Uğur Hacıhanefioğlu ile şiirlerini konuştuk

2006-10-26 · Kategori: Ropurtaj

Uğur Hacıhanefioğlu ile şiirlerini konuştuk


'Şiir akılla kavranılır'


Uğur Hacıhanefioğlu bir tıp profesörü. Öğrencilik yıllarında gönül verdiği şiiri hiç bırakmamış. Akademik kariyerini emeklilikle noktaladıktan sonra yıllardır biriktirdiği şiirlerini gün ışığına çıkarmaya başladı. Hanefioğlu ile şiirlerini konuştuk.




Mustafa ÖNEŞ

-İsterseniz, "Kaç yıldan beri şiir yazıyorsunuz?" benzeri sorulara girmeyip, Edip Cansever'in bizi tanıştırdığı 70'li yılların ortalarından başlatalım konuşmamızı. O akşam birkaç şiirinizi okuduğumuzu ansıyorum. Sonradan yollarımız pek seyrek kesişti. 2002'de yeniden bir araya geldiğimizde, ilki emekli olduğunuz yıl yayımlanmış iki kitabınız vardı. Erken sayılabilecek bir yaşta üniversitedeki görevinizden isteğinizle ayrılmanıza, yaşamınızın kalan yıllarında yalnızca şiiri uğraş edinme düşüncesi mi yol açtı?


- Sizinle tanıştığımız 70'li yılların ortalarında, mesleğinde iddialı genç bir tıp profesörüydüm. Bir gün Metin Eloğlu "Doktor musun, şair misin?" diye sorduğunda, hiç düşünmeden ona "Doktorum" demiştim. Bunun üzerine, sevgili dostum benimle aylarca konuşmadı, dargın kaldı. Sözün kısası, tıp bilimi ve şiir bende ayrılmaz bir bütün olarak hep var oldu. Bütün yaşantım, birbirini sırtlayan ya da birbirine aman ve zaman tanımayan bu iki uç noktada geçti diyebilirim. Şiir uğraş olarak çok ciddi çalışmayı ve zihinsel çabayı gerektirir. Yakından tanıdığım, çoğu artık yaşamayan şiir ustalarım yarım işi hiç sevmediler, şiirden başka hiçbir şey düşünmediler. Bense, ancak mesleğimin son kertesine geldiğimde, erken emeklilikle şiire kaçış yapabildim, adeta sığındım.

'ŞİİR USTALARIM'

- 'Şiir ustalarım' dedikleriniz, etkilendiğiniz şairler mi, yoksa, bu sözü usta şairlerin tümü için mi kullanmaktasınız? Birkaç ad verir misiniz?


- 'Şiir ustalarım' derken, şiirlerimi okuyup eleştiren, sofralarında bulunduğum Turgut-Tomris Uyar, Edip Cansever, Metin Eloğlu gibi yakın arkadaşlarımla, şiirlerinden en çok etkilendiğim Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Nâzım Hikmet, İlhan Berk gibi şairlerden söz etmekteyim.


- Temmuz 1999'dan Aralık 2005'e değin 5 kitap yayımladınız. Böldüğümüzde kitap başına 15.5 ay düşüyor. Bu ürün bolluğunun nedeni, yıllar boyu yazdıklarınızı yayımlamayıp biriktirmeniz mi?


- İlk kitabım, o güne kadar yazdığım, yayımlanmamış şiirlerden yapılmış bir seçmedir. Diğer dört kitabımdaki şiirlerse son beş yılda yazdıklarımı kapsıyor. Ürün bolluğundan söz ediyorsunuz; oysa bu konuda kendimi oldukça disiplinsiz ve tembel bulmaktayım.


- Beş Kala (1999), Akşam Şiirleri (2001), Son Akşam Şiirleri (2003) adlarıyla çıkan ilk üç şiir kitabınızla, gittikçe ağırlaşan bir hastalığın evrelerine tanı koyar gibisiniz. Bunun, mesleğinizden gelen bir alışkanlık olduğu söylenebilir mi?


- Tıp bilimi her şeyden önce insan varlığının doğayla bütünlüğü, onun ayrılmaz bir parçası olduğu bilincini verir. Şiir de öyle değil mi? Şiir, insanın en dramatik, belki de en vazgeçilmez yanıdır. Burada, insanın kendisiyle, toplum ve doğayla hesaplaşması söz konusudur. Ölümlü oluşumuz acıdır, ama gerçektir de. Hastalıklarla, ölümle hep iç içe yaşadım. Bu, kendi yaşamıma da doktor gözüyle daha yansız bakma ve eleştirilere açık olma gibi özellikler kazandırmış olabilir.


- Şiirinizde, pek seyrek, ama belirgin etkiler görülüyor. Örnekse, Zaman Kuşları (2005) adlı kitabınızda, "Geceyi Dinle Telli Kavaktan" bölümünün 13. şiiri, Edip Cansever'den alınıp özellikle oraya yerleştirilmiş gibi, "sahi, bir filorya niçin bekler ormanı?" dizesiyle son buluyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?


- Bu dizenin Edip'teki imgesel yapıyı ne kadar andırdığını bilmiyorum. Ancak her şairin hem alacaklı hem de borçlu olduğu gerçeği göz önüne alındığında bu tür etkilenmeler doğal karşılanabilir. Bu dizeyle sevgili Cansever'i bir kez daha anımsattığınız için teşekkürler.


- Zaman, sizde önemli bir sorunsal. Beş Kala'yla kalan sürenin kısıtlılığını, Akşam'la yaşamın bitime yakın sayılan en umarsız dönemini simgelediğinizi sanıyorum. Bu yüzden, üçüncü kitabınız Son Akşam Şiirleri 'İsa'nın son yemeği'ni çağrıştırmış, karamsar şiirler okumaya hazırlanmıştım. Ama içeriğinin beklentimle uyuşmadığını gördüm. Kitap adlarınızın bende zamanla yarışan koşu atları izlenimi uyandırdığını da ekleyip, soruma geçiyorum: Size göre şiir kitaplarında başlığın işlevi nedir? İçeriğinden bağımsız mı olmalıdır?


- Akşam, şiir geleneğimizde, ana konulardan biridir. İnsanımız hüzün taşır; bunu yaşamına hep yansıtmıştır. Akşam, son akşam ve İsa'nın son akşam yemeği... Güzel bir çağrışım. Bence, şiir yaşamın ta kendisidir. Aşk, yalnızlık, yoksulluk, acı, ölüm, onu besleyen kaynaklardır.


Kitap başlıklarına gelince, herhangi bir kural yoktur ama, sanırım şiirlerin içeriğiyle ilgili olmaları daha uygundur.

ARAYI KAPATMAK...

- Art arda kitap çıkarmanız, gerilerde kalmış bir koşucunun arayı kapatmak amacıyla yaptığı ataklara benzetilebilir. Pazar Postası'nda yayımladığınız yıllardan beri şiiri temel uğraş edinseydiniz, kuşkusuz, bugünkü yeriniz yarışın ön sıraları olacaktı. 7 yıl gibi kısa süreye sığdırılmış kitaplarınızda ilkinden beşincisine değin yaptığınız aşama bunu gösteriyor. Bir yanda genç şair coşkusu, öbür yanda geç kalmış birinin telaşı içindesiniz. Çelişiyor görünse de, bu iki etkenin yazma hızınızı olumlu yönde etkilediğini sanıyoruz. Ne dersiniz?


- 'Genç şair coşkusu' sözünü iltifat olarak kabul ediyorum. Gençlik belki çok güzel şeydi; gerilerde kaldı. Bana göre şiirin coşkuyla hatta duygusallıkla ilgisi yok. Şiir akılla kavranılır. Düşlerle, imgelerle beslense bile, yaşamı anlamlı kılan bir dünya görüşünün güdümünde, derin bir duyarlığı ve sezgiyi gerektirir.


Benim şiir yazma hızım üzerine olan görüşleriniz daha da ilginç. Dünya fırıl fırıl dönmekte. Aylar, yıllar akıl almaz hızla geçerken güncelin dışına düşme korkusu içindeyim. Sayısız makale, dergi ve yeni çıkan kitabın peşinde koşmaktan soluk soluğa kalıyorum. Bunların hızına yetişebilmek için 'Keşke genç olsaydım' diye hayıflandığım bile oluyor.


- Son olarak, sizi genç şaire benzetmemin birkaç nedenini daha sıralayacağım. Çünkü yukarıdaki sözleriniz karşılık verme hakkını doğuruyor.


Şiiriniz oldukça çalkantılı. Ne zaman durulacağı da bilinmez. Çünkü sürekli arayış içinde olduğunuzdan, ölçüyü çok geniş tutuyorsunuz. Sayıları gittikçe azalsa da, hâlâ ustalıkla acemiliği bir arada barındıran örneklere rastlanabiliyor. Yer yer, terazi kefelerinin denge durumuna gelmeden önceki iniş çıkışlarına benzer devinimler gözlenmekte. Kısacası, şiirleriniz ustalıkla acemiliğin kıyasıya çatıştığı bir savaş alanı durumunda. Gene de, sonunda kimin kazanacağını kestirebilmektesiniz.


- Şiirin bence naif, tatlı, küçük acemilikler taşıması önemli bir kusur sayılmaz. Hatta onu daha çekici ve sevimli bile kılar. Bu bakımdan şiirde büyük bir kuyumcu işçiliğine gerek yoktur. Bu benim kişisel düşüncem; katılmayabilirsiniz.


- Ayda en az 3-4 şiir yazdığınızı biliyorum. En yakın zamanda yeni kitaplarınızla buluşmak umuduyla. Esenlikler dilerim.


Zaman Kuşları/ Uğur Hacıhanefioğlu/ Cep Kitapları/ 80 s.

'Haklarımızı içselleştiremedik'

2006-09-25 · Kategori: Ropurtaj

'Haklarımızı içselleştiremedik'

AV. ŞENAL SARIHAN

Ülkemiz kadını, Cumhuriyet, devrimlerle başlayan, günümüze uzanan kazanımlarını, iki önemli alanla birleştirmeyi başaramadı. Bunlardan ilki, kadınların sahip oldukları hakları, ödünç alınmış bir süs eşyası gibi taşımalarıdır. Bu hakları, içselleştirmek ve yaşama yansıtmakta kadınlar olarak henüz becerikli değiliz. Daha önemlisi, yasaları çıkarma yetkisi taşıyanların, başka deyişle yasa koyucunun da bu hakları içselleştirmediği gerçeğidir. Örneğin; kadını şiddete karşı koruma yasasına imza koymuş olan kimi yetkililerin dahi eşlerini dövdükleri savları basında yer almaktadır.

Töre cinayetleri, hâlâ bir kesim için onaylanabilir öldürümler olarak ifade edilmekte, kadınlar, siyasi parti vitrinlerinin 'cici bibloları' olarak kabul edilmekte, onların güçlerini göstermelerine olanak verilmemektedir.

'Özgürlük' anlayışında yanılgı

Diğer önemli sorun, kadın hakları mücadelesinin ulusal istemlerle birleştirilememiş ve emperyalizmi hedef almamış olmasıdır. Dünyamız, bugün ezenlerin ve ezilenlerin yaşadığı bir 'savaş alanı' dır. Ezenler, şekere bulanmış silahlarla, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadın hareketinin kafasını önemli ölçüde karıştırmayı başarmış durumdalar. Bugün kadın hareketi, bir grup aydında da izlendiği gibi, 'vatanseverliği', 'milliyetcilik-ırkçılık' gibi kavramaya yönelmiş, hatta bu konuları tartışmaktan kaçınır hale gelmiştir. Küreselleşmenin, giderek, ulus devletlerin yok edilmesi ve vatansızlaştırmaya yöneldiği gerçeği, geniş bir kadın grubu için yok sayılmaktadır. Filistinli ozan Mahmud Derviş sürgünde yazdığı bir şiirinde şöyle diyor:

''Annem, babam, kardeşim, ailem,

Dinleyin beni;

Belki hayattasınız, belki öldünüz,

Belki benim gibisiniz.

Belki de adresiniz bile yok,

Vatanı olmayan, adresi olmayan

Bir adamın değeri nedir?''

Bugün kadın hareketinin bu soruyu kendisine de sormasının gerekli olduğu inancındayım. Vatanı olmayan kadınların değeri nedir?

Ne yazık ki bugün kadın hareketi içinde diğer bir yanılgı da ''özgürlük'' anlayışındadır.

Özgürlük kavramı, pek çok kadın arkadaşımızın bilincinde önemli ölçüde karışmıştır. Örneğin, esaretin simgesi olan türban, bir kadın hakkı sorunu gibi değerlendirilmekte ve savunulmaktadır. Bu konuda kadınlar arasında ciddi bir ayrılma vardır.

Türban kadını köleleştirmektir

Türban istemi kadın özgürlüğünü değil, kadının tüm kazanımlarını yok etmek ve kadını yeniden köleleştirmek isteyen, kökdendinci siyasal anlayışın programıdır ve bu programın uygulanmasına kadınlarımız alet edilmektedir.

Bu siyasal sistemin arkasında ise emperyalist güçler bulunmaktadır. Emperyalizm, dün olduğu gibi bugün de üçüncü dünyada irticayı desteklemeye ve beslemeye devam ediyor. Bu nedenle, türbanın desteklenmesi, irticanın ve gerici iktidarların da desteklenmesidir. Ülkemizde kadın hareketinin yolu, aydınlanmanın yoludur ve bu yoldaki ilk eylem, kazanımların korunmasıdır.

Oysa kadın hareketimiz, son on yılda, kendi sorunlarını hızla çözerken ve bu konuda deneyimler kazanırken, politik sorunların ve diğer toplumsal sorunların dışında kalmıştır. Kadınların yasal istemleri noktasında sayısız eylem düzenleyen kadın hareketi, bu süreç içinde, 15 Şubat 1997 tarihinde, Ankara'da 35.000 kadının katıldığı ve ardından iktidar değişikliğine yol açan 'Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü' niteliğinde, politik sorunlar ile kadın sorunlarını özdeşleştirmiş güçlü bir eyleme imza koyamamıştır.

Bugün kadın hareketi

Kendi ulusunun bağımsızlık sorununa uzak duran bir kadın hareketinin, mazlum ülkelerin acıları ile de ilgilenmesi olanaksızdır. Bugün kadın hareketi, komşularımız, Irak, Lübnan ve Filistin'de yaşananlar karşısında kitlesel bir direniş gösterememektedir. Tekil ve yalnızlaştırılmış tepkilerin ise yeterli etkiyi sağlamayacağı açıktır.

Ülke sorunlarından, politik kökenden koparılmış bir kadın kazanımının kalıcılığı ve gerçekliği de mümkün olamayacaktır. Bugün tüm kazanımların, adeta bir vitrin malzemesi haline gelmiş olmasının nedeni de kanımca budur. Kadının dolgu maddesi olmaktan uzaklaşması, ancak, karar mekanizmalarında ve bu mekanizmaları etkileyecek politik birikim ve nitelikle olanaklıdır.

Kadın hareketinin diğer bir zayıf halkası da genç damardan yoksun olmasıdır.

Ülkemiz için yaygın bir problem olarak karşımızda duran gençliğin ulusal bilinç ve sorunlar konusundaki adamsendeci tutumu, ne yazık ki kadın hareketi için de ciddi bir sorundur. Bugün kadın örgütlerinin birkaçı dışında genç kadınlara rastlamak neredeye olanaksızdır.

Kadın örgütleri, çoğunlukla, özellikle 68 kuşağının ellili yaş üzerindeki kadınlarından oluşmaktadır.

Bu sonuçta da emperyalizmin gençliğimize pompaladığı yoz-kozmopolit kültürün ve bireyciliğin olumsuz etkisi vardır.

İçinde bulunduğumuz olumsuzluklar, umutsuzluğa kaynaklık etmemelidir. Ülkemizde kadın hareketi, bu olumsuzlukları aşabilecek tarihsel bir birikime sahiptir. Bu birikimi yeniden önümüze koymak ve güçlerimizi ülkemiz için birleştirmek gibi bir sorumluluğun sahibiyiz.

YARIN: PINAR SELEK

Güçlenen kadın ve savaş

 

Cumhuriyet 25.09.2006

Türkİye'de yasal DÜZENDE kadINLARIN KAZANIMLARI

Geride bıraktığımız on yıllık süre, Türk hukuk sisteminde kadın hakları yönünden önemli kazanımların yaşandığı bir süreç oldu.

Öncelikle kadınların kendileri için yükseltecekleri mücadele ile başarılacağının bilinci içinde hem bireysel olarak aktif kadın mücadelesi içinde yer aldılar, hem de örgütlü yapılanmaları geliştirerek ve bu örgütler arasında dayanışmayı sağlayarak istemlerini görünür ve duyulur kıldılar.

Başta barolar olmak üzere meslek örgütleri ve sendikalarda görev almış olan kadınlar, içinde bulundukları kuruluşları da kadın sorunlarına duyarlı kılmaya ve kadın sorunlarının çözülmesi için eylemliliğe yönlendirdiler.

Uluslararası planda kadın hareketinin kazanımları, Türkiye'de yaşayan kadınların pratiğiyle birleşerek özellikle yasal planda yeni kazanımların yaratılmasına öncülük etti.

Ailenin Korunması Yasası ilk önemli kazanım oldu

Bu alanda, kadınların en önemli kazanımı, 14 Ocak 1998 tarihinde kabul edilen 4320 sayılı 'Ailenin Korunmasına Dair Yasa' oldu. Bu yasa esas olarak kadının şiddete karşı korunmasını amaçlıyordu. Parlamentonun ailenin korunmasını, kadının korunmasından üstün tutan değer yargıları nedeniyle yasa; ''kadının şiddetten korunması' adıyla yürürlüğe giremedi.İçerik olarak aile içinde özellikle kadının, ''kocanın şiddetinden korunmasını'' düzenleyen yaptırımlar içerdi.

Medeni Yasa, kadını evlilik ilişkilerinde eşit duruma taşıdı

Kadınların yasal plandaki ikinci önemli kazanımı, 22.11.2001 günü kabul edilmiş olan 4721 sayılı yeni Türk Medeni Yasası'nın kabulü ile gerçekleştirildi. Medeni Yasa, kadınların özellikle evlilik içi ilişkilerde koca ile eşitliğini sağlayan ve kadının ev içi emeğini değerli kılan düzenlemeleri sağladı. Eski Medeni Yasa'da, 'Ailenin reisi kocadır' biçiminde olan düzenleme tümüyle yürürlükten kalktı. Evlilik yaşı yükseltildi. Kadınların çocuklar üzerindeki hakları kocayla eşit bir hale geldi. Aile konutu olarak seçilmiş olan meskende kadının oturma hakkı güvenceye alındı.

Boşanma halinde, evlilik birliği içinde edinilen malların eşit bir biçimde paylaşımı güvenceye alınmış oldu. Ayrıca seçimlik rejimler geldi. Çocukların velayet hakkı konusunda eşler ortak yetkilere sahip oldular. Ancak bu olumluluklara karşın kimi düzenlemelerde, Türkiye koşullarında kadın için pozitif ayrımcılığın dikkate alınması gereği göz ardı edilmiş oldu.

