu Ankara İstanbul yolculuğu beş altı gün sürdü ve tamamlandı.

Derneğin bir çok yapıcı işe yönelmesi, Ankara çevresinde bulunan ırkçı Turancıları rahatsız etmeye başladı. Dernek fakülte ve Ankara çevresinde yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu nedenle ırkçı Turancılar derneğin gidişine karşı bir takım eylemlere giriştiler. Gösteri yapmaya başladılar. Derneğin yıkılması etrafında tehditler çoğaldı.

Biz o zaman safça, yirmi otuz kişi, bir odacık yerde toplandık ve elimizde sopalarla gelenleri bekledik.

Turancılığın etkinliği çoktu o zamanlar.

Turancılar saldırdı. Dernek yıkıldı bir kaç saat içinde. Kitaplar yırtıldı. Sokaklara atıldı. Dernek üyelerinden yakaladıkları birkaç kişiyi dövdüler. Fakat dernek faaliyetine devam etti. Dernek etrafında bir takım provakasyonlar aldı yürüdü.

Sonucunda dernek üyelerinden iki kız arkadaş biri Melahat Kürşal, diğeri Nural ve ben, Mehmet Kemal Şevki Akşit tevkif edildik. Gerekçe olarak dernek üyelerinin komünizm propagandası yaptıkları ileri sürülüyordu. Bu yüzden tutuklandık. Ankara cezaevine götürülüp tıkıldık.

Üç ay devam eden sorgudan sonra hiç kimseyi mahkum edemediler. Hepimiz beraat ettik. Böylece üç ay boşu boşuna geçti.

Bu devre hapishanede bir kaç tane şiir yazdım. "Görüşmeci" isimli şiir bu devrenin mahsulüdür. Görüşmeye arkadaşlarım kendi ailemden kızkardeşim gelirlerdi. Bu şiiri daha sonra "Görüş Günü" adıyla yayınladım.Gene bu devrenin anısı olarak "Fakültenin Önü" adlı şiir, bu gösterilerden sonra yazılmıştır.Bu şiirde olayları günü gününe yansıtan en iyi bir şiirimdir.

Bu sırada memlekette büyük bir umut başlamıştır. Demokrat parti memleket için büyük bir ümittir. Ve Türk halkı da Demokrat Parti madrabazlarının peşinden gitmektedir.

Benim kişisel durumumsa, fakülteyi bitirmişim, iş arıyorum. O zaman Milli Eğitim Bakanı olan Tahsin Banguoğlu benim üniversiteden hocamdır. İş için müracaat ediyorum. Bana verilen cevap bir sürü bahaneden sonra yine de beklememdir. Nihayet işten ümidimi keserek başka bir ekmek parası kazanmak için yeniden çeşitli işlere girişiyorum.

Bu arada İstanbul'da Yurtlar Müdürlüğünde bir işe talibim. Neticede Yurtlar Müdürlüğünde yönetim memurluğu işini alıyorum.

Yurtlar müdürlüğünde görevime 1950 yılının içinde, ekim ayına doğru başladım. İlk görevim Çarşı Kapı öğrenci yurtlarındaydı. Daha sonra çalışmalarım beğenilmiş olacak ki, bir çok yurtların kuruluşunda görev aldım. Çarşı Kapıdan sonra Yıldız Teknik okulu yurdunda yeni görevime başladım. Bu arada kısa bir müddet için Denizcilik yurduna ve tekrar Kadırga Öğrenci yurduna atandım. Bu devre benim hayatımda çok önemli bir devredir.

Bu devre 951 tevkifatının başladığı devredir. 951 Tevkifatı İstanbul'da Ekim ayında başlatıldı.

Gazetelerde okuduğumuza göre Sevim Tarı isminde bir kadın Paris'e giderken yakalanmış. Bunun üstünden bir süre geçti. Bundan sonra, buna dayalı olarak Tevkifat başlamıştı. Ben de bir kaç öğrenciden sonra Eylül'e doğru tutuklandım. O zaman kadırga öğrenci yurdunda bulunuyordum. Daha önce yurt binasında kaldığım odanın arandığını, didik didik her tarafın araştırıldığını görmüştüm. Bu olayın üzerinden bir hafta geçti ki, tutuklanma günüm geldi.

