MAYIS DURAĞI

2009-05-15 · Kategori: Siir

MAYISLAR GÖRÜCÜYE ÇIKMIŞ KIZ

 

kanımız yiğit namuslu pervasız

infaz hükmünde kaşları çatık

hapsedilmiş kocaman ağızlar

eylüller dökülmüş dut yaprağı

mayıslar görücüye çıkmış kız

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 46)

***   ***   ***

MAYIS DURAĞI

 

yılları çekip çevirdik

izleri kaldı sıcak ince

uçup gitmedi kuşlar gibi

zoru görünce

 

mayıslar emekçe düğün dernek

dudakların ölüme uzak şarkı

bırakıp gitme yenilgiyi

nasılsa ısınır havalar

söyle hangisi

ağıtları saklayamam

sokaklar bizden biri

sesi tanıdık

küskün yaşama çekilen çizgi

 

saçları düne ilişkin

bize yürüyen sızı

aklığı tükenmez azap

yıllanmış güzellik

engel değil tanrılar

zeus eskisi yontu

ne olur suçlama beni

tarihi emziren kadın

 

hepiniz için geçerli dört duvar

dal dal büyüyen kilim

hüznü gülen aydınlık

dostluklar izne bağlı

ilk durak burası

deniz anası eylül

mayıs durağı kanlı meydan

karanfil tarlası ölüm

sarısından utanan gül

 

düşleri de biliyorum

ulaşılmaz ferhat'ın dağı

ölümün çanı çalınca

duramaz can alıcı

ağzı thernede bir tay

izini yi tirmiş şaşkın

talihsiz anılar sığınağı

 

rüzgar ağızlı tebessüm

harmanım savrulan çığlık

ateş artığı sevi

alışık olduğumuz sıkıntı

tutulmuş köşeler birer birer

işi ne bu kanlı günün

emeği yüreğe işleyen sözcük

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 57-58)

İki Şiir / Şebnem Özerdem

2007-05-22 · Kategori: Siir

ÜŞÜR  ÖLÜM  BENİM  GÖZLERİMDE

Üşür
Ölüm  benim  gözlerimde.
Çocukluğumu  sakladım,
Taş tutan yüreğimin içine.
Belki!..
Belki,
Güneş gülerse topraklarıma,
Zamanın bir anında
Sakladığım çocukluğum
Can olur, hayata tutunmama.
Üşür
Ölüm benim gözlerimde
Özgürlük,
Yalnızca süzülen  martıların
Kulaklarımda çınlayan,
Seslerinde.
Başak tarlalarım
Çevrilmiş tel  yumaklarıyla
Bilemediğim tutsaklığa isyan
Taş tutsa da yüreğim
Sesimin  haykırışına
Çocukluğumun masumiyeti
Yansıyor,
Umutsuzca.
Belki!..
Belki, umuda…
Üşür
Ölüm benim kapkara gözlerimde
Barış  olacağım,diyebildiğim
Her sabahta…

 

Şebnem ÖZERDEM

 

 

********

 

 

SEVGİYE   EMANET   YÜREKLER

Sevgiye  emanet yürekler
Bir baştan bir  başa beyaz
Bir baştan bir  başa  siyah
Hayat ve ölüm kadar kısa
Sevgiyle, iyiliğe, dönen
Duru  yürekler
Ney ile  ruha  seslenenler
Ruha  nakşedenler
Adım  adımda  gelsen
Koşarakta   gelsen
Bir  sevda  ile  dolu  yürekten
Bin  değer  damlar  damlar
Yüreğin  doğrudan yanaysa
Dur,  dinle
Neyin  eşsiz  güzellikteki sesini
Ruhuna   işlesin
Semazenlerin  sema  töreni
Gecenin  karanlığı
Beyaz  yıldızların
Yeryüzüne  izdüşümü
Ve  mistik  dünyanın
Gönül   birliği
Sevginin     değeri
Yalın  dönüşlerin
Yürek   kardeşliği
Erir damla  damla
Bir  neyin  sesinde
Gönül  dostluğu
İçin titrer
Huzur   yüreğinde
Yalnızca yalın  bir sevgi
Tüm  gelen  dünya  kardeşlerinde...

 

Şebnem ÖZERDEM

AŞK İKİ KİŞİLİKTİR / ŞİİR / ATAOL BEHRAMOĞLU

2007-02-13 · Kategori: Siir

AŞK İKİ KİŞİLİKTİR

 

Değişir yönü rüzgarın

Solar ansızın yapraklar;

Şaşırır yolunu denizde gemi

Boşuna bir liman arar;

Gülüşü bir yabancının

Çalmıştır senden sevdiğini;

İçinde biriken zehir

Sadece kendini öldürecektir;

Ölümdür yaşanan tek başına,

Aşk, iki kişiliktir.

 

           Bir anı bile kalmamıştır

           Geceler boyu sevişmelerden

           Binlerce yıl uzaktadır

           Binlerce kez dokunduğun ten;

           Yazabileceğin şiirler

           Çoktan yazılıp bitmiştir;

           Ölümdür yaşanan tek başına.

           Aşk, iki kişiliktir

 

Avutmaz olur artık

Seni bildiğin şarkılar;

Boşanır keder zincirlerinden

Sular tersin tersin akar;

Bir hançer gibi çeksen de sevgini

Onu ancak öldürmeye yarar:

Uçarı kuşu sevdanın

Alıp başını gitmiştir;

Ölümdür yaşanan tek başına.

Aşk, iki kişiliktir. 

 

           Yitik bir ezgisin sadece

           Tüketilmiş ve düşmüş gözden;

           Düşlerinde bir çocuk hıçkırır

           Gece camlara sürtünürken;

           Çünkü hiç bir kelebek

           Tek başına yaşamaz sevdasını,

           Severken hiç bir böcek

           Hiç bir kuş yalnız değildir;

           Ölümdür yaşanan tek başına,

           Aşk, iki kişiliktir.

Sezen AKSU Şarkı Sözleri: Düğün ve Cenaze

2006-10-05 · Kategori: Siir

Düğün ve Cenaze

Parçaları dinlemek için grafiğine tıklayınız! Bilgisayarınıza indirmek için Sağ fare tuşu ile grafiğe tıklayınız, Gelen seçeneklerden Farklı kaydet 
( Save as, Speichern Untern ) menüsüne tıklayınız

O Sensin
Söz : Pakize Barışta - Sezen Aksu
Müzik : Goran Bregovic


O sensin , o sensin
Süzülür sabahlar
Uyanır hatıralar
Gelir İyonya'dan 
İzmir'in sokaklarına
Yasemin kokusuyla
Geçmişin dokusuyla
Ayrılık korkusuyla
Sarılır boynuna

Çağırır usulca
Unutulmuş saf çocukluğum
Gülümser ilk aşkım
Hemen hafifler burukluğum
Ben oralarda doğdum
Köklerim o topraklarda
Tarihin sırlarıyla 
Ölmek isterim orada

Acılar , yaslar
Gizlenir kuytulara
Sonra günahlar
Uzanır uykulara
Mehtap yol vermez
Karanlık pusulara
Başlar sularda akşam

Acılar , yaslar
Gizlenir kuytulara
Sonra günahlar
Uzanır uykulara
Mehtap yol vermez
Karanlık pusulara
Başlar sularda ihtişam

Aşklar emniyette
Aşklar Artemis'te
Gece kavuşurken
Güne ilk güneşlere
Yasemin kokusuyla
Geçmişin dokusuyla
Ayrılık korkusuyla
Girer koynuma

Acılar , yaslar
Gizlenir kuytulara
Sonra günahlar
Uzanır uykulara
Mehtap yol vermez
Karanlık pusulara
Başlar sularda akşam
Acılar , yaslar
Gizlenir kuytulara
Sonra günahlar
Uzanır uykulara
Mehtap yol vermez
Karanlık pusulara
Başlar sularda ihtişam

O sensin , o sensin
Sen...

Allah'ın Varsa
Söz : Sezen Aksu - Pakize Barışta
Müzik : Goran Bregovic


Yaz bitti yine mevsim sonbahar
Kim bekler kim çeker bu kadar
Sofrandaki kırıntılar kadar
Bile mi olamadım

Allah'ın varsa
Bu akşam adres defterinde 
S harfinin olduğu yerde
Bulup ya çiz ya yak adımı
Ya da sessizlik koy yerine
Allah'ın varsa
Vicdansız

Rüyama , şarkıma , şiirime girdin
Sanki kendi bahçelerin misali, arsız
Be vefasız
Sana martılar getirdim
Kanatlarım var beyaz
Ama acımıyor yüreğim

Elde sazlar, sarı yazlar, oğlanlar, kızlar 
Yudumlanır salkım gölgelerinde 
Nağmeler, nazlar
Şahit yıldızlar
'Doğur' dedin bana 
'Kurabiye gibi çocuklar'

Gittiğin o gece ardından
İki kadın uyanıp ağlayacak
Biri annen diğeri ben
Benim biraz ahım kalacak
Allah'ın varsa
Vicdansız

Rüyama , şarkıma , şiirime girdin
Sanki kendi bahçelerin misali, arsız
Be vefasız
Sana martılar getirdim
Kanatlarım var beyaz
Ama acımıyor yüreğim

Elde sazlar, sarı yazlar, oğlanlar, kızlar 
Yudumlanır salkım gölgelerinde 
Nağmeler, nazlar
Şahit yıldızlar
Oğlanlar , kızlar
Yudumlanır salkım gölgelerinde 
Nağmeler, nazlar
Şahit yıldızlar
Oğlanlar , kızlar
Yudumlanır salkım gölgelerinde 
Nağmeler, nazlar
Şahit yıldızlar

Kasım Yağmurları
Söz : Sezen Aksu - Pakize Barışta
Müzik : Goran Bregovic


Artık sen eski sen değilsin
Uzaksın bu çekinen sakınan sensin
Omuzlarımda dünyanın bütün acıları
Islatıyor beni ağır kasım yağmurları
Ben ne haldeyim görmüyorsun,
Sen acılara değmiyorsun

Duydum ki başkasına cömertsin
Yabancı kucaklarda sıcaksın
Eğildi kederimden buğday başakları
Matemim var söndürün ışıkları
Kim yaşar böyle yasla aşkları
Kim böyle durur ihanetlere karşı
Kim döker bu kadar gözyaşı
Yalancı, beni de aldattın
Yalancı, beni de aldattın

Yıllar üzerimden geçer
Her gün öncesinden daha beter
Çalmıyor artık kapımı tanıdık yüzler
Kırlangıçlar gitti, bitmiyor güzler
Ne bahar kokuyor ne sümbüller
Sormaz oldu hatrımı artık ümitler
Kim böyle sabır üstüne sabır ekler
Yalancı, beni de aldattın
Yalancı, beni de aldattın

İhanetlere karşı
Kim döker bu kadar gözyaşı
Yalancı, beni de aldattın
Yalancı, beni de aldattın
Yalancı, beni de aldattın

Hıdrellez
Söz : Sezen Aksu - Pakize Barışta
Müzik : Goran Bregovic


Bahar oldu aman 
Al kese astım gül dalına
Adadım yarin adına 
İki göz oda

Dağ yeşil, dallar yeşil
Uyandılar bayrama
Her gönül şen
Bir benim bahtım kara

Kokuyor buram buram
Fulyalar vakit tamam
Bir bana uğramadı
Bu bahar bayram

Ağlama hıdrellez
Ağlama be bana
Acı ektim yerine
Aşk yeşerecek
Başka bahara
Ağlama hıdrellez
Ağlama be bana
Acı ektim yerine
Aşk yeşerecek
Başka bahara

Ne yolu var ne izi
Tanıdık değil yüzü
Dileğim Allah'tan 
Aşk sözün özü

Sevdiğim yok, eşim yok
Ağardı bir gün daha
Ey benim şans yıldızım
Gülümse bana

Ağlama hıdrellez
Ağlama be bana
Acı ektim yerine
Aşk yeşerecek
Başka bahara
Ağlama hıdrellez
Ağlama be bana
Acı ektim yerine
Aşk yeşerecek, yeşerecek
Başka bahara
Yeşerecek, başka bahara
Yeşerecek, başka bahara

Düğün
Söz : Sezen Aksu
Müzik : Kurtis Jasavev


Parada pulda gözüm yok inan baba
Eloğlu kıyar gülünün fidanına
Olur a dara düşerim, ihtimal
Baba kapıyı kapatma

Olur a dara düşerim, ihtimal
Gülüne su ver unutma
Olur a dara düşerim, ihtimal
Gülüne su ver unutma

