Türkan Saylan ile 'Yüz Soruda Sivil Toplum'

2008-09-30 · Kategori: Soylesi

Türkan Saylan ile 'Yüz Soruda Sivil Toplum'

Türkan Saylan'ın, editörlüğünü ve sorularını Prof. Dr. Kenan Mortan'la birlikte hazırladıkları yeni kitabı '100 Soruda Sivil Toplum' üzerine bir söyleşi yaptık. Sivil toplum hakkında bilmeniz gereken her şeyi bulacağınız nehir söyleşi türündeki kitapta, bir toplumun tüm yöreleri ve insanlarıyla kalkınması, fırsat eşitliğinin yetkililerce ödünsüz ve içselleştirilmiş bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğine vurgu yapılıyor en önce.

Gamze Akdemir

Cumhuriyet / Kitap- Bütün bu çalışmalarda, ülkesini ya da yöresini çok iyi tanıyan ve sorunları bilip çözümler üretebilecek STÖ'lerin devreye alınması, dinlenmesi ve katılımının sağlanması gerektiği, yoksa asla sonuç alınamayacağı irdeleniyor. Umudu daima diri tutan ve mücadeleden vazgeçmeyen/vazgeçmeyecek iki 'çılgın Türk', Türkan Saylan ve Prof. Dr. Kenan Mortan'ın emeğini ve söyleşisini okumak bir ayrıcalıktı. Türkan Saylan'ın ülkemizin bugünkü durumuna ilişkin yaptığı, sonuna kadar katıldığımız şu değerlendirmesini söyleşiden kopararak burada kullanmak istiyorum:

"Kitabımızı tamamladığımız Mayıs 2008'den sonra Türkiye yenibaştan karıştı. STÖ'ler başta olmak üzere kişi ve kurumlar, 12 Eylül'ü anımsatacak şekilde tedirgin hale geldi. Tıpkı Sysphos efsanesindeki gibi, siz istediğiniz kadar taşı omuzlayıp tepeye, yerine çıkarın, orantısız güç kullanmayı, her şeyi oy gücüyle yapmayı hak sayan iktidarlar özellikle karşıt görüşlüleri sindirmek ve gerektiğinde yok etmek üzere, o taşı sarsıp düşürüyor, ta derinliklere! Kafalar karışıyor, korku egemen oluyor. İyimser bakışla, yapıcı eleştiriler ve yaşanan örneklerle hazırlanan kitabımızın yine de halkımıza, hak arayıcılarına, ülkenin yurtseverlerine ön açıcı olabileceğini umuyorum."

'Ajanlar STÖ'lerin peşinde'

- Prof. Dr. Kenan Mortan'ın sorularını hazırladığı '100 Soruda Sivil Toplum' neyi salık veriyor, nasıl bir yol gösteriyor en çok?

- Prof. Dr. Kenan Mortan'ı Anadolu yollarında, herkesin sürgün yeri saydığı 'sevgili ve yalnız' yurdumuzun cennet illerindeki karşılaşmalarımızla tanıdım. Ortak paydamız 'kırsal kalkınma' idi. ÇYDD'nin çalışmalarıyla kanıtlanan şekilde alana Ankara'dan bakılamayacağı, sorunların boyutlarının anlaşılamayacağı ve gerçekçi çözümler üretilemeyeceği konusunda anlaşıyorduk. O toprağın insanını, düşlerini, beklentilerini anlamadan, yüreğinizde hissetmeden, o toprağa, insanların omzuna elinizi sürmeden, göz göze gelip sevginizi -saygınızı- değer verdiğinizi algılatmadan çözüme varamazsınız. Kenan Hoca'yla burada da ortaktı düşüncelerimiz.Yıllarca Anadolu'daki cüzzam çalışmalarımızda genç hekim adayı öğrencilerime şöyle derdim. 'Gençler, insanların bitten kurtulmalarını sağlamak için önce kendimiz bitlenmeli, sonra söylem ve eylem geliştirmeliyiz.' Yani, 'Orada bir köy var uzakta, gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür' şiirinin bir aldatmaca olduğu açıktı.Kitabın sorularını, Kenan Hoca, alanı tanımadan, alanda çalışmadan, insanlara, toprağa dokunmadan başarıya ulaşılamayacağı kanısını, ÇYDD ve Türkan Saylan örneklemesiyle topluma yansıtmak ve ülkesi için sorumluluk duyanlara, engellerden yılmadan çaba gösterilebileceğini yansıtmak istedi ve sanırım konuyu deneyimli bir gözlemci olması nedeniyle çok da iyi sorguladı.

'Sloganla yetinmeyin!...'

- Kitapta Prof. Dr. Kenan Mortan'ın ve sizin ortak yaklaşımınızı nasıl özetlersiniz?

- Bir toplumun tüm yöreleri ve insanlarıyla kalkınması, fırsat eşitliğinin yetkililerce ödünsüz ve içselleştirilmiş bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekir. Bütün bu çalışmalarda, ülkesini ya da yöresini çok iyi tanıyan ve sorunları bilip çözümler üretebilecek STÖ'lerin devreye alınması, dinlenmesi ve katılımı sağlanmalıdır. Yoksa asla sonuç alınamaz.Buna karşın STÖ'ler de, kurumları, siyasete atlama ya da etiket sahibi olma, protokolde yer alma vb. gibi amaçlara feda etmemeli, çağa uygun şekilde kendilerini sürekli geliştirerek, 'slogan'larla yetinmekten kurtulup gerçekçi çözümler üretebilmelidirler. Sorunlar, saldırılar karşısında gerektiğinde yargıya başvurabilmeli, yılmamalı, sabırla ve sakinlikle ve tüm yasal kurallara titizlikle uyarak çalışmalarını sürdürmeli, bu cesareti göstermelidir.

Korkutan sözcük: Örgüt

- 'Örgütlülük' zamanında halka doğru ve yeterince anlatılamadı mı örgütlülük... Halk bir örgüte, STÖ'ye üye olmak, destek vermek deyince neyi anlıyordu? Bugün neyi anlıyor? Bugün ne değişti de STÖ'ler hedef gösterilir oldu? STÖ'lere üye olmak yasadışı örgütlere üye olunmuşçasına tepki gördü kimi iktidarlarca...