O zamanlar İstanbul 1. şubesi geçici hapishane olarak kullanılıyordu. Teker teker o günün devrimcileri ve demokrat fikirli gençleri alel acele tutuklanıyordu.

Aşağı yukarı tevkifat için bütün hazırlıklar bitmiş olacak ki, büyük darbe indi. TKP Tevkifatı denilen meşhur 951 Tevkifatı olayı başlamış oldu. Bu tevkifatta alışılmamış bir çok yıldırma yöntemleri uygulandı.

Gene tabutluklar, falakalar ve her türlü insanlık dışı işlemler yapıldı. Ve sonuçta yüz altmış sekiz insan askeri mahkemede yargılandı. Gereği şekilde hepsi de cezalandı. Ben şahsen bu davada hiç bir fayda görmediğim için avukat bile tutmadım. Ayrıca bir çok gene hapishaneden tanıdığım insanlar da savunmalarını kendileri verdiler. Epeyce direndik. Fakat sonuç olarak şunu söyleyeyim, yüz altmış sekiz kişi bu davada hepsi hüküm giydiler. Bunların isimleri ve aldıkları cezalar yayınlanmıştır.

Ben savunmamı kendim yaptım. Hatırladığıma göre o zaman çok iyi bir savunma hazırlamıştım. Yapılan isnatları reddettim. Bazı arkadaşlarımla olan temaslarımın kanuni olduğunu gizli bir örgüt tarafından yönetilmediğimi iddia ettim. Fakat kaale alınmadı.

Ben savunmamın özünde Marksizmi istediğimi beyan etmiştim. Mahkeme bildiğini okudu. Sonuçta yedi seneye mahkum edildim. Ayrıca bu cezanın üçte bir bölümlük kısmı kadar da sürgün cezam vardı. Böylece mahkeme sonuçlandı ve herkesi ceza evlerine dağıttılar.

İlk toplandığınız yer İstanbul 1. Şubeden sonra Harbiye cezaevine, tekrar İstanbul 1.Şubesine ve Yıldız'daki Güvercinlik adı verilen eski bir binada tutuklu kaldık. Böylece iki yıl 1.Şube bir yıl da ...............

İleri cezaevleri statüsüne göre bütün Türkiye Hapishanelerine dağıtılmış olduk. Son parti Adana cezaevine gönderildik. 1.Şubede kaldığım zaman içinde işkence yapıldı. Havasız ve hatta ekmek ve su bile verilmediği günlerde iki yıl birinci şubenin ünlü odalarında gün geçirdik.

Bu arada içerde, bir çok kanunsuz işlemlerin yapıldığı doğrudur. O sırada ruhi deprasyon geçirenlerin ve intihara yeltenenlerin sayısı da oldukça kabarıktır.

Adana'ya kadar parmaklarımızdan ve ellerimizden kelepçeli olarak getirildik. Siyasi koğuşa yerleştirildik. Adana'da Zeki Baştımar, Mihri Belli, Şevki Akşit de bulunuyordu.

Yedi yıl Adana'da tamamlandı. Adana cezaevinden sürgün yerime gönderilmek üzere salıverildim. Sürgünü geçireceğim Çorum'un Sungurlu kasabasına geldim.

Her gün Sungurlunun bir karakolunda İspat-ı vucut ediyorduk, kendimiz gösteriyor ve imza atıyorduk. Kalacak yerimiz yoktu, iş yoktu. Halimiz Allaha kalmıştı. Böylece sürgünümüz devam etti.

Neden sonra ordan başka bir yere, iş bulabileceğim bir yere naklimi yaptırmayı istedim. O zaman Sungurlu mahkemesine başvurarak Ankara'ya naklimi istedim. Böylece sürgünün bir kısmı Ankara'da geçti.