Kınalı gelin uçuyor yuvadan
Günü saati biliyor yaradan
Duvağım, telim, kırmızı kemerim
Dileğim bi kız, bi oğlan

Olur a dara düşerim, ihtimal
Baba kapıyı kapatma
Olur a dara düşerim, ihtimal
Gülüne su ver unutma

Vurun davullar güm be de güm güm
Geçer mi geçer ah sayılı gün
Hem ağlarım hem giderim
Bahtıma ne çıkarsa kabulüm

Olur a dara düşerim, ihtimal
Baba kapıyı kapatma
Olur a dara düşerim, ihtimal
Gülüne su ver unutma

Erkekler
Söz : Sezen Aksu
Müzik : Goran Bregovic


Yalnızlık Allah'a mahsus
Yalnız yatmak mı,ay ay imkansız
Biri mutlaka olmalı
Seni acil unutmalı
Ya olmazsa 
Seni şeytanın şahidi sus
Çivi çiviyi söker
Sökmezse şansına küs

Elimi sallasam ellisi
Başımı sallasam tellisi
Erkekler
Ooof, içim sıkılıyor
Ooof, pabucum sıkıyor

Burda hayat şöyle böyle
Yaşıyoruz ah zar zor öyle
Şimdilik sensiz olmadı
Tüh, taş yerini bulmadı
Sen nasılsın iyi misin
Ne var ne yok hasta mısın
Yoksa benim gibi boşta mısın

Elimi sallasam ellisi
Başımı sallasam tellisi
Erkekler
Ooof, içim sıkılıyor
Ooof, pabucum sıkıyor

Elimi sallasam ellisi
Başımı sallasam tellisi
Erkekler
Ooof, içim sıkılıyor
Ooof, pabucum sıkıyor

Ooof, oof, oof
İçim sıkılıyor
Pabucum sıkıyor
İçim sıkılıyor
Pabucum sıkıyor

Gül
Söz : Sezen Aksu - Meral Okay
Müzik : Goran Bregovic


Sürgün verirdim senin yüreğinde
Körpe bir güldüm elinde
Kopardın çok zamansız
Evcil değildim ben
Soldum ergenken

Veren Allah alır
Gülün hatrı kalır
Artık erkeğim değilsin 
Başka kadının var

Ayak seslerini, sık nefeslerini
Akşam ayıp heveslerini
Bazen ağzımda bulurum
Dudak izlerini
Oysa artık benim hakkım değilsin

Başımda göçebe kuşlar
Yalandı aslında suçlar
Sana göre değildim
Çok kısa sevindim
Dilsiz bu taşlar

Veren Allah alır
Gülün hatrı kalır
Artık erkeğim değilsin 
Başka kadının var

Ayak seslerini, sık nefeslerini
Akşam ayıp heveslerini
Bazen ağzımda bulurum
Dudak izlerini
Oysa artık benim hakkım değilsin

Ayak seslerini, sık nefeslerini
Akşam ayıp heveslerini
Bazen ağzımda bulurum
Dudak izlerini
Oysa artık benim hakkım değilsin

Yalandı aslında bütün suçlar...

Helal Ettim Hakkımı
Söz : Sezen Aksu - Meral Okay
Müzik : Goran Bregovic


Gözü kör, dili taş duvar
Konuşmaz istasyonlar
Trenler çığlık çığlık
Ayrılık katar katar

Bir bahar akşamıydı
Beni burda koydun yar
Söz verip de almadın
Sarı ayva kızıl nar

Yemin ettin bin kere
Kutsal kitap üstüne
Ben ölemedim bi türlü
Vurgun vurgun üstüne

Tutamadın ahdını
Düğün bayram ettiler
Baban yazdı bahtımı
Bizi kurban seçtiler

Ben başka yastıktayım
Sen ele kuşak çözdün
Ne ben mahremim ne sen
Kavlimizi sen bozdun

Bahtiyar ol gözüm yok
Rabbim verir sabrını
Bu hesap böyle bitsin
Helal ettim hakkımı

Ben başka yastıktayım
Sen ele kuşak çözdün
Ne ben mahremim ne sen
Kavlimizi sen bozdun

Bahtiyar ol gözüm yok
Rabbim verir sabrını
Bu hesap böyle bitsin
Helal ettim hakkımı
Helal ettim hakkımı
Helal ettim hakkımı...

Ayışığı
Söz : Sezen Aksu - Pakize Barışta
Müzik : Goran Bregovic


Buralarda artık
Parlamıyor ayışığı
Güneşimize kar yağdı
Gidenlerden haber yok
Yasaksız aşklar yabancı
Aşina tuzak savaşlar
Üzerimize örtülünce
Lacivert akşamlar

Sen seç artık
Sen seç artık ooy oy ooy oy
Ne şarkı ne ayışığı ooy oy ooy oy
Ne ölüm kalım
Ne gençlik çağım
Darmadağın , darmadağın
Darmadağın , darmadağın
Bir atımlık umudum kaldı

Sen seç artık
Sen seç artık ooy oy ooy oy
Ne şarkı ne ayışığı ooy oy ooy oy
Ne ölüm kalım
Ne gençlik çağım
Darmadağın , darmadağın
Darmadağın , darmadağın
Bir atımlık umudum kaldı

Kalaşnikof
Söz : Sezen Aksu - Meral Okay
Müzik : Goran Bregovic


Bum bum bum bum
Bum Allah vuran vurana
Hey ya!
Bum bum bum bum
Bum yallah kıran kırana
Hey ya!

Hop de başla muhtelif tıraşa
Oh be anlaşırız paşa paşa
Salla kurusıkı dağa taşa
Kız gibi bak kalaşnikof
Kalaşnikof, kalaşnikof
Kalaşnikof, kalaşnikof
Heeey , heeey

Bum bum bum bum
Bum batan geminin malları
Sen ağa ol ben paşa
Kollayalım imkanları

İn işi cin işi değil insan kişi
Hem erkek hem dişi icabında

Bum bum bum bum
Bum hoşgeldiniz pazara
Hey ya!
Bum bum bum bum
Bum aman gelmesin nazara
Hey ya!

Buyrun ayağınız alışsın
Maksat ortalık karışsın
Tezgah tezgah üstüne kayıpsın
Kız gibi bak kalaşnikof
Kalaşnikof, kalaşnikof
Kalaşnikof, kalaşnikof
Heeey, heeey

Bum bum bum bum
Bum batan geminin malları
Sen ağa ol ben paşa
Kollayalım imkanları

Vur vur kafasına kafasına
Çivi gibi çivi gibi çak çak çak çak

Bum bum bum bum
Bum Allah vuran vurana
Hey ya!
Bum bum bum bum
Bum yallah kıran kırana
Hey ya!

Hop de başla muhtelif tıraşa
Oh be anlaşırız paşa paşa
Salla kurusıkı dağa taşa
Kız gibi bak kalaşnikof
Kalaşnikof, kalaşnikof
Kalaşnikof, kalaşnikof
Heeey , heeey

Bum bum bum bum
Bum batan geminin malları
Sen ağa ol ben paşa
Kollayalım imkanları

İn işi cin işi değil insan kişi
Hem erkek hem dişi icabında

Vur vur kafasına kafasına
Çivi gibi çivi gibi çak çak çak çak

İn işi cin işi değil insan kişi
Hem erkek hem dişi icabında

Vur vur kafasına kafasına
Çivi gibi çivi gibi çak çak çak çak

 

İnsanın iç burkan acısı - Şiirin gizleri...

2006-07-30 · Kategori: Siir

İnsanın iç burkan acısı

ARİF DAMAR

2006 Mayıs ayında şiire yer veren edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Deniz Suyu Kâsesi, Dize, Esmer, Evrensel Kültür, İle, Hayal, Kitap-lık, Merdivenşiir, Üç Nokta, Ünlem, Tan Edebiyat, Tavır, Yazılıkaya, Yedi İklim, Sözcükler, Varlık ve Yasakmeyve'de yayımlanan şiirleri okudum, inceledim.

Tuğrul Keskin 'in, Deniz Suyu Kâsesi dergisinde yer alan ''Kandahar'' adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim.

Tuğrul Keskin ''Kandahar'' şiirinde Afganistan halkın ABD'nin istila ve işgali sonucunda çektiği acıları, her duyarlı insanın içini burkan kederini çok etkin bir anlatımla yansıtıyor. Bu keder ve acıları paylaşırken, dile getirirken şiirini okuyanı da ortak etmek çabasını slogana kaçmadan lirik bir anlatımla başarıyor. Toplumsal bir mesaj iletebilmek ve bunun estetik kaygıyı bir kenara bırakmadan üstesinden gelmek çok ama çok güçtür. Günümüzde yazılan, yayımlanan şiirlerin genelinde Tuğrul Keskin gibi birkaç şair dışında bu yolda çaba gösteren ve başarılı olan pek çıkmıyor. Genç şairlerimiz bu görev ve sorumluluktan kaçınıyorlar. Kuşkusuz bunda 12 Eylül darbesinin hâlâ sürüp gelen çekingenliğinin payı yadsınamaz ama son bir on yıldır AB'ye girme girişimimiz düşünce özgürlüğünün sınırlarını az da olsa genişletmiş bulunmaktadır.

Böyle bir durum olmasa da çok ağır baskılar altında bile birçok şairimiz halkın ve özgürlüğün sesi olmaktan caymamışlar, kitapları toplatılmış, dergileri kapatılmış ve cezaevlerini boylamayı göze almışlar, cezalandırılmışlardır da. Özellikle Kırk Kuşağı'nın en büyük şairi Niyazi Akıncıoğlu, ''Edirne'' gibi görkemli bir şiiri kaleme alan bu şairimiz olgunluk çağında susturulmuş, daha nice ölümsüz şiirler yaratması engellenmiştir. Örnekleri çoğaltmak olanaklıdır. Kuşkusuz bu ayrı bir konu. Şimdi bunu bir yana bırakalım.

Tuğrul Keskin'i kutlayarak öteki şairlerimizin de onu örnek almalarını dileyelim.

 

PORTRE/ TUĞRUL KESKİN

15 Mayıs 1960, Iğdır doğumlu şair. İzmir Atatürk Ticaret Lisesi 'nden 1977'de mezun oldu. Muğla İşletme Yüksekokulu 'nu yarıda bırakarak çeşitli işletmelerde yöneticilk yaptı. İlk şiirleri 1981'de Yaba (Ankara) dergisinde çıkmıştı, diğer şiirleri Ütopya , Kunduz Düşleri , Yarın , Dönemeç , Broy vd. dergilerinde yayımlandı. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Akdeniz Şairleri Derneği üyesidir. Eserleri (Şiir): Bir Suyun Kıyısında (1984), Kırılan Kar Sesi (1988), Babek (1990), Tacir ve Cinayet (1994), İpekler Çoğaltmaya (1999), Beşdörtler (1999).

KANDAHAR

 

(.. Ben ki yalnız bir adamım evrende

Yalnızlık neydi ki yanında evrenin

Sordum 'yal' nedir yanında evrenin

Hiç bileni çıkmadı, bir bileni, neydi?

 

Şimdi ağla, ağla! ağla

Bak sonsuzluğa ve yapışkan kedere

Uzayıp giden kana bak Kan da hara

Usan, bakarken çocuklara ey insan.

 

Göğün altındayız birlikte, unutma!

Göğün altında ve birlikte, unutma!

 

Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi

Ölü minik gövdeler, korku fışkıran

Damarlarından korku fışkıran, düm

Göğün altındaydık birlikte gör düm.

 

Gülen göz, bakan göz, seven göz,

Gör, akan kanda boğulanı Afgan'da

Kan da! kan da! Kan da har da.! kan

Gördüm göğün altında, bu alçaklıkta

 

Ağladım yürüdüm ağladım yürüdüm

Düm lü ağ lü düm lü ağ lü düm lü ağ!

Göğün altındaydık birlikte, ki gördüm

Tanrıları büsbütün unutmuştu onları

 

Nefes nefese Afgan'da bir ceylan o

Çığlık çığlığa Afgan'da öldürüldü o

Öldürüldü kaç, tım kaç denizine kan

Oradan buzullara, oradan da mağmaya

 

Daha gideyim istedim daha diplere

Bu yok olası dünyadan daha diplere

Toprağın üstündeyiz birlikte, ey gök

Aklımı koru bu yapışkan cinnetten.

 

Gülen göz, bakan göz, seven göz...

Gör öleni, yok olup gideni Afgan'da

 

İnci diş, mercan diş, gülen ağız

Hazırla beni tek ve sonsuz gülüşe

 

Demek ki yalnız insanlarız, öyle mi?