Anayasa değişikliği ile kısmi güvenceler sağlandı

Kadın hareketi için diğer önemli kazanım ana yasanın 10. ve 41. maddelerinde yapılan değişikliklerle sağlandı. Öncelikle 3.10.2001 tarihinde yapılan bir değişiklikle anayasanın ''Ailenin Korunması'' başlıklı 41. maddesinin 1. fıkrasına; 3.10.2001 tarihinde 'Aile Türk toplumunun temelidir' cümlesinden sonra gelecek şekilde ve 'Eşler arasında eşitliğe dayanır' hükmü eklenerek kadın erkek eşitliği anayasal planda da güvence altına alınmış oldu.

Anayasanın, 'kanun önünde eşitlik' başlıklı 10. maddesine ise, Nisan 2004'te; 'kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir, devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür' cümlesi eklendi.

Oysa kadınlar, 10. maddede, pozitif ayırımcılığı ifade eden açık bir düzenlemenin yer almasını istiyorlardı. Böylece kadınların ısrarla savundukları 'olanak eşitliği ve eşitliğin sağlanması için gerekli önlemlerin ayırımcılık teşkil etmeyeceği' ilkesinin anayasada güvenceye alınması istemi reddedilmiş oldu. Oysa kadınlar anayasanın 10. maddesine eklenmesi gereken fıkranın:

'Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir, devlet toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için, geçici özel tedbirler dahil gerekli tüm önlemleri alır' biçiminde düzenlenmesini amaçlıyorlardı.

TCY değişikliği koruyucu düzenlemeler getirdi

Kadın hareketi, Türkiye'de yaşanan şiddete adeta kaynaklık eden ve şiddet uygulayıcılarını koruyan Türk Ceza Yasası'nın kimi maddelerinin değiştirilmesi konusunda yoğun bir mücadele sürdürdü.

Değişen 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, kadının vücut bütünlüğüne yönelik tecavüz ve taciz gibi cinsel şiddet içeren suçları, birey olarak kadına yöneltilmiş eylemler olarak değerlendirmiyor, bu tür suçlardan öncelikle toplumun, genel ahlak ve adabın rencide olduğunu kabul ediyor idi. Kadın hareketi, bu kabulün, kadını mal sayan anlayışın bir parçası olduğunu, cinsel şiddet suçlarının mağdurlarının, doğrudan ve birinci sırada kadınlar olduğunu belirterek bu suçların 'topluma yönelik suçlar değil, bireylere yönelik suçlar' başlığı altına alınmasını önerdiler. Bu istemleri kabul edildi.

Bu kabul, Türk Ceza Yasası'na evlilik içi tecavüz ve işyerinde cinsel taciz eylemlerinin de ceza yaptırımına bağlanmasına olanak sağladı.

Namus cinayetleri engellenemedi

Yasa koyucu, namus cinayetlerini bir bütün olarak cezalandırmak yerine 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu'nun 82. maddesinde 'töre saiki ile' işlenen cinayetleri nitelikli adam öldürme fiili sayarak, kısmi bir kabule yöneldi.

'Töre cinayeti' , 'namus cinayeti' kavramını karşılamakta yeterli değildi. Şeref, namusun korunması, geniş alanlarda ve tümüyle bireysel kararlarla işlenen cinayetlere gerekçe yapılıyor ve bu gerekçelerle işlenen cinayetler, ceza indiriminden yararlanıyordu... Bu nedenle, yeni düzenleme sorunu, kökten çözmekten uzaktı.

Bütün bu olumsuzluklarına karşın, Türk Ceza Yasası'nın kadın için önemli kazanımlar getirdiği açıktır. Şunu da belirtmek gerekir ki, kadın hareketi, Türk Ceza Yasası'nda 30 ayrı değişiklik önermiş ve bunun büyük bir çoğunluğu yeni yasada kabul görmüştür. Bu durum, kadının insan hakları yönünden çok önemli bir gelişmedir.

Cumhuriyet 25.09.2006

Devletin savaş politikasına karşın

İsrail'de kadın barışçı olmak

GÖNÜL DİNÇER

Sıkça söylendiği gibi kadınlar ''kadın'' oldukları için otomatikman barışsever değiller. Onları anne ve eş rollerine, ikincil bir cins olmak durumuna razı eden erkek egemen sistem, kendi militarist değerlerini, sorunlara şiddet ve savaşla çözümden başka yol olmadığı anlayışını topluma benimsetirken kadın-erkek ayrımı yapmıyor. ''Kadın'' olarak doğulmadığı gibi, barışçı olarak da doğulmuyor; erkek egemen sistem kadınların hem ''kadın'' hem de militarist olması için de elinden geleni yapıyor. Her yolla: Eğitim, kültür, medya, siyasi propaganda vs... Böylece, kadınların savaşta, hele günümüzün savaşlarında en büyük acı ve çileleri çekmesine, ölüm, yıkım, göç, tecavüzle yüz yüze gelmesine karşın, çoğunlukla savaşçı politikaların destekçisi, hatta ''cesaret ana'' rollerini benimsemeleri sağlanıyor. Buna karşın, kadınların savaşın en büyük acı ve çilesini yaşarken, ''zaferden'' pay almadıkları gerçeği bilince çıktığı ölçüde, onların savaş karşıtı politikalara kazanılması kolaylaşacaktır.

Savaş karşıtı sesler

Devletin savaş politikasına karşı kadın barışçı olmak, sorunların çözümü ve güvenlik için tek yolun güç kullanma ve savaş olduğunu savunan geleneksel erkek egemen anlayışa karşı bir bilinç, feminist bilinç ve büyük cesaret gerektiriyor. Bu durum her şeyden önce, kadınların da zorunlu askerlik hizmeti gördüğü, ''Güvenlik için savaş tek alternatif'' diyerek Lübnan ve Gaza'ya saldıran İsrail'de ve İsrail kadın-barış hareketi için de geçerli. İsrail'in, ülkenin güvenliği için zorunlu olduğunu savunarak Lübnan'a karşı açtığı savaşı halkın yüzde 90'ının desteklediği söyleniyor.

Öyle ki, ''Barış Şimdi'' (Peace Now) adlı İsrail'in en büyük barış örgütü bile bu savaşın başında, İsrail için bir ''ölüm-kalım'' savaşı olarak desteklediğini belirtti. Ama bu koşullarda bile, İsrail'de başta kadın-barış grupları olmak üzere savaş karşıtı sesler ve eylemler ortaya çıktı. Başta İsrail medyası olmak üzere dünya medyasının görmezden geldiği bu sesleri ve eylemleri bilmek, örnek almak ve desteklemek çok önemli. İsrail '' Barış İçin Kadın Koalisyonu'' (Coalition of Women For Peace www. coalition of women.org) çatısı altında birleşen Bat Shalom, Siyahlı Kadınlar (Women In Black) gibi İsrailli kadın barış örgütleri savaşa karşı harekete geçti.

Suçlu aramadan

Bat Shalom'lu kadınlar yıllardır işgale karşı, iki devletli adil ve sürdürülebilir bir çözümden yana mücadele veriyor. Şiddetin çözüm ve güvenlik değil tehlike yarattığını savunuyor. Lübnan'a, Gaza'ya saldırının başladığı günlerde yaptığı açıklamada, İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmemek ve seçilmiş Hamas hükümetini yasadışı ilan etmekle yanlış yaptığını, Hamas hükümetiyle görüşülmesini, Lübnan saldırısının durdurulmasını ve esir değiş-tokuşunun görüşülmesini savundu.

Siyahlı Kadınlar, yine aynı günlerde dünya kadın ve barış hareketine bir çağrı yaptı ve şu talepler veya benzerleriyle o hafta sonu kendileriyle paralel eylem yapmalarını istedi:

- Savaşı ve akan kanı durdurun

- İsrail işgaline son

- Barış ve adalet için görüşmeye başlayın.

Bu sloganlarla o hafta sonu çeşitli İsrail kentlerinde ve dünya üzerinde 55 yerde gösteriler düzenlendi, hâlâ da düzenleniyor.

Lübnan savaşının başladığı günlerde Hayfa'da Savaşa Karşı Kadınlar (Women Against War - www. womensenews.org) adlı yeni bir kadın-barış örgütü kuruldu. Biri Yahudi diğeri Müslüman iki İsrailli kadın tarafından kurulan bu örgüt, Hizbullah tarafından bombalanan Hayfa'da her gün bir barış eylemi düzenliyor. Sayıları az da olsa bu cesur kadınlar, ''Önemli olan kimin suçlu olduğu değil, savaşı durdurmak.. her iki taraftan da ölüm istemiyoruz.. bu savaş tek seçenek değil'' diyorlar ve ölüm tehdidi alıyorlar. Bu örgüt ve Bat Shalom, hergün Batı Şeria'da Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı önünde gösteri düzenliyorlar. 28 Temmuz'da 100 kişi, Kana katliamına karşı Kudüs'te gösteri yaptı. Aynı gün bir başka grup Savunma Bakanlığı önünde eski solcu sendikacı Bakan Peretz 'e karşı gösteri düzenlendi.

29 Temmuz'da 17 kadın-barış örgütünce Tel Aviv'de 3000 kişilik bir yürüyüş yapıldı. Savaş karşıtı kadınlar, ''Hainler'' , ''Orospular'' diye haykırarak ve üzerlerine yumurta atarak saldıranlara göğüs gerdiler. Onlara, ''Barış ve güvenlik, ölü bedenler üzerinden sağlanamaz!'' , ''Beyrut'ta da, Hayfa'da da çocuklar yaşamak istiyor!'' , ''Savaşa değil eğitime, sağlığa, engellilere para gerek!'' diye seslendiler.

31 Temmuz 2006'da Lübnan, Gaza savaşı ve Kana katliamına karşı ABD Konsolosluğu önünde gösteri yapıldı.

İsrail'de savaş karşıtı hareketin ortak gösterilerinin en büyüğü 5 Ağustos'ta 5000 kişinin katılımıyla Tel Aviv'de yapıldı. Gush Shalom adlı barış örgütü, Barış İçin Kadın Koalisyonu, Ta'ayush, Anarchists Against Wall gibi örgütlerin, feministlerin, askerde çocuğu olan ana-babaların, HADASH, BALAD, United Arap List gibi partilerin ve MERETZ partisinden kimi politikacıların katıldığı ve savaş yanlılarının saldırısına uğramasına karşın gerçekleşen bu gösteri medyada pek yer almadı.

Mitingde Olmert ve Peretz'ten, çok geç olmadan bu çılgın ve sonuçsuz savaşı hemen durdurması, esir-değiş tokuşu yapılması istendi. Lübnan halkına yapılanlardan derin utanç duyulduğu belirtildi. Filistinlilere karşı Gazze'de ve işgal altındaki bölgelerde işlenen suçlar kınandı; savaşı durdurmak ve halklar arasında barış sağlamak için işbirliği çağrısı yapıldı.

Güvenlik arayışı

5 Ağustos mitinginde, Gush Shalom'dan Uri Avnery , katılanlar adına yaptığı konuşmada, savaş karşıtlarının bugün küçük ve marjinal görünen bir azınlık olduklarını; ama, bir ay ya da bir yıl sonra bu çılgın savaşa ''dur'' diyenler arasında olmanın onurunu yaşayacaklarını vurgulamıştı.. Oysa, daha bir ay bile geçmeden savaşın başında hükümeti destekleyen Barış Şimdi (Peace Now) adlı örgüt, hükümetin savaş politikasını eleştirmeye başladı.

İsrail kadın-barış hareketi, sadece bu savaşı durdurmak için çalışmakla yetinmiyor. İsrail halkına ve kadınlarına benimsetilmiş olan ''Güvenlik için savaş zorunlu'' militarist anlayışına karşı, ''Güvenliği Yeniden Tanımlamak'' adlı uzun soluklu bir kampanya yürütüyor. İşgal ve savaşla korunduğu savunulan ''militarist güvenlik'' anlayışının yerine, daha kapsamlı ve ancak barış ortamında ve şiddet dışı yöntemlerle sağlanabilecek ''insan güvenliği - bireyin korunması'' anlayışının geçmesi için çalışıyor. Kadınların bilinçlenmesi, erkek egemen değerleri, militarist güvenlik çözümlerini sorgulaması için kadınlara şu soruları soruyorlar:

Güvenlik önemli, ama kendini bu gün dünden daha güvende hissediyor musun? Ekonomik güvensizlik, evde şiddet, sokaktaki suçlar sürerken ve ekolojik dengenin bozulduğu koşullarda kendini güvenli hissediyor musun?

Güvenlik anlayış ve çözümlerinde böylesi bir köklü değişime İsrail kadar bizim de gereksinimimiz yok mu?

YARIN: ZEYNEP AVCI

Savaş alanı gibi kadın

Klasikler için ne dediler?

2006-04-30 · Kategori: Ropurtaj

 13 AĞUSTOS 1998

1939'da toplanan


Birinci Türk Neşriyat Kongresi ve Dünya Klasikleri

Cumhuriyet Gazetesi'nin uzun süren çabaları sonucunda üç dört haftadır yeniden (ve bu kez ilk baskılarındaki gibi 1500 adet değil, gazetenin baskı sayısınca, yani onbinlerce kopya olarak) okurla buluşmakta olan "Beyaz Kitaplar", "Beyaz Dizi", "Klasikler Dizisi" olarak adlandırılan Doğu ve Batı Edebiyatlarından yapılan bu çevirilerin hazırlanmasında zamanında kimler-nasıl karar vermişti? Bu kitapların çevrilmesinde bu anlamlı "terceme faaliyetinin" gündeme getirilmesinde kimler nasıl yönlendirici olmuşlardı? Bu soruların yanıtlarını biraz merak ediyorsanız, Edebiyatçılar Derneği tarafından 26-27 Aralık 1997 günlerinde Ankara'da düzenlenen, sessiz ama görkemli Hasan Âli Yücel Günleri sempozyumuna uzanmanız, o sempozyum bildirilerini içeren aynı adlı kitabı (1) edinmeniz (Aralık 1997) ve yine aynı sempozyuma yetiştirilen Birinci Türk Neşriyat Kongresi (2) tıpkıbasım kitabını edinip incelemeniz gerekecek.

ALİ CENGİZKAN !

Aydınlanma hareketinin öncüsü
1-5 Mayıs 1939 tarihlerinde Ankara'da, genç Maarif Vekili Hasan Âli Yücel'in yönlendiriciliğinde toplanan Birinci Türk Neşriyat Kongresi'nin açılış oturumunda, Başvekil (Başbakan) Dr. Refik Saydam konuşmasının bir yerinde bakın ne diyor (2, s.8): "Memlekette bir Milli Kütüphane vücude getirdik. Bunu en uzak köye kadar götürmek, yalnız götürmek değil okutmak zevkini daimi surette idame etmek bu kongrenin yapacağı programa tabi olacaktır." Yalnızca Milli Eğitim Bakanı tarafından değil, Başbakan tarafından da savunulan, dahası Mustafa Kemal Atatürk'ün ve yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün de desteklerini alan bu görüş, Cumhuriyet'in aydınlanmacı düşüncesinden başka bir şey değildir. Yolları sonradan ayrılacak olsa bile bu ülkücü kişiler, Türk insanının uygar dünyanın en önemli noktalarına gelebilmesi için bir kültür devrimine gereksinim duyulduğunu görmüşlerdir. Kuşkusuz tıpkı Hasan Âli Yücel Günleri'nin Açış Konuşması'nda değinildiği gibi, eğitim ve kültür hareketinin başındaki Hasan Âli Yücel için şunlar söylenmelidir: "Geçmişin ağırlaşan sayfalarına baktığımızda, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk'ün özel tarihindeki gibi bir alınyazısı görüyoruz onda da: Son derecede yalnızdır her ikisi de. Hatta yapmak istediklerini çevrelerine rağmen yapmışlardır." (1; s.8). Ancak Türkiye'de iş yapmanın özel kaderinde bunlar yazılıysa, şimdiye kadar iş yapmak isteyenleri 'karşılayan' bu özel yalnızlık durumu, şimdiden sonrakileri de bekleyecektir.

Yücel yine Kongre'de yaptığı konuşmada, Neşriyat Kongresi'nin amaçlarını, sade ama öz ve net bir biçimde şöyle belirtmektedir (2;s.10): "Neşriyat işlerinde de tam demokrat bir ruh ve tam realist bir düşünce ile çalışmak ancak cumhuriyet rejiminde kabil olabilmiştir. Cumhuriyet tarihindedir ki, bir taraftan bütün devlet organlarıyla kuvvetli bir neşriyat hareketine girişilmiş, diğer taraftan hususi basım ve yayın kurumlarının emeklerine imkân nispetinde iştirak edilmiş ve çalışmaları böylece takviye olunmuştur. Dün ziyaret ettiğimiz On Yıllık Türk Neşriyat Sergisi bunun canlı bir delilidir. Bu yolda atılmış en müsbet ve inkilapçı adımın Latin esasından alınmış Türk harflerini kabul etmemiz olduğunda bir an bile tereddüt edilemez." Yine sürdürüyor: "Garp kültür ve tefekkür camiasının seçkin bir uzvu olmak dileğinde ve azminde bulunan Cumhuriyetçi Türkiye, medeni dünyanın eski ve yeni fikir mahsullerini kendi diline çevirmek ve alemin duyuş ve düşünüşü ile benliğini kuvvetlendirmek mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor. Bunu nasıl yapacağız? Neleri tercüme etmeliyiz ve hangi sıra ile, nasıl bir yoldan bu işleri başarmalıyız? Bugün, bütün iyi niyetlere rağmen elde muayyen bir program bulunmayışı yüzünden bu yolda heba olan emeklere ve paralara acımıyor muyuz?" (2;s.12).

Yücel gibi bir kişinin arkasında Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, hatta ölümünden sonra onun koruyucu gölgesi üzerinde eksik kalsaydı, Türk toplumu böyle bir dönüşümü yine de yaşamamış olurdu, diye düşünmek gerekir. Bunları düşündüren yeterince neden var: Pek çok başarılı görevi geride bırakan bir kişi 42 yaşında Milli Eğitim Bakanı oluyor ve görevi alışının beşinci ayında Birinci Türk Neşriyat Kongresi'ni, bundan iki ay sonra da Birinci Maarif Şurası'nı topluyor. Her iki kongre de, kendi alanlarında ilk olmanın yanısıra, ülkenin aynı alanda hizmet veren bütün kesimlerini bir araya getirmesi açısından ilginçtir. Yücel aynı kucaklayıcı tavrını Muharrirler Kongresi'ni düzenleyip, özellikle edebiyat ve düşünce yaşamına emeği geçen kişileri biraraya getirirken de yapmıştır. Ancak kısa zaman sonra Kenan Öner davası ile başlayan ve hızla tırmandırılan (siyasal nedenleri başka kaynaklarda, örneğin 4, bugüne kadar yeterince incelenmiş olan) bir süreçle toplumun siyasal yapısı tarafından sistem dışına itilmeye çalışılması, hiç şaşırtıcı değildir ve gerek üniversite çevresinde, gerekse çeviri grubunda emek veren ve kendisinin himaye ettiği kişilerin, kendisinin görevi bırakmasından sonraki on yıl içinde toplumda boy hedefi haline getirilerek saf dışı bırakılmaları da yine beklenen bir şey olmak gerekir. Aydınlanmacı görüş ülkemizden bu tür çabalarla ve cadı kazanlarıyla uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. (3 ve 4).