- Osmanlının çözülme döneminde, sarayın, şeyhülislamın emirleriyle içine düşülen perişanlıktan kurtulmanın olanaksızlığı karşısında, örgütlenmeler başlamıştır. Kurtuluş Savaşı öncesi kurulan 28 Kongre devleti (B. Tanör) sivil halkın kendini kurtarmak için örgütlenmesinin, böylece kurtuluşun altyapısını hazırlamalarının en ilginç örneklerindendir.Cumhuriyet döneminde de başta kadın olmak üzere irili ufaklı çeşitli konularda örgütlenmeler gelişmiş ve çok yararlı değişim ve gelişimlere yol açmıştır. Zamanla, çoğu ister istemez muhalif tutum gösteren, yanlışlara, haksızlıklara karşı çıkan STÖ'lerden egemenler huzursuz olmaya başlamışlar, peşlerine ajanlar takılmış, en masum eylemler, kitaplar yasaklanmış, acılar yaşanmıştır.Ancak bütün bunların hepsini aşan tutum, bugünlerde bol bol anımsadığımız 12 Eylül darbesi ve sonrası yaşanmıştır. O dönemde insanlara salınan korku, işkenceler, tutuklayıp yıllarca içerde tutup ilk duruşmada tahliyeler gibi 'ben yaparım olur' tavırları, özellikle ana babaların evlatlarına 'sakın gitme, sakın okuma, sakın düşünme' öğütleri ile 'örgüt' sözcüğüne büyük bir 'korkunçluk' giysisi giydirilmiştir.Mayıs 2008'e kadar tamamlanan bu kitapta, AB havucuyla da olsa Dernekler Yasasının, örgütlenmek isteyenler lehine değiştiği, korkmamak gerektiği örneklerle öğütlenmiştir. Oysa son aylardaki baskın tutuklamalar, ihbarlar, telefon dinlemeleri, hele hele tanık koruma yasası vb. herkesin yeniden ürküntü içine düşmesine yol açmıştır. Umarım bir kez daha güç yitirmez ve vatandaşlık görevimiz olan örgütlü çalışma ve engelleri yenme gücümüzü pekiştiririz.

'STÖ'ler genelde muhaliftir, çünklü hak arar'

- En doğru yanıtı ilk elden verebilmek, varsa kafa karışıklığını dağıtabilmek adına sorarsam STÖ'lerin görevleri nelerdir? Neler yapar STÖ'ler? Ve politik duruş, kimlik olayı ajandalarının kaçıncı önceliktedir?

- STÖ'ler kurulurken tüzüklerini çok net ve açık yapmalı, eksik kalırsa ilk genel kurulda eklemelerle tamamlamalıdırlar. Seçtikleri konu/konularla ilgili her türlü yeni bilgiyi, gelişimi öğrenip üyelerine de iletmelidirler. Ayrıca gönüllü üyelerin her biri ülke ve dünya politikalarını, farklı kaynaklardan izlemeli, satır aralarını okumayı öğrenmeli, kulaklara fısıldanan dedikodulara kanmamalı, bunların asla taşıyıcısı olmamalıdır. Aralarına katılmak isteyenleri iyi incelemeli, ajanları sokmamalıdırlar. Üyeler birbirleriyle yarışa girmemeli, bir zamanlar el ele oldukları kişilerin arkasından dolaplar çevirmemeli, eleştirilerini yıkıcı değil, gerçekçi ve yapıcı olarak yüz yüze yapıp birbirlerini iknaya ve huzuru sağlamaya çalışmalıdırlar.STÖ'ler genelde muhaliftirler, buna sendikaları da dahil edelim, çünkü hak ararlar. Öldürülen, imha edilen hayvanların hakları bile çok önemlidir. Kadın hakları, insan hakları, işçi hakları... Tuzla yıllar önce sendikasız işçi alınmayacak durumda olsaydı bu ölümler gerçekleşir miydi? Siz hiç sağ sendika olabileceğini ve işçiyi sömürenlerin yanında yer alınabileceğini, diğerlerine, üye olanlara baskılar yapılabileceğini düşler miydiniz?Bence örgütlenmek, temel varlık hakkı ve nedenidir. Bütün gelişmiş toplumlar Demokrasiye ve insan haklarına böyle ulaşmışlardır. Türkiye için de aynı durum söz konusudur. Daha iyi, daha eşitlikçi bir yaşam istiyorsak STÖ'lerde yer almak ve çalışmaktan korkmamalıyız.

'Gongolar'

- Örgütlü bir sivil toplum denilince akla hep solcular mı geliyor?

- Genelde haksızlıklarla, baskılara direnmekle, egemenlerin kendi çıkarlarını öne alışlarıyla, işkence ve diğer insanlık dışı davranışlarla, sosyal eğitsel eksikliklerle, çevreyle uğraşan STÖ'ler, eşitlikten yana oldukları için sol ya da sosyal demokrat olarak toplumda yerlerini alırlar. Buna karşın ülkemizde son yıllarda artan şekildi sağcı, radikal İslamcı ya da siyasetçilerce yönlendirilip kurdurtulan, GONGO denen (hükümetlerin yönlendirdiği STÖ'ler) kurulmaktadır. Bunlar taşıdıkları adlarından, kendilerine tanınan ayrıcalıklardan hemen fark edilmektedirler. (Cumhuriyet 23.07.2008 Deniz Som)

'Devlet STÖ'lerden nefret ediyor'

- Devlet STÖ'lerden nefret ediyor diyorsunuz kitapta: ' Kuma olayı'

- Nedense pek çok gelmiş geçmiş hükümetler STÖ'leri sevmedi. İktidarlar eylemlerini eleştiren gruplar istemedi. Hep derim: Biz asılız, siz vekilsiniz. Halk bir süre için sizleri seçti. Eleştirileri, önerilerimizi dinlemeli, yer vermelisiniz. Bizi kuma gibi, yani iktidarınıza ortak gibi görmeyin. Siz bugün varsınız, bir süre sonra başkaları olacak. Oysa halk, vatandaşlar, bizler hep olacağız. Gelin elbirliğiyle eşitlikçi bir kalkınmayı, örneğin çağdaş bir eğitimi temellendirelim. Ne yazık ki bu anlayışsızlık ve isteksizlik ülkenin gelişimine set çekiyor.