Milyarlarca yalnız insanız evrende

Kim kime sorsa yalnız bu evrende

Koy bileni çıkmasın yal nedir evrende.)

 

Tuğrul Keskin

Cumhuriyet 07.06.2006

**************************************************

Şiirin gizleri...

ARİF DAMAR

Haziran 2006'da çıkan ya da bu ayı da kapsayan edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Dize, Düşeyaz (18 Mart Üniverisitesi Kült. Edeb. Topluluğu), Evrensel Kültür, İle, Göğe Bakma Durağı, Hayal, Kitap-lık, Sanat ve Hayat, Sınırda, Sözcükler, Ünlem, Üç Nokta, Tavır, Varlık, Yasakmeyve ve Yazılıkaya'da yer alan şiirleri okudum, inceledim.

Ve Alova (Erdal) 'nın Sözcükler dergisinde yayımlanan Tensemeler-II başlıklı 7 şiirden oluşan yapıtını Ayın Şiiri olarak değerlendirdim.

Bilen çok azdır, Yaşar Miraç 1979 yılında Yeni Türkü Yayınları adıyla kendisinin yakın arkadaşlarının (Adnan Özer, Ahmet Erhan, Ozan Telli, Turgay Fişekçi, Neşe Yaşın ve Erdal Alova 'nın) minik kitaplarını yayımlamıştı. Demek ki aradan 27 yıl geçmiş. 1952 doğumlu olan Alova da o zaman 27 yaşında oluyor. 1974'ten beri Yeni Dergi, Militan ve Sanat Emeği'nde şiirleri yayımlanıyordu.

Bir anımı aktarmak isterim: Ben 1969'da Suadiye Lisesi'nin hemen yakınında Yeryüzü Kitabevi'ni kurmuş, işletiyordum. 1980 yılından önce kitabevim bombalarla, faşist militanlar tarafından tahrip edildi. Onardım, yeniden açtım. Sonra kapıyı kırıp içeriye girdiler, birkaç parça yürütüp gittiler. Sonra bir gün yine onların yönlendirmesiyle askerler tarafından arama yapıldı. Başlarındaki subay, işte bu Yaşar Miraç'ın yayımladığı minik şiir kitaplarının (sanırım kitaba benzetemediği için) hepsini aldı götürdü. Aradan birkaç saat geçince aynı subay getirdi, geri verdi. 1982'de gözaltına alınınca 1984'te Yeryüzü Kitabevi'ni kapatmak zorunda kaldım. O zamanlar genç sayılırdım, çalışabilirdim. Tutuklandıktan sonra üç ay hapis cezası aldım. Bu süreyi Bozcaada Cezaevi'nde geçirdim

Neyse. Gelelim Alova'ya. O ilk minik kitabından bu yana Alova şiirini çok geliştirdi. Genel kültürünü, şiir sanatının ilke ve gizlerini çok iyi, derinlemesine kavradı. Son yıllarda çok az, fakat çok nitelikli şiirler yaratıyor, yazıyor. Sözcükler dergisinde yayımlanan ''Tensemeler'' şiirleri bunun en çarpıcı örnekleri. Bu şiirin bütününü gazetemizde yayımlamak olanaksız olduğundan, ilk ''Başkalaşım'' bölümünü okurlarımıza sunuyorum.

Ama şiirseverlerin Sözcükler dergisini edinip bütününü okumalarını içtenlikle öneririm. Alova'nın hem Yunan mitolojisini, hem Gılgamış'ı nasıl özümsediğini ve söylence kişilerine göndermelerde bulunduğunu hayranlıkla görecek, okuyacaklardır. Alova kardeşimi kutluyorum.

 

PORTRE/ERDAL ALOVA

ŞI>air Erdal Alova'nın şiirleri, 1970'ten sonra Yeni Dergi, Militan, Sanat Emeği, Adam Sanat dergilerinde, yönettiği Politika gazetesi sanat sayfasında yayımlandı. Bitik Kent adlı yapıtı Cemal Süreya Şiir Ödülü'nü kazandı. Alova'nın, Batı edebiyatından dilimize çok sayıda çevirisi var. Alova'nın yayımlanmış kitapları arasında 'En Son Çıkan Şarkılar' (1980), 'Bir Aksacık Karınca' (1994), 'Bitik Kent' (1995), '2001-1973 Dizeleri/Toplu Şiirler' (2004), 'Dizeler 2001-1973', çevirileri arasında 'Bütün Şiirleri: Catullus' (2002), 'Dünyanın Tek Gerçek Hayaleti' (Oscar Wilde) sayılabilir.

Alova Tensemeler-II

Tüten'e

Başkalaşım

Sabun kokusuymuşum

Yeni kapanmış bir terzi dükkânında

Doğuşuymuşum Yunus'un yepyeni mezarlarda

Geçmez bir paraymışım

Eski bir cekette unutulmuş

Zencilerin gülüşünde eriyen karmışım

Bir çocuk saatiymişim

Hep on ikiyi gösteren

Tir tir titreyen bir Nasrettin korkudan

Yitik bir sesmişim çok uzak ormanlarda

Böyle dediler bana

Sonra uçmuşum ranzadan

Sonsuz boşluğa

 

Cumhuriyet 29.06.2006

KENDİ PORTRELERİ

2006-05-05 · Kategori: Siir


RESİM, PORTRELER V.B.

   Kendi Portreleri
   Nazım'ın Ressamlığı
   Piraye'nin Portreleri
   Cezaevi Arkadaşları
   Diğer Resimleri
   Desen Çalışmaları
   Kitap Okuyuşu








 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




KENDİ PORTRELERİ


OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üçyaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim


kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
                                                     ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
                                                              ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
                                                                        verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
                                               sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde gençbir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
               ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
             çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
             camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
             ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
             Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
                                                     insanca yaşadım diyebilirim

ve daha ne kadar yaşarım
                               başımdan neler geçer daha
                                                                                kim bilir.

                               Bu otobiyografi 1961 yılı 11 Eylülünde
                              Doğu Berlin'de yazıldı.

 

ONUN İÇİN YAZILANLAR

Nâzım Hikmet için pek çok şey yazılmıştır. Hepsini buraya alma olanağımız yok. Önce yerli yabancı ünlü şairlerin onun için yazdıkları şiirlerden bazılarını, sonra da gene yerli yabancı ünlü yazarların yazdıkları yazılardan seçtiğimiz bölümleri sunuyoruz:



| biyografi







NÂZIM HİKMET
(Selanik, 20 Kasım 1901 [nüfus kaydında 15 Ocak 1902] - Moskova, 3 Haziran 1963) Şair.

Asıl adı Mehmet Nâzım RAN. Orhan Selim, Adsız Yazıcı, Ahmet Cevat, Ahmet Oğuz Saruhan, Ben, Bendeniz, Ercüment Er, Fıkracı, İbrahim Sabri, İhsan Koza, İmzasız Adam, Kartal, H. İhsan, Mazhar Lütfi, Mümtaz Osman, Osman Cemal, Sarı Murat, Süleyman Sabur Ran takma adlarını da kullandı. Ressam Celile Hanım ile hariciye memurlarından Hikmet Nâzım Bey'in oğlu. Bir yıl kadar Fransızca öğretim yapan bir okulda okudu; ilköğrenimini Göztepe'deki Numune Mektebi'nde (Taş Mektep) tamamladıktan sonra Galatasaray Sultanisi'ne yazıldı, ancak ertesi yıl ailesinin paraca sıkıntıya düşmesi nedeniyle Nişantaşı Sultanisi'ne verildi. 1917'de girdiği Bahriye Mektebi'ni 1919'da bitirdi ve Hamidiye Kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atandı. Ancak zatülcenpe yakalanması dolayısıyla sağlık kurulu kararıyla askerlikten çıkarıldı (1920). Bu arada 1914'ten başlayarak, bir Mevlevi ve şair olan büyük babası Nâzım Paşa'nın etkisiyle şiirler yazmaya başladı. İlk şiiri ("Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı") 3 Ekim 1918'de Yeni Mecmua'da yayımlandı. 1920'de Kitap, Alemdar, Ümit gazete ve dergilerinde Mütareke İstanbul'unun karamsar ortamında direniş duygularını yansıtan şiirler yayımladı. Ocak 1921'de arkadaşı Vâlâ Nurettin'le birlikte Milli Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçti. İsteğine karşın cepheye gönderilmeyerek Vâlâ Nurettin'le birlikte öğretmen olarak Bolu'da görevlendirildi. Bolu'daki tutucu ortam ve Sovyet devrimine duyduğu ilgi onu Sovyetler Birliği'ne yöneltti. Eylül 1921'de yine Vâlâ Nurettin'le birlikte Batum üzerinden Moskova'ya gitti, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne (KUTV) yazıldı. Rus fütüristleri ve konstrüktivistlerinden etkilendi; serbest şiiri ve basamaklı dizeleri denediği ilk şiirlerini bu yıllarda yazdı; bazılarını İstanbul'da çıkan Aydınlık dergisinde yayımladı. Bu arada ilk eşi Nüzhet Hanım'la kısa süren bir evlilik yaptı. 1924 Ekiminde gizlice Türkiye'ye girdi, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası'nın yayın organları Orak-Çekiç gazetesi ile Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı. 1 Ocak 1925'te Dr. Şefik Hüsnü'nün Beşiktaş'taki evinde toplanan Türkiye Komünist Partisi (TKP) 2. Kongresi'ne katıldı, TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçildi. Komünistlerin tutuklanmaya başlamaları üzerine Haziran 1925'te yeniden Moskova'ya gitti. Ankara İstiklal Mahkemesi'nce yokluğunda 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1926'da diş hekimi Yelena Yurçenko ile ikinci evliliğini yaptı. 1928'de Bakû'da ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü'nü yayımladı. Cumhuriyet'in beşinci yılı dolayısıyla çıkarılan aftan yararlanmak amacıyla Temmuz 1928'de yine gizlice Türkiye'ye girdi; Hopa, İstanbul ve Ankara'da 23 Aralık 1928'e kadar tutuklu kaldı.

İstanbul'da Vâlâ Nurettin'in aracılığıyla, Zekeriya Sertel'in çıkardığı Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. Mayıs 1929'da yayımlanan 835 Satır adlı şiir kitabı edebiyat çevrelerinde geniş yankı uyandırdı. Resimli Ay'ın Haziran ve Temmuz 1929 sayılarında "Putları Yıkıyoruz" başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin'i hedef alan iki yazısı ile siyasi sonuçlar da doğuran bir eski-yeni kavgası başlattı. Bir yandan birbiri ardına şiir kitaplarını yayımlarken, bir yandan da 1930'dan başlayarak değişik takma adlarla Hür Adam, Halk Dostu, Yeni Gün, Akşam, Tan'da fıkra yazarlığı yaptı. Sinema ile ilgilendi, kendi adı ve Mümtaz Osman adıyla Muhsin Ertuğrul'un yönettiği "Cici Berber", "Fena Yol", "Karım Beni Aldatırsa", "Naşit Dolandırıcı", "Söz Bir Allah Bir", "Aysel Bataklı Damın Kızı", "Leblebici Horhor Ağa", "Milyon Avcıları" filmlerinin senaryolarını yazdı. "Düğün Gecesi" (1933) ve "Güneşe Doğru" (1937) filmlerini ise yazdı ve yönetti. 1932'de Kafatası, ardından Bir Ölü Evi, Unutulan Adam adlı oyunları Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendi. Ocak 1935'te bir süredir birlikte olduğu Piraye Altınoğlu ile evlendi. (İkinci eşi Dr. Yelena Yurçenko, Odessa'da vize beklerken 1929'da salgın bir hastalığa yakalanarak ölmüştü.)