Kongrenin kapsamlı konuları
Birinci Türk Neşriyat Kongresi'ne dönersek, kongrenin konu başlıklarına bakıldığında bunların, 1939'dan bakılan bir Türkiye için, ne kadar kapsamlı olduklarına ve büyük bir uzakgörüşlülükle hazırlanmış oluşlarına şaşılabilir bile. Son aylarda çok önemli bir gündem maddesini oluşturan Telif Hakları Yönetmeliği'nin uygulanması ve bu amaçla yazar haklarını koruyucu uygulamaların başlatılması konusu, o dönemde belki de ilk kez gündeme getirilmiştir. Sanırız yine aynı uzgörüşlülüğün verdiği ivme ile 1951 yılında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun yasalaşması sağlanmıştır. Ancak aynı yasada 1983 yılında bazı değişikliklere gidildiği halde, 1998 yılına gelindiğinde yasanın emrettiği kuralların 15 yıldır uygulanmamış oldukları görülmektedir. Hatta daha da kötüsü, yürürlükte olan yasalar bile tartışılır hale gelmiştir. Anayasal güvenceye karşın, düşünce özgürlüğünün tahakküm altında yaşadığı bir Türkiye'de telif hakları konusunun, alandaki bütün taraflar tarafından (yazar-yayıncı-okur-dağıtıcı-kitapçı-denetleyici bütün kurumlar) çiğneniyor olması da ayrıca şaşırtıcı olmamalıdır.

Kongre'de ele alınan konuların başlıklarından oluşan aşağıdaki liste, alanda görevli olarak hizmet veren her kurum ve kişinin nasıl bu etkinliğin bir parçası kılındığının da resmi bir kanıtıdır.

1. Resmi ve özel yayıncıların maddi olanaklarını güçlendirmek için yöntemler geliştirmek.
2. Çeviri seferberliğinin programlanması.
3. Çocuk edebiyatı kitaplığını oluşturacak çeviri ve telif yapıtların biraraya getirilmesi.
4. Ortaöğretim çağındaki gençlik için kitap yazdırılması ve çevirtilmesi.
5. Halk için yayın seferberliğinin düşünülmesi.
6. Yazma ve basma eski kitapların, yeniden basılacak olanlarının saptanması.
7. Ansiklopedi ve başvuru kitapları hazırlatılması.
8. Kitap yazımını ve çevrilmesini teşvik için ödüllerin konması.
9. Özel yayıncılığın teşvik edilmesinin yolları.
10. Okumayı teşvik ve yayın dünyasını tanıtma amaçlı propagandanın nasıl yapılacağı.
11. Yayın dünyasının satış ve dağıtım sorunlarının çözülmesi.
12. Basımevlerinin niteliğini arttıracak önlemlerin alınması.
13. Telif hakları konusunda yönetmeliklerin günün koşullarına uygun hale getirilmesi.
14. Ayrıca yeni gelecek önerilerin görüşülmesi.
Bu amaçlara ulaşmak için kongrede yedi dalda komisyon (encümen) kurulmuş ve bu komisyonlar karar geliştirmişlerdir. Bunlar;
a. Basım, Yayın ve Satış İşleri Komisyonu.
b. Dilekler Komisyonu.
c. Telif Hakları Komisyonu.
d. Gençlik ve Çocuk Edebiyatı Komisyonu.
e. Ödül, Yardım ve Propaganda İşleri Komisyonu.
f. Yayın Programı Komisyonu.
g. Çeviri İşleri Komisyonu biçiminde çalışmışlardır.
İncelendiğinde belki de en kısa öneri olarak bulunacak olan Tercüme İşleri Komisyonu raporu, çevirisi yapılacak ve yayımlanacak olan kitaplar listesinden oluşan eki ile çok etkili olmuştur. Bu ekte, Yunan ve Latin dillerinden 38, Alman dilinden 34, Rus dilinden 33, İtalyan dilinden 10, Şark dillerinden 7, Şimal dillerinden 10, İspanyol dilinden 6, İngiliz dilinden 42, Amerikan dilinden 5 ve Fransız dilinden 112 kitabı görüyoruz. Bu kitapların büyük çoğunluğu üniversite önerileriyle de çakışmaktadır ve hızla Türk diline kazandırılırlar. Diğer komisyonların önerileri de bugün bile ne yazık ki çözülmemiş durumda olan, ama o günden aydın insanın görebileceği önerilerle doludur. Ancak Çeviri Etkinliği, sanırız Birinci Türk Neşriyat Kongresi'nin en kalıcı ve toplum üzerindeki etkilerinin en uzun süreli olduğu etkinlik olmuştur.

Türk yayıncılığının gelişmesini sağladı
O dönemde yayınevleri belki azdı, ancak bu büyük aydınlanma hareketi merkezi hükümet tarafından başlatılınca, yayın dünyasında bir bakıma nitelik açısından bir rekabet doğurdu. Yayıncı Ahmet İhsan Tokgöz kongrede yaptığı konuşmada, 1890 yılında yayıncılığa başladığında bu alanda iki basımevi olduğunu söyleyerek üç dönemi yaşamış olmaktan kaynaklanan sevincine dikkat çekiyor. (2;s.23-24). Abdülhamit döneminin yayıncılık üzerindeki baskısı ve Harf Devrimi ilk iki dönemdir. Üçüncü dönemde yani Harf Devrimi sonrasındaki on yılda ise, daha önceki elli yıla sığan sayıda yayının yayımlanmış olması döneme damgasını vurmuştur. Neşriyat Kongresi sonrasındaki yıllarda, devletin kendi çabalarıyla oluşturduğu çeviri etkinliği ve yayınları, dergi yayıncılığı ve ansiklopedi yayıncılığı, pek çok özel kesim yayıncısına da büyük bir destek vermiştir. Varlık dergisinin başladığı yayınlar, Orhan Burian'ın sürdürdükleri, Remzi Kitaphanesi'nin dizileri, tümü de bir bağlam içinde eğitime susamış, pozitif bilimlere hasret bir toplumun önüne sürülmüş oldu. Özellikle Köy Enstitüleri kurumunda ve o yoldan yetişen yeni eğitimcilerin eğittikleri genç öğrenciler, bu yayın kültürü hareketinden doğrudan etkilendiler ve çok fazla da yararlandılar. Yepyeni bir aydınlanma hareketi, bir kültür devrimi idi bu. Ve bütün radikal hareketler gibi, belli çevrelerin statükocu arayışlarına çarptı, dağılmadı ama etkisini yitirerek, belki özellikle 1960 Anayasası'ndan sonra gerçek etkinliğini, sivil topluma bırakarak işlevini yerine getirdi. Daha sonraki dönemlerde sivil unsurların önünün kesilmesidir ki düşünce özgürlüğünden yoksun oluşumuzu, eğitim hizmetlerinin politize olmasını, yeni kuşakların edebiyatla olan bağlarının kesilmesini, gündeme getirmiştir.

Toplum olarak şükran borçluyuz!
Cengiz Bektaş, Mehmet Başaran'dan dinlediği, daha binlerce benzeri olan, bir öyküyü şöyle anlatır: "İnönü bir Köy Enstitüsü'nü (Savaştepe, 1942) gezmektedir. Tarım alanlarında da neler yapıldığını görmek ister, dışarı çıkar... Yamaçta sürünün başında bir kız görür. Yanına varır, söyleşir.

Bir ara sorar:
- Heybende ne var?
Açar heybesini gösterir kız:
- Ekmek, bir iki köfte, bir de kitap...
Klasiklerden Antigone...
Duygulanır... Çevresindekilere der ki:
- Her insanımızın ekmeğinin yanında bir kitap bulabildiğimizde bu iş çözülür." (1;s.73)
Bu öykü, hem bir yaşanmışlık olarak çok ilginç gelir bana, hem de her okuyuşumda Yannis Ritsos'un pek çok şiirindeki gibi Bağış şiirinde de insanın gizemli bir hırsla donanmasına yol açan o insancıl özelliği buldurur yeniden:

Bağış
Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum, diyor
İşte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum.
Bir ırmak akıyor serçe parmağımın ucundan.
Yedi kere bu ırmak gökyüzünün mavisi. Yeniden
İlk gerçek oluyor bu arılık, bu benim son dileğim.
31 Mart 1969

İnsanın kendisine, yalnızca kendisine ve aklına güvenmesinden, güvenmesi gerektiğinden kaynaklanan bir hırstır bu! Silinmek istenen işte bu büyük idealizmdir ve çıkarlar dünyasının bu zavallı düşmanlığı, akılcı ve insancı düşüncenin karşısında her zaman zavallı kalmaya yazgılı olacaktır!

(*) 24 Mart 1998 tarihinde, Yayıncılar Birliği'nin düzenlediği 1. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı kapsamında düzenlenen panelde sunulan bildirinin geliştirilmiş biçimidir.(1) Hasan Âli Yücel Günleri, Yayına Hazırlayanlar: Ali Ekber Danabaş ve Abdülkadir Budak, Edebiyatçılar Derneği Yayınları: 11; Aralık 1997, Ankara, 25 sayfalık fotoğraf albümü ile birlikte 152 sayfa.
(2) Birinci Türk Neşriyat Kongresi, Raporlar, Teklifler, Müzakere Zabıtları; tıpkıbasım, Edebiyatçılar Derneği Yayınları: 12, 1997, Ankara, 412 sayfa.
(3) Feyzullah Ertuğrul, Yücel-Öner Davası, Hasan Âli Yücel'e Armağan, Birleşmiş Milletler Türk Derneği Yayınları: 22, Ankara, 1997.
(4) Mete Çetik, Üniversite'de Cadı Kazanı: 1948 DTCF Tasfiyesi ve Pertev Naili Boratav'ın Müdafaası, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1998.

 

 25 HAZİRAN 1998



Klasikler için ne dediler?

ADNAN CEMGİL
Klasik eserler insanlık kültür tarihinin binlerce yıllık birikimidir. Klasik eserleri okumak, kişiye geniş bir görüş açısı kazandırır. Tek yanlı düşünme tehlikesinden korur. Eleştirici bir düşünce alışkanlığına kavuşturur. Klasik eserler 40'lı yıllarda dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'in öncülüğünde 'Dünya Edebiyatı'ndan Tercümeler' adı altında yayımlandı. Bu eserler Hümanist bir dünya görüşü oluşturuyordu. Ben de birkaç kitabın çevirisiyle bu seriye katkıda bulunmuştum.

MEMET FUAT
Bir gazetenin okurlarına her hafta klasiklerden bir kitap armağan edecek olması heyecan verici bir olay. Bu haberi duyduğum zaman elbette çok sevinmiştim. Ama İlhan Selçuk'un pazar günkü yazısında Milli Eğitim Bakanlığı klasiklerinden söz ettiğini, "Sokrates'ten Voltaire'e, Ömer Hayyam'dan Tolstoy'a" dediğini görünce sevincim ikiye katlandı. İş çok ciddi boyutlarda anlaşılan. "Cumhuriyet"te aldatmaca olmaz, gazeteciliği aşan bir yayın etkinliğine girilecek demektir. Çevirmenlerin, düzeltmenlerin bu benzersiz girişimin düzeyini düşürmemelerini dilerim.

Merakla bekliyorum...

SALAH BİRSEL
Klasikler çok yararlıdır. İnsanın düşüncesini açar, nasıl konuşacağını, nasıl yazacağını öğretir. En doğru yolu gösterir. Milli Eğitim Bakanlığı 40'lı yıllarda başlattı. Hasan Âli Yücel çok başarılı bir bakandı. Bir kısmı ikinci kez basıldı, ancak pek fazla duyurulmadı.

OKTAY AKBAL
Hasan Âli Yücel ülkemizin en başta gelen bir aydınlanma öncüsüdür. Aydınlanma, yurttaş olma, bilinçli insan olma, kendi başına iyiyi, güzeli, çirkinden, kötüden ayırma yeteneğine ulaşma demektir. Atatürk'ün başlattığı, İnönü'nün gücü yettiğince sürdürdüğü bu savaşım, ne yazık ki sözde demokrasi devrimi sayılan 1950 sonrası gerileme döneminde durdurulmuştur. Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı yıllarında Köy Ensittüleri, Halkevleri, Klasikler ve Ansiklopedi yayınları yol gösterici bir ışıktı. Dünyanın gelmiş geçmiş büyük yazarlarının, düşünürlerinin insanlığa kazandırdığı yapıtlar çağdaş aydınlığın yurda yayılmasını sağladı. Ama gerici kafalar bunu önledi, imam okulları, bilim dışı görüşler, tutumlar, yeni kuşakların yolunu kesti.

'Cumhuriyet' gazetesinin haftada bir yayımladığı, Atatürk devrimini, hümanizmini anlatan kitapların yanı sıra, şimdi de klasik yapıtların okura sunulmasını önemli bir atılım sayıyorum. Bunca körlüğe, bunca aydınlık düşmanlığına karşı Cumhuriyet gazetesinin bu savaşımcı tutumunu kutlar, başarılar dilerim.

FAKİR BAYKURT
Klasikler Yeniden
Klasikler Türkiye'de yarım yüzyıl öncenin inanılmaz bir girişimidir. Ortada gençlerin okuyacağı kitaplar yok. Türkçe'de düşünceyi ve yazınsal yaratıcılığı besleyecek çeviriler eksik. Remzi Kitabevi'nin çabaları neredeyse tek kalıyor. Varlık ve Yeditepe yayınevleri henüz kurulmamış.

Devletin Eğitim Bakanı işe el atıyor. Büyük yanı gönüllü çalışmaya dayanan bir aydınlar imecesi başlıyor. Titiz bir seçim, elden geldiğince iyi çeviri, yalın bir klasik kitaplar dizisi ortaya konuyor. Eski Yunan, Latin kültürünün temel yapıtlarıyla yakın zamanların soy yapıtları: Felsefe, Politika, Yazın ve özellikle Tiyatro türünde, az zamanda yarısı gerçekleşen 1200 yapıtın Türçe'ye kazandırılması planlanıyor.

Çıkan kitapların başında İsmet İnönü ile Hasan Âli Yücel'in kısa önsözleri yer alıyor. Bakanlığın çıkardığı Tercüme Dergisi'nde çevirilerin incelemesi, eleştirisi yapılıyor. Sağlıklı bir kültür imecesi ulusal kültürü varsıllaştırıyor.

Klasikleri özellikle gençler okudu. Köy Enstitüsü öğrencileri okudu. Klasikler yeni çağcıl kültürün temeli sayılır. Aydınlanmanın direklerinden biridir. Klasikleri özümsemek aydın olmanın önkoşuludur. 15-20 yıl sonra elde edilen ürünler de bunu kanıtlamıştır.

Bugün klasiklere gereksinme daha büyük. Klasikler iyice sindirilerek okunmazsa ulusal kültür toprağını arsız otlar sarar, demokrasi çöker, devlette erdem kalmaz. Toplum demagoglar elinde çarpılır. Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının bu alandaki görevini unuttuğu bir dönemde Cumhuriyet'in o temel yapıtları, hem yaşça hem de başka genç olanlara yeniden ulaştırma çabasını teşekkürle selamlamak gerekir.

MEHMET BAŞARAN
Hasan Âli Yücel, bakan olduğunda yarım yamalak bir Tanzimat aydınlığı ile çağdaş bir toplum yaratılamayacağını söyledi ve 1938'de toplanan 1. Neşriyat Kongresi'nde Batı uygarlığının kaynaklarına inilmesi gerektiğini, bu nedenle bir çeviri seferberliği başlatılacağını gündeme getirdi. Konu görüşülüp tartışıldı ve 500 klasiğin hemen hemen 5 yılda yayımlanması planlandı. Yayımlanacak kitapların seçimi için Talim Terbiye'ye bağlı bir tercüme bürosu kuruldu. Türkiye çapında yarışmalar açıldı. O günün koşullarına göre çeşitli ulusların yazınlarından yapılacak çevirilerin olabildiğince kusursuz olmasına özenildi.

Girişilen çeviri devinimi Türk aydınlanmacılığının, Cumhuriyet dönemi aydınlanmacılığının bir atılımıydı. Türk okuru, Batı düşüncesinin, sanatının baş- yapıtlarını okuma olanağına kavuşuyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı bu yapıtların baş okuyucusuydu. Klasiklerin başında da çok güzel bir önsözü yer alıyordu. Klasikler, Türk sanatını, Türk düşün yaşamını zenginleştiren, yeni kuşakların yetişmesinde etkili olan bir ekin devinimi yaratmıştır. Her yıl Cumhuriyet Bayramı'nda yayımlanıyordu. Cumhurbaşkanı'nca da radyolarda sözü ediliyordu. Cumhurbaşkanı bu yapıtların niçin okunması gerektiğini önsözde vurguladığı kadar Köy Enstitlerine uğradıkça da açıklıyordu. Savaştepe Köy Enstitüsü'nde şöyle bir olay yaşanmıştı; derslikleri, işlikleri, tarım alanını gezen İnönü ve yanındakiler koyunları yayan bir kız öğrenciyle krşılaşmış. İnönü yanına sokularak konuşmaya başlamış ve bu arada; 'Çantanda ne var, görebilir miyim kızım' diye sormuş. Öğrencinin çantasından bir çeyrek peynir ekmekle yeni yayımlanmış klasiklerden 'Elektra' çıkmış. İnönü çok heyecanlanmış. 'Bu kitap yeni çıktı, ama buraya kadar ulaşmış' demiş. Çevresindeki askeri ve sivil devlet büyüklerine; 'Gördünüz Köy Enstitülerinde kitap ekmekle bir tutuluyor. Öğrenci azığının yanına kitap da koyuyor. İşte biz böyle bir Türkiye özlüyoruz. Ne zaman erinden generaline, sıradan yurttaşından Cumhurbaşkanına değin azığımızın yanına bu seçkin kitapları koyabilirsek o zaman Türkiye bilinçlenmiş, aydınlanmış, kendi rönesansını, yeniden uyanışını yaratmış olur."

Okuyan bir toplum bilinçle üretir. Ürettiğini daha iyi değerlendirir, insanca bölüşür; yaşam bir imeceye dönüştürülebilir. Klasikler, yani dünya yazınının başyapıtları (zaten klasik demek, her dönemde değerini koruyan, alanında örnek olan demektir) her zaman okunması gereken, günümüzde de toplumumuzda bir düşünce dolaşımı, beğeni yüceliği yaratacak yapıtlardır. O nedenle Cumhuriyet'in girişimi Türk aydınlanmacılığını bilinçle geliştirme girişimi sayılır.