'Halkın desteği yanımızda'

- STÖ'lere duyulan güven ne noktada günümüzde? Halk nezdinde en sık 'ama'lar neler?

- STÖ'ler özellikle hükümeti eleştiren, çözümler üreten başarılı STÖ'ler diğer uysal, şakşakçı GONGO'larca sürekli taciz edilir. Haklarında uydurma ihbarlar yapılır, öyle noktalara varılır ki çoğu pes eder, 'ben miyim her şeyi kurtaracak? Böyle gelmiş böyle gider' deyip çekilir arenadan, işte bu çok yanlış bir tutumdur.Halk her zaman STÖ'lere destek verir. Kendi katılmaz belki, korkudan; oysa sizi en candan duygularla kucaklar. Sizin onların iyiliği için çalıştığınızı hemen kavrar, kucak açar. Ne yazık ki bu arada pek çok da istismar edilebilir. Yılmamayı öğrenmeli, her türlü zorluğu yenmeliyiz.Çözüm önerilerimizi ısrarla topluma anlatmalı, yanlış ya da doğruları bulmayı onlara bırakmalıyız. Günümüzde halkımız, cahili, okumuşuyla kendisine destek olacak STÖ'lerin yolunu beklemektedir.

'Durmak yok, devam!'

- Türkan Saylan, tedirgin ve daha çok bilgilenmek, çözümün bir parçası olabilmek isteyen insanlara nasıl bir yol gösteriyor?

- Şu gün geldiğimiz nokta çok acı bir karmaşa içinde, sanki bir bilim kurgu filmindeyiz. STÖ'lerin muhalif sayılanları çok tedirgin. Bu bir süreçtir, sonsuza dek sürmez. Biraz bekleyip düğümün çözülmesini görmeliyiz. Durmak yok, devam!- Bir de dernek enflasyonu konusu var, anlatır mısınız? Sapla saman nasıl birbirine karıştı?- Ben böyle düşünmüyorum. 72 milyon için 67 bin STÖ vardı kayıtlı. Şimdi biraz daha artmıştır. Bu sayı yetersiz ve çoğu büyük kentlerdedir bu STÖ'lerin. Oysa örgütlenme köyde, kasabada, 'güzelleştirme dernekleri' gibi kuruluşlarla başlamalı ve gelişmeli, hak aramayı öğrenmeliyiz. Toz duman var ortada ama STÖ'lerden değil belki de STÖ'lerle GONGO'ların karmaşasındandır.

'Gizil güç'

- Herkesin içindeki gizilgücü keşfedebileceğini söylüyorsunuz kitapta. Nasıl?

- Ben kimim ki, ne yapabilirim ki, baş eğmekten, susmaktan ve köşemde oturmaktan başka diyen ama içi dolu ne çok insan var. İşte onlar bir kez olsun başarılı bir katkı yaratsalar, kendilerini keşfetseler açılacaklar. Kuşkusuz kendi kendini keşfetme okullarda başlamalıdır.Oysa eğitim sistemimizdeki yozlaşma, itaate dayalı olup sorgulamayı, tepki göstermeyi (her ne kadar aksi söylenir ve yazılırsa da) yasaklar neredeyse.Bazen bir dost, çoğu kez bir kitap, bir öğretmenin iki sözü insanın kendi gizil gücünü yakalamasına yol açabilir. Yeter ki antenlerimizi açık tutalım ve yaptığımız işi, arkadaşlarımızı sevelim, inanalım ve değer verelim; işe yaramaktan keyif alalım.- Gönüllüler uygulaması' İyi gidiyor, başarı sağlanıyor değil mi? Diyelim ki bir yurttaş daha önce bir sivil toplum örgütüne hiç üye olmadı ama olmak istiyor, ne yapması gerek?- Öncelikle kendi görüşüne, bilgi birikimine uygun bir STÖ'yü incelemeli, dinlemeli, izlemeli. Sonra ben bu örgüte üye olursam nasıl bir hizmet verebilirim, bir gönüllü olarak diye kendini sorgulamalı, üyeliğe bu hazırlıkla başvurmalı ve de öncelikle mutfakta çalışmaktan kaçmamalı. Ben Prof.'um, ben şuyum buyum diye hemen en öne geçmeyi hesaplamamalı. İçtenlik ve eşitlikçi düşüncede olmak her şeyi çözecektir.

'Korkulara teslim olmayan'

- Son soruda kitaptaki yanıtlarınızdan birinde 'sabır sabır sabır' düsturundan bahsediyorsunuz. Bu, mücadele azmini nasıl perçinliyor Türkan Saylan'ın? Sabır, yerinde duramayan, atak bir STÖ lideri için nasıl bir erdem olsa gerek?

- Eğer siz birey ya da STÖ sorumlusu iseniz ve belli konularda çalışmayı hedeflemişseniz, istemlerinizde haklı olduğunuza inanıyor, kendinize ve ekiplerinize güveniyorsanız, öncelikle hedefe ulaşmakta sonsuz bir kararlılık ve sabır örneği olabilmelisiniz. Bıktırıcı ve yıldırıcı engeller karşısında sabırla ve sakinlikle yol alınması şarttır ve de ancak bu şekilde sürdürülebilir projeler yürütebilirsiniz.Böyle sabırlı olurken, hedeften kaçmadan, pes etmeden heyecanınızı da canlı tutabilir, etrafınıza coşku saçabilirsiniz. Bunlar çelişki gibi gözükse de aslında birbirini tamamlayıcı durumlardır. Önümüze birbiri ardına konan engeller, iftiralar, gammazlıklar çoğu kez size güç katabilir, yeter ki korkulara teslim olmayın.

gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr

100 Soruda Sivil Toplum/ Türkan Saylan/ Cumhuriyet Kitapları/ 173 s.

22 Ağustos 2008

“İç dünyam çok karmaşık değil”