Pratik politikadan uzak durmak, kavgasını bir devrimci şair olarak sürdürmek eğilimine karşın Nâzım Hikmet kovuşturma ve yargılamalardan kurtulamadı. Mayıs 1929'daki TKP tutuklamalarında ona dokunulmadı. Ancak TKP içinde Hamdi Şamilof, Vanlı Kâzım, Mustafa Börklüce'yle birlikte ayrıca oluşturdukları İcra Komitesi'nin sekreterliğini üstlenmek zorunda kaldı. Şubat 1932'de İstanbul'da toplanan TKP kongresi Nâzım Hikmet'i Komintern kararlarını eleştirme özgürlüğü isteyen grup içinde yer aldığı gerekçesiyle partiden ihraç etti. Ardından Mart 1935'te yurtdışındaki başkan Şefik Hüsnü, Komintern'e Stalin karşıtı çalışmaları nedeniyle Nâzım Hikmet'in partiden çıkarıldığını bildiren bir rapor gönderdi. Komintern bülteninde yayımlanan bu haber Türkiye'de Orak Çekiç'in 1 Haziran 1936 tarihli sayısında açıklandı. Bu arada 1929'da "Sesini Kaybeden Şehir" adlı şiiri ve 1931'de ilk beş kitabında yer alan şiirleri nedeniyle açılan davalar aklanmaya sonuçlandı. 1933'te Gece Gelen Telgraf adlı kitabı dolayısıyla "halkı rejim aleyhine kışkırtmak" suçlamasıyla hakkında dava açılırken 22 Mart 1933'te gizli örgüt kurmak ve duvarlara bildiriler yapıştırarak komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla tutuklandı ve yargılanmak üzere Bursa'ya gönderildi. Ancak Cumhuriyet'in onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla birinci dava düştü, ikinci davada ise 4 yıl hapse mahkûm olan Nâzım Hikmet, bu cezanın 3 yılı af yasası kapsamına girdiğinden, kalan cezasını ise fazlasıyla çekmiş olduğundan Ağustos 1934'te salıverildi. Aralık 1936'da aralarında Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın da bulunduğu 13 kişiyle birlikte tutuklanarak komünistlik suçlamasıyla yargılandı, Şubat 1937 ortalarına kadar tutuklu kaldığı bu dava da beraatla sonuçlandı. 17 Ocak 1938'de yeniden tutuklanan Nâzım Hikmet bu kez, orduyu ayaklanmaya teşvik ettiği iddiasıyla Ankara'da Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde yargılandı ve 15 sene hapse mahkûm edildi. Bunu İstanbul'da "donanmayı ayaklanmaya teşvik" suçundan 20 yıla mahkûm olması izledi; iki ceza birleştirilerek toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi.

Ankara ve Çankırı cezaevlerinde kaldıktan sonra Aralık 1940'ta Bursa Cezaevi'ne nakledildi. 1950 Temmuzuna kadar süren cezaevi yılları boyuncu şiir ve oyun yazmayı sürdürdü. Geçimini sağlamak için çeviriler yaptı, senaryolar yazdı. Nâzım Hikmet'in dönemin genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak ve içişleri bakanı Şükrü Kaya'nın ısrarı üzerine haksız yere mahkûm edildiği yolunda söylentiler yaygınlaştıysa da bunun kararı değiştirmede bir etkisi olmadı. 1949'da Vatan gazetesi başyazarı A. E. Yalman'ın ve hukukçu M. A. Sebük'ün yazılarıyla Nâzım Hikmet'in suçsuzluğu konusu gündeme geldi. M. A. Sebük 11 Kasım 1949'dan 2 Şubat 1950'ye kadar yazdığı 10 yazıyla şairin suçsuzluğunu belgelerle ortaya koydu ve Ocak 1950'de özel af isteğiyle TBMM'ye başvurdu. Öte yandan Uluslararası Barışseverler Komitesi gibi birçok yabancı kuruluş hükümete başvurarak şairin serbest bırakılmasını istedi. Türkiye'de de aydınlar Nâzım Hikmet'in bağışlanması için geniş bir kampanya başlattılar. Resmi makamların başvurular karşısında hareketsiz kalmaları üzerine Nâzım Hikmet 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı ve aynı gün İstanbul'a nakledildi. Avukat M. A. Sebük'ün isteği üzerine ertelediği açlık grevine 2 Mayıs 1950'de yeniden başladı ve 19 Mayısa kadar sürdürdü. 15 Mayıs 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti'nin 14 Temmuz 1950'de çıkardığı Genel Af Yasası'ndan yararlanarak 15 Temmuzda serbest bırakıldı.

Mahpusluğunun son yıllarında âşık olduğu Münevver Andaç'la birlikte annesinin Cevizlik'teki evinin bir katına yerleşti. Geçimini sağlamak için İpek Film Stüdyosu'nda dublaj yönetmeni olarak çalışıyor, senaryolar yazıyordu. 23 Mart 1951'de eşi Piraye'den boşandı. 26 Mart 1951'de Münevver Andaç'tan oğlu Memet dünyaya geldi. Serbest bırakılmasına rağmen sürekli izlenen, bu arada kendisine verilen barış ödülünü (P. Picasso, P. Neruda, P. Robeson, W. Jebukowska ile) almak için Kasım 1950'de Varşova'da toplanan Dünya Barış Kongresi'ne katılmak için pasaport isteği geri çevrilen Nâzım Hikmet tedirgindi. Bahriye Mektebi'ni bitirdiği ve stajyer güverte subayıyken hastalanarak çürüğe çıkarıldığı halde askerliğine karar alınmasını kendisini ortadan kaldırmak için düzenlenmiş bir komplo olarak değerlendirdi. 17 Haziran 1951'de Bulgaristan'a gitmek üzere üvey kız kardeşinin eşi Refik Erduran'ın kullandığı bir sürat motoruyla Karadeniz'e açıldı, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya'ya gitti, daha sonra Moskova'ya yerleşti. 25 Temmuz 1951'de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Nâzım Hikmet mültecilik yılları boyunca birçok uluslararası toplantıya katıldı, Doğu Avrupa ülkelerinin yanı sıra Roma, Berlin, Paris, Viyana, Havana, Pekin ve Tanganika'ya gitti. 1952'de geçirdiği kalp krizinden sonra doktoru Galina Grigoryevna Kalesnikova ile birlikte yaşamaya başladı. 1954'te kendisine anne tarafından Polonya kökenli olması dolayısıyla atalarının soyadıyla (Borzenski) Polonya vatandaşlığı ve pasaportu verildi. Memet Fuat'ın ifadesiyle "Aslında konuk olarak bulunduğu Sovyetler Birliği'ndeki Stalinci yönetimden korkmaması olanaksızdı. (...) Özgürlükçü davranışları, birtakım uygulamaları eleştirisi zaten göze batmakta, arada bir yakınlarınca uyarılmaktaydı. Bir iki kez de sorumlu kişilerce uyarılmıştı." 1956 Martındaki Yirminci Kongre ile başlayan Stalinciliğin tasfiyesi hareketi Nâzım Hikmet'te büyük umutlar uyandırmıştı. Ancak Sovyet bürokrasisini eleştirdiği İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? adlı oyununun 11 Mayıs 1957'de Moskova Yergi Tiyatrosu'nda bir gün sahnelendikten sonra gerekçe gösterilmeden kaldırılması üzerine hayal kırıklığına uğradı. Kasım 1960'ta bir süredir âşık olduğu, kendisinden 30 yaş küçük tiyatro sanatçısı ve senaryo yazarı Vera Tulyakova ile evlendi. 1961'de 1920'lerde yaşadıklarından esinlenen Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı romanını yazdı. Bir kalp krizi sonucu öldü, Moskova'da Novodeviçiy Mezarlığı'na gömüldü.

"Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?" adlı ilk şiiri "Mehmet Nâzım" imzasıyla Yeni Mecmua'da çıkan (1918) Nâzım Hikmet "Bir Dakika" adlı şiirle de Alemdar gazetesinin 1920'de açtığı bir yarışmada birincilik kazanmıştır. Daha sonra şiirlerini Yeni Mecmua, İnci, Ümit Birinci Kitap-İkinci Kitap..., Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Resimli Herşey, Her Ay, Yeni Edebiyat, Ses, Gün, Yürüyüş, Yığın, Baştan, Barış gibi dergilerde yayımlamıştır. Dedesi şair Mehmet Nâzım Paşa'nın da etkisiyle çok küçük yaşlarda şiir yazmaya heves duyan Nâzım Hikmet çocukluğunda hangi etkiler altında ilk şiirlerini yazdığını dostu Zekeriya Sertel'e şöyle anlatır: "17 yaşında galiba ilk şiirim basıldı. Yani ÔServiliklerde', yani mezarlıklarda ağlayan, hayatında sevmiş ölüler üstüne idi. Yahya Kemal düzeltmişti birçok yerini. Sonra kızlara tutuldum. Şiir yazdım. Sonra Antant devletleri İstanbul'u işgal etti. Onlara karşı ve Anadolu savaşını tutan şiirler yazdım. Vicdan nedir, namus nedir, falan diye düşündüm, şiirler yazdım. Ama artık dilim temizce idi. Ve hece vezniyle de doğru dürüst kafiyelerle yazmasını da öğrenmiştim."

Ahmet Oktay bu ilk gençlik yıllarındaki şiir anlayışında Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinden ve uğradığı yenilgilerden kaynaklanan "ulusal duygular"ın önemli bir yeri olduğunu belirtirken "Kırk Haramilerin Esiri ile Yaralı Hayalet bunların en güçlü örnekleridir. Teşrinievvel 1326 (1920) tarihli Yedinci Kitap'ta yayımlanan Yaralı Hayalet şu dizelerle başlamaktadır: ÔBir gece bir odada dört arkadaş toplandık|Bir uzak rüya olan geçmiş günleri andık|Gözlerimiz yaşlıydı, gönüllerimiz mahzun|Hepimiz memleketten konuştuk uzun uzun'. Daha aşağıda şu iki dize gelmektedir: ÔÇaldı, tanburasından tarihin sesi geldi|Dağlara yaslanarak sanki Zeybek yükseldi'. Yurt sevgisinin, tarihsel geçmişe bağlılığın yanı sıra bu şiirlerde şairin ustalaşmaya başladığı, vezni kullanmada zorlanmadığı ve daha arı bir Türkçe'ye yöneldiği de görülmektedir" demektedir.

İstanbul'un işgali ortamında, işgal kuvvetlerinin halka yaptıkları zulüm ve baskıyı, birkaç canlı olayla iyice hisseden şair bunu şiirlerinde açıkça yansıtır. Bu duyguların bir yapıya geçmesinde Anadolu'yu yakından görmesi, Anadolu insanının çilesini, sefaletini bizzat gözlemlemesi büyük önem taşır. Bu gerçekçi tablo Nâzım'ın sanatını da etkileyecektir. E. Babayef, şairin Anadolu'yu gördükten, o güne kadar fark edemediği gerçeklerle karşılaştıktan sonra, yeni ve başka bir şiire gitmesi gerektiği yolundaki düşüncelerini kendi sözlerinden şöyle aktarır: "Anadolu'ya geçtim. Millet sıska, nuhtan kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim ve bütün bunları yazmak gerektiğini sezdim. Şiirle yeni şeylerin, şimdiye kadar söylenmemiş şeylerin ifade edilmesi gerektiğini sezdim. Bu işte önce beni yeni öze göre yeni bir şekil bulmak meselesi ilgilendirdi. İşe kafiyeden başladım. Kafiyeleri mısraların sonunda değil de bir sonda bir başta denedim."

Nâzım Hikmet'in hayatını ve düşünce sistemini etkileyen önemli olaylardan biri de, Anadolu'ya geçerken bekletildikleri İnebolu'da, Almanya'dan gelip Ankara'ya gitmekte olan komünist eğilimli Spartakist Türk gençleriyle karşılaşmasıdır. Bu gençler Almanya'da öğrenim görmüş, savaştan sonra Spartakist hareketlere katılmış kimselerdir. Şimdi ise Ankara'da Mustafa Kemal'in yanında çalışmak üzere Anadolu'ya geçmektedirler. Nâzım Hikmet'in yakın arkadaşı Vâlâ Nurettin bu tanışmayı şöyle anlatır: "Nâzım'a İnebolu'da komünistlik fikirlerini ilk aşılayan Spartakistler arasındaki Sadık Ahi'nin, kırmızı boyun atkısı vardı. Rüzgârda yürüyorduk ve o anlatıyordu: ÔBöyle bir boyun atkısı takıp ihtilal nutukları söylemek, ihtilal şiirleri okumak senin tipine ve manevî bünyene ne kadar yakışacak Nâzım!' ve Sadık Ahi anlatıyor, zulüm gören halk tabakasının karşısına şair olarak çıkıp insanlığa sosyal adaleti sağlamanın asil bir yüreğe vereceği büyük zevki anlatıyordu. Anlatıyordu. Nâzım'ın yaratılışı öyle imiş ki, her halde bir misyonla dolmuş olacak. Sesi, hali, ilhamlarının üslûbu hep bunu müjdeliyormuş. (...) 19 yaşındaki ihtiraslı bir genç şair, bu telkinlere kayıtsız kalabilir mi? İşte Nâzım'ın kafasına komünizmin ilk tohumları bu Spartakist gençler tarafından atılmıştır. Sonraları bu tohum yeşerecek, filizlenecek ve Nâzım'ın sanat hayatına yeni bir yön verecektir."