FERİT EDGÜ
İnsanoğlunun düşünme ve yaratma yeteneğinin doruklardadolaştığı dönemlere ve kişilere ait yapıtlar adına kültür ya da uygarlık dediğimiz o olağanüstü serüvenin ana etkenleridir. Yüzyıllar öncesinden gelen bu yapıtları (türü ne olursa olsun) okurken, o insanı insan yapan cevheri keşfederiz.

İçinde yaşadığımız doğal ve toplumsal koşulları aşma, dünyayı anlama ve yorumlama istemini, bu istemin ateşini de, işte, adına klasikler dediğimiz yapıtlar yakar.

Sokrates'in Savunması'nı, Candide'i, Devlet'i, Divina Commedia'yı, Kurbağalar'ı ya da Descartes'ı, Spinoza'yı, Hegel'i ilk kez okuyan kişi, artık aynı kişi değildir. İnsanlığın değişimini o, artık kendi hayatında yaşamaya başlamıştır.

ADNAN ÖZYALÇINER
Klasikler görüş açımızı genişletir...
Dünya klasiklerinin ilk yayımlanışıyla yeni cumhuriyetin kültürel alt yapısı oluşturulmuştur. Yazılı edebiyatın temel yapıtlarından olan dünya klasikleri bilim, düşünce ve edebiyat açısından insanlığa mesajlar ileterek insanların aydınlanmasına, çağdaşlaşmasına neden olur.

İnsanlığın yaşadığı tarihsel ve düşünsel serüven klasiklerden izlenerek bugün yaşadıklarımızla ilişkiler kurulabilir.

İnsanlığın yaşadığı savaş-barış gibi temel çelişkilerin yanı sıra, insanların birbirleriyle, doğayla, inançlarla, baskılarla savaşımlarının da bir tarihidir klasikler. Egemenlerin, çıkarcıların ipliğini pazara çıkarır.

Dünya klasikleri okunduğunda bugün içinde bulunduğumuz keşmekeşin kaynaklarına inilebilir. İnsan hak ve özgürlüklerinin hiçe sayılmasının nedeni anlaşılabilir. Yoksulun niçin yoksul bırakıldığı, varlıklının neden hep varlıklı kaldığı, tokun alabildiğine tok, açın alabildiğine aç olduğu dünyamızda yaşamın neden, hangi güçlerce ortadan kaldırılmaya çalışıldığı görülebilir. Bağnazlık karşısında inanç özgürlüğü, kanlı savaşlar karşısında barış ve kardeşlik düşüncesine varılabilir.

Her türlü ekonomik, siyasal, toplumsal baskılara karşı direnmenin, sömürüsüz, sınıfsız, eşitlikçi bir toplum yaratmanın gereği bu kültürel aydınlanmadan geçer.

İnsana ve dünyaya ışıklı bir pencereden bakarak görüş açımızı genişleten kitaplardır bunlar.

ALPAY KABACALI
Feleğin çemberinden geçmiş yapıtlar

İnsanoğlu bugünkü uygarlığa, bugünkü temel değerlere yüzyıllar süren çabalarla ulaştı. Öyle çağlar da yaşandı ki, ulaşılmış olan uygarlık düzeyini, temel değerleri yıkmaya, geriye götürmeye yönelik girişimlerin rüzgârları estirildi. Savaşlarla, despotizmle, karanlık düşünceyi egemen kılmaya yönelik dogmacılık dalgalarıyla.. İnsanoğlu bir düzeye ya da değere ulaşmaya görsün. Sözü edilen rüzgârlar hızını kesmeye yüz tutar tutmaz, kaldığı yerden başlıyor, daha ileriye gitmenin yolunu buluyordu.

Klasikleri, bütün bu çabalardan, tarihin gelgitlerinden süzülüp gelmiş, zamanın demiri bile eriten acımasız gücüne direnebilmiş, zamanın sınavından ya da feleğin çemberinden geçmiş yapıtlar olarak değerlendirmek gerekir.

Değişik alanların klasikleri var. Burada bizi ilgilendiren, dilin ve yazının, başka bir deyişle edebiyatın, düşüncenin klasikleri...

Yukarıdaki bakış açısıyla görürsek, uygarlığın ve temel değerlerin özünü yansıtan temel metinler, bunlar. Bir edebiyat yapıtıysa hem insanoğlunun duygu ve davranışlarına yeni bakış açıları getiriyor, hem yazıldığı dilin tadını veriyor. Bir düşünce ürünüyse, düşünceye yeni bir yol açıyor, daha önce insan düşüncesinin girmediği bir yöne, bir alana doğru...

Ulaştığı uygarlık ve düşünce düzeyini her çağda biraz daha ileriye götürmeye çabalayan insanoğlu, aynı zamanda geçmişini de bilmek, o evreye nasıl ulaşıldığını öğrenmek, kavramak gereksinimi duyuyor. Bunun için tarihe, psikolojiye, felsefeye, o "merak"ını giderecek birtakım başkadisiplinlere başvuruyor. Ama bütün bunların yeterince aydınlatamadığı noktalar var. Sonra, temel metinleri okumaktan alınan tad başka... Edebiyat yapıtının getirdiği dil tadını ve insan duygularına, davranışlarına getirdiği çok değişik aydınlıkları, temel metinleri okumanın düşünceye açtığı yolları gözardı etmeyelim. Bütün bunlar da, klasikleri okumanın sağladığı kazanımlardan...

Eskiler "müktesebat" derlerdi. Yaşamayla, deneyimle, deneyle, okumayla, görgüyle edinilmiş, kazanılmış şeylerin toplamını anlatırdı bu sözcük.

İşte, insanoğlunun "müktesebat"ında önemli yeri olan klasikler, toplumların, kişilerin, bireylerin kazanımları söz konusu olduğunda da önemli yer tutuyor; bunları okumak kazanım, birikim sağlıyor.

Özellikle, geçmişinde kadere boyun eğmenin ("tevekkül"ün) uygarlığı biraz daha ileriye götürme çabalarından daha ağır bastığı, dogma rüzgârlarının estiği ülkeler için... O ülkelerin Aydınlanma yolunda daha hızlı adımlarla yürümek zorunda olan toplumları ve bireyleri için...

ŞÜKRAN KURDAKUL
Doğu ve Batı klasiklerinin1940'lı yıllarda devletçe yayımlanması geçiş dönemine özgü önemli kültür hareketlerinden biri sayılmalıdır. Bizim kuşak çok yararlandı bu düşünsel eylemden. Hasan Âli Yücel'in, yapıtların önsözlerinde vurguladığı gibi hümanizmanın kaynağında en etkili sanat olan edebiyat vardı çünkü. Çeviri çabaları öteki ulusların edebiyatlarını tanımakla kendimizi tanımanın yollarını açmış oluyordu. Batılı ülkelerin 500 yıl önce Yunan ve Latin klasiklerini tanımada gösterdikleri özeni, Türkiye 1940'lı yıllarda göstermiş oluyordu. Kültür hareketlerinin alabildiğine kısırlaştırıldığı bir dönemde klasikleri yeniden yayımlama girişimi bu bakımdan çok anlamlı bence. Dilerim genç kuşaklar, bu girişimi değerlendirirler.

HALİT ÇELENK
Klasik yapıtlar; bilim, sanat ve ekin alanında insanlığın ortak değerlerini oluşturan, duygu ve düşüncelerini, değer yargılarını, acı ve sevgilerini, buluşlarını, yaşamdan beklentilerini, toplumu ve düzeni değiştirme çabalarını açıklayan ve bu nedenle de yüzyılların yıpratamadığı,kuşaktan kuşağa etkisini sürdüren ürünlerdir. Bu açıdan Milli Eğitim Bakanlığı'nca 1940'lı yıllarda vesonraları yaptırılan çevirilerin bilim, sanat ve kültür yaşamımıza büyük katkıları olmuştur. Bu nedenle çeviri programını gerçekleştiren Hasan Âli Yücel'i minnetle anmak gerekir.

Türkiye insanının dünya klasiklerini okumasının, başka ulusların düşünsel yaşamlarını, yarattıkları çeşitli ürünleri yakından tanımasına ve giderek kültürel gelişmesine ve dünyaya açılmasına yardımcı olacağı açıktır. Bunlar her ülke için olduğu gibi ülkemiz için de çağcıl bir uygarlığa ulaşma doğrultusunda gerekli birikime katkı sağlayabilir. Özellikle aydınlanma dönemi yaşayan Türkiye için bunun önemi yadsınamaz.

ATAOL BEHRAMOĞLU
Daha çok insan olmak...
İnsan dediğimiz varlığın bilebildiğimiz evrendeki biricikliği "akıl" ve "duygu" yetileriyle ilgilidir. "Akıl" ve "duygu" dediğimiz şeyler ise birdenbire olmadı; evrimler, gelişmeler sonucunda oluştu ve oluşmaya devam etmekte... İnsanlık tarihi kesintisiz bir gelişimler tarihi midir? Bu soru tartışmaya açıktır. Tarihsel süreçlerde gelişim dönemlerinin yanı sıra, duraklama ve gerileme dönemleri olduğunu da biliyoruz... Hele ulusların ya da tek bir insanın yaşamının tarihinde bu olgu yeterince açıktır. İnsanlık tarihininoluşum süreçlerinde birçok ulus, birçok etnik topluluk yok olup gitti. Tek tek insan yaşamlarının da kesintisiz gelişim süreçlerinden oluştuğu kuşkusuz ki söylenemez... "Klasikler" evrenin, dünyamızın, insanlığın, insan topluluklarının ve tek tek insan yaşamlarının oluşum süreçlerindeki dönüm noktalarının belgeleridir... Felsefede, doğal bilimlerde, edebiyatta ya da sanatın bir başka alanında, "klasik", bize aklın ve duygunun hangi yollardan geçerek oluşup geliştiğini gösteriyor...Bir başka deyişle, klasikleri okumak aklın ve duygunun tarihini, bu demektir ki insanlığın asıl tarihini okumaktır... Yaşamı, var oluşu derinliğine algılamak, akıl ve duygu yetilerimizi son sınırlarına kadar geliştirmek, bu sınırları da zorlamak... Geçmişin bilinciyle, bugünün sorumluluğuyla, geleceğin sezgileriyle donanmak... Gerçek ve asıl anlamıyla, daha çok, daha çok insan olabilmek... Bunun yolu öncelikle klasiklerin bilgisine sahip olmaktan geçiyor...

SAMİ KARAÖREN
Klasikler yeniden halkımıza ulaşırken...
Klasikleri, duyuş, düşünüş zenginliği sağlaması için, yaratıcılığımızıarttırması ve özgün kılması için okumalıyız.

"Klasikler" dediğimiz, eski çağlardan günümüze kendimizin ve çeşitli ulusların sanat ve düşün alanında, özellikle yazın (edebiyat) dünyasında yarattıkları başyapıtlar (şaheserler) değil midir...

Ulusaldan evrensele giden özekin (kültür) yolu klasikleri okumaktan geçer. Ümen dünyaya, ümanizmaya, kısacası insanlığa ve insancılığa, barışa, sevgiye, insanı insan yapan özelliklere "klasikler"i okumadan nasıl ulaşabiliriz...

Yenidendoğuş (Rönesans) eski Grek ve Latin kaynaklarına ulaşmakla gerçekleştirilip aydınlanma sağlandı. Özellikle 18. yüzyıl "Aydınlanma Çağı" oldu. Us(akıl) inaklardan (dogmalardan) dinsel baskılardan kurtuldu, özgürleşti. Bu özgürleşmenin getirdiği aydınlanmayla yepyeni bir yaratıcılığa ulaştı insanlık. Bilim yolu 'deney ve kuşkunun öncülüğünde' açıldı. Sanatın her alanında (resim, yontu, müzik, yazın...) yepyeni yaratıcı akımlar, "klasik"ler dediğimiz başyapıtlarını verdi.

Gönül zenginliği, ruh zenginliği kazanan insanlığın anlağı (zekâsı) gelişip keskinleşti. Uygarlık parlaklaştı, estetik inceliklerle sanat yapıtları birbirini izledi. Doğanın eşsiz güzelliklerinin ayırdına varıldı. İncelik ve güzelliklerle bezemeye başladık dünyamızı.

Uluslaşmamızı, aydınlanmamızı sağlayan, bizi "Türk Rönesansı"na ulaştıran Atatürk'ün ülkesine yakışan eğitim ve özekin (kültür) atılımını, klasiklerin çevirisiyle pekiştiren unutulmaz Milli Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel'e ne büyük gönül borcumuz olduğunu düşünüyor ve sevgili Cumhuriyet'imizin, 40'lı yıllarda kalan klasikler çevirisini yeniden halkımıza armağan olarak ulaştırmasını sevinçlerle alkışlıyorum. Parasal olanaklardan alabildiğine yoksun durumdaki Cumhuriyet Gazetesi'nin bu özverisini, büyük özekin atılımını yürekten kutluyorum.

OKUMA FİİLİYLE İLGİLİ MERAK ETTİĞİNİZ PEK ÇOK SORUNUN YANITI BU

2006-03-05 · Kategori: Ropurtaj

8 Mart ve edebiyat


Filiz Aygündüz

Bundan 150 yıl önceydi. ABD'nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında çalışan tam 129 kadın yanarak öldü. O gün evlerinden çıkıp fabrikaya gittiklerinde bütün istedikleri "insanlık dışı koşullarda düşük ücretle çalışma"ya son verilmesi ve erkeklerle aynı haklara sahip olmaktı. Özetle eşitlikçi bir dünya hayaliydi. Başlattıkları grev sırasında çıkan yangında, fabrika önüne konan barikatları aşamadılar.
1910 yılında Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, o 129 kadın işçinin anısına 8 Mart'ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Öneri oy birliğiyle kabul edildi. 16 Aralık 1977 tarihinde ise Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından 8 Mart'ın tüm kadınlar için Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.
Aklın yolu birdi: Kadınlara erkeklerle eşit haklar verildiği takdirde dünya barışı güçlenecekti.
Dünya Kadınlar Günü, "alışveriş" odaklı tüm dayatmalara rağmen dünyada ve Türkiye'de, kararlı bir damarda emek ekseninde kutlanmaya devam ediyor.
İşte biz de Milliyet Kitap olarak, Türk edebiyatının tam 14 kadın emekçisiyle Çırağan Sarayı'nda erkenden kutladık Dünya Kadınlar Günü'nü. Bu buluşma sırasında, "kitap okuru"nu ilgilendiren çok sayıda konuyu masaya yatırdık.
Kapağımızda toplu fotoğraflarını gördüğünüz, Türkiye'nin son 55 yılında eşitlik ve edebiyat mücadelesini kalemleriyle sürdüren kadın yazarlarımız, yıllar içinde edindikleri okumaya ilişkin deneyimlerini Milliyet Kitap okurlarıyla paylaştı.
Kütüphanelerimizde kitapları, aklımızda "altı çizili" cümleleriyle, çoğumuzun hayatlarında bir şekilde var olan bu usta kalemlerle yaptığımız geniş söyleşinin sonunda, kendi okuma serüvenlerinize yeni açılımlar getireceğinizi umuyoruz. Kitaplara duyduğunuz sevgiyi biraz daha büyütecekleri ise kesin.
Mutlu ve bol okumalı bir ay dileğiyle.
 
******************************************************
 
OKUMA FİİLİYLE İLGİLİ MERAK ETTİĞİNİZ PEK ÇOK SORUNUN YANITI BU SÖYLEŞİDE!

Büyük edebiyat buluşması

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü, Türk edebiyatının 'emekçi'leriyle birlikte, erken bir tarihte kutladık. Çırağan Sarayı'nda bir araya geldiğimiz usta kalemlerle "okumak" üzerine konuştuk.

FİLİZ AYGÜNDÜZ - SEMA ASLAN

Milliyet Kitap olarak, biz bu yıl 8 Mart'ı, biraz erken bir tarihte "Türk edebiyatının kadın emekçileri"yle birlikte kutladık. İlk kitabı "Genç Kızlar"ı 1950 yılında şartlar gereği Vincent Ewing takma adıyla yayımlayan Nihal Yeğinobalı'dan, çocuk edebiyatının duayenlerinden Gülten Dayıoğlu'na, "Asılacak Kadın" Pınar Kür'e, "Parasız Yatılı"sı bu yıl 35 yaşına giren Füruzan'a, "Ağda Zamanı"nın müthiş kadınlarını yazan İnci Aral'a, edebiyatın hiç "Eski(meyen) Bir Balerin"i Feyza Hepçilingirler'e kadar farklı kuşaklardan kadın yazarlar ve şairlerle Çırağan Sarayı'nda bir araya geldik.
Feride Çiçekoğlu, Lale Müldür, Elif Şafak, Aslı Erdoğan, Birhan Keskin, Sema Kaygusuz, Şebnem İşigüzel ve Ayşe Sarısayın'ın da içlerinde bulunduğu tam 14 kalem erbabıyla, "okumak" üzerine konuştuk. Yazarlık serüvenleri boyunca, kalemleriyle aldıkları yolda "kadın" ve "yazar" gibi iki netameli kimliği de zarafet, dirayet ve cesaretle taşıyan bu usta yazarlar, New Yorklu konfeksiyon işçisi kadınların 150 yıl önce başlattığı mücadelenin çağlarına ve paylarına düşenini kendi ülkelerinde kelimeleriyle devam ettirdi. 55 yılı kapsayan bir süreçte okumak fiilinin merkezinde durdular hep; yazar, anne, eğitimci ve tabii okur olarak.
Onlarla birlikte gerçekleştirdiğimiz büyük edebiyat buluşmasında, kişisel okuma serüvenlerinden kitabın dönüştürücü etkisine kadar birçok konuyu masaya yatırdık. Saatler süren konuşmaların sonunda, kimimizin çaresizlikten, kimimizin tesadüfen, kimimizin de 'özenti'den başladığı okuma ediminin hiç de öyle büyük tariflere gerek duymadığını fark ettik; çok insani bir dürtüyle hepimiz sadece hayatı ve insanları anlamaya çalışıyorduk...
Samimi itirafların, anıların, ufuk açıcı çağrışımların, bilgece susuşların ve dinamik esprilerin eşlik ettiği bu buluşmadan biz Milliyet Kitap olarak çok şey öğrendik. Neden dur durak bilmeden okuduğunuzun, kitaplara olan mesafenizin ve belki de korkunuzun, özetle okuma fiiliyle ilgili pek çok sorunuzun yanıtını bu söyleşide bulacağınızı düşünüyoruz.

OKUMA ALIŞKANLIĞI NEREDE BAŞLAR?