2008-04-04 · Kategori: Soylesi

“İç dünyam çok karmaşık değil”
ASLI TOHUMCU


Mine Sögüt


Otuz yaşıma gireceğim ekşi sabahı bir Mine Söğüt kahvaltısı ve söyleşisiyle tatlandırdım. Söyleşinin konuğu oydu belki ama, Mine Söğüt’ün Çukurcuma’daki aydınlık ve kedili –Asprin, Paşa– evinde, çok sevdiğim, takdir ettiğim bir yazarla, bir yaşıma daha giren bendim! Dünyayı ve ikâmetçilerini gerçekçi bir bakışla değerlendiren, bu değerlendirmeyi seçtiği konulara tezat, masalsı bir üslupla yapan Mine Söğüt’ün iki romanı: Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman; bir biyografisi: Adalet Cimcoz, Bir Yaşamöyküsü Denemesi ve Sevgili Doğan Kardeş olmak üzere yayınlanmış dört kitabı var. Kendisiyle çocukluğu, politik duruşu, romancı ve gazeteci olarak yazmak ve illaki bir dolu konu hakkında konuştuk. Ben yeni yaşımı pek sevdim, umarım sizler de söyleşiyi severek okursunuz.

Küçükken annen sana ne yedirdi içirdi de böyle güzel iki roman yazdın?
(Gülüyor) Bu soruya hazırlıklı değildim! Annem yediklerime karışmadığı, istediğimi yiyip istemediğimi yemediğim için böyle romanlar yazabildim sanırım. (Gülüyor) Gerçekten de rahat, keyifli, biraz fazla önem verilen bir çocuk olarak büyütüldüm. Eminim arkamdan alay ediyorlardı ama bana büyük ve önemli biriymişim gibi davranırlardı ufakken. O yüzden istediğimi yer, istemediğimi yemezdim ama meğer gizli gizli, neyi isteyip neyi istemeyeceğimi aşılamışlar, o ayrı. Karşıma geçip seyretmişler sonra, doğru yaptık mı bakalım diye. Pek özgüvenli, pek değer verilen bir çocuk olarak yetiştirildim. Aslında yazı yazmanın arkasında, sanatı üretmenin arkasında büyük acılar, uyumsuzluklar oluyor, ya da daha çok öyle hikâyeleri biliyoruz; zor geçen çocukluk, bir türlü değer verilemeyen kişilikler, anne babayla problemli ilişkiler. Belki onlar da besleyici ama kendi deneyimimden biliyorum ki huzurlu bir hayat sürmek de insanın yeteneklerini, egosunu, kişiliğini yönlendirmesi açısından kıymetli.

Kitap okunur muydu evinizde?
Belki de sadece kitap okunurdu. Babam deniz subayıydı ve öğrenciliğinde Deniz Harp Okulu’nda, politik isyanlara karışmış, hapis yatmış ve hayatı boyunca subaylıktan atıldım atılacağım diye beklemiş sol görüşlü bir subaydı. Annem de gençliğinden beri politikayla ilgilenen, o dönem şimdi de olduğu gibi CHP’de aktif çalışan bir subay eşiydi. Birçok sol görüşlü ailede olduğu gibi, yarısı yasaklı, diğer yarısı da yasaklı olmasa bile endişe verici olan, her elektrikli havada gizli dolaplara saklanan kitaplarla doluydu evimiz ve elimizde hep okunacak bir şeyler olurdu. Yemek yerken, uyumadan önce, tuvalette, otobüste, vapurda... Ben o yüzden kitabın çok mühim bir şey olduğunu zannederek, bu bilgiyle büyüdüm. İlkokula başladım, ilk dönem okumayı söktüm, ikinci dönem, benim için çok önemli bir kitap vardır; Samed Behrengi’nin Küçük Karabalık’ı; o alındı bana. Kendi kendime ilk okuduğum kitap oydu. O yıllarda Arkadaş Yayınları, sol görüşlü, komünist yazarların çocukları büyülemek üzere kaleme aldıkları, müthiş vicdan hikâyeleri, hak hukuk hikâyeleri anlattıkları çocuk kitapları yayınlıyordu. Behrengi, İhmal Amca, Demirtaş Ceyhun, Çetin Öner ilk yazar kahramanlarımdı benim... İlkokul ikiye geçtiğimde küçücük bir kütüphanem vardı, sırf bana ait kitaplardan oluşan. Kitaplar eskidikçe babamla oturur adeta törenle onarırdık hepsini tek tek.. Babayla balık tutmak, anneyle bebek dikmek gibi, biz oturup kitap onarırdık. Böylece bir bibliyofil oldum. Kitabı okumayı sevmenin ötesinde ona madde olarak da bağlandım.

Üniversitede Latin Dili ve Edebiyatı okudun. Gönüllü bir tercih miydi bu?
Tabii ki değildi. Hiç sınıfta kalmayan ama hiçbir zaman da mucizeler yaratmayan vasat bir öğrenciydim. O yüzden sınırlarımı biliyordum ve sadece dil puanının beni bir yerlere sokabileceğinin farkındaydım. Beni çok seven bir tarih hocam vardı. Bunu tarih hocama anlattığım zaman demişti ki; madem dil puanıyla girilecek yerleri yazıyorsun, Latin Dilini de yazmak ister misin, bir düşün. Sıralamada İngiliz Dili Edebiyatını ve sonra İngilizce Öğretmenliğini ve Latin Dilini yazdım ve üçüncü tercihime girdim. Oysa bizim bölüm genelde son tercihtir! Eğer sevmezsem bir yıl okur bırakırım, diye düşünüyordum. Çünkü ben asıl konservatuarda tiyatro okumak istiyor ama ona cesaret edemiyordum. Üniversite sınavını bir kere kazanmışken bir deneyeyim, bu nasıl olsa bir yetenek sınavı dedim. Ama Latin Dilini gerçekten çok sevdim. Edebiyat Fakültesi’nde çok keyifli bir dört yıl geçirdim. Üstüne bir de master yaptım. Dört nala, hiç lisedeki öğrenci gibi değildim, çoğu öğrencinin sadece bir üniversite diplomasına sahip olmak için girdiği ve hiç ciddiye almadığı bu bölümden çok iyi ortalamalarla mezun oldum. İyi ki Latin Dili okumuşum, geriye dönüp baktığımda bana çok şey kazandırdığını görüyorum. En azından gazetecelik mesleğini kazandırdı.