Bu etkiyle birlikte yeni bir şiir kurmak isteyen şair, Rus şiirine fütürizmi getiren Mayakovski'yi örnek alarak kurmak istediği şiirin altyapısını oluşturur: "Başlangıçta hiçbir şey anlamıyordum ondan, çünkü Rusçam kötüydü. Şimdi de tümüyle anladığımı söyleyemem. Fakat basamak biçimindeki dizelerini taklit ediyordum. Mayakovski'nin şiiriyle benimki arasındaki ortak yanlar: İlkin, şiir ve düzyazı; ikincisi çeşitli türler (lirik, yergisel vb) arasındaki kopukluğun aşılması; üçüncüsü şiire siyasal dilin sokulmasıdır. Bununla birlikte, farklı biçimler kullanıyoruz onunla. Mayakovski öğretmenimdir, fakat onun gibi yazmıyorum ben." Cezaevi arkadaşı Kemal Tahir'e gönderdiği mektupta da bu konuda şunları söyler: "Mayakovski'nin 940 senesinde neşredilen ve bir tek ciltte toplanan şiirleri elime geçti. Okuyorum. Sana bir itirafta bulunayım, aramızda kalsın, Mayakovski ile yeni tanışıyorum. Yani kendi ağzından dinlediğim bir iki şiiri müstesna, matbu şiirlerini ilk defa okuyorum. Sanat meseleleri hakkındaki görüşleri ise, seni maalesef temin ederim ki ilk defa manzurum oluyor. Fakat, aynı şartların aynı düşünceleri yaratması kaidesi kaba hattında burada da tahakkuk etti. Mayakovski ile aynı işi yapmışız. Tabii o birçok hususlarda da, bu işi benden iyi yapmış, fakat tevazua lüzum yok, bazı hususlarda da, yani işin ben daha iyisini yapmışım. Bu böyle."

Nâzım Hikmet'in şiirinde köklü değişiklikler yaptığı ve ileride devam ederek değiştireceği, gitgide bir poetikaya dönüştüreceği asıl dönem olan 1929-32 yıllarında -yani 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, 1+1=1, Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Gece Gelen Telgraf isimli şiir kitaplarının basıldığı dönem- yayımladığı şiirleri biçim ve içerik özellikleriyle geleneksel şiir anlayışını kökünden yıkan örneklerdi. Bu vezinsiz, serbest şiirlerde dizeler, hatta sözcükler kırılarak merdiven basamakları biçiminde sıralanıyor, keskin uyaklar, iç uyaklar kullanılıyor, yeni konu ve sözcüklerle içerik zenginleştiriliyordu. Büyük ölçüde sözcüğün gerçek anlamında "orkestrasyon"una dayanan bu ürünlerin ortaya konulması o zamana değin süregelen yazım ve yazın tekniklerinin bir bireşimiydi. Bu bireşimi Nâzım Hikmet mektuplarında ve yazılarında şöyle ortaya koyar: "Şiir, roman, hikâye vesaire gibi edebiyat şubelerini yekdiğerinden, nisbî olarak ayıran şey, şekilden ziyade muhteva, hava, derinlik, mikyas farkı, velhasıl fikir ve his sahasında gördükleri iştir. (...) Şehrin şiiri olan yeni şiirin terkibi ve tekniği daha mürekkeb olmuştur" (Yazılar-I). "Hem melodi hem armoni. Hem kafiye hem kafiyesizlik, hem Ômısraı berceste' hem Ôkül'. Hem solo keman, hem orkestra. Yani bütün mürekkebliği ve hareketi ile, mazisi, hali ve istikbali ile realiteyi ve o realite içindeki faal insanı Ôiç' ve Ôdış' âleminde aksettirebilmesi lazım gelen şiire uygun dinamik şekil ve ölçüler" (Vâ-Nû'lara Mektuplar). Bu düşünce ve uygulamaların özgünlüğü ve yeniliği konusunda yapılan eleştirilere rağmen, bazı önemli kalemler de (Ahmet Haşim ve Yakup Kadri gibi) övgü dolu sözler etmişlerdir.

Nâzım Hikmet için "poetikasının estetiği, kaynağını şehir ve sanayi hayatında bulmaktadır" diyen Selahattin Hilav, onun üzerine yazdığı notlarda, şairin şiir kaynağını "çıkış noktası bakımından, yirminci yüzyılın öncü sanat ve şiir akımları içinde dolaylı olarak yer almaktadır. Sınırsız bir zenginlik taşıyan eserinde yüzyılımızın öncü şiir anlayışlarının belli bir yöne açılmış ve aşılmış halde kaynaştığı görülür" ifadesiyle ortaya koyar.

1936'da yayımladığı Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı Nâzım Hikmet'in şiirinde bir dönemeç oluşturur. 1938'e kadar yazdıkları arasında bir başyapıt olarak nitelenen bu yapıttan kendisi daha sonra şöyle söz edecektir: "Bir sıra poemin sonuncusu Bedreddin Destanı'dır. Burada şekil bakımından, halk vezni unsurları, divan edebiyatı unsurları bence azami haddinde kullanılmıştır. Diğer taraftan bu kitap, şekil bakımından, o zamana kadar elde edebildiğim bütün şekil imkânlarının bir muhasebesiydi. Bu kitapta, biraz aceleye gelen ve ancak yarısı yazılabilen bu kitapçıkta, şekil bakımından bütün merhalelerimi, bazen bir parçada, bazen ayrı ayrı parçalarda kullanmak istedim. Bu kitaptan sonra, şekil meseleleri, hele hapise girdikten sonra, kafamda bir kat daha berraklaştı." S. Ertem ise Bedreddin Destanı için "Tarihin geçmiş hayat dekoru içinde ihyası çok ustacadır. Bu ustalığın en güzel tarafı, Türk çinilerine benzeyen mısralarda bir kütlenin kültürünü ve ince zevkini motif olarak kullanmak olmuştur. Bedreddin Destanı'nı ben çiniler gibi seviyorum" der.

Nâzım Hikmet 1938'de başlayan cezaevi yıllarında yeni yeni denemeler yapıyor, şiirine değişik sesler, tonlar, söyleyiş özellikleri katmak istiyordu. 1939-40'ta yazdığı "Ceviz Ağacı ile Topal Yunus'un Hikâyesi", "Şaban Oğlu Selim ile Kitabı" gibi şiirleriyle eşi Piraye'ye mektup tarzında yazdığı şiirlerinde, şiirle öykü anlatmanın değişik yollarını araştırıyordu. Bu çabalarını Kemal Tahir'e yazdığı bir mektupta şöyle anlatır: "Şekli tayin eden muhtevadır. İyi, doğru. Fakat muhtevada renk, koku, ahenk, resim falan filan en muğlak akışlarıyla mevcut. Kaldı ki bu muhtevayı aktif olarak, sadece fotoğraf adesesi gibi değil, bu muhteva üzerinde müessir olarak en uygun çerçevesinde şekilleyecek üslubun ne kadar çok taraflı olması lazım... (...) Bir iki mısra yazıyorum, bozuyorum. Beğenmiyorum (...) Realiteyi daha yüksek, daha doğru, ona daha layık bir şekilde ifadeyi araştırıyorum."

1941'de yazmaya başladığı başyapıtı İnsan Manzaraları ya da Memleketimden İnsan Manzaraları'nda II. Meşrutiyetten bu yana Türkiye'nin toplumsal tarihini yansıtmayı amaçlıyordu. Kendi başına ne şiir, ne öykü, ne roman, ne senaryo, ne oyun, ne tarih olan, ama bütün bu türlerden öğeler içeren İnsan Manzaraları'nda ne yapmak istediğini Kemal Tahir'e şöyle açıklar: "1) İstiyorum ki okuyucu 12 000 mısraı bitirdikten sonra vıcık vıcık insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun. 2) İstiyorum ki bu insan mahşerinin konkre ifadesi okuyucuya ana hattında muayyen bir devirdeki, muhtelif sınıflara mensup Türkiye insanları vasıtasıyla Türkiye'nin muayyen bir tarihi devresini sosyal durumunu anlatsın. Tabii donmuş halde değil, diyalektik seyri ve akışıyla. 3) İstiyorum ki, ikinci planda, Türkiye cemiyetini çevreleyen dünya durumu -muayyen bir devrede- anlaşılsın. 4) İstiyorum ki -nereden gelinip nerede olunduğu, nereye gidildiği sualine- sahamın içinde azami imkânlarla cevap verilsin."

Sovyetler Birliği yıllarında yazdığı şiirlerinde üslubu daha yumuşamıştır. Yurt özlemini, barışa, gelecek güzel günlere olan inancını, aşkı, umudu, umutsuzluğu, ölümü, "insana özgü olan her şeyi" konu alır. 1961'den başlayarak şiirinde yeni bir aşama sayılan "Saman Sarısı", "Havana Röportajı" gibi uzun şiirlerinde düzyazı ve özgür çağrışımlardan yararlanırken, şiirini gerçeküstü kavrayışın imkânlarına açar.

İsmi etrafında birçok polemik ve siyasi tartışma yapılan şair hakkında Cemal Süreya'nın tespiti, bütün bu polemik ve çekişmelere set çekecek yapıdadır: "Şimdilerde Nâzım Hikmet'i değerlendiren iki aşırı uç belirmiş bulunuyor: kimi yazar onu dünyanın en büyük şairi olarak anarken, kimi yazar da sadece siyasal bir bildirinin taşıyıcısı olarak görmek istiyor. Kuşkusuz bu iki ucun ikisi de siyasal bir tavırdan çıkıyor. Hele sosyalizme karşı olanların Nâzım Hikmet'in üstünü çizerken ileri sürdükleri kanıtlar bütünüyle şiir dışı şeyler. Bununla birlikte Nâzım Hikmet'i tapınılacak bir şair olarak görmeyi istemek de, sanırım, önce gerçekçilik açısından, onun anısına hayınlık etmek olacaktır."

YAPITLARI:

Şiir: 835 Satır, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1929; Jokond ile Si-Ya-U, İst.: Akşam Mtb., 1929; Varan 3, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1930; 1+1=1, (Nail V. ile) İst.: İlhami Mtb., 1930; Sesini Kaybeden Şehir, 1931; Benerci Kendini Niçin Öldürdü, İst.: Sühulet, 1932; Gece Gelen Telgraf, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1932; Portreler, İst.: Yeni Kitapçı, 1935; Taranta Babu'ya Mektuplar, 1935; Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, 1936; Kurtuluş Savaşı Destanı, İst.: Yön, 1965; Saat 21-22 Şiirleri, (haz. Memet Fuat) 1965; Memleketimden İnsan Manzaraları, 5 c., (haz. M. Fuat) 1966-67; Rubailer, (haz. M. Fuat) İst.: De, 1966; Dört Hapishaneden, (haz. M. Fuat) İst.: De, 1966; Yeni Şiirler, Ank.: Dost, [1966]; Son Şiirler, İst.: Habora, 1970. Adam Yayınları'nca yayımlanan toplu şiirleri: 835 Satır (Jokond ile Sİ-YA-U, Varan 3, 1+1=1, Sesini Kaybeden Şehir), İst., 1988; Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (Gece Gelen Telgraf, Portreler, Taranta-Babu'ya Mektuplar, Şeyh Bedreddin Destanı, Şeyh Bedreddin Destanı'na Zeyl), İst., 1988; Kuvâyi Milliye (Saat 21-22 Şiirleri, Dört Hapishaneden, Rubailer), İst., 1988; Yatar Bursa Kalesinde, İst., 1988; Memleketimden İnsan Manzaraları, İst., 1989; Yeni Şiirler, İst., 1989; Son Şiirler, İst., 1989; İlk Şiirler, İst., 1989.

Oyun: Kafatası, İst.: Sühulet, 1932; Bir Ölü Evi yahut Merhumun Hanesi, 1932; Unutulan Adam, 1935; İnek, Ank.: Dost, 1965; Ferhat ile Şirin, İst.: De, 1965; Enayi, Ank.: Dost, 1965; Sabahat, İst.: De, 1966; Ocak Başında-Yolcu, 1966; Yusuf ile Menofis, İst.: İzlem, 1967; Demokles'in Kılıcı, İst.: Habora, 1974; İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?, İst.: Kaynak, 1985. Adam Yayınları'nca yayımlanan toplu oyunları: Kafatası (Ocak Başında, Bir Ölü Evi; Unutulan Adam, Bu Bir Rüyadır), İst., 1989; Ferhad ile Şirin (Yolcu, Sabahat, Enayi), İst., 1989; Yusuf ile Menofis (Allah Rahatlık Versin, Evler Yıkılınca, İnsanlık Ölmedi Ya, İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?), İst., 1990; Demokles'in Kılıcı (İstasyon, İnek, Tartüf-59), İst., 1990; Kadınların İsyanı (Yalancı Tanık, Kör Padişah, Her Şeye Rağmen), İst., 1990.