Hapishanede herkes kendine göre bir işle meşgul olurdu. Günlük hapishane hayatının dışında benim işim gene sanat oldu. Şiirle uğraşıyordum. Bu arada benim önemli yapıtlarımdan birisi olan "Yusuf ile Balaban" ı yazmaya başladım. O devrelerde böyle bir şiir çalışması yapacağım belliydi. Bir takım sıkıntılar başlamıştı ve şiirin ilk mısraları dökülmeye başladı. " Ve; zaman akar, zaman geçer, / Zaman zindan içinde. " Dizeleriyle başlayan şiir kafamda şekillenmeye başladı. Ve sonuçta otuz şiirlik bir destan kısa bir müddet içinde zannederim bir ay içinde bitirmiş oldum. Destan böylece tamamlanmış oldu. Ben de rahatlamıştım ama, asıl iş bu parçaların dışarıya çıkarılmasıydı. Neticede o işi de başardım. Destan sağ salim dışarıya çıktı. Fakat daha sonra aynı titizlik destanın saklanmasında gösterilemedi. Ve eser tamamen bugün elimden çıktı. Kayboldu. Bugün destanın elimde kalan parçaları arasında sonradan, Başlangıç, Uy Kirpi Kız Kirpi, Bu Balaban'ın Dünyadan Göçtüğüdür, ve Kirtim Kirt adlı son bölüm kalmıştır.

Destanı birçok arkadaşım okumuştur. Dışarda da okunmuştur. Elden ele geçtiğini de öğrendim hatta. Destanı Ahmed Arif de okumuştur.

Hapishanede günlük çalışmalarım arasında Fransızca da önemli bir yer tutar. Orhan Suda ile o zaman aynı ranzada kalıyorduk. Bana dil bakımında çok yararları dokunmuştur. Orhan Suda ile hergün aynı ranzanın etrafında günümüzü geçirirdik. Ve çalışmalarımız bitince akşamları volta atardık. Böylece günler akıp geçti.

O zamanlar edebiyatla uğraşan Hilmi Akın, Arif Ünal (Ahmed Arif) ve ayrıca saz çalışmalarına devam eden Ruhi Su ve devlet tiyatrosundan şimdi rahmetli olmuş Ulvi Uraz ve Kemal Bekir gibi ünlü sanat adamları bulunuyordu. Şükran Kurdakul da o zamanlar tutulup getirilmişti. Sonuçta o da üç sene sekiz aya hüküm giydiği için cezasını geçirmeye çalıştı aynı hava içinde. Değerli bir gençti.

Süleyman Ege ile İstanbul sokaklarını, Beyazıt'ı karış karış her gün gezer dolaşırdık. Adnan Menderes'e karşı yürütülen miting be gösterileri izlerdik. İşte tam bu sırada yani 28-29 Nisanda Beyazıt'ta bir takım gösteriler yapıldı.Aynı gün de Turan Emeksiz'in öldüğü yahut ta ertesi gün Beyazıt meydanı hınca hınç doluydu. "Turan Emeksiz" adlı şiirim bu devrede yazılmıştır.

Bu gösteriler her gün devam ediyordu.

Bizler de birkaç işçi arkadaşla habire Beyazıt meydanının etrafında dolanıp duruyorduk.

Bir gün evimden alınarak götürüldüm. Olaylardan korkan eski yöneticiler, ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı bir liste yapmış. Bu listede adımız vardı. Tutuklandık. Bizim kendi istediğimiz bir yere ama sıkıyönetim dışında herhangi bir bölgeye gitmemiz teklifi yapıldı. Ben o zaman, kendi memleketim diye, bildiğim ülke diye ve bunca uzun süren hapislik ve sürgünden sonra biraz nefes alırım diye Erzincan'ı seçmiştim. Zaten Ankara, İstanbul ve İzmir dışında bir yer seçmemiz gerekiyordu. Böylece Erzincan'a gitmeye karar verdim. Uzun bir yolculuktan sonra Erzincan'a geldim. Birkaç günüm şurda burda gözaltında tutularak geçti. Yollarda bir değişiklik olmadığı için, köyüme çok zahmetli gelebildim.