Nasıl?
Güneş gazetesi, ben tam okulu bitirdiğim zaman yeni bir yapılanma içindeydi. Metin Münir başındaydı gazetenin. Farklı servisler, farklı haber anlayışlarıyla, Babıali geleneğinden uzak, daha dinamik, daha heyecanlı, daha yenilikçi bir sistem kuruyordu. Sonradan bence bir kâbusa dönüşecek olan İkitelli efsanesinin ortaya çıkmasının arifesiydi. Bir arkadaşımın aracılığıyla Metin Münir’le görüştüm. Metin Bey bana birkaç soru sordu. Gazetecilikte hiçbir deneyimim yok, orada tanıdığım, beni tavsiye edebilecek kimse yok... Derken ne okuduğumu sordu, Latin Dili deyince birden ilgisini çekti. Değişik disiplinlerden gelen, değişik birikimleri olan, gazeteciliğe gerçekten farklı bakacak insanları bir araya getirmeye çalışıyordu. İstihbarat servisinin klasik anlayışını kırmaya çalışıyordu. Güneş gazetesinin insan hakları, kadın, gençlik, çevre servisleri vardı. İlk birkaç ay adliye muhabiri olarak çalıştıktan sonra İnsan Hakları Servisi’ne geçtim ve Güneş’in trajik finalinin son günlerine kadar orada muhabirlik yaptım.

Yazmaya gazetecilikle mi başladın? Tiyatro dedin de merak ettim, aynanın önünde rol canlandırmışlığın var mı?
(Gülüyor) Küçük yaştan itibaren her nedense oyuncu olacağımdan emindim. Ama herhalde bana acıdıkları için annemle babam yüzüme vurmuyorlardı ki, kızım senin kulağın yok, şansın da yok. Yani kulağı olmayan, müzikten zırnık anlamayan, tempo tutamayan birinin tiyatro yapması, birazcık hayal demiyorlardı. Anladığım kadarıyla aralarında pıtır pıtır konuşuyorlardı; belki teknik bir şey okur, oyun yazarı olur, dramaturg olur… Beni yurtdışına tiyatro okumaya göndereceklerdi lise bitince, hayaller böyleydi.. Ben bu bilgiyle, nasılsa oyuncu olacağım diye bitirdim okulu. Lise boyunca tiyatro kolundayım. İleride yazar olacak birçok genç gibi oturup hikâyeler, romanlar yazmıyor, onun yerine devamlı bir şeyleri oyunlaştırıyor, sahneye bir şeyler koyuyordum. Kendimce gelecek hayatıma, mesleğime küçük küçük alıştırmalar yapıyorum. Oyunlar yazmıyorum da, adapte ediyorum. Yazıyla ilişkim o kadardı. Onun dışında bir gün roman yazacağım, hikâye yazacağım, ben yazar olacağım düşüncem hiç yoktu. Her şey yolunda giderken lise son sınıfta babam öldü. Ve bizim hayatımız maddi manevi altüst oldu. Öncelikle psikolojik ardından ekonomik sorunlar... İngiltere hayalleri bittiği gibi, ben Latin Dilini kazanınca, Türkiye’de konservatuara gider miyim gitmez miyim diye bir kez daha düşündüm... Yeteneğimden emin olamadığım için, bir sınavı kazanamamanın ağırlığını yaşayabilir miyim acaba diye bir kurt düştü içime. Koşullarım maceralara kurban edilebilecek gibi de değil. Bu kadar istediğim bir şeyi yapamayacağım bilgisiyle yüzleşemem kaygısıyla sınav kapısından döndüm. Üniversite boyunca bir şekilde yine tiyatro hevesim canlı kaldı, amatör çalışmalar devam etti. Ama hâlâ kalemle aramda uzun mesafeler vardı. Herhangi bir yazma hevesi görünmüyordu ufukta. Gazeteciliğe başlayana kadar. Ama o dönem de yazıyla ilişkim muhabirliğin sınırlarına kadardı. Derken fark ettim ki ben haber kovalamayı değil, insan hikâyeleri yazmayı seviyorum. O yüzden hiçbir zaman acar istihbaratçı olamadım.

Gazetecilik dışında senin bir de “Haberci” maceran var… Bunun ya da genel olarak gazeteciliğin romancılığa katkısı var mı?
Haberci Belgeseli’nde yazdığım finallere çok sevdiğim kısa paragraflar ekliyordum, masal gibi, çok duygusal, yazmaktan keyif aldığım. Her hafta bir hikâye yazıyormuş gibi hissediyordum kendimi her bölümün sonuna yazdığım finalle. Onlar da beni sanırım yazarlığa ısındıran şeylerdi. Ama beni yazıya asıl yakınlaştıran Öküz dergisinde yazdığım yazılar oldu sanırım. Ayaklarım hâlâ gazetecilikte dururken kafamı yazarlık kapısından içeriye uzatmaya galiba o dönem başladım.

Gazeteciliği neden, nasıl bıraktın?
Ben tam Babıali’nin tam da İkitelli medyasına dönüştüğü dönemde gazeteciliğe başladım. Benim gibi duygusal olan ve sol terbiyeden gelen bir insan için yeni düzene ayak uydurmak çok zordu. Evet Asil Nadir’in sahip olduğu Güneş gazetesi bu değişimin belki ilk sinyallerini veriyordu. Ama orada henüz sendika vardı. Gazetenin önünde aylarca grev çadırı durdu. Ben işe başladıktan iki ay sonra 212’den sigortalı olabildim. Son aylarda maaşlarımız ödenemedi belki ama ikramiyemiz, fazla mesai hakkımız vardı. Ama bir yandan basın hızla kimlik değiştirmeye başlamıştı. Geleneksel değerlerden, anlayışlardan, yargılardan nasıl kopulduğunu, bana gerçekten uzak, eleştirdiğim, hiç sevmediğim yeni değerlerin nasıl yüceltildiğini gördüm ve tam o geçiş sürecinde mesleği öğrendim. Tutunmak zorunda kaldığım dal benim için çok kaygandı, uzun süre kalamayacağım bir yerdi. Bir işyerinde çalışanlar göz göre göre sendikasızlaştırılıyorlarsa, bütün hakları farklı vaatlerle geri alınıyorsa bu bence bir haber değeri taşıyordu. Ama artık biz gazeteciler aslında haber yapmamız gereken, üzerine yazı dizileri yapabileceğimiz konuların aktörleriydik.