Roman: Kan Konuşmaz, 1965; Yeşil Elmalar, 1965; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, İst.: Gün, 1966.

Yazılar: İt Ürür Kervan Yürür, (Orhan Selim adıyla) İst.: Selamet B., 1936; Alman Faşizmi ve Irkçılığı, (çeviri, derleme) İst.: Kader B., 1936; Millî Gurur, İst.: Reklam B., 1936; Sovyet Demokrasisi, 1936. Adam Yayınları'nca yayımlanan toplu yazıları: Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, İst., 1991; Yazılar (1924-1934), İst., 1991; Yazılar (1935), İst., 1991; Yazılar (1936), İst., 1991; Yazılar (1937-1962), İst., 1992.

Mektuplar: Kemal Tahir'e Hapishaneden Mektuplar, Ank.: Bilgi, 1968; Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar, İst.: De, 1968; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû'lara Mektuplar, İst.: Cem, 1986; Nâzım'ın Bilinmeyen Mektupları, (Adalet Cimcoz'a Mektuplar, haz. Ş. Kurdakul) 1986; Piraye'ye Mektuplar, (haz. M. Fuat) 2 c., İst.: Adam, 1988.

Masal: La Fontaine'den Masallar, (Ahmet Oğuz Saruhan adıyla) 1949; Sevdalı Bulut, 1967; Masallar (Orman Cücelerinin Sergüzeşti, Sevdalı Bulut), İst.: Adam 1991.

Öykü: Hikâyeler, İst.: Adam, 1991.


Kaynaklar:
Vâlâ Nurettin, Bu Dünyadan Nâzım Geçti, İst., 1965; Z. Sertel, Mavi Gözlü Dev, İst., 1969; ay, Nâzım Hikmet'in Son Yılları, İst., 1978; Orhan Kemal, Nâzım Hikmet'le Üç Buçuk Yıl, İst., ty; Orhan Seyfi [Orhon], Nâzım Hikmet-Hayatı ve Eserleri, İst., 1937; Asım Bezirci, Nâzım Hikmet, İst., 1989; E. Babayef, "N. Hikmet'in Sanatı", Bütün Şiirleri, c. 1 içinde, Sofya, 1967; ay, Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nâzım Hikmet, (çev. A. Behramoğlu) İst., 1977; Ahmet Oktay, Bir Arayışın Yazıları, İst., 1980, s. 108-109; N. Sançar, Nâzım Hikmet Masalı, İst., 1975; A. Kadir, 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet, 1966; Z. Bayar, Nâzım Hikmet Üzerine, İst., 1967; Balaban, Şair Baba ve Damdakiler, İst., 1968; A. Coşkun, Nâzım'ın Siyasal Yaşamı ve Davaları, İst., 1995; R. Fish, Nâzım'ın Çilesi, (çev. G. Bozkaya-Kolontay) İst., 1975; M. A. Sebük, Nâzım'ın Özgürlük Savaşı, İst., 1990; K. Sülker, Nâzım Hikmet'in Gerçek Yaşamı, 6 c., İst., 1987-89; A. Aydemir, Nâzım, (genişletilmiş 5. bas.) Ank., 1999; Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, İst., 1976, s. 48; K. Sülker, Nâzım Hikmet Dosyası, 1967; A. Timuçin, Nâzım Hikmet'in Şiiri, 1978; S. Hilav, "Nâzım Hikmet Üzerine Notlar: Kaynaklar", Yön, S. 115 (11 Haziran 1965), s. 14; ay, "Nâzım Hikmet Üzerine Notlar: Şiir Anlayışı", Yön, S. 116 (18 Haziran 1965), s. 14; "N. Hikmet Diyor ki", Her Ay, S. 3 (Nisan 1937); İsmet Özel-Mustafa Kutlu, "Ran, Nâzım Hikmet", TDEA, VIII, 279-282; A. Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923-1950, Ank., 1993, s. 1075-1120; Papirüs, (özel sayı) Eylül 1967; Yeni Dergi, (özel sayı) Şubat 1967; Memet Fuat, Nâzım Hikmet: Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri, İst., 2000.

kitaplar | biyografi | fotoğraflar | kimler ne dedi? | Ana Sayfa

 

 

Sivas Sabahı / Hasan Hüseyin

2006-04-19 · Kategori: Siir

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 

Sivas Sabahı

eylülün bulanık bir çay gibi ekime aktığı gündü
yine yaslı değirmenler yine mazılar çığlık çığlık
yine bir akşamdı sivas çarşısında
yine akşam taşıyorlardı ıslak sivas çarşısına kağnılar
sanki gülerken vurulmuştuk sanki akşamdık
sanki bir savaşertesiydi durup yaşlandığımız
ay altında kerpiç ve kül ve ağıt

namlular yılan sırtı meneviş
tren düdükleri yakın uzak yabanıl
ben bu gözleri bir ali galip'te gördüm
kurtuluşun bir sayfasında
sinsi hain şımarık ve daha
içimde sivas sabahlarının o delikanlı gerinişi
sırsıklamdık
ben bu gergin havaları her zaman sevdim
bu bir kurultay havasıdır bir abdurrahman halayına
duruştur bu
sığamadım gecelere
sığamadım türkülere
sığamadım kadın sesinde anadolu akşamlarına
onlar
o kaşları yıkık
çakmaktaşı gibi kuvayi milliyeciler
mustafa kemal şafağının kıyısında öylece duruyorlar
yüreklerinde katıksız güvenleri
yalın yüzlerinde haklı öfkeleriyle
öylece duruyorlar
dimdik
ve apaydınlık
sığamadım toprağımda kar aklığına
sığamadım delikanlı içkilere yaylamda
sığamadım nakışlarla boğulan gözyaşlarına
ben bu gergin havaları her zaman sevdim

bak yine barut gibiyim sanki kurultaydayım
sanki kulaklarımda sömürge sinekleri
oysa sivas çarşısındayım gözlerime yağmur yağıyor
namlular yılan sırtı meneviş.
sen bir hüzzam makamından akşama bakıyorsun
menekşe gözlerinde uzak bir acının ince buğusu
kül rengi bir tango seni uykulara çekiyor
ya bir roman kahramanısın ya da bir paris yolcusu

bu akşamlar hep böyledir karakuş gibi iner yukarlardan
fabrikada sokakta perdeler arkasında vurur insanı
bu akşamlar hep böyledir, ben işte hep böyle götürülürüm
beni heryerde görürsün adres kullanmıyorum
bayrakları severim, tutsaklığa yumruk gibi savrulan
bayrakları
insanları severim, haksızlığa yumruk gibi sıkılan insanları
kötüler ali galip'seler ben kuvayi milliyeciyim
yüreğimde doludizgin bir kardeşlik özlemi
o şafağın kıyısında yine dimdik beklemekteyim

bir sivas sabahı var ki onu sonra göstereceğim.
Şair : Hasan Hüseyin Korkmazgil

İhsan OZANOĞLU/ "İrem Bağı" Adlı Şiiri ve Fotoğraf Albümü

2006-02-10 · Kategori: Siir

denz.gifİREM BAĞI

 

Hasan Soybuğa’ya

 

Hey vatanın irem bağı

Cennet senin nerendedir?

Hey erenlerin kaynağı

Cennet senin nerendedir?

 

Bağında mı, bahçende mi?

Gülünde mi goncanda mı?

Dışında mı, içinde mi?

Cennet senin nerendedir?

 

Dağın hoş ormanın güzel

Suların gülşenin güzel

Her köşen her yanın güzel

Cennet senin nerendedir?

 

Irmakların zem zem akar

Dağın taşın anber kokar

Senden hangi gönül bıkar

Cennet senin nerendedir?

 

Sen güzelim Taşköprü’sün

Namın cihana yürüsün

Koç yiğitlerin yerisin

Cennet senin nerendedir?

 

Ozan derki bulmak gerek

Cennet sende olmak gerek

Ahir murad almak gerek

Cennet senin nerendedir?

 

İhsan OZANOĞLU

İhsan OZANOĞLU FOTOĞRAF ALBÜMÜ'NDEN 

 

 

 

ihsan_ozanoglu_03.jpg ihsan_ozanoglu_02.jpg

İhsan Ozanoğlu önderliğinde gösteri yapmak üzere Ankara'ya giden folklor ekibi (1942)

ihsan_ozanoglu_04.jpg ihsan_ozanoglu_01.jpgihsan_ozanoglu_07.jpg

ihsan_ozanoglu_05.jpg ihsan_ozanoglu_06.jpg

İhsan Ozanoğlu, Prof. Dr. Afet İnan'la...

 

                                                                      Yeni Edebiyat

Betül TARIMAN/ Dergilerdeki Şiirlerinden Seçmeler 2

2005-12-10 · Kategori: Siir

Çocukluk Parkı 1 

 

Onlar gelirdiler;     cepleri dolu karamela
                            Sığınırlar koltukaltlarına annelerinin
                            Kapı zilleri, telefon sesleri susar
                            Susardı çocukluğun bahçesi
                            Küf tutmuş zaman bahçesi

                            Sözden önce mi olmuştum sonra mı
                            Batık mıydım kalkan mı
                            Kılıcın kını keskindi kından
                            Yenildim ey gece kovuldum aşktan

Onlar gelirdiler;     atları yorgun, dilleri yorgun
                            Paşa çayları, oyun odaları
                            Mümkünmüş gibi başladığına şeylerin
                            Özensiz büyürdüler, sıcak ve odasız
                            Anneler uzaktılar, babalar poyraz

                            Böyle böyle büyüdüm işte
                            Kokusunu duymadığım koyun kalmadı
                            Eskitmediğim bir tek ten
                            Gizlendiğin yerden çık ey sebep
                            Gül yaprağı daha keskindir gülden

Onlar gelirdiler;     yokluk sonu gelmez açlıktı
                            Açıktı kapıları hüzünlerin ve
                            Çocuklar gelirdiler ufak esintiler
                            İyiliklerle ağızları keten helvası
                            Kiralık bisikletler, fondanlar
                            Geride mi kalmıştım, önde mi
                            İçimde hep bir azlık

        Sanki büyümüşüm de bir şeyler solacakmışım

Betül Tarıman / Akatalpa Dergisi Ocak 2002 sayısı

 

Evler ve odalar için iki şarkı

 

I.

Evlerin dağınıklığını toplamış sukunet

Evlerin dağınıklığını toplamış sukunet
İçimde hevese koşan bir çocuk var
Islık dudaklarına yapışmış ay
Yağmur yağsın

Yağmurum kalıbım dar

Çocuk olsam ey gül ağzı
Babamın bağırdığı yere yağsa hayat
Yoruldum söylemekten rengini kuytunun
Söküklere bakılırsa kıştandır
Gülüm gök açılsın

Gülüm gök canıma zar

 

II.