O zamanlar köyden birkaç kişi bu işten sevinmez göründülerse de, çoğunlukla kendi halkım tarafından gayet iyi karşılandım. 27 Mayıs devrimi başladı. Köyün radyosundan devrimin yapıldığı okundu. Menderes'in de yakalandığı okundu.

Bundan sonradır ki, şuraya buraya sürülen arkadaşlar da özgürlüklerimize kavuşmuştuk. Böylece ikinci sürgün de bitince hayat kavgasının içinde kaldık.

Eskiden beri tanıdığım Fethi Giray bir günlük gazete çıkarmaya başlayınca ben de iş için müracaat ettim. O zamanlar için küçük bir parayla gazetenin düzeltmenlik görevine başladım.

Bu gazete küçük trajlı bir reklam gazetesiydi. Bir ara İsmail Gençtürk isimli genç bir delikanlı da bize yardımcı olarak yanıma verildi. İsmail Gençtürk herhaliyle bir memleket çocuğu olduğu belliydi. Biz onunla altı ay kadar beraber çalıştık. Nihayet gazete 963 yılına doğru kapandı.

Bu arada bozulan sağlığımın tedavisi için kaplıcalara gittim. Haymana, Kızılcahamam ilçelerindeki kaplıcalardan şifa aradım.

Gazete kapanınca yeniden işşiz kaldık.

Pablo Neruda çevirilerini sürdürüyordum.

Neruda bilindiği gibi dünyanın en büyük şairlerinden birisidir. Şiirle uğraşmam dolayısıyla Neruda'ya eğilimim güngeçtikçe artıyordu. Neruda çarpıcı ve büyük bir ozandır. Dünyayı ve insanları seven birisi. Başından da büyük olaylar geçmiştir. Gizli yaşadığı, sürgünde kaldığı yıllar olmuştur. Büyüklüğü biraz da buradan gelmektedir. Benim ona ilgim de bu bazı yakınlıklarımızdandır.

İstanbul'a gittim. Daha önceleri de gitmiş olmama rağmen, İstanbul'u pek tanımıyordum. Yerleştim. Hatta Menekşe'den bir ev de tuttum. Bir çok çalışmam olacaktı. Çevirileri de hızlandırmıştım.

Ant dergisiyle de bir ara ilişkim oldu.

Bir spor dergisinde de düzeltmen olarak çalışıyordum.

Bu dönemde en önemli iş diyebileceğim çalışmam, Meydan Larus'taki çalışmamdır. Bu işi bana Yaşar Kemal bulmuştu. Yaşar Kemal eski bir dosttu. Çevresi de şimdi genişti. Bu iş beni çok rahatlattı.

Bu iş kısa sürdü.

Sakıncalılığımızdan dolayı dergiyle ilişiğimiz kesildi. Bu kararı o zaman bana derginin önemli bir yönetmeni olan Günay Akarsu isimli arkadaş tebliğ etti.

İstanbul'da çocuk yayınları yapan bir yayınevi vardı. Bu yayınevinin Dünya Masal ve Efsaneleri adlı bir dizisi vardı. Çin, Hint, Eski Mısır gibi dünya uluslarının masal efsane kolleksiyonlarını çevirdim. Yedi sekiz kitap tutuyordu. Basılmak üzere hazırlıklar yapılmıştı. Ekonomik sıkıntılar başgösterince, kendi köyüme yerleşmem gerekiyordu. İstanbul'a veda ederek kendi köyüme yerleştim. Kitapların basılıp basılmadığı konusunda bilgi alamıyorum. Bir kazık daha atılıyor bize.

Her yıl kış aylarında köyümde bulunuyordum. Yazları gezebileceğim zamanlarda dışarı çıkıyordum. Ankara, İstanbul gibi şehirlere geliyordum.

Bu arada şiir üzerindeki çalışmalarım ve çevirilerim devam etti.