Gülten Dayıoğlu: Okuma alışkanlığı, evde aile içinde başlar. Özellikle anne ve babalar, bu sorumluluğun bilincinde olmalı. Evde verilen okuma alışkanlığı, okul sürecinde öğretmenler tarafından pekiştirilir. Böylece çocuk, giderek okuma sevgisi, okuma zevki ve alışkanlığı kazanmış olur. Bu konuma gelen insan, kitap okumayı, beslenmek, solumak gibi, olmazsa olmaz nitelikte algıladığı bir yaşam biçimi edinmiş olur.
Lale Müldür: İyi kitabı ilk nerede bulursanız orada başlar.
Pınar Kür: Herhangi bir yerde başlayabilir ama toplumda kitap sevgisi varsa eğer. Bizim toplumumuz taa Osmanlı'dan beri kitap yasaklayan bir toplum. 12 Eylül'de televizyonlara çıkıp silahlarla kitapları yan yana koydular; aynı derecede suçlu gösterdiler. Annem edebiyat öğretmeni İsmet Kür. Hatırlarım, ben çocukken, annemi gidip müdüre şikayet etmişlerdi, çocuklarımıza roman okutuyor bu kadın, diye.
Şebnem İşigüzel: "Saatler"in yazarı Michael Cunningham, kendi deyişiyle kitaplara elini süremeyecek kadar hayta bir çocukken, ona kitap okumasını söylüyorlar. Gezici kütüphaneye giriyor ve "Mrs. Dalloway"i alıyor, nasılsa okumam diye. Ama o kitabı okuduktan sonra hayatına kitaplar giriyor. Bu ilişki herhangi bir yerde kurulabilir. Ne var ki bizde insanları kitaplardan uzak tutan garip bir sistem var. İnsanlar kitaplardan korkuyor.
Füruzan: İnsanın gelişimi ve dünyaya olan merakı da çok önemli. Önce kendini merak etmesi lazım.
Elif Şafak: Kişiden kişiye hayattan hayata değişir. Kimi bir atımlık baruttur, başlar ve çabuk bırakır. Gündelik hayhuy içinde artık aramaz olur kitapları. Kimi geç başlar ama çıkamaz bir daha bu denizden. Başlangıcından ziyade bağımlılık yaratıp yaratmadığıdır önemli olan.
Füruzan: Keşke bu alışkanlığın sağlanabilmesi için Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki projelerin hayata geçmesinin önü kesilmeseydi. Yeniden hatırlarsak Köy Enstitüleri ve halk evleri, okumanın yaygınlaşması için çok akıllı projelerdi. Çocuklar ve gençler arasında bir eğitim eşitliği sağlamayı amaçlıyordu. Almanya'da Ruhr Havzası'nda maden işçileriyle ilgili yaptığım çalışmada birçok soru yöneltildi bana. Onlara Köy Enstitüleri projesini anlattım. Çok heyecanlandılar. Bu çok size ait zekice bir proje, niçin vazgeçildi diye sordular. Verdiğim yanıtı tahmin edersiniz.
Tabii bütün bunlara M.E.B'nin o yıllardaki benzersiz yayınlarını da katabiliriz. Fakat önleri kesildi. Eğer devam etseydi Türkiye şu anda okuma alışkanlığı açısından çok başka bir noktada olurdu. Öte yandan okuma alışkanlığı bir ülkenin önerdiği bireyin modelleşmesinde yatar. Özendirici olmak gerekir. Gençler ve çocuklar, model olarak hangi kahramana özeneceklerini bu yollarla tanıyabilirler.




OKUMA ALIŞKANLIĞI KAZANMADA ANNENİN ROLÜ

Ayşe Sarısayın: Yakın çevreme bakıyorum, çoğu eğitimli insanlar... Kocası hayatı boyunca hiç kitap okumamış bir kadın ayda 4 kitap okuyor ve o evde de çocuklar büyüyor. Bu çocuklardan kız olanlar anneyi, erkek çocuklar ise babayı model alıyor.
Birhan Keskin: Kitaba meyliniz varsa, ruhunuz böyle bir yere doğru gidecekse siz onunla bir şekilde, öykünüzün bir noktasında karşılaşıyorsunuz. Babam beni aşağılardı şiir yazıyorum diye.
İnci Aral: Benim iki oğlum var. Onlara aralıksız kitap taşıdım. Çok okuyarak büyüdüler. Bugün ikisi de mühendis. İkisinin de edebiyat beğenisi çok yüksek. Ben annenin, çocuklarını kitaplarla tanıştırmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, oğlum ergenlik çağında bir gün bana "Keşke herkesin annesi gibi bir annem olsaydı" dedi. Benim yazar oluşumu ondan çalınmış zamanlar olarak değerlendiriyordu.
Pınar Kür: Ben de duydum bu lafı üzülme...
Şebnem İşigüzel: Ben daha acıklısını duydum İnci Hanım. "Keşke Harry Potter'ları sen yazsaydın anne!" dedi kızım.
Sema Kaygusuz: Babaannem sigara fabrikasında tekel işçisi. Dirsekleri simsiyah olurdu tonga basmaktan. Onun annesi bir anlatıcı. Babaannem bir masalcı. Annem de hikayeler anlatan, anlatıcı bir kadın. Bunların içinde ne yazı var ne de kitap. Ama insanı okumaya dair bir yeltenme var. Ve bu yeltenmeyi düşündüğümde anladım ki ailemdeki kadın tarihinin hayaliyim ben. Buna babamın katkısı sadece disiplin olarak var. Yani evde ille bir kitap okuyan olması gerekmiyor.
Pınar Kür: Şimdiki çocukların okuma alışkanlığı kazanmasında annenin babanın rolünün azaldığını düşünüyorum. Sorumluluk televizyona geçti. Oğlum ilkokula başladığında eve televizyon almamıştım. Kapıcıya gidip televizyon izliyordu. Hani vardır ya, "evinde içsin bari!". Ne yapayım, evde izlesin diyerek televizyon aldım. Televizyonu yok sayamazsın. Bir de bilgisayarlar var şimdi.
Füruzan: Çünkü mesele artık, neyin paraya dönüştürülebileceği meselesi!

 

 

Nedim Gürsel ile 'Yeryüzünde Bir Yolcu Nedim Gürsel'i ko

2006-01-19 · Kategori: Ropurtaj

Nedim Gürsel ile 'Yeryüzünde Bir Yolcu Nedim Gürsel'i konuştuk

"Yazar hep yeni arayışların peşinde olmalı..."

Edebiyatta kırk yıl! Dile kolay! Nedim Gürsel, şimdilerde bu sevinç ve mutluluğu yaşıyor. Herkese kısmet olmaz tabii böyle başarılarla dolu geçen yıllar. Doğan Kitap, 2006'yı Nedim Gürsel Yılı kabul edip, yıl içinde de bir dizi etkinlikler yapacak. İşte bunlardan birisi de Hale Seval'in hazırladığı 'Yeryüzünde Bir Yolcu Nedim Gürsel' kitabı. Seval Nedim Gürsel'le yaşamını, edebiyattaki 40 yılını konuşuyor. Biz de bu kitap vesilesiyle Gürsel'le buluştuk ve bir nebze de olsa bize anlatmasını istedik geçen zaman dilimini. Bundan öte, kırk bir kere maşallah demek düşer bize... Keyifli okumalar...

Erdem ÖZTOP

-Sevgili Nedim Gürsel, yeni yıla girdiğimiz şu günlerde; bir tatlı heyecan da uğraş verdiğimiz alanda, edebiyatta yaşıyoruz. 40. yılınızı kutlayacağız bu camiada varoluşunuzun. Neredeyse yarım asır, dile kolay! Neler hissediyorsunuz?- Durun bakalım, yarım asra daha on yıl var; bu kadar da hızlı geçirmeyin yılları! İlk yazım 1966 yılında Vedat Günyol'un yönettiği 'Yeni Ufuklar' dergisinde yayımlanmış. 'mış' diyorum, çünkü ben bu yazımın varlığını unutmuştum. Bundan iki yıl önce, 'Ünlülerin İlk Yazıları' diye bir antoloji yayımlanmıştı, orada gördüm ve anımsadım. Şolohov'un hikâyeleri üzerine bir yazıydı. Yıllar ve yaşlılık açısından tek tesellim şu: 15 yaşındayken yazmışım bu yazıyı, 1965 yılında Sovyet yazar Şolohov Nobel Ödülü almıştı. O dönemde Türkiye'de de okunan bir yazardı, özellikle 'Durgun Akardı Don' adlı romanı. İşte bu yazıyı çıkış noktası alırsak 40 yıldır edebiyatın içinde olduğumu söyleyebilirim. Ama şunu da eklemeliyim: Ben pek jübileleri sevmem. Zaten bir yazar ürünlerinin dökümünü yapmamalı! Bir bilanço çıkarmamalı, bu onu kolaylığa iter. Yazar hep yeni arayışların peşinde olmalı; dolayısıyla yayımcımın, eksik olmasın ilgisiyle bazı etkinlikler düzenleniyor. Bu bir kutlama. Ama benim için kesinlikle bir bilanço değil, edebiyatın çeşitli alanlarında ürün vermiş bir yazara yayımcısının ilgisi diyebilirim.- "15 yaşımda ilk ürünüm yayımlandı" diyorsunuz ama daha da evveliyatında bu edim ilkokul yıllarınıza dayanıyor... - Evet, doğru. Biliyorsunuz, çocuk yıllarımı anlattığım bir otobiyografi kitabım var, 'Sağ Salim Kavuşsak'; orada ayrıntılarıyla, bende çok küçük yaşlarda oluşan bu yazma eğilimini çözümlemeye çalıştım. Çünkü henüz 9 yaşındayken, Balıkesir 6 Eylül İlkokul'unda şiirler yazıyordum. Bunlar Türk ordusunun kahramanlıklarının anlatıldığı uyaklı şiirlerdi. Tabii, onları saymıyorum ama yine de belirtmeliyim, daha o zamanlar bu şiirler, Çocuk Haftası dergisinde, Oğuz Özdeş'in 'Sizin' adlı köşesinde yayımlanıyordu. Ama ben yazarlığımın başlangıcı olarak 'Yeni Ufuklar' dergisindeki yazımı sayıyorum. Çünkü 'Yeni Ufuklar' o dönemde önemsenen bir dergiydi. 'Yeni Dergi', 'Papirüs', 'Yeni Ufuklar' ve 'Varlık' vardı kalbırüstü edebiyat ve düşün dergisi olarak. 40 yıl olmuş evet, ama bu sadece yazdıklarımın değil hayatımın da büyük bir kısmının arkada kaldığını gösteriyor. Ama siz de çabucak 50 yıl dediniz, onu biraz düzeltelim, 50 yıla daha 10 koca yıl var!.. Gençler böyledir!..- İyi ki bulaşmışım edebiyata, iyi ki tozunu yutmuşum diyorsunuzdur mutlaka...- Yazmanın dışında başka bir şey düşünmedim, çok küçük yaşta bu işe kalkıştığım için. Tabii bir taraftan da akademik kariyer yaptım ama başka bir iş yapmayı da düşünmedim. Dolayısıyla edebiyatın içinde yaşadım ama bu demek değil ki, ömrümü Kafka gibi edebiyata adadım! Yazmadığım dönemler de oldu. Şu sıralar yeni bir kitap bitirdim, Berlin üzerine; işte orada 'Kafka'nın Berlin Günleri' diye bir bölüm var ve yeniden Kafka'ya döndüm. Çünkü Kafka edebiyattan başka bir şey olmadığını söyler. Onun için yazmak, kendini hayattan soyutlamak... Sevdiği kadınları da bu nedenle hep uzakta tutmuştur, yazabilmek için. Yazma sorunsalı Kafka'da bir var oluş sebebi haline dönüşmüştür. Bu tabii ki, uç bir örnek ama bende bir var oluş biçimi olmuşsa da bu, dönemsel olarak bunun gerçekleştiğini söyleyebilirim. Dolayısıyla edebiyatın içinde bir yaşam ama yalnızca edebiyat uğraşına indirgenmeyen bir yaşam belki de. Çünkü yolculuklarım oldu; hayatı sevdiğim için her gün disiplinli bir şekilde çalışmadığım yıllar oldu. Ama şimdi dönüp baktığımda bu 40 yıla, yine de yazma uğraşının, hayatımda temel bir yer teşkil ettiğini gördüğümü söyleyebilirim.- Belki de bu nehir söyleşi kitabıyla, Nedim Gürsel'le tanışacak genç okurlar! Vesile olacağını düşünüyor musunuz? - Umarım. Özellikle genç okurların bu kitabı okumalarını isterim. Çünkü bu kitap bir parça dünyaya açılmış bir yazarın serüveni. Bizim edebiyatımız ne yazık ki, kendi içine dönük, fazla dışarıya dönük olmayan bir edebiyattır. Edebiyatımızdaki izlekler açısından da bunu söyleyebilirim; çok genel anlamda 'yerel' bir edebiyat! Ama son yıllarda bu değişti. Çünkü küreselleşme sürecini yaşıyoruz. Zaten Avrupa Birliği'ne resmen aday bir ülkeyiz artık! Dolayısıyla Batı'yla ve dünyayla bütünleşme sürecinde edebiyatımız da bir açılım gösteriyor ama bu yeni! O yüzden genç okurlar bu söyleşi kitabında, bir parça bu yerelliğin dışına çıkmış, dünyayla haşır neşir olmuş bir Türk yazarın dünyasını bulacaklardır. Onlara yeni renkler, belki de özlemler getirecektir diye umuyorum. O bakımdan okumalarını isterim özellikle.

KENTLER VE KADINLAR

- Hale Seval şöyle bir giriş yapıyor: "Nedim Gürsel Kitabı düşüncesi, onu tanıdıktan sonra, kentlerin ve kadınların yazarı olarak yorumlamamla başladı." Seval'in bu değerlendirmesine binaen sizden dinleyelim; ilkin kadınların yazarı olmanızı irdeleyelim mesela, böyle bir sınırlama koymalı mı?- Tabii bu Hale Seval'in bir yorumu. Bir ölçüde katılıyorum. Kentlerin yazarı nitelemesini anladım; çünkü kent izleği benim kitaplarımda önemli bir yer tutar, özellikle öykülerimde ve romanlarımda. Örneğin 'Boğazkesen', Fatih'i odak olan bir romandır ama o anlatının gerçek kahramanı İstanbul kentidir. Hem 15. yüzyıldaki İstanbul, hem de 12 Eylül döneminin yaşandığı, darbe öncesi 1980 Eylül'ünün İstanbul'udur. 'Resimli Dünya', yine İstanbul'la Venedik'i kurgular. Öykülerimde de büyük kentlerin, Akdeniz limanlarının şiirsel atmosferini yakalamaya çalıştığımı söyleyebilirim. Bazen bu kentler bir kadının yüzüyle örtüşebiliyor. Bu bir sevgili, özlenen bir kadın ya da anne figürü olabiliyor. Sanırım Hale Seval buradan yola çıkarak, 'kentlerin ve kadınların yazarı' diyor. Yani 'kadın uzmanı bir yazar' demek istemiyor! Öyle demek istiyorsa da bu çok iddialı olur! Böyle bir iddiaya da katılmam mümkün olmaz ama her yazarda olduğu gibi benim kitaplarımda da kadın figürü önemli bir yer tutuyor. Bunun da ötesinde belki, son kitaplarımda erotizm, cinsel aşk bir izlek olarak daha bir öne çıktı!- Özellikle 'Öğleden Sonra Aşk' adlı kitabınızda bu andığınız temalar fazlaca yer buluyor...- 'Öğleden Sonra Aşk' cinsel aşkı anlatan bir kitaptır ama benim ilk uzun anlatı kitabım olan 'İlk Kadın'da da yine cinsel aşk ve erotizm bir dekor olarak değil, anlatı kahramanının dünyasına girmemizi kolaylaştıran bir unsur olarak karşımıza çıkar. Çünkü 'İlk Kadın', bir yatılı okul öğrencisinin genel evdeki ilk cinsel deneyimini anlatır ama çocukluğun güven verici yatay dünyasından, ergenliğin tehdit edici dikey dünyasına bir geçiş gibi de okunabilir bu roman. Orada da yine bir mekân kurgusu var; kentler var, bir taşra kenti İstanbul ve Paris var. Çünkü İlk Kadın'ı yazan, aslında bu delikanlının daha sonraki ikizi gibidir. O Paris'tedir, yazardır; 'İlk Kadın'ı yazmaktadır. Zaten bu yazma sorunsalı birçok kitabımda var; ilk kitabım, 'Uzun Sürmüş Bir Yaz'dan başlarsak, 'Boğazkesen'de Fatih haznedar, Fatih'in romanını yazmaktadır ve okur okuduğu romanın da yazılış öyküsüne tanıklık eder. - Pek çok eserinizde, kurgusal kahramanlarınızda size fazlaca benzerlik görülür. Şunu soracağım; son dönemde ağza pelesenk olmuş bir soru, metinlerde ne kadar varsınız, bu kadar çok varolmak otobiyografik kavramını günyüzüne çıkarır mı, yoksa her metin aslında yaşanılanların bir izdüşümü müdür?- İster istemez yazdıklarıma bazı otobiyografik unsurlar, belki de biraz fazla yansıdı. Çünkü gerçek yazar bence, ötekini merak eder. Yani kendini biraz siler ama ötekinde ister istemez kendisinden de izler vardır. Bu bağlamda Flaubert'in bir sözü geliyor aklıma; biliyorsunuz Floubert Madam Bovary'i yazdığı zaman mahkemeye verilmişti. Yalnızca 20. yüzyılda değil, 19. yüzyılda da yazarlar maalesef mahkemelik oluyordu. Madam Bovary, sonuçta o dönemin burjuva ahlakına karşı çıkan bir romandır. Çünkü başkahramanı, kocasını aldatan bir kadındır. Oysa bugün okullarda okutuluyor artık bu kitap. Flaubert Fransız edebiyatının en önemli yazarlarından biri, ama bakınız o bile mahkemeye veriliyor... Yargıç soruyor, Madam Bovary kim?, diye; Flaubert de 'benim', diye yanıt veriyor. Ama Flaubert'in resimlerini hatırlayın, öyle palabıyıklı, erkeksi bir görünümü vardır... Oradan kastı, kendi dünyamdan, kendi fantezilerimden, kendi hayallerimden birçok şey yansıtmışımdır elbette demek istiyor. Yargıç bana, 'Boğazkesen'deki Fatih Haznedar siz misiniz diye sorsaydı, "Hayır ben değildim" diye yanıtlardım onu. Halbuki benim ikizim gibidir! - Peki, 'İlk Kadın' romanınız için mahkemeye verildiğinizde, orada sordu mu hâkim?- Evet, şöyle oldu: 12 Eylül askeri darbesinden sonra benim iki kitabım toplatıldı, 'Uzun Sürmüş Bir Yaz'; bugün de tartışılan 159. maddeden ötürü, devletin güvenlik kuvvetlerini tahkir ve tezyif suçlamasıyla toplatıldı. 'İlk Kadın', 426, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılmıştı. İlk Kadın'ın sorgulaması yapılırken, hiç unutmuyorum yargıç kimliğimi sormuştu, ben de o zaman Sorbonne Üniversitesi'nde öğretim üyesiyim efendim, demiştim. Şöyle bir baktıktan sonra, "Peki, utanmıyor musun?" dedi! Öyle bir erotik kitabı yazmak, bir öğretim üyesi açısından, o zamanlar utanılacak bir durummuş gibi yansıtılıyordu! Türkiye o zamandan bu yana çok yol katetti. Hâkim, peki sen bu musun?, diye sorduğunda; çünkü savcılık, oradaki cinsel birleşmenin açıkça ayrıntılarıyla yazılmasına müdahale etmişti, ben de şu yanıtı vermiştim: "Bu hayatımızda olağan bir şey, bunu edebiyatta anlatmak neden suç olsun ki... Ayrıca, sanatta müstehcenlik olmaz" diye de eklemiştim. Ama bu cinsel birleşmeyi kendi ağzından anlatıyorsun, hiç utanmıyor musun diye bir suçlamada bulunsaydı, işte o zaman ben de, "evet, o benim" derdim.