Evlerin karanlığını giyinmiş ihanet

Evlerin karanlığını giyinmiş ihanet
Sır olmuş mektuplara zaman
Çamaşırlar toplanmış ve ötekiler
Şimdi beni iyiliğe boğun
Belki geceme seken aşk
Gecemi açtıkça bilmek istediğim
bayrağım göndere çekilsin

bayrağım hiç eskimedi yar

odamda annemin sessizliği
odamda annem çınar
ayak izlerine güz düşmüş
kar açar sıkıntı ekmekten
evler düzenli

evlerin düzeni sığınmaktan

Betül Tarıman / Kül Dergisi Mart 2002 sayısı

 

 

İsyan

 

çocukmuşum
göl birikmişim ovaya
çiçekler açtırmış annem ipeğe
babam gelmiş de
düşümde yaralı atlar

anne beni uykuna göm
beni incine
aşk yaradır dönülmez
koşturan bir at
tenimde dörtnala
ezberime aldığım ellerin
gözlerin yalnızlığı havlayan
ne yapalım böyle dursun
saksıdaki çiçeğin yeri
gri evraklar çantamda

doğrusu nedir aşk yalansa
teskin ettiğim, edildiğim
odalarca sevişmek
bir V'yi açıp ortasından
dişlenmiş elma rengi
uzanıp gözlerim doğuya
aşkmışım gibi yirmi dört yaşım
kar açtırmış zamana cemal
gördüğüm rüyaysa eğer
gülmüşüm
babam gelmiş de

kalbimdeki mabette yerin evren kadar sevgili

Betül Tarıman / Varlık Dergisi Mart 2002 sayısı

 

 

Kış Odaları/5

 

Kül ve Veda

 

Derinine indiğim kuyu gülümü em
Çerçevenin tam ortasında yorgun bir atlı

onlar hep bir söküğü dikerdiler
Söküp yine dikerdiler
Islaktılar, yaşlarına gömüp başlarını
Derin koridorları yürümekle yorgun
Ağlardılar, kederle birdiler

Eski bir yolu yorardılar
Bekçisiydiler evlerinin beklerdiler
Sabahları ışıksız, geceyle esmer
Havalandırır yine havalandırırdılar

Bana öyle dokun öyle birik ki
Nemlensin bastığım toprak
Bir mabet gibi dikilsin karşıma aşk
Aldığım nefes ol
Aldığım nefes tenime ak
Sayfama bahar gelsin
Sayfama bahar gelmiş
Dutluğa, sulara, çocukluğa

Ben sayfamı hep sevdim

Betül Tarıman / Dize Dergisi Nisan 2002 sayısı

 

 

Denge

 

Kurumuş ot rengidir kadınlar
Keskin gül izi soluk alışlarında

Mevsim yaprağını arıyor annem neden
Oda tozlu
Raflar dağınık
Doğrulmayı bekliyoruz
Doğurmayı neden

Azalıyor istekleriniz
Odamı tutuşturan telaşlar
Şimdi her şey sıfır
Çoğalıyor ölümler

Pijamanın içindeki adam kadar yorgunum
Kilitli bir kapı arıyorum
Odalar güz telaşında
Üzgün bir kedi neden

Biliyorum! Issızlık yatağımı yakacak
Yüzünde ölecek bir adamın çok kadın
Ve bir kez daha
İncelerek
Ve çıplak

Kendimize hassas bir terazi bulalım

Betül Tarıman / Akatalpa Dergisi Nisan 2002 sayısı

 

 

Hüzün Uzmanı

 

II. ıslık

Zaman bizdik ve şarkılardı aslolan
Ağır ağır sallanan bir salıncak gıcırtısı
Çocuksu bir sevinçle hızlanan

-yağmurun sesi bir kuş gibi
yorgunlar mı uyandı-

annem babam gelirdi
can sıkıntısından fal bakan kızlar
kıyameti koparırdı küçük kardeş
kavanoz suyla dolsun
gürültü olmasın şiir yazsın anne
garip şeyler olurdu odaya güz basar
solardı aynadaki görüntüsü erkeğin

-çocukların sesi fırsat gibi
odanın havası mı değişti-

tam da şimdi ferahlandı anılar
sinema hayalleri içimizi saracak
ayva çalmaklar, ip atlamaklar
kaleye mum dikilecek
ara vermişken oyuna

-dikkat evlerin kapısını kapatmayın
şeyler koyun koyun arasına -

zaman bizdik ve evlerdi aslolan
miras kalmış dededen
kuytuda bulurdu kendini çerçeve
aşkın tortusu sardıkça eskiyen gölgeyi
sökükleri hızla dikerken anne

-kuyuda bir damla su yok
lütfen yaklaşmayın
oyalanmadan ütüleyin gömleği-

Betül Tarıman / Kum Dergisi Mayıs 2002 sayısı

 

 

Kapı ve Mesel

 

Baba bu kapı derin
Çilingir kilidi nasıl açsın
Eşikleri gitmeye kurulu
Sözler incinmiş ve aç

Baba bana bu kapıyı aç
Yüzeyi menteşe tutmaz
Konuksuzluğu erken öğrenmiş
Ne geleni var ne gideni
Cebinde sonsuza anahtarlar
Buyurgan ve odalardan taşan

Taşan eski yerinden gecenin
Sonsuz yaz serinliği
Huzursuz ve içime sızan

Anla yetmezliğini güne
Baba bu kapıyı güle yaz
Eline bir bardak su
Bir çift terlik ayağına
Esintili dağ resmi
Ve dargın ve kederli ve sahici
Kapı açılmak değilse nedir

Ne zarf ne mektup ne de efkâr

Betül Tarıman / Eski Dergisi Nisan 2002 sayısı

 

 

Medet

 

-herkesin odası çocukluk kadardır
çocukları toplasak da
odayı oyuna mı çağırsak-

oğul yüzün merhamettir zamana
oğul iyi giyimli akrabalar kadar yeni
kadar sisli, özensiz bahçe
gitmesem dinmeyecek içinin öfkesi
iç çekişlerle örülecek masal

şaşıracak anne, rüzgâr çanları ve mehtap
anne buzlu camda ellekesi
anne dizleri yara yoruluncaya
dökülecek dudaklarından birkaç söz
avunsam, avutsam kim bilir kimleri
bir dize kalır mıyım odama açsa medet

-herkesin odası soruları kadardır
eşyaları kaldırsak da
aşka neden mi olsak-

bocalayan anneden şimdi aşka geldik
işler şimdi tamam olmuşken
güzel bir tadı var dedirten yemekten
sevişmesinden kedinin komşu kediyle
bahçenin duvarı aşmasından

oda da oda değil ki
tüy dökme mevsimi azman kedinin
izne çıkmış da sanki uzanmış salona
ilk fırsatta toparlanacak
değişecek evin havası
rüzgârın esme hızından

-gömlekleri de nereye koymuşum
katlayıp kaldırsam-

kışlıkları bir tarafa demişti annem
giysem yağmurluğumu giysem
taşmışım gibi kapı altından sokağa
çocuk olsam küssem gücenip
söz etsek alfabeden aşktan
istekmiş gibi hayata
gibi ısrar gibi ne varsa

sahi, cılız bir çocuktum fotoğrafta anne

Betül Tarıman / Kavram Karmaşa Dergisi Mayıs-Haziran 2002 sayısı

 

 

Yırtık Defter

 

Baş ağrısıyım kapı önünde eski terlik
Kardeş yitince kan ter içinde yağmur

Fena aşığım kocaman dağ kocaman güller
Öylesine itaat ettim öylesine deli öylesine itiraz

İncecik kadınım saçlarım kızıl çoğalsın
Küçük bir sevince neden uzak pişmanlıktan

Yüzüme anlam yüklenmiş
Yenilgim çocukluktan değil çıkmazdan

Odalardım hazırlıksız sessiz kalabalık
Firkete kırıkları taziyelerdim ertelemeler

Bir şey daha olmalıydı söylenmeyen
Cevapsız sorular önceden sezilebilen

Seyirciydim kendime çokça yer gösterici
Ve dolu ve yağmur ve sokak

Matemdim sen gidince ölü hayal
Öylesine tereddüt öylesine yitik öylesine Pazar

Nasıl anlatabilirdim o anı bir gizdi
Bilgece bir tavrı vardı hikâyesi

Anlamı yitirdim, şarkıyı çoktan
Bazen bir çocuk bakar içimden akşam akşam

Bana artık bir oda bile fazla
Küflü bir gençliğe akıyor aynalar

O eski geçmiş bulamasın diye beni
Tek tek topluyorum yırtık defterleri

Betül Tarıman / Akatalpa Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Aile Hayatı

Evin kızı sıyrılmış çocukluktan
Odanın bir ucunda baba kahve içiyor

Solmuş odadaki kokuların hatıraları
Örgü örüyor babadan yakınan anne

Olumsuz cevaplar veriyor uykudan uyanan çocuk
İyi niyetle korunuyor evdeki zaman

Söylenecek şarkı yok aile hayatı ciddiye alınmamış
Sabunla ağartılmış tahtalar

Şimdi her şey tamam olmuştur
çünkü hayat vahşi bir parstır..

Odaların bilgisi sözle çeşitlenmeli
Kız yeniden camdan bakmalıdır

Ya gitmek üzerenin korkusu
Fark etmelidir baba kaçan balığı

Büyümek zorunda kalan çocuğa gelmelidir sıra
Gazete kağıtlarından, tahta oyuncaklara

Sular içilsin ki boğaz kurumasın
Koşmaca oynasın dede oyunda ebe

Belki de bu birinci iş
Susmaktan büyüktür oynamanın önemi

Oynamak istiyorum
Oynamadan bilmenin ne önemi var

Odanın içinde kırışık elbise
Odanın içinde uzak geçmiş

Annem babam uyandığında odam kadarım

Betül Tarıman / Kül Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Betül TARIMAN/ Dergilerdeki Şiirlerinden Seçmeler 1

2005-12-10 · Kategori: Siir

Düş Kontesi

 

bak! ay şaşırdı menzilini
kalk gidelim
geç oldu ama

gelmiyor
kıblesi sokak haylazın
o delirmiş mart aylarını seviyor
ben aşk çocuklarını
cihangir evlerinin

kucağıma çıksa çıkmıyor
huyunu sulardan almış
bakir desem değil
mesih hiç

zamansız yağmur çıkartması
çarşı iznine çıkmış
tırmalıyor şehri
kapı önünde

eğilip kulağına
ölü balıklar düş kurmaz diyorum
kalk gidelim
geç oldu ama

tutup göğsündeki
tırmık izlerini gösteriyor bana
ben ona
korosunu böceklerin
gitsem
dalmışım mı ne?
bak yine çatıya çıktı haylaz
inse inmiyor
ne varsa üşüyen yüzeyde
kıvrıldı upuzun
kalçaları en baştan

Betül Tarıman / Varlık Dergisi Mart 2000 sayısı

 

 

İçinden Şiir Geçen Ev

 

İçinden şiir geçen ev yalnızlığındır
rüyaya dalma!

evindesin, eski evinde
sözle örtülü evde kısa yaz
ceplerinde şiir gezdirir
konukluğu bitmez yalnızlığın
eski karanfil rengidir

içinden trenler geçer
serinler anılar balkonunda
bildik yağmurlara benzemez hiç
değişse de adresleri evlerin
her evin tarihi
aşktan da eskidir

adresi bir kapı açmıştır
kışı ısıtır
özler demli çayı
güldür,
göğü dansa kaldırır:

annemdir içinden trenler geçer
avuntudur, duruşu çocukluk
soyunur gurbeti düş kurar
ev zaman olunca
kapıya bırakılmış eşyalar
sıkıntıdan acımış
hayata karışmıştır

Betül Tarıman / Varlık Dergisi Mart 2000 sayısı

 

 

Mavi Han

 

mavi handa bir iplikçi var, bir de terzi
gül alır gömlek diker, gemi gelir gül söyler
içi lokumlu mendil ister çoklarımız ben aşk
yağmurdan evine sığınır şiir, kelebekler avluya

kelebekler yağmurda sapsarıdır saçları

mavi handa bir kunduracı bir oğul bir de
oğul kâğıt gemiler yollar limana
liman duvarlarında siyah boyunlu kumrular ağlar
gider gelir oğul odada kızlar suzar
ben bahçe isterim çokları nar
içimden şehirler geçer ve

içimde alevden sayfalar

Betül Tarıman / Varlık Dergisi Ağustos 2000 sayısı

 

 

Ferit Bey

 

elleriniz ferit bey
ellerinizi seviniz

topuklarınızla ezdiğiniz gül
fotoğrafta üzgün duruyor
sen azalıyorsun orada öyle
evin hanımı eski bir pul gibi

ama gözleriniz ferit bey
gözleriniz sizin de bildiğiniz
biraz Ayhan Işık
sınanmaktan az biraz
ölmesiz bir mavide
kar yağıyor dalgınlığınıza

ölü bir asker sesi gibi
geçiyorum içinizden
ölü bir asker sesi kadar
acemi ve rütbesiz
bazen içim bir uçurum
bazen sen solarken orada öyle
ama siz yine de
yine de siz
aşk manzaralı bir evde
nihal hanım'ı sevmiştiniz

Betül Tarıman / Varlık Dergisi Kasım 2000 sayısı

 

 

Nevizade Yokuşu

 

Nevizade'yiz
Söz kirlendi, çarşaf madam
"Belki zamandan çıkabilirsiniz"
İyi kumaştan biçilmiş söz
Kalbinize iyi gelir
Çantanız madam
Çantanız kalsın
Unuttuğunuz hayali
Değilse ben yüklenir gelirim

O oturmuş çay içiyor yağmurla
Boynunda bir şal aşktan ince
Ama Nevizade terli
Yokuş dik ve zaman
Ağırlığınız madam
Ağırlığınız sizden sorulur
Mevsim çiçekleriyle azgın bahçeniz
Şu kadar yakınken size
Yine de sevdiğiniz o koku
Mütevazı ve fotoğrafta kalan
Anı olur artık gül yenildiği için
Eğer isterseniz size
İlaç niyetine bir kuş
Ruhunuza iyi gelir
Beyaz bir aşk izi kalır camda
Bir de gözleriniz

Gözleriniz sevişirken boşlukla
Bu güller sizin için mi açıldılar madam

"Bu güller benim için mi açıldılar" 