Pek de pişman değilsin sanırım gazetecilikten uzaklaştığına?
Hiç değilim. Üstelik gazeteciliği bıraktım ama dört yıldır Cihangir Postası’nı yapıyorum. Ücretsiz dağıtılan, insanların gönüllü çalıştığı yerel bir gazete. Çok kalabalık değiliz. Ben hep varım, bana yardım eden birileri bazen oluyor bazen olmuyor. Ama hâlâ sorduklarında, ne iş yapıyorsun diye, gazeteciyim diyorum önce. Çünkü hayata öyle başladım. Gerçekten mesleğim oldu, oradan para kazandım, yarın öbür gün maddi sıkıntıya düştüğüm an tekrar yapabileceğim tek iş gazetecilik. O yüzden gazeteciyim diyorum, ama Cihangir Postası’nı ve edebiyat dergilerine arada yaptığım söyleşileri saymazsak, yıllardır gazetecilik yapmıyorum.

Peki ilk romanın Beş Sevim Apartmanı nasıl doğdu?
Öküz dergisine yazdığım yazılar beni edebiyata ısındırdı demiştim. Edebiyat bana göz kırptı; biraz daha aklımı çelmeye, bilinçaltıma yerleşmeye başladı. Ama beni ilk kışkırtan neydi emin değilim bugün, acaba yazmayı seveceğimi mi hissettim, yoksa yazabileceğimi mi… Hangisi bilmiyorum ama bir şeyler içimde kıpırdanmaya başladı. Sonra Yapı Kredi için hazırladığım Adalet Cimcoz kitabı bana müthiş bir güven verdi, çünkü o kitabı hazırlarken deneysel bir yazma süreci yaşadım. Bir kitap yazmak çok gözümde büyüyordu, yapıp yapamayacağım konusunda endişelerim vardı. Üstelik zor bir konuydu elimdeki. Eksik bilgiler, bir hayat hikâyesi olup olmayacağını hiç kestiremediğim bir öykü, nasıl bir şey ortaya çıkacak emin olamadığım bir malzemeyle baş başaydım ve sonunda deneysel bir kitap yazdım. Klasik bir biyografi değil de, kendimi de içine kattığım, yazarın çalışma serüvenini eklediğim ve anlatımda bir deneysellik içeren, yazabiliyor muyum, bir şeyi toparlayıp farklı bir şekilde aktarabiliyor muyum testiydi benim için o. Ne yaptığımı bilmeden çıktım o sınavdan ama sonra o çalışma kitap olarak karşıma dikildi, üstüne üstlük övgülü eleştiriler aldı ve herhalde benim aklımı çelen de o oldu. Artık parmaklarımın ucundaki klavyeye başka gözle bakmaya başladım. Beş Sevim Apartmanı’na böyle bir yoldan geldim. Kendinden emin olmak konusunda çok mu cimriyim bilmiyorum, zor ikna oluyorum bir şeyi yapabileceğime; sonuçlarının beni mutlu edeceğine inanmadan hiçbir işe giremiyorum, ki yazarlıkta da bu en büyük risk. Yaptığınız şeyin sonunun hüsran olması çok kolay ya da bana öyle geliyor. Benim o hüsrana katlanacak duygusal gücüm yok. O yüzden çok temkinli, çok yavaş oldu. Belki de bu yüzden otuz beş yaşımda çıktı ilk romanım.

Peki sonuç seni tatmin etti mi?
Tatmin etmek fiilini kullanmak mümkün değil. Ben hâlâ şaşkınlık içindeyim. Çünkü beklediğim, hedeflediğim, heveslendiğim bir şey değildi kurgusal bir şey yazmak. Sonra yazdıklarımın kitap haline gelmesi ve hiç tanımadığım insanların onları okuması… Ben bu hayalle büyümedim. Oysa insanlar biliyorum küçük yaşlardan itibaren yazar olma hayaliyle büyüyorlar. Benim gençliğimin hayalleri tamamen oyunculuğa hedeflenmişti. Tüm enerjimi o hayal yuttuğu için yazmakla başım hiç derde girmemişti. Sadece obur bir okurdum ben o kadar, rastlantılar beni yazarlık yoluna sokmasa ölene kadar da böyle kalabilirdi aslında.

Yazmanın hayatındaki karşılığı ne?
Tamamen bir hediye olduğunu düşünüyorum yazma yeteneğinin. Hem de öyle doğumgününde, yılbaşında alınmış tarihli, yerli yerinde bir hediye değil de durup dururken, beklenmedik, umulmadık bir şekilde, umulmadık bir zamanda verilmiş bir hediye. Çünkü ben “yazmazsam yaşayamam” demedim hiç ama yazarak bambaşka bir hayata sahip oldum. Yazıyla ilgim olmadığı zamanlar kendimi eksik hissetmiyordum ancak yazarak çoğaldım. Bu noktadan sonra yazamasam ölmem ama eksilirim galiba.

Nasıl yazarsın, törenlerin var mı?
Sabahın çok erken saatlerinde kalkıp yazıyorum. Gün ışığında ama yine de insanlar henüz uyurken... Çoğu yazarın aksine geceyle aram iyi değil. Sabah enerjisiyle sözcükler daha güçlü kanat çırpıyorlar zihnimde. Hafızam daha açık oluyor ve hızım geceye oranla üç kat daha fazla sabahları. Günün ilerleyen saatlerinde ev dışındaki hayatla ya da evdeki iş güçle ilgilenmeyi tercih ediyorum. Geceleriyse artık yazamayacak kadar yorgun oluyorum. O yüzden erkenden uyuyup gün ışığıyla birlikte yataktan kalkmayı seviyorum. Ve saat 11’e kadar genelde masamın başında oluyorum. Alışkanlıklardan söz ediyorsak bir de pencereye, ya da açıklığa yüzüm dönük çalışamıyorum. Çünkü dışarısı aklımı çeliyor. Kapanıp zamanı, diğer insanları ve şeyleri unutmam lazım çalışırken. Olmazsa olmazlarımın başında bilgisayar var. Asla kalem kâğıtla yazı yazamıyorum artık. Zaten bilgisayar öncesi de daktilosuz iki satır yazamazdım. Çünkü hızlı yazmayı seviyorum. Kalem buna asla olanak vermiyor. Kalemle yazarken hız demek bende okunaksızlık demek. Durup, düşünüp, aheste cümleler kurmak benim için zûl olduğundan bilgisayar olmazsa yazarken acı çekiyorum adeta.