KENTLER SİZİ TERK ETMEZ...

- "Onun yazılarını okuduktan sonra bir kenti sevmek, bir sevgiliyi sevmekten daha kolaydır. Sevgililer gider ama kentler sizi terk etmez. Aksine bağrına basar." Güzel bir benzetme yapmış Hale Seval. Biraz bu cümleleri açsak istiyorum, Nedim Gürsel'in 'yaşamın ana öğesi' olarak kabul ettiği 'kentler'in yazıyla nasıl buluştuğunu konuşsak...- Seval'in bu cümlesini ben de sevdim. Doğru, kendi hayatım da bunun bir çeşit kanıtı gibi. Sevgililer gidiyor, ama kentlerle bir aşk ilişkisi kurmuşsak, o daha kalıcı bir ilişki olabiliyor. Benim İstanbul'la olan ilişkim de böyle oldu. Tutkulu bir aşk diyelim buna, her tutku gibi inişleri, çıkışları olan bir ilişkiydi ve hâlâ öyle. Ama Paris demir attığım liman oldu. Başka kentlere de gittim. İşte az önce de anlattığım gibi, Venedik; gitti, 'Resimli Dünya' romanımın içine girdi. Gezi kitaplarımda sevdiğim kentleri ayrıntılarıyla anlatmak istedim, Sen Petersburg gibi, Kafka'nın yaşadığı Prag gibi, Beaudelaire'in son iki yılını geçirdiği bir otel odasındaki Brüksel gibi... Bütün bu kentlerle de bir sevda ilişkisi yaşadım. Biliyorum ki, onlar beni bekliyor ama yine biliyorum ki, sevda ilişkisi yaşadığım kadınlar beni beklemiyor! Onun için Hale Seval burada birçoğumuzun duygularını dile getirmiş.

DOLU DOLU İSTANBUL!..

- Ben kitapta anlatılan, İstanbul'da yazamama olayına takılmış durumdayım! Boğaz'ı gören bir evde oturuyorsunuz ve disipline olamamaktan ötürü düzenli yazamıyorsunuz İstanbul'a geldiğinizde!..- Şimdi 'Gezi Kahvesi'ndeyiz, sen üşenmeyip Anadoluhisarı'na kadar önerimi dinleyip gelseydin orada Boğaz'a karşı bu söyleşiyi yapıyor olacaktık!.. Gemiler geçiyor olacaktı, birer kadeh de bir şeyler içecektik! Gemiler burada yok ama 'Gezi', kahvenin adı, anlamlı bir yer seçtim yine de! Paris'te bir çalışma disiplini edinebildim. Bu tabii, orada doktora yapmamdan gelen, oradaki kütüphanelere alışık olmamdan gelen de bir durum. Ama haksızlık etmeyin, İstanbul'da uzun kaldığım dönemlerde de yazdığım metinler oldu. Örneğin bazı öykülerimi İstanbul'da yazdım, yine 'Boğazkesen' romanımın Boğaz'la ilintili yerleri burada yazıldı! Şunu demek istedim, İstanbul beni hemencecik içine alıyor ve burada dostlarım, bir çevrem var, Pariste'kine benzemeyen. Dışarı çıkılıp, akşamları geç vakte kadar içilip, sohbet ediliyor; dolu dolu bir İstanbul yaşanıyor. Çünkü ben İstanbul'a gelişlerimde çok kısa süre kalıyorum. Ama yine de beni yazar yapan Paristir. Bir dönem Paris'in Bordouxe kentinin belediye başkanlığını yapan Montaigne, 'beni Paris Fransız yaptı' der. Ben tabii böyle demeyeceğim ama bir parça da olsa, yazarlığımı Paris'e borçluyum.- Sırada Vedat Günyol ve Yeni Ufuklar'a ilişkin sorum vardı ama şimdilik onu atlayıp, Selim İleri'ye getirmek istiyorum sözü. Sizle benzerlikler buluyorum İleri'yle. Mesela ikiniz de İstanbul müptelasısınız ama belki sizi "Parisliyim" sözünüzle ayırabiliriz..- Selim hiç kuşkusuz benden daha bir fazla İstanbullu. Bir kere ilk kitaplarına bunu yansıttığını söyleyemem ama sonradan artık, özlemeye başladığımız, yok olmaya başlayan İstanbul'un peşine düştü. Kitaplarını seviyorum, ve o duyarlılığını geliştirdi son kitaplarında! Bir de Selim İleri benim kadar değil, hatta hemen hemen hiç seyahat etmeyen birisidir. O yerleşik bir yazar, ama her yazar gibi o da hayal gücünde seyahatlere çıkıyor. O bakımdan mekân içinde benden daha bir fazla İstanbullu ama öyle olduğu için belki benim kadar İstanbul'u özlemiyor, İstanbul tutkunu değil! Ben Paris'e gittiğimde İstanbul'u merak ettim, ama İstanbul'da yaşarken o kadar çok merak etmiyordum. Bu kentin yapılarına o kadar dikkatli bakmıyordum ama buradan ayrılınca bütün bunlara dışarıdan bakma imkânı buldum. İşte o zaman İstanbul'un değerini ve önemini daha iyi anladım. Bir Parisli Türk yazarı olarak bu da benim konumum! - Yazarlık; ya da yazmak dediğimizde; Nedim Gürsel ve baba olgusu dediğimizde peşi sıra Vedat Günyol ve Memet Fuat deriz. Ama bence öncesinde "Düzyazıda daha başarılı olacak" diyen Behcet Necatigil gelir, ne dersiniz?- Babam Fransızca öğretmeniydi, 38 gibi çok genç bir yaşta kaybettim onu. Bir trafik kazasında öldüğünde ben 10 yaşındaydım henüz. Bir anlamda bunu 'Sağ Salim Kavuşsak' adlı kitabımda ayrıntılarıyla anlattım. Çünkü o kitap bir anlamda, çok az tanıdığım babamı arayışın öyküsüdür. Ve onun yazarlık hayellerinde yarım kalmış çabasını sürdürme misyonu olarak algıladım bir bakıma yazarlığı. Ona öykünmek istedim. Çünkü bende kalan imge, Fransızca kitaplara dalıp gitmiş, ilk maaşıyla Remington marka daktilosunu almış ve onda çeviriler yapan genç bir baba... Şimdi fotoğraflarına baktığım vakit, babamdan çok daha fazla yaşı yaşamış birisi olarak onun ne kadar genç bir adam olduğunu görüyorum. Fotoğraflarda yaşıyor ama 38 yaşında hâlâ o. Behçet Necatigil babamın arkadaşıydı. Onun babama imzalayıp verdiği kitaplar hâlâ bugün benim başucu kitaplarım. Babam öldükten sonra annem, beni de yanına alarak Necatigil'e giderek, işte bakın Nedim de şiirler yazıyor bir bakar mısınız demişti, hiç unutmam. O her zamanki derviş haliyle, alçakgönüllülüğüyle, "evet ama şiirlerden çok düzyazıya ağırlık versin, düzyazıda daha başarılı olacaktır" demişti. Sonra benim elimden Vedat Günyol tuttu. Galatasaray Lisesi'nde öğrenciyken onun dergisini okurdum. Kapısını çaldım bir gün, Fransız şiirinden yaptığım şiirleri götürdüm. Bunlar Jack Triver'in çevirileriydi. Ben o zaman bilmiyordum ki, Günyol'un en yakın çalışma arkadaşı olan Sabahattin Eyüboğlu da Jack Priver çeviriyor ve Çan Yayınları'ndan bu kitap çıkacak. Vedat Bey bana bir şey dememişti ve beni cesaretlendirmek için Priver'den çevirdiğim iki şiiri beğendiği için dergisinde yayımlamıştı. Aslında bu şiir çevirilerim 1965 yılında çıkmıştı ortaya. Fakat üzerimde en büyük katkısı olan Memet Fuat'tır! Daha sonraları Memet Fuat'ın çıkardığı 'Yeni Dergi'de kitap tanıtım yazıları yazmaya başladım. Memet Fuat beni edebiyat üzerine düşünmeye, sadece yaratıcı kalmamaya, düşünmeye yönelten bir yol göstericiydi. Sonra öykülerimi beğendi ve 'Yeni Dergi'de yayımlamaya başladı. Selim İleri de işte o zaman ben gibi 'Yeni Ufuklar' ve 'Yeni Dergi'nin yazarıydı. Biz iki rakiptik, şimdi iki dost olduk. Daha sonraları da Paris'e gittim ama Türk edebiyatıyla, Türk Edebiyatı'na ilişkin dergilerle bağımı hiç kopartmadım!-"Yatılı okulda yalnız bir çocuk, ergenlik çağında melankolik bir yeniyetmeydim" diyorsunuz. Aslında 'yalnızlık', sizin kurmaca dünyanızın temel izleklerinde birisi, değil mi?- Evet, ilk öykülerim arasında, 'Senin Adın Yalnızlık' adını taşıyan bir öykü vardır. Babayı çok erken kaybetmenin, sonra sekiz yıl boyunca şevkatli bir annenin yanında, yatılı okulda okumanın yarattığı bir yalnızlık duygusu. Bu bir parça da o yıllarda keşfettiğim, Sait Faik'in de yol açtığı bir duygu! Onun 'Alem Dağında Var Bir Yılan' adlı son öykü kitabını çok sevmiştim. Orada yalnız bir insandır anlatıcı. Geceleyin İstanbul'u dolaşır. Bir yerde kavun acısı yalnızlık diye bir deyim vardır, çok etkilemiştir beni. 'Yalnızlığın Yarattığı İnsan' diye bir hikâyesini hatırlıyorum yine... Yani sadece kendi hikâyemden, kendi yaşam deneyimimden değil, aynı zamanda edebiyattan da gelen bir yalnızlık imgesi oldu bu. Sonra yurtdışına gidişim; hiç kuşkusuz bir seçim değildi bu. Bir zorunluluktu! İster istemez bir yalnızlık temasının şu ya da bu biçimde yazdıklarıma girmesine yol açtı.- Zorunluluk dediniz. Hale Seval gönüllü sürgünlük der ama temelinde zorunluluk yatar; darbe!..- 12 Mart döneminde, o yıllarda İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu'nun birlikte çıkarttıkları 'Halkın Dostları' dergisinde yayımlanan bir yazımdan dolayı hakkımda açılan bir dava nedeniyle ben Paris'e gittim. Ve 73 yılına kadar dönemedim Türkiye'ye. Ecevit iktidara geldi, genel af ilan edildi, sonra döndüm ama orada Fransız Edebiyatı eğitimime başlamıştım. Doktoramı bitirince döndüm, burada yerleşmek istiyordum, 12 Eylül darbesi oldu bu sefer de. O zaman biraz önce anlattığım iki kitabım toplatılınca tekrar Paris'e gitmek durumunda kaldım. Şimdilerde gönüllü sürgünüm ama o yıllarda gerçek anlamda sürgündüm. - Oysa, siz o yıllarda Fransız bursunu reddedip, devrimin bir parçası olmayı istiyordunuz...- Evet, o yıllarda aşırı sol görüşe yakın konumdaydım. Bir militan değildim ama bir sempatizandım. Beyaz aydınlığa, Pekin Enfarmasyon'dan Salih Bozok'la birlikte çeviriler yaptığımızı hatırlıyorum.

YAZMANIN TELAŞI...

- Biraz önce de bahsettiniz, sadece yazıyı düşünen bir yazar değilim, dönem dönem yazan birisiyim dediniz. Ama bu kadar büyük bir külliyatın sahibi okuyanlar, sürekli yazan birisini hayal ediyorlardır. Siz bu zamanı ikiye ayırıyorsunuz, gezmek, peşi sıra yazmak!..- 'Yeryüzünde Bir Yolcu Nedim Gürsel' deki bibliyografyama bakarsanız 32 kitap göreceksiniz. Bunlar gezi edebiyatı, öykü, roman, deneme ve inceleme alanlarında yazılmış kitaplar. Hatta bir şiir kitabı da var, kendimi şair olark kabul etmesem de. Demek ki, hayatımın bir döneminde kendimi başka şekilde ifade edemeyeceğim bazı şeyleri şiir yoluyla ifade etmişim. Demek ki, ürün vermişim, çalışmışım. Bir öz doyum içersinde değilim! Tam tersine daha mükemmel şeyler yazmak için inşallah vakit geç değildir duygusu içindeyim. Bir de son yıllarım verimli oldu. Bunda 42 yıllık yoğun bir duygusal yaşamdan sonra evlenmemin büyük bir payı var tabii. 44 yaşında da baba oldum! 2006 yılı edebiyatta 40. yılım, dünyaya gelişimin de 55. yılı. Dolayısıyla çok fazla da vaktim yok, bunun telaşı içinde değilim ama yazmak istediğim kitapları en iyi şekilde yazmanın telaşı söz konusu. Dolayısıyla kitaplar devam edecek, Kafka'dan biraz önce bahsederken andık, sırada Berlin üzerine bir kitap var, Nisan'da yayımlanacak! - "Genç bir yazarı izlemeyen yazar ölü sayılır" diyorsunuz. Peki şimdilerde izledikleriniz var mı?- Bunu Yaşar Kemal'e atfen söylüyorum. 'Yeni Dergi'de ilk öykülerimin yayımlandığı yıllarda, Memet Fuat'ın yazıhanesinde tanıştığım dev bir yazardı Yaşar Kemal ve bir gün öykülerimi, özellikle de 'Cicipapa'yı çok beğendiğini söylemişti. Ben de göklere uçmuştum sevincimden! O demişti, "izliyorum seni, genç bir yazarı izlemeyen bir yazar, ölü bir yazardır" diye. Ben de bu anlamda gençlerden özelikle Nesrin Turhan'ı ve Yekta Kopan'ı izlediğimi ifade edebilirim.- Şimdilerde Berlin kitabı var diyorsunuz ama ben Sağ Salim Kavuşsak'ın ne zaman devam edeceğini merak ediyorum bir de?- Sağ Salim Kavuşsak'ın' ikinci cildini Galatasaray Lisesi yıllarım olarak tasarladım; umarım bir gün yazarım!.. - Keyifli söyleşi için teşekkürler...- Ben teşekkür ediyorum. eoztopaof.anadolu.edu.tr Yeryüzünde Bir Yolcu/ Hale Seval/ Doğan Kitap/ 176 s. Cumhuriyet Kitap, 19.01.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyet Kitap, 19.01.2006

Bu yılın Behçet Necatigil Ödülü'nü alan Betül Tarıman'la

2005-12-12 · Kategori: Ropurtaj

Yol İnsanları

Gültekin EMRE

Kuğunun sedefine konup, "şiirin yaprağını yeniden oku"yan şairin bize ön gördüğü yaşam "cam/inceliğindedir", yani "ağzı güller büyütüyor"dur durmadan.Betül Tarıman'ın yeni şiir kitabı Yol İnsanları, içsel yolu, yolculuğu ele alırken, aşkın yoluna da çıkarıyor okuru: Kadınla erkek arasındaki buruklukları, ince kırgınlıkları, yabancılaşmayı, hüzün sağanağıyla yoğuruyor: Kadınla erkeğin o ezeli yalnızlığı, birbirlerini durmadan sorgulamaları ustaca dizelere ağdırılmış. Yaşamı, aşkı titizlikle gözlerken Betül Tarıman, bir yandan da çocukluğuna uzanıyor. Böylece kendiliğinden bir bütün oluşturmuş Yol İnsanları. Öyle ya, yolcu yolunda gerek!

"AŞK DA BİR HAZİNE"DİR

O, "harfleri yan yana getirince" şiiri "bereket"leniyor. Onun aradığı zamanın "kayıp çocukları"dır aslında. Artık hiç var olmayacak bir döneme yakılan ağıt değil de o günlerin yokluğuna yakınma, "vazoda solmuş çiçek"ler onun şiirine sürgün olan duygular. Şairin yüreği ise hayat ve aşk karşısında "gerilim hattına konmuş/güvercin" gibidir. Çünkü, çocukluğu "orda yok"tur ne de olsa. Geçmişe açılınca, düşer zamanın bir yerlerine doğru; sonra, rastladığı "her bıçak yara açar" onun dünyasında. Oysa hayat ve aşk özen gösterilme bekliyor bizden, yırtılan dünyamız ise, "iliksiz"dir. Aşk solmuşsa bir zamanlar yanıp tutuşturduğu yürekte, sonra durup düşüneceğimiz başka şeyleri de söyletir insana: "yırtık; neyimdi ki o benim/itinayla büyüttüğüm erkek/dua eder gibi çocuksu yenik" İşte bu sıkıntıdan, bu daralan dünyadan doğuyor Betül Tarıman'ın şiiri: İşte o zaman "yaralarına pamuk/yetiştirir bir kadın/sırtında kırk abdal eli"yle. Oysa, "aşk da bir hazine"dir, hem de ne hazine! Bıraksalar insanı kendi haline, toplumsal baskı kalksa kadının, erkeğin üstünden, törelerin zulmü bir bitse "yüz üzülmüş gül" olmaktan çıkacak. Sonrası şu can alıcı soruya yanıt aranmayacak: "güller solunca ne bitecek/yağmurun imkânına/tutunacak mı kadın" Bir kadının ya da bir erkeğin yüzünden ölmek ya da dirilmektir yaşam da aşk da! "kazdıkça her hatırayı" Gerisi unutulmaz fotoğraflara yansıyan görüntülerdir mutluluğun perçinlendiği, tarihe kazındığı. Hüzün orada da vardır tarihe mal olunca aşk. Gün gelir "uçurum" dolar o mutlu odalara, camların ardında aç erkek gözleri, aşk yoktur artık orada, satılan ettir yalnızca, ruh ise çoktan kendini çekmiştir sessiz, sakin bir limana. "bazen açar" içinde "gül kokusu" yıkılmış bir kadının da. Rüyasına girer harflerin her kadın, sonra da tenine güller yamar; "eski bir kadın"dır kendine yeni bir aşk arayan. "ateşteki ağrıyı" soğurandır kadın yüreği, dolu dizgin yaşamımızdan geçip giden atların diline gül diken.