Ben sınıf edebiyatı yapıyorum.

Türk halkının hayatın her dönemde aktif olan, güzel olan, büyük olan bu halkın sanatını yapmaya çalışıyorum.

Bence sanat herşeyden önce bu sınıfın yaşam kavgasındaki gücünü kudretini ortaya koymasındadır.

1940 yılına gelinen zamanlarda Türkiye'de çeşitli sanat görüşleri varolmuştur. Bilhassa endüalist sanat biçimine karşı ve toplumcu yanı olan cereyanlar bu devrede etkili olmuştur. Gayet tabi olarak bu toplumcu yanı kuvvetli olan akımın içindeydim. Ve içinde olacağım. Hani eski bir söz vardır: İnsan nasıl yaşarsa öyle düşünür. Bu çok doğrudur. Yani düşüncesini, yani bilincini onun sosyal hayatı, sosyal pratiği belirler. İnsana kendi çevresinde olan ilişkiler gene diyalektik bir bakışla açıklanabilir. Sanat ise daha karmaşık bir olaylar zinciridir. İyi, başarılı bir eseri meydana getirebilmek için önce sosyal bir içerik, sonra da estetik bir kılıf zorunludur.

Sosyal içeriği ve estetik yönü kuvvetli eserler ancak başarılı olur. Ben büyük sanatçılarda bu içeriği ve estetik yanın kuvvetli olduğunu görmüşümdür. Örneğin, Nâzım'da ve Neruda'da bu sosyal ve estetik yönler bir bütün halinde ortaya konmuştur. Güzel ve kuvvetli olmak buradan gelmektedir.

Bir sanatçının doğru, devrimci bir yönde birşeyler verebilmesi için, pratik ve teori arasındaki işbirliği daima gözönünde tutması gerekir. Dünyayı ve olayları ancak diyalektik metodun ışığında kavrayıp yorumlayabiliriz.

Sanatla bilinçle duyarlık arasında tam bir uyum olmalıdır. Ne salt bilinç ne salt duyarlık tek başına yeterli değildir. Bir sanat eserinden, devrimci sanattan söz ettiğimizde, devrimci bir görüş açısında hareket ediyoruz. Yani dünyamızı insanca yaşanacak bir hale getirmek için şiiri ve sanatı sosyo-politik bir mücadelenin tanımlayıcı araçları olarak görüyoruz.

Baştan bakıldığında asıl mesele, insanın görüşlerinde kararlı olmasını meydana getirmiştir. Sadece namuslu olmak da yetmez. Sonuna kadar hem namuslu hem de sapına kadar bilinçli olmak şarttır. Gerçek sanatçı, pazarlıkların, küçük hesapların insanı değildir ve olamazda.

Şimdi benim yapmak istediğim bir iş var. 951 Tevkifatını yazmak. Eğer sağlığım el verirse, ömrüm vefa ederse, 951 Tevkifatının destanını yazacağım. Bunun için kafamda bazı tasarılarım vardır. Eğer bu işi başarabilirsem çok mutlu olurum.

İyi bir sanatçı olmak için önce, kendini halkını sevmesi daha doğrusu bu halkın içinden bu halkın en devrimci sınıfına bağlılık göstermesi içtenlikle bunu yapmak şarttır.

Hayatı tüm yönleriyle seveceksiniz.

İyilik kötülükleriyle, pisliğiyle, fakat seveceksiniz.

Suyunu, dağını, toprağını, çevreyi de kendisi kadar her şeyini seveceksiniz. Bunu sevdiğiniz bir sürede, bunları yapıtlarınıza geçirebildiğiniz ölçüde büyük ve yol gösterici olacaksınız.

Ben, Türk halkının içinden çıkmış, halkımızın özelliklerini yapıtlarımda yansıtmaya çalışan genç sanatçı arkadaşlarımı şimdiden kutlarım.
 

Ankara 1977 - 1980
 

Enver GÖKÇE


 

Enver GÖKÇE 19 Kasım 1981 tarihinde Ankara'da yaşama veda etti.