İnsan Beş Sevim Apartmanı’nı okuyunca, karşısında büyücü bir yazar bekliyor. Var mı ailede büyücülük?
Hiç yok. Ailem son derece mantıklı, ayakları yere basan insanlardan müteşekkil… Sadece ailem değil ben de öyleyim. Bende de yok. Tuhaf bir şekilde ben yaşadıklarını, tecrübelerini yazabilen biri değilim. Tam tersine hayatımda yeri olmayan ama başkalarının hayatlarında nasıl olup da kendine yer bulabildiğini aklımın almadığı şeyler üzerine kafa yoruyorum. İç dünyam çok karmaşık değil, çok bilinmezlerle dolu değil, son derece sıradan, son derece iyimser. Ama dışarıdaki dünyanın böyle olmadığını görebilecek kadar da aklım başımda ve gözlerim faltaşı gibi açık. Benim tecrübe etmemiş olmam belki de dışarıda olan bitenleri, başkalarının çok yoğun yaşadığı tecrübeleri hem çok açılı algılamama hem de üzerlerinde çok kafa yormama neden oluyor. Belki bir parçası olsaydım… büyüler, cinler hayatımda olsaydı ya da büyük trajediler olsaydı hayatımda, böyle bakamayacaktım olaylara.

O zaman cinlere, perilere inanmıyorsun.
Tabii tabii. Gerçeküstü hiçbir şeye inanmıyorum.
Beş Sevim Apartmanı’nda cinli perili hikâyeleri kullanman, anlatmayı seçtiğin altı kişinin hikâyesi için sadece bir yöntem miydi yoksa…
Ben inanmasam da insanların buna çok yoğun inandıklarını, bu tür tecrübeler yaşadıklarını biliyorum. İlk bakışta her ne kadar ana motif gibi görünse de cinler, periler, olağanüstü olaylar, asıl motif insan gerçekleri, insan trajedileri; bunların cin-peri inançlarıyla üstleri örtülüyor. Organlarımızın deriyle örtülü olması gibi. Tuhaf bir organizma var ve çoğu zaman da hastalıklı bir organizma bu. Her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberleri dediğimiz, bir otobüse bindiğimizde o otobüsteki insanların dörtte üçünün hayatında yeri olan cinayetler, cinnetler, yoksulluk… asıl motifi o kitabın. Diğeri bir sos gibi lezzet veren, belki biraz daha eğlenceli algılanmasını sağlayan, acı tadını yumuşatan, onu masallaştıran bir detay.

Beş Sevim Apartmanı’nda kahramanların kendi ağızlarından anlatıkları hikâyeleri dinliyor, ardından hikâyenin aslını öğreniyoruz. Bu esnada cinler, periler dışında da sürekli bir gerilim, bundan da öte bir şeyler olacakmış hissi uyanıyor insanda. Polisiye-gerilim türleriyle aran nasıl?
Polisiye kitap hiç okumam. Gerilimle de aram yok. Sanırım ben gerilimi gündelik hayatımda yaşıyorum. Dışarı çıktığım zaman, televizyonu açtığım zaman geriliyorum. Hayatın müsaade edebildiği şeyler yani gerçekler beni çok ürkütüyor. Fantezi değil hiçbiri, uzak bir yerde de yaşanmıyorlar; yanı başımızda, gözle görülebilecek, elle tutulabilecek kadar yakın trajedilerin ülkesinde yaşıyoruz.

İki romanında da İstanbul’un en ilginç mekânları var; Pürtelaş Sokağı ve Balat. Hatta Balat iki romanda da yer buluyor kendine. Balat’la aranda ne var?
Haliç kıyısını çok seviyorum. Doğup büyüdüğü yeri, şehrini, İstanbul’u seven bir insanım. Her yerini, her seferinde ilk kez görüyormuşum gibi gezdiğim bir şehir. Çok şey vaat eden, çümbüşlü, sırları olan böyle bir şehir ister istemez insanın ilgisini çekiyor. Ve yazarken de en başta o gelip kuruluyor baş köşeye. Hemen zemini hazırlıyor, gel beni yaz, gel buraları yaz, bak şuralara gitmiştin, bak hatırla sana neler anlatmıştım diyen kışkırtıcı bir arkadaş gibi. Haliç kıyısı da her vesileyle gittiğim, her gittiğimde farklı şeyler gördüğüm çok zengin bir masal dünyası benim için…

Romanlarının, iki tane çok okkalı teması var; zaman ve tanrı. Nasıl bir derdin var zaman ve tanrıyla? Tanrıya inanıyor musun?
Zamana değgin, sanırım tüm çağdaşlarım gibi yetişememek, nasıl geçtiğini anlayamamak, doğru değerlendirememek türünden bir sürü şikâyetim var. Bir yandan da anlamaya çalıştığımız bir şey zaman. Hem çılgın gibi harcıyorsunuz, kontrol edilemez bir şekilde elinizden çıkıyor, nereden geldiği nereye gittiği belli değil. Hem de her şeyinizi belirliyor, hayatımıza hâkim. Yaşamın da bir zaman olduğunu düşünürseniz, doğumla ölüm arası, o zaman yaşamın ta kendisi zaman. Etiniz canınız kadar kıymetli. Ama en hoyrat kullandığımız şey aynı zamanda. Yarı düşman yarı dost bir arkadaş gibi. Bütün bu tanımları tanrı için de yapabiliriz, ancak zamanın varlığından ne kadar eminsem, tanrının var olmadığından da o kadar eminim. Dinlerin tarihi olduğunu bildiğiniz noktada dindar olamazsınız, herhangi bir dine mensup olamazsınız. Benim için o kadar karışık bir konu değil. Şüpheyle bakacağımız, anlamaya çalışacağımız binlerce felsefi ve sosyolojik sorundan biri olarak duruyor tanrı benim için. Toplumsal bir değer olarak varlığını gerçekten kabul ediyorum. Hatta Kırmızı Zaman’da, Allah fikri karşısındaki duruşumu çok net veren bir cümle var; “Allah varsayımsal haliyle bile her şeye kadirdir.” Bir defa, Allah müthiş bir felsefi kavram, müthiş bir kestirme yol bir sürü duyguyu anlatmak için. O yüzden gündelik hayatımda herhangi bir tasarruf yapmadan Allah’la ilgili kelimeleri gayri ihtiyari kullanıyorum. Bu açıdan bütün insanların hayatında olduğu kadar benim hayatımda da var. Ama yazarken, “Allahtan” kelimesini kullanmamak çok zor. Çünkü bunu kullanmadığınız zaman yerine koyacak kelime yok. “Allahtan” yazmamaya çalışıyorum ve bu dünyanın en zor işi, inançsızlığın beni köşeye sıkıştırdığı en korkunç nokta. Çok isterdim “Allahtan” yazabilmeyi çünkü çok şey anlatıyor. “İyi ki” kesinlikle o duygunun karşılığı değil.