HÜZNÜ TÜM DİZELERİYLE TANIŞTIRIYOR

"kadife zaman"ın ürünüdür çocuklar; evin "can yeleği"dir onlar. Sonra "aşk ömre ziyan" olmaya mı başlar? Aynalara baka baka şu dizeleri mi geçirir usundan bir kadın usul usul? "kırkını dün eskitmiş/otuzunda düşünceli/komşusuyum kimselerin/kaçırdığımda kendimi olağandan" Bu hüzün fırtınasından kaçamadan yakalanıyoruz bir başka rüzgârın ağına: "kendime iyi gelirim ama! İçimde/çalışılmış bir yalnızlık var" Bu, işte "gül yaprağını gülle budamaktır", başka bir şey değil hayat karşısında. Çocukluğun o zengin bahçesi susar, zamanın bahçesi küflüdür içinde "hep bir azlık" duygusu taşıyan yürekte. Boş yere eksilen, eskitilen ilişkiler yumağıdır sarsıcı olan, sarsa sarsa hayatımızı kucaklayan. O zaman aynalar ne yapsın? "ağlar evler odalar" kendi çaresizliklerine. Martılar su serpseler de yüreklere, "çünkü korkmanın alfabesi/aşktı"r. Hayat insana acısını uzaktan tanımayı da öğretir.Betül Tarıman, Yol İnsanları'ndaki şiirlerinde hüznü yalnız başına bırakmıyor, tüm dizeleriyle tanıştırıyor. Kararan yerleri iyice parlatılmış gümüş bir yaşamın eskittiği, eksilttiği duyguları harf harf izliyor. Diri, dirençli şiirlerini yepyeni güllere sarıyor, bambaşka bir demet sunuyor bize adı aşka kazılı. Şiirleriyle kalıcı, etkileyici Toplu Fotoğraf çektiren ender bir şairle karşı karşıyayız işte. Bunu unutmadan onunla yola çıkıyorum ben de Güle Gece Yorumları'nı (2002) da yanıma alıp "şiirin yaprağını yeniden oku"yorum. Yol İnsanları/ Betül Tarıman/ Şiir/ Can Yay./ 2004/ 77 sayfa

02.06.2005

 

09.06.2005

Bu yılın Behçet Necatigil Ödülü'nü alan Betül Tarıman'la ödülü ve şiirini konuştuk

'Aynı yoldan geri dönüşlerin farklılığıdır yaşam'

Bu yıl Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü Akif Kurtuluş ile birlikte Betül Tarıman kazandı! Tarıman ile ödülün anlamı, günümüz şiiri, yeni yetenekler ve ödüle layık görülen Yol İnsanları adlı kitabı üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar

Erdem ÖZTOP- Murat İLHAN

Erdem Öztop: - Sevgili Betül Tarıman, 2004'te Can Yayınları tarafından yayımlanan 'Yol İnsanları' isimli kitabınızla Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü bu yıl Akif Kurtuluş ile paylaştınız! İlk olarak böylesine büyük bir ödüle layık görüldüğünüz için ne(ler) düşünüyorsunuz?- Türk şiirinin gelişimine katkısı olmuş, Türkçenin geniş olanaklarından yararlanarak şiirini yazmış bir dil ustası Necatigil. O, sadece şiir yazmamış, edebiyatın pek çok dalında (deneme, çeviri, radyo oyunları...) ürünler de vermiş bir şair. Bireyselden yola çıkarak toplumsala ulaşmış; büyük bir kentte yaşayan orta halli insanın, bireysel ve sosyal sıkıntılarını, aşklarını, özlemlerini, beklentilerini, felsefi ve sosyal konulara bakış açılarını çeşitli boyutlarıyla ele almış, bireyselden yola çıkarak toplumsala ulaşmıştır. Bu nedenle Necatigil gibi büyük bir usta adına düzenlenmiş bir yarışmada ödül almaktan onur duyuyorum.E.Ö: - Şair Behçet Necatigil adına ailesinin düzenlediği ödülün amacı, şu şekilde açıklanıyor: "Şiir Behçet Necatigil'in yaşamında çok büyük bir yer tutuyordu, belki de onun için en önemli olguydu. Necatigil Şiir Ödülü'nün oluşturulmasındaki ana düşünce, onun şiire verdiği önemi, ölümünden sonra da onun adına sürdürmek isteği oldu. Ayrıca Necatigil'in adı, ardında bıraktığı yapıtların yanı sıra bu ödülle de yaşatılmak istendi." Ne dersiniz?- Behçet Necatigil, yaşamı boyunca herhangi bir edebi hareket, topluluk ve akıma katılmamış, bağımsız bir şair olarak kalmışsa da kendinden önceki edebi hareket ve anlayışlarla iletişim halinde olmuştur. O, şiirinde slogana yaslanmamış, militanca bir üslup da kullanmamıştır. 'Sosyal konulara değinen şiirlerinde ise sosyal olguları belli bir ideolojinin sınıf temeline dayalı terim ve tanımlamalarına bağlı olarak algılamıştır.' İnsanı, çeşitli yönleri ile ele alan Necatigil, kendine özgü bir dünya çizmiş ve bu dünyada ev, aile mutluluğuna da önem vermiştir. Eşine, çocuklarına özel bir önem veren Behçet Necatigil için yalnızlık önemlidir. O, kalabalıklar içinde bile olsa yalnız kalmayı tercih etmiş, yalnızlıkların şiirini yazmıştır. Tabii, bunda onun içe kapanık kişiliğinin etkisi büyüktür. Ev ve aile şiirlerini en çok Tevfik Fikret ve Ziya Osman Saba'dan etkilenmeler sonucu yazan Behçet Necatigil için evler farklı bir anlam taşır. Evlerin o tuhaf kokusu, yeni doğanları, ölenleri hep onun şiirine konuk olmuş, yaşadığı evleri, bu evlerin çinko kaplı tahtaboşlarını, ağaçlıklı bahçeyi, Beşiktaş'ta oturduğu Setbaşı Sokağı ama her şeyi; insanları, gezindiği sokakları ve çocukluğuna ilişkin her şeyi şiirine konuk etmiş, içerden bir sesle, sessizce evlerin şiirini yazmıştır. Baba tarafından Kastamonulu olan Necatigil, hastalıklı, acılı bir çocukluk geçirmiştir. Onun karamsar olmasında, geçirmiş olduğu sıkıntılı çocukluk dönemi kadar toplumun yaşamış olduğu sıkıntıların da etkisi büyüktür. Öğretmenlik mesleğini de çok seven Behçet Necatigil, çoğu kez öğrencileri ile olan iletişimini ders dışı zamanlarda da sürdürmüş, sevdiği bir şiiri onlarla paylaşmaktan mutluluk duymuştur. Bu nedenle onun öğrencisi olmak bir ayrıcalıktır. Türk edebiyatı tarihinde daha çok şair kişiliği ile anılan, hiçbir edebi akım ve hareket içinde yer almayan Necatigil adına ailesinin bu yarışmayı düzenlemesi bu anlamda çok önemlidir. Bu nedenle ben edebiyat tarihimizi böyle büyük bir şaire sahip olduğu için şanslı sayıyorum.

GÜNÜMÜZ ŞİİRİ HAKKINDA

E.Ö: - Fırsatını bulmuşken ve büyük bir ödülü almayı başardığınıza göre, bize kısaca günümüz şiiri hakkında değerlendirme yapabilir misiniz? - Şimdi şuradan bakıldığında görünen epeyce karışık bir durum. Gün geçtikçe çoğalan edebiyat dergileri, bir o kadar da şair sayısında gözlemlenen artış... Fakat gerek merkezde gerekse Anadolu'da çıkan dergilere bakıldığında bu dergilerden çok azının nitelikli olduğu da görünen bir gerçek.Gerçi burada genç arkadaşları ve onların çıkarttıkları dergiler üzerindeki emeği de unutmamak gerek Kimi zaman çıkan bu edebiyat dergilerinde yayımlanan şiirlerinse hayatla olan bağlarının kopuk olduğu da söyleyeceklerim arasında. Şiirlerin içinden evler, sokaklar, kadınlar, çocuklar, trenler de geçmiyor. (Özellikle 90'lı yıllarda bu tip şiir yazıldı) İçinden evler, sokaklar, masalar geçen şiirlerin sayısı ise çok az. İşte, bu hayatla bağları kopuk şiir, kendi dili dışında yazan şairlerle tanış da değil. Şiir üzerine düşünen şairlerin sayısı da bir o kadar az. Pek çok şair kendinden önce kimlerin şiir yazdığını bilmiyor, bilmediği gibi onların şiir poetikalarının farkında bile değil.Fakat yine de her şeye rağmen bu coğrafyada güzel şiirler de yazılıyor. Bu da her şeye rağmen sevindirici bir durum. Metin Kaygalak, Mustafa Köz, Şeref Bilsel, Nilay Özer, Betül Dünder, Kemal Varol, İbrahim Tenekeci, Mehmet Can Doğan, Emel İrtem... Bunlar şimdilik adı aklıma gelen isimler.Tüm bunların yanı sıra edebiyat dünyasına uzaktan bakıldığında bir kargaşa, karmaşa ortamının hâkim olduğu da bir gerçek.Tabii bunda içinde bulunduğumuz ortamın etkileri de büyük. Buna sistemin getirdiği sıkıntılar da eklendiğinde problem daha da büyüyor. İşin içine iktidar olabilmek kaygıları, kafa kol ilişkileri, boy fotoğrafları giriyor. Tabii bu da istenilen bir durum değil.Yom dergisinde(Temmuz- Ağustos 2004 ) benimle yapılan bir söyleşide (konuyla ilintili olduğu için söylüyorum), söyleşiyi Enis Akın'ın şu dizeleri ile bitirmiştim. Belki de yine iyi bir cevap olacağını düşündüğüm için yine onun dizeleri ile bu soruyu noktalamak istiyorum.'ve şairler! Çağdaş çekirgeler! Durmadanmatahari'nin topuklu ayakkabılarını yalarken yalarkenyakalıyoruz birbirimiziyalarken yalarken matahari'nin topuklu topukluayakkabılarınıorda, cennetten çok uzakta, cehenneme yakın değil'

BİLGİ EKSİKLİĞİ

E.Ö: - Yeni yetenek genç şairlere, ne gibi tavsiyeler verebilirsiniz? - Daha çok da okumak. Kendinden öncekileri ve şimdi yazanları, yazanları okumak diyebilirim öncelikle. Gelenekse benim için önemli. Gelenekten kopuk bir şiir düşünemiyorum.Ve şiirin Gülten Akın'ı, Yahya Kemal'i, Tanpınar'ı, Hilmi Yavuz'u, Cahit Külebi'yi, Uyar'ı, Edip Cansever'i, Cemal Süreya'yı, Nâzım Hikmet'i, Dıranas'ı, Asaf Halet Çelebi'yi, Oktay Rifat'ı, Haşim'i, Anday'ı bilmeden yazılmayacağını da. Az önce yukarıda da belirttiğim gibi günümüzde şiir pek çok genç arkadaşımızca kendisinden önce kimlerin neler yazmış olduğu bilinmeden ve onların poetikaları hakkında bilgi sahibi olmadan yazılıyor. Belki de Cemal Süreya'nın Şapkam Dolu Çiçekle, Gülten Akın'ın Şiiri Düzde Kuşatmak, Özdemir İnce'nin Tabula Rasa'sı okunmuş bile değil. Bilgi eksikliği, dünle bağları kopukluk birtakım sıkıntıların yaşanmasında etkili oluyor. Bu nedenle yazılan şiir bedensiz, ruhsuz ve içi boş bir şiir. İçinden hiçbir şey geçmeyen bu şiirler okunduğunda, akılda hiçbir şey kalmıyor. Oysa bugün, büyük şair sıfatıyla andığımız pek çok şair için bunları söylemek olası bile değil. Eğer büyük sıfatıyla anılmak isteniliyorsa yukarda söylediklerime ek olarak genç şairin, şair adaylarının yaşadıkları coğrafyayı, o coğrafyanın sıkıntılarını ve özellikle kendi ses ve renklerini şiire yansıtmalarını, bununla birlikte dil bilincine sahip olmaları gerektiğini de sözlerime ekleyebilirim. Çünkü şiir öyle kolayca yazılan bir şey olmadığı gibi işçilik gerektiren bir uğraştır da. Bu nedenle bu genç arkadaşların şiirin emek gerektiren bir şey olduğunu bilmeleri gerekiyor. Fakat ben yine de umutluyum.Umut kesmek, hayattan umut kesmek olur. İçinde yaşadığımız dönemin şair adayına olumsuz etkileri nedeniyle yazılan şiir belleksizleştirilmiş toplumun belleksiz şiiri olsa da; yeni, pırıl pırıl bir şiirin uçları da görülmekte bu coğrafyada. Kimi genç arkadaşlarımız edebiyat dergilerinde bunun güzel örneklerini vermektedirler.

ZİRVEYE DOĞRU İNİŞ...

Murat İlhan: - Ödül aldığınız 'Yol İnsanları' adlı kitabınızdan yola çıkarak, gelin biraz da şiirlerinizi konuşalım... Bir yerden iniş halinde bir 'yol' düşünün ki vardığı yer aslında zirve. Jonathan Swift'in Bir Süpürge Sopası Üzerine İrdeleme'sinden esinle, tepetaklak olmuş bir dünya ve onun zirvesine doğru ismin iniş halleri, kastettiğim.Ve 'insan' kelimesine bazı divan şiirlerinde olduğu gibi ama çok basit bir Belagat Matematiği yaklaşımı; zirveye doğru inişe geçmiş insanın, yolun iniş hallerinden bir insanlık haline geçişiyle 'in' erken gerçek 'san'dığı yanılsamalar; belki bu inişin bir düşüş, zirveden uzaklaşan bir devinim olduğu yanılgısı. Siz 'Yol İnsanları'nın şiiriyle zirve yolundasınız; başa taç edilmesi gereken değerlerin ayağa düştüğü, asıl ayağa düşmesi gerekenlerin taçlandırıldığı, başa taç edildiği, o tacı reddeden başlarınsa bir süpürge sopası kadar bile değerli görülmediği tepetaklak olmuş bir dünyada, sözde zirvedeki asıl süpürge sopalarının dünyayı kirletmekten başka bir işe yaramadığını görenlerden.Nereden yola çıkarak böyle bir giriş yaptığımın cevabı ikinci soruda ve şimdi soracağım soruyu da aslında daha kitabınızı okumadan, yalnızca adını duyduğumda sormuştum. Henüz kitabınızın yalnızca adını duyup benim gibi bu soruyu sormuş olanlar için anlatır mısınız; kimlerdir bu yol insanları, yol nereye gitmektedir, ve şu an yolun neresinde onlar?- Şimdiye kadar ben belki de tek bir şiirin izini sürdüm. Yazdığımsa tek bir şiir aslında.Üçüncü kitabım Kardan Harfler bir anne kitabıydı. O kitap, annelik duygusunu henüz yaşadığım süreçte yazılmıştı. (Buna anneye olan özlem de eklenebilir) Tabii yakın akrabalar, komşular ve şeyler dünyası da. Güle Gece Yorumları'nda ise mesellerin altını çizmiş kavramlar, eşyalar, ilişkiler üzerinde durmuştum. Tabii kadın sorunsalı da değerlendirilen bir durum olarak varlığını her kitapta sürdürdü. Dar bir dünya içine kıstırılmışlık, derin bir koridoru yürümekle yorgun kadınlar, aşksız odaları havalandırmışlıkları, susmakları örtündükleri hep... Ama yalnızlık duygusu hakimdi bu kitapta. Bahçedense duvarlar konuşuyordu, duvar değil de yastıktı terli olan. Dede, büyükanne, amca bir siluet ama hep vardılar. Çocukluk ise bir pencerenin ardından bakmaktaydı. Bu mutlu bir çocukluktu. Kimi kez tek katlı, bahçeli bir evi olan.Yol İnsanları adlı kitabım ise gittikçe küreselleşen dünya süreci içerisinde boğulmuş, yıpranmış, içinde çatışmalar yaşayan insanın şiiri. Ya da şöyle diyeyim derdi yetişmek olan bir kadının şiiri. Kitabın ilk şiiri yine içerden bir kadına Sibel'e ve öteki çocuğa söylenmiş. Yakın Arkadaş adlı şiir. Bu kadın kendini her anlamda ifade eden, ayakları fazlası ile yere basan bir kadın. Öteki çocukda öyle. Fakat herkes öyle mi? Hayır. Ne ki kadın olmak, kadınlığa özgü sıkıntıları yaşamak ya da o sıkıntıları duyumsamak... Bu gerçekten de iç acıtıcı bir durum. Kendime yaptığım bu içsel yolculukta, yolculuğu ele alırken daha çok da kadınla erkek arasındaki o ezeli yalnızlığı, yabancılaşmayı ve ince kırgınlıkların altını çizmek istedim. Aşksa hep vardı ama uzak bir perdeden söylüyordu söyleyeceklerini.Ya da şöyle diyeyim; bir yalanı bağışlamak gibi bir şeydi bu. Buna bir yalana kanmışlık da denilebilir. Şehrin kuzeyinde yaralarına pamuk yetiştiren bir kadın ama hep pamuk yetiştiren bir kadın. İliksiz ya da hiç kopmak bilmeyen bir düğme. Söküp atamadığımız şeyler, söktüğümüz şeyler... Kimi zaman kendimize olan yabancılığımız... Lavaboda unuttuğumuz erkeğe benzer bir kadın eli... Çok da kendisi olmayan, olamayan... Sade bir hayat, bakışsız erkek, kadın... Uçurumun dolduğu oda da annem yüzlü kadınlar ve fotoğraflarda itinayla büyüttüğümüz ardı hüzün erkekler... İşte buydu yol insanları. Amaçsa tarihsel süreç içerisinde içine kapanan kadını, insanı bahçeye, parka, sokağa çıkarmak, onun özlemlerini, hüzünlerini dile getirmekti. Çocuğun, erkeğin sıkıntılarını anlatmaktı bir anlamda da. Yolsa kimi kez kendimize, kimi kez de dış dünyaya açılıyordu. Şimdilerde yol insanları uzun bir yolu ya da şöyle diyeyim kendilerine giden yolu gitmekte ya da o yolu dertleriyle yormaktadırlar. Parklar, bahçeler, sokaklarsa bizleri kalabalıklaştıracak nar çiçeklerimiz. Ve bizler mayamızda olan yalnızlığı ötekimize devretmek istemiyoruz. Yalnızlık! Ama eğitimli bir yalnızlık. Evet bu böyle.