Betül Tarıman / Şiir Odası Dergisi Haziran 2000 sayısı

 

 

Evin Küçük Oğluydu Amcam

 

çocukluğu uzun, aşkı kısa
içinde şehir ve sokaklar
odalar kadar yer tutar
kar yağardı emirgan'a ağlasa
aşk kırıkları keserdi yüreğini
ahşap çekmeceleri açsa
ceplerinde iğneler
alnında bir tutam saç
kayıyı delerdi sesi
amcam aşık olunca

evin kanatsız kuşuydu amcam
nişanlı güzel yaşıyla
dokunsa çürük nar kokusuna
dedemin gözlerinde yaş
şafakla güz olurdu
üşürdü kalbinde yağmur eskisi -
gül kızlığına soyunsa
ben inceliğini bilir erirdim
o eski şehirleri sever
şiiri aşkla eğitirdi 

Betül Tarıman / Dize Dergisi Eylül 2000 sayısı

 

 

Labirent

 

Aramızda iki gün var
çivi sesleri, tül perdeler
kötü bir zırh gibi üzerimde
hain izleri zamanın
gelseniz şimdi
güzel bir uçuruma düşecek ayaklarım
tabanımda otuzaltı numara sevinç
kundaklanmış bir gül içimde

içimde iki yol var
L harfi bir köprü ortasında
izin kağıtları, sarı zarflar
orda tehlikeli bir söz
suların sırrını yükseltiyor
hüznü çoğaltmak için

deli gözyaşlarıyla ağlıyoruz
eski haziran'a bakarak
uzaktan meraklı kuşlar geçiyor
ormana akan düşlerle
ağlamak bir mühür orda
hatırlarken seni

aramızda şeffaf bir dağ var
oğlaklar, tüfek sesleri
vedalarla harmanladığım öfke
bir intihar habercisi mutlak
ki bir ip taşıyorum boynumda
törensiz ölmek için
panik, acayip ve sensiz

Betül Tarıman / Kavram/Karmaşa Dergisi Mayıs 2001 sayısı

 

 

Çığlık

 

suya bağıştır kar
sürükelr buğuyu peşinden
herşey ona akar

diye zengin bir sofrayım
gökyüzü orgazmda, yeryüzü fakir
bir kaplan hızıyla okul çıkışı
başlıyorum harfleri öpmeye

nokta gülüyor, virgül
çiftleşiyor, gökyüzü kuşsuz
serin meme uçlarında gecenin
hiç gidilmemiş bir zaman

gül gül odalı görmemiştir böyle hal
çünkü yaban ve derindedir
çekiştirir döl yataklarını çiçeklerin
herşey kendinin yani ömrünün özetidir
kendini tanımladığın çöldür aşk

Hadi kalk toparlan
mum eline erir bilmezsin
köşesinde hüzün rengi bir leylak
kar altına gömülüyor bak

diye konuşan bir sokağım
düştüğüm yerde aradığım rüya
bir kanat açımı büyüyorum
başlıyorum renkleri öpmeye
çünkü yağmur toprağa bağıştır
o herşeye akar

sürükler peşinden geceyi 

Betül Tarıman / Dize Dergisi Mart 2001 sayısı

 

 

Suda

 

                mışıl'a, kedime
                ben çıkıyorum
                kaldırıp gözlerimi ikindiden

benim adım gülin
meğer ki suda bahar imişim
yüzer imişim geceme
at kestaneleri, yosunlar
arasında geçermiş adım

peki şimdi ben bir ayna olsam
bin ayna parlasam pazarda
baksa münire, süleyman
amcam uğur, güliz
sokaktan kızlar geçer öyleyse
ne çok güz boğulur suda

uzağa düşerim uçurumun siyahından
aydınlıktır bakışlarım
saçılmış kumaşlar bile tezgahımdan
derin mavilerle geçer

çünkü sevgiliyimdir
yatkınımdır ya gitmeye
ağır ağır açan
ağır bir ay penceremde
ay o tortusu zamanın
bir görünüp yok olur akşamda

benim adım gülin
meğer ki suda yaprak imişim
yüzer imişim geceme
kahve falları, sıvasız evler
arasında geçermiş adım
diye yazdım bilinsin
benim adım gülin

ben geceme teşekkür ederim 

Betül Tarıman / Akatalpa Dergisi Şubat 2001 sayısı

 

 

Mahan

 

                yordunuz beni
                acı dolu taştı fincan
işte ben bu kadarım
incecik bir kadınım
bir su kabıyım ellerinize
suyun azaldığı yerde
bir buğu kadarım

saçılsam bilmezsiniz
nişan alsam ipteyim
bana bir fırsat verilse
ben derine gülle inerim
gülde bahar vardır mahan
eşiğinde yorulan evlerin aşk
bana kapıyı aç
daha çok kadınım şimdi
siyah bir kadın ancak

salihayım ben, dükkân önleri
ölü böcek kabukları kadarım
gözlerimde huzur evi kederi
beykoz'da başdöndüren
bir koku kadarım

dergi kapaklarından gemiler yaptım
asansörlerden korktum hep
olmadı bakışlarımın sevgili rengi
ölmeye yatmak istedim dün öğlen
ölüm ki siyah bir kadındır
siyah bir kadın
siyah bir kadını ancak

sözle toplar kendinden 

Betül Tarıman / Varlık Dergisi Mart 2001 sayısı

 

 

Şahika

 

Adını her söylediğimde
Parmak uçlarımda gizli bir şevkat var

Şahika ömre şüphedir
Önce bir kalp ay içinde
Merdiven altları, saç tokaları
Ardında benzi saz

Diye bahçeyi sedef söyledim
Belki mürdüm, tarçın biraz
Yeşil bir kuştur acem
Yittiğim masallarda uzun
Yeleli atlar, kum fırtınaları
Bıraktım usul eril kuşlar
Çünkü sevişen kedilere her yaz
Saflığın renginde boyanırdı toprak

Gel
Ve üşüdüğüm odayı gör
Oda o sıvasız kuş sesleri
Kırık saksılar, ateşler
Önce bir düş zar içinde
Yırtılsa bağışlanacak günahları
Bir yıldız çıkacak içinden
Mercan kayaları, tohumlar
Çıkacak mavi bir masumiyet

Ama şimdi hangi fırtına bu
Ölüme yakın ardıma bulunık
Tiz bir dumanı kürürken kül
Neden iki kaşımın arası
Gül tozları veya veda

Gül tozları veya veda

Betül Tarıman / Bahçe Dergisi İlkyaz 2001 sayısı

 

 

Çığlık

 

suya bağıştır kar
sürükler buğuyu peşinden
her şey ona akar

diye zengin bir sofrayım
gökyüzü orgazmda, yeryüzü fakir
bir kaplan hızıyla okul çıkışı
başlıyorum harfleri öpmeye

nokta gülüyor, virgül
çiftleşiyor, gökyüzü kuşsuz
serin meme uçlarında gecenin
hiç gidilmemiş bir zaman

gül gül olalı görmemiştir böyle hal
çünkü yaban ve derindedir
çekiştirir döl yataklarını çiçeklerin
herşey kendinin yani ömrün özetidir
kendini tanımladığın çöldür aşk

hadi kalk toparlan
mum eline erir bilmezsin
köşelerinde hüzün rengi bir leylak
kar altına gömülüyor bak

diye konuşkan bir sokağım
düştüğüm yerde aradığım rüya
bir kanat açımı büyüyorum
başlıyorum renkleri öpmeye
çünkü yağmur toprağa bağıştır
o herşeye akar

Betül Tarıman / Bahçe Dergisi Yaz 2001 sayısı

 

 

Duvar Yazısı

 

gitmekten başka
yalanı yoktur gidenin

sonsuz ve siyahtır
veda mektubu yazmak
durup durup çöl halini şeylerin
bunu hep yapıyoruz
aynı şeyi
adını güz koyuyoruz nesnelerin

buğuya sır diyoruz
cümle sır oluyor ağzımıza
aksın da erisin
batsın diye içimize
o diken tan

kötü kış olduk
yazılmaya çıktık duvara
yontulduk tenha parklar
karıştık şikayet
'şiir yazıyorum''
zaman gül satıyor
şimdi zamana eklendik

sonrası korkaklığı şehrin
uzun bir itiraz sevişmelerde
dokunsam kiri çıkar göğün
açtığım pencerelerde
çatallanır çocuk kadar gece
gitmek geçer içimden
artık gitmek de kalmadı

yasaktır ömrün taşrasında rüyaya inmek

Betül Tarıman / Akatalpa Dergisi Ekim 2001 sayısı

 

 

Eski Atlar Masalı

 

göğe bakma sularıyız
rüzgârlar arasında hüzzam
atlar kaldı artık eksik yazlardan
üşümüş ve alnı siyah
nalların çıkardığı iz
çimenlerde solmakta

buğular arasında
göğe bakma sularıyız
atlar kıpkızıl ve ince
yeşilin sarmaladığı mavi
kişnemekte hayata

aşkım ol gül zaman olsun
gül eski atlar şarkısı
yorgun hayale dalmaktan

dalmaktan rengine kıyıların
atlar kendine bir yüz seçmekte
atlar çivit rengi ve rahvan
bahçenin çıkardığı ses
içime kıvrılmakta

baba, ay sofrasını kurup geceden
bir şehirden öbürüne
anneler istanbul, atlar uzun
gök rengi üşümekle solmaz

yağmuruz şimdi ayaz çıksa

Betül Tarıman / Bahçe Dergisi Sonyaz 2001 sayısı

 

 

Çelişki 

 

tehlikeye işarettir sınırda kalmak
ağ örülüdür göğüm bakılınca
parantezim ol kalbime ak

gövdesinde üşüyen adam
kardeşliğin uzun yakınıma dur
bahçen geniş girebilirim
doruklarım derindir yolcuyken
zamanım bol ufkuma kan

zarafetin sızdırıp serinliği içime
ne bir sonum ne de başlangıç
kükreyiş ol tenimi şaşırtan

şaşırt korkunç sularımı
taylar içimi deli koşuyor
yarasalar koşuyor, kurbağalar
aşka karşı duruyor
evlilik resmi duvarda
gerginlik hissi ya da
gitme hakkımı kullanıyorum
itiraz çocukluğumdur
varlığını çelişkime sunan adam

içimden dışıma bir dağ boşalıyor!

Betül Tarıman /Kavram Karmaşa Dergisi Kasım 2001 sayısı

 

 

Telgrafhane

 

Annem yaşındaymışım, parkta oturmuşum da
Yoruluncaya kendinden telgrafhaneye kuşlar

Saçlarım uzamış küçülmüş nokta
Rüzgar değdikçe ürperen sıyrık
Üşümüş bakışın öfkesiyle

Kahvaltı hazırlamış babam
Gürsel gelmiş de evde İffet
Eski bir rüzgâr gezinmiş kapı önünde

Aşkım yağmura doyalım parantezim kapanırken 

 Betül Tarıman / Varlık Dergisi Aralık 2001 sayısı

 

 

Taş Yazıları -1

 

Vecahet hanım çıkmazı

balkonda ay heves gibidir
sürtünür dostluğu duvarlara
zamana koşan tay dalgınlığında yılışık
divanedir bakışın çıldırtan gölgesiyle
omuzlarına düşer yansısı anısız bir kadının

o kadın göl açmış bir leylak
boyu kısa kumru düşlerden az
fularında eski çarşı kokusu
sonsuz ağırbaşlı ve hep aynı

balkonda ay ırmak gibidir
istekli dünden bakmaklara
dağa kavuşan ırmak kadar acele
şüphedir hep gül içine açmaktan
saçlarına düşer akı sabahsız bir kadının

biçimsiz, yanlış ve ıslığı

Betül Tarıman / Agora Dergisi Kasım-Aralık 2001 sayısı

 

 

Taş Yazıları

 

beyazım ve sen

gülün hayata akıştaki hızız
buna kim karışır

erken açmak bir sıkıntı
dilin ucundaki sıyrığa pervazız

süleyman bu kaçıncı düşüşün
başını ağırtan kaçıncı ah
söylesem ağrına gider
sık sık arıza yapıyor içindeki mevsim

namlunun ucundan çekil
ten yırtılırsa zarardır
derinlerin avlusuna masalız

inadın hep delirecek mi
su nihayetinde gitmektir
yalandır yıldızların örtündüğü
için ısınsın kumruları eline al

süleyman atlar gelmiş
yağmurun olsam içine eriyeceğim
beyazım, kar ve bulutlar

Betül Tarıman / Dize Dergisi Aralık 2001 sayısı

« Önceki :: Sonraki »