'KUYUSUDUR HERKESİN YOLU'

M.İ: - 'Önsöz Yerine'de, 'kuyusudur herkesin yolu' diyerek bir iniş ve çıkıştan bahsediyorsunuz siz de. (Bu mısra için bu iniş ve çıkış ifadesinin çok yetersiz olduğunun farkındayım fakat koca bir romanı suyunda eritmiş ama yine de çözünürlüğü dolmamış bir kuyu, bir mısra bu) Ve hemen alt mısralar; 've/cam inceliğindedir/yaşam' Hani kuyunun ağzı ışığa bakar, camın ışıksız bir anlamı yoktur ve dünya tepetaklak olunca, yağmur değil, kuyunun dibindeki su olur cama vuran. Belki camı değil ama yaşamın camdaki ışığını kırmıştır. Camın ardı ve önündeki dünya birbiri için seçilemez olmuştur. Seçilemezliğin kimyasıdır bulanıklık ve ve zaten bulanıktır kuyu suyu. 'Yakın Arkadaş' adlı şiirinizde 'hayat çin işi bir vazo/üstelik kısa ve çirkin/kırılsa kırılır gibiyiz' diyerek yine bir kırılganlıktan söz ediyorsunuz. Hatta kitabınızın ikinci bölümü olan 'Biraz da Fotoğraflarımızdık' taki çatışma şiirinde masal olağanüstülüğüyle girdiği çatışma sonunda yine kırılan bir şeyler var. Orada, 'nerden baksam aynam/hayal kırıklığı oluyor' diyorsunuz. Kuyu, su, ve hem vazo hem aynayı temsil ettiğini düşünürsek camın sizdeki ifadeleriyle yaşamın ilişkisini anlatır mısınız? - Evet, hayat çin işi bir vazo, kısa ve kimi kez de çirkin. Bu çirkinlik, çirkinleştirilmişlik bizleri boğuyor.Gözlerimizin önüne öyle bir perde çekiliyor ki yaşamın içindeki güzellikleri göremiyoruz. Oysaki yaşama açılan pencerelerimizin ardında görülmesi gereken ne yaşanmamışlıklar var. Fakat yarattığımız kuyularda ya da şöyle diyeyim kuyu olan yollarımızda olduğumuz kadarız. Yarattığımız olumsuzluklar bizleri o kuyuda boğuyor. Su ise arınmak için var. Fakat nereye kadar temizlenebiliriz ki kirlenmişlik, kirletilmişlik içimizi yoğun bir şekilde sarmışsa. Ve baktığımız aynalardaki de biz değilsek eğer.Yüzleşmek, evet kendimizle yüzleşmek. Bunu kaçımız yapıyor, yapabiliyoruz ki! Camı değil de camın ardını görmek, görebilmek. Bu, bu kadar zor olmasa gerek. Hele ki hiçbir şeyin çocukluk saflığında olmaması için hiçbir neden yokken. Evet her şeyin.M.İ: -'Ne Ki' adlı şiirinizde şiirin 'ne'liğinden bahsediyorsunuz 'ki' orada, amozondur ki yok memesiyle kıskanılmış' diye bir mısra var. Ve hemen onun ardından gelen üç mısra; 'öyle dağlarında telaş yok/morg kadar soğuk zamanda/içine düşer kor' Özdemir İnce'nin Şiir ve Gerçeklik kitabında imgeyi ikinci kişiler tarafından yeniden üretilebilen bir şiir birimi olarak ifade etmesinden de güç alarak bu üç mısrayı bir de tersten okumak ve ortaya çıkacak güzellik üzerine bir fikir yürütmek istiyorum; 'kor düşer içine/zamanda soğuk kadar morg/yok telaş dağlarında öyle'. Fikrimce kıskanılacak kadar güzel oldu. Amozon'un yok memesi bulundu, o işte budur diyebilir miyiz?- Her şeyin kolayca tüketildiği süreçte şiir, her okumada yeniden üretilen bir şey olarak hep var ve var olacak da. Doğrudur 'Ne Ki' adlı şiirimde şiirin 'ne'liğinden söz ediyorum. Onun yazılma sürecinden, ne sıkıntılarla ortaya çıktığından. İnsanı oldurtan yapısından da.Bir anlamda ona birtakım görevler de yüklüyorum. Onu sandalyeye oturtuyor, makyaj bile yaptırıyorum. Bu anlamda bakıldığında sizin dizeyi tersten okumanızla birlikte, şiir yeniden üretilmiş oluyor. Evet denilebilir ki Amazon'un yok memesi artık bulunmuştur. Evet, o işte budur diyebiliriz.

GİTTİĞİMİZ YOL AYNI...

M.İ: - Yine bu ters okumadan yola çıkarak ve amazonun yok memesinin de 'Ne Ki'başlığı altına düşürebileceği bir başka tanım olarak şiir, yol insanının, dağ aynı telaş aynı, morg aynı soğuk aynı, zaman değişse de içine düşen kor aynı bile olsa, o aynı yoldan geri dönüşlerinin farklılığıdır, gibi bir çıkarımda bulunsak mı, ne dersiniz? - Bir yol insanı olarak gittiğimiz yol aynı olsa da aynı yoldan dönüşlerin farklılığıdır yaşam. Hepimiz kimi kez sığınağımız olan evlerde ayrı birer yolun sürdürümcüsüyüz. Farklı yaşamaklar bizleri bekliyor. Acılar, sevinçler, heyecanlarsa hep var. Bu yol öyle bir yol ki çoğunluk bizleri oldurtuyor. Olgun bir meyve gibi düşüyoruz zamanımıza. Evet, bu nedenle sizin de dediğiniz gibi aynı yoldan geri dönüşlerin farklılığıdır yaşam, gibi bir çıkarımda bulunabiliriz. M.İ: - 'Yüz Yüze' adlı şiirinizde diyorsunuz ki, 'peki ya ben kimim/kimin evine bahçe/vazoda solmuş çiçek/sıcak bir manto kadar/gerilim hattına konmuş/güvercin gibiyim'. Ve birkaç mısra da 'Um Kasr'ın Gelin Kızları'ındaki 'ikinci söz'den; 'sınırları yıkalım kararlar kuş kanadı/gül ne ki/her devrimde gül kızıl bir kuş ağzı/kızıl bir kuş ağzı. Her devrimi bir gerilim hattı olarak düşünürsek, kızıl ağızlı bir güvercinle karşılaşıyoruz. Kanadı sınırları yıkmak için özgür bir karar. 'Üçüncü söz'de bunlar diye bahsettiğiniz o birileri tarafından yaralanır o güvercin; 'yaradaki telaş'. 'dördüncü söz de' aşk ile anlam 'kar ile kan' ve 'beşinci söz/sevgilinin söyledikleri' bir soruyla biter; 'tenhada neden siyah bir kar kokusu var'. Kar kanın soğumasını, siyah pıhtılaşmasını anlatır belki. Peki sevgilinin söylediklerinden hangisi en tenhada söylenmiştir, ve neden? Kalabalıkta söylendilerse onları bu kadar net, bu kadar vurgulu, ki cümle içinde kelime, kelime içinde hece, hece içinde harflerce (oradaki bir kelimede yan yana üç tane 'n' harfi var) paylaşılamıyor, duyabilmenizin sebebi nedir? Yoksa 'Yakın Arkadaş' adlı şiirinizde 'boğazın yırtılırcasına bağırdığın sır' dediğiniz o (sır), 12 sayfa sonra burada, sevgilinin 'neden' diye sorduğu, benim 'sebebi nedir' diye öğrenmek istediğim, sizinse 'denge' ve 'tanıklık' adlı şiirlerinizde, ilkinde dengeyi bozmamak, ikincisinde tanıklığı eksiltmemek için buraya almak istemediğim o 'neden'li sorularınızda bir kez daha mı karşımıza çıkmıştır? - Aslında Yol İnsanları adlı kitabım için tek bir şiir denilebilir. İçsel konuşmalar şeklinde yazılmış her şiir aslında hep tek bir şeyi anlatıyor. Kadının yalnızlığını. Şehrin kuzeyindeki kadının yalnızlığını. Um Kasr'daki gelin, gerilim hattına konmuş güvercin, yüzü tiklerle mor, yüzü huysuz köpek olan da o. Her şiirde kadın yani özne kendini, neliğini sorguluyor. Kimi kez çocukluğuna dönüyor kimi kez yaşadığı evde anıları ile baş başa yaşıyor. Zaten kitabın bütününe bakıldığında da bu görülebilir. Özne hiç değişmez. Ki, o özne sınırları (ki bu her anlamda tüm dünyadaki sınırlar olarak da algılanabilir) kaldırmak ister ve bu anlamda da uğraş verir. Değişense belki de hiçbir şeydir. Birilerinin yaraladığı güvercin olaraksa hep o bir köşede vardır. Varlığının sürmesi yani yaralı bir güvercin olarak var olması ise başkalarını yaralar. Çünkü bizler yani ayrıntılar ustası ya da kederle içselleşmiş yaşantılarımız hep bir başka kederi doğurur.Ve bu sürüp gider. Aşksa, belki de kalbimizi titreten bir telaş olarak hep vardır. (Ama hep uzak bir perdeden söyleyeceklerini söyler.) Fakat, evlerin o korkunç paylaşımsızlığı iki farklı cinsi ayrı odalara sürükler. İşte burada sevgilinin söyledikleri yani aslında öznenin söyledikleri ile gelinin söyledikleri birbiri ile örtüşür. Sevgilinin söylediklerinden, en tenhada söylenen aşkın yalan bir şey olduğudur ne yazık ki. Bu iç acıtan durum bazen tenhada bazen de kalabalıkta söylenir. Çünkü acıtan durum dizginlenemez bir hal almıştır. Bu arada iletişimsizliğin kopardığı hayatlar, ince kırgınlıklar daha da belirgin bir şekilde hatta tüm kitaba yayılacak şekilde dizelerdeki yerini alır. 'Yakın Arkadaş' adlı şiirimde 'Boğazın yırtılırcasına bağırdığın sır' dediğim; kadının kadın olmak gibi bir yazgısının olması, sokaklara çıkmak isteği içinde olan bir kadının çelişkileri ve kendine kendini sormaklığıdır daha çok anlatmak istediğim. Azlık, yorgunluk, ıssızlaştırılmış yataklar bir hayat dersi olarak hep vardır ve var olacaktır da. Bir kez daha belki de bu türden dizeler defalarca çıkacaktır karşımıza.M.İ: -Tek şiir dışında (Ne Ki); kitabınızdaki bütün şiirlerde bazı mısralar italik yazılmış. Öyle ki okurken, bunların bilge bir iç ses, bir ikinci kişi, bir yol arkadaşı tarafından söylendiği hissine kapılıyorum. Bazen de birer yankı gibiler. Ve ilginçtir; böyle bir italik yazımın olmadığı o tek şiirde diyorsunuz ki 'şiir, o ovduğum, olduğum kaya' sanki o yankı gibiliğinden bahsettiğim italik yazımlı mısralar, o ovduğumuz, olduğunuz kayaya ve eğer dediğiniz gibi şiir o kayaysa o şiire çarpıp döndüğü için, o şiirde böyle bir italik yazım yok. Ovup, o olduğunuz için onda yalnızca sizin sesiniz var; bir iç ses, bir ikinci kişi ya da bir yankı değil. Peki bu yankılar, neden farklılaşarak, başka sözler olarak geri dönüyor. ( Birkaç yerde aynı dönmesinin dışında) 'Gitmekte Bahane Yok' adlı şiirinizde 'o gidilmiş, dönülmüş/eğrilmiş satır' mısrasında bahsettiğiniz eğrilmişliği soruyorum belki. Hatta bu mısra biri italik, biri düz yazımlı iki kelime arasında veriliyor; ikisi de 'sabır'. O ovduğunuz, (ilk 'sabır' italik yazılımlıdır ve size ait değildir henüz, kayanındır belki) olduğunuz (ikinci 'sabır' artık düz yazımlıdır ve nihayet sizin sesinizdir) kaya yoksa sabır taşı mıdır? Kayadaki potansiyel enerjinin mısra vuruşuyla kinetiğe dönüşerek ağırlığını söze düşürmesi midir bu? Bu dönüşüm esnasında mı farklılaşır sözler? İzninizle hem kayaya hem size soruyorum.Ovup o olduğunuza göre, sanırım onun adına da cevap verebilirsiniz. (Umarım aynı şiirde 'benden sorulmasın satır araları' dediğiniz o araları sormamışımdır.)- Kitabın adı Yol İnsanları olduğuna göre italik olarak yazılmış dizeleri bilge bir iç ses, bir ikinci kişi, bir yol arkadaşı tarafından söylenmiş sözler olarak da algılayabiliriz.Çünkü çıkılan yolda, insan kimi kez yalnız olsa da (kalabalık içinde de yalnız olabilir) aslında yalnız değildir. Hiç değilse yanında yaşanmışlıklar, hüzünler, sevinçler vardır. Şiirse, kimi kez kendimize dönüp bakmamızı, kendimizi sorgulamamızı sağlayan bir şey olarak hep var olacaktır. Buna, bizi olduran bir şey de diyebiliriz. Gitmeler, dönmeler, çarpmalar ama hep olma yönünde derin sızılarla atılmış adımlar. Ama sonunda olmak ve insanın kendini bulması yani o bilge tavır, kendinin iç sesi. Evet o ikinci 'sabır' düz yazımlıdır ve nihayet benim sesimdir. Kayaysa dediğiniz gibi sabır taşıdır. O, her şeyimi söylediğim, söylettiğim şiir, belki de çıkılan bu içsel yolculukta dert dinlemekten nerdeyse sabır taşı olmuş, bir anlamda özneyi de oldurmuştur. İşte bu dönüşüm esnasında farklılaşır sözler. Kabullenmişlik, benimsemişlik belki de vazgeçilmişliktir bundan böyle yaşanacak olan. M.İ: - İkinci sorumda kitabınızın birinci bölümü olan 'Biz Biraz da Fotoğraflarımızdık'daki fotoğraf gerçekliğinin, ikinci bölüm olan 'Biz Biraz da Masallarımızdık'daki masal olağanüstülüğüyle girdiği bir çatışmadan söz etmiştim. Bazen bir fotoğrafın gerçekliği masallaşıyor, bazen gerçekleşiveriyor bir masal. Ya da bir gerçeklik kazanıveriyor. Beşinci sorumda ise 'sınırları yıkalım kararlar kuş kanadı' mısrasından bahsetmiştim. Kuş kanadı, sınırları yıkmak için alınmış bir kararın özgürce alınmışlığını anlatmıştı bana, ki o şiir kitabınızın birinci bölümüne aitti. Ama ikinci bölümde 'Dünle Düello' adlı şiirinizde 'kâğıtlar ve solmuş kumaşlar arasında büyümüş son erkek kişisi ailesinin. Annesinin korkusu ve alışkanlığıyla/kuşlara hep yön vermiş' diyorsunuz. Evet kararları alanlar farklı ama, birinci bölümde özgürce alınan karar, ikinci bölümde bir annenin korku ve alışkanlığı ile alınıyor. Kararlar kuş kanadı olup sınırlara dayanmadan önce, 'birinci söz'de 'korkum genişti ya odalara' dediğiniz korku, 'beklemiştim günlerle/şaşırmış mermiyi' dediğiniz mermiye karşı özgürleşememiş olmaktan, ve bu özgürleşememişliğin bir seçenek olarak size yalnızca korkuyu dar odalarda beklemeyi bırakmasından kaynaklanan bir korku mudur? - Kuş, özgürlüğün ifadesi olarak o şiirde yerini almıştı ya da şöyle diyeyim kuş kanadı sınırları yıkmak için özgürce alınmış bir kararı, özgürlüğü niteliyordu o şiirde. Doğrusu bu ya bu dizenin, kitabın ilk bölümünde yer alması ise tesadüf değildi. Bilinçli bir şekilde tercih edilmişti. Çünkü ilk bölüm zaman içinde olunan bir anlamda olgunlaşılan bir bölümdü ve özgürce karar ya da kararlar almak ise kaçınılmazdı. Dünle Düello adlı şiirimde ise henüz bir olmamışlık, olgunlaşmamışlık durumundan söz ediliyor. Bu son erkek kişi, kâğıtlar ve solmuş kumaşlar arasında büyümüş. Annesinin korkusu ve onun üzerindeki etkisi belirgin. Annesinin korku ve alışkanlığı ile kararlar alınıyor. Annesinin ona yön vermesi bir yana o da kuşlara ve belki de başka şeylere yön veriyor. (Tabi bu istenilen bir durum değildir.) Fakat ne ki durum böyle. Sizin de dediğiniz gibi ilk bölümde yer alan ben (özne), birey olmuş, olmayı başarmış bir ben. İkinci bölümde ise özgürleşememişliğin boğduğu bir ben (özne) ile karşı karşıyayız. Dar odalarda büyütülmüş korkular, özen isteyen çocuk, sıradan bir baba ve bilmenin insanı acıtan yönü ısrarla anlatılıyor kitabın ikinci bölümünde.

GİZLİ BİR ŞİİR

M.İ: - Bahsetmeden geçemediğim noktalar yüzünden sorular uzadı ve artık, ve ne yazık ki bitirmem gerekiyor. Kitabınızın ikinci bölümü olan 'Biz Biraz da Masallarımızdık'daki 14 şiirin kitaba alınış sıralarıyla başlıklarında gizli bir şiir olduğunu gördüm. Yaptığım yalnızca, bölümün adından başlayarak tek kelimelik başlıkların tamamını, 'son söz yerine' haricinde birkaç kelimeden oluşan diğer başlıklarınsa son kelimelerini alıp sırayla alt alta dizmek. Ve işte sonuç: (başlıkların diğer kelimelerini ifade eden üç noktalı boşlukları unutarak okumanızı rica ediyorum) 'Biz Biraz da Masallarımızdık: ...Durumları ...Düello ...Ve ...Meseli ...Yeleği Bile: ...Tilki ...Parkı: Çatışma ... Beyaz: ...Askerliği ... Korkusu: Lehim: Son Söz Yerine'Boşluklarda ne olduğunu, ve bütün bunların nasıl 'Biraz da Masallar' olan 'Bizi' anlattığını merak edenlere kitabı okumalarını tavsiye ediyor, ve sorusunu bilmediğim bir cevabınız olması ihtimalini düşünerek, eğer varsa o sorusuz cevabı bizimle paylaşmanızı rica ediyorum.- Şiir, bir anlamda şeyler dünyası ile kurulan ilişkiler bütünü. Her şey, her kare, her harf bir şeyleri çağrıştırıyor aslında. Bununla birlikte şiirin her okumada yeniden üretilen bir şey olduğu gerçeğinden de yola çıkarak; değil dizelerin, harf ya da sözcüklerin bile bir şeyler ifade ettiğinden söz edilebilir. Ki, ikinci bölüm; olmak üzere olan insan (çocuk) üzerine tasarlanmış bir bölümdür. Bu bölümde durumlar, düello, park, çatışma, beyaz, askerlik, korku gibi sözcüklerin olması ise kaçınılmaz idi. Öyle de oldu. Şiir başlıkları bir anlamda kendi müziğini, iç sesini yarattı. - Keyifli söyleşi için çok teşekkür ediyoruz sevgili Betül Tarıman...- Ben teşekkür ederim. Yol İnsanları/ Betül Tarıman/ Can Yayınları/77 s.