Kırmızı Zaman’ı bölümlere ayıran sözlük parçaları var. Ama bu senin tarafından oluşturulmuş bir sözlük. Sözlüğe girecek kelimeleri doğrudan romandaki temalara göre seçtin sanırım. Ama, bir kelimenin hangi tanımlamaları barındıracağına nasıl karar verdin?
Başta sözlüğü kitabın arkasına koymayı düşünüyordum ve ismi “Yabancılaştırma Sözlüğü” olacaktı. İçindeki tanımların seçimi belli bir hedef saptanarak yapılmadı. Çünkü orada vermek istediğim; her kelimenin, her kavramın tek bir anlamı olmadığı, çeşitli durumlarda çeşitli birleşimlerde bambaşka anlamlar ortaya çıkabildiğiydi. Kitabın da aslında temel felsefesi budur. Tek doğru, tek gerçek yoktur; kavramların, kelimelerin anlamı hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak değişebilir. O yüzden onlar bir formülle yerleştirilmedi. Bu açıdan çözülmesi gereken bir şifre yok ortada ama kitap bütünüyle bir şifre zaten. O karmaşık ve çok anlamlı haliyle her kelime, büyük bir şifrenin parçası.

Adalet Cimcoz kitabı ve romanların dışında bir de Sevgili Doğan Kardeş kitabın var.
Onlar da gazeteci Mine Söğüt’ün becerileri. Adalet Cimcoz kitabı da, Doğan Kardeş de öyle, şu anda üzerinde çalıştığım “Orhan Veli” kitabı da. Onlar, benim asıl mesleğim olan gezetecilik tecrübelerimle beslenen ve bu romanlar yazılmasaydı da yazabilecek olduğum kitaplar. Bu benim zanaatim.

Ama sanırım Doğan Kardeş diğerlerinden daha farklı bir çalışma oldu senin için?
Evet o bir yanıyla nahif bir dünyanın, küçük okurların, küçükler için yarım asır boyu çıkarılmış bir derginin öyküsünü anlatıyor ama diğer yanıyla da son derece sert bir değişimin öyküsü var içinde. Doğan Kardeş’te 1950’lerde başlayan, büyük umutlarla, geleceğine çok şeyler yüklenen bir Türkiye’yi görüyorsunuz. Küçük, sağlıklı bir çocuk yüzüyle başlıyorsunuz ve sonra o çocuğun işsiz güçsüz, apolitik bir şekilde, yanlış politikalarla, kaybolan değerlerle nasıl 70’lere geldiğini, getirildiğini görüyorsunuz. Sonra 70’lerde bıraktığınız çocuğun da 2000’lerde bu halde olacağını görüyorsunuz. O tuhaf bir Türkiye kitabı oldu aslında. Türkiye’nin yaşadığı politik değişimler, sosyal karmaşalar, şaşan, ıskalanan hedefler... 50’de çocuklara kuponları sakın kesmeyin, başka bir kâğıda yazın ve bulmacaları bize öyle gönderin deniyor.. Tüketimin kötü, üretimin yüce bir şey olduğunun bilindiği ve nesillere empoze edildiği bir dönemde başlıyor macera; piyano, keman çalan, resim yapan küçük yetenekler hakkında, çocukları sanata edebiyata özendiren yazılarla donatılıyor sayfalar; 70’lerdeyse artık küçük sinema artisti bilmem kimin fotoğrafları var dergide. Kesmeyi falan bırakın, tam tersine her fırsatta kesin, tüketin deniyor çocuklara… böyle bir nesil yetiştiriliyor. 80’lere hazırlanıyor çocuklar. Nasıl yola çıkılmış ve nereye gelinmiş, bunu görüyorsunuz Doğan Kardeş’te. Çok acıklı bir hikâye çıktı ortaya, çok kötü yaşanmış bir Türkiye tarihi.
Oyuncu olmayı düşlerken yazar oldun. Her ikisi de bir şekilde “sahnede” olmak anlamına geliyor. Yazarların medyayla ilişkilerinin sıkça sorgulandığı şu dönemde senin bu konuya yaklaşımın nasıl?
Karşıma çıkmasından çekindiğim iki sorudan biri bu. Diğeri de, aman sorma diye söylüyorum, bu yıl çok roman yazılmış olmasını, herkesin roman yazmasını nasıl değerlendiriyorsun sorusu. Çünkü her ikisi de beni gerçekten ilgilendirmiyor. Her şeyin bir magazin yönü, değeri her zaman vardır. Edebiyatın da olması kaçınılmaz. Ama bu konularda ahkâm kestiğiniz zaman da o magazinin bir parçası olma tehlikesi doğuyor. Renginizi konuşarak değil duruşunuzla, kendi payınıza düşen karede verdiğiniz resimle ifade etmeniz daha doğru.

Peki bir gazeteci olduğun halde medyayla ilişkide sınırların var mı?
Var tabii ama bu sınırları kontrol etme becerimden her zaman tedirginim. Mesela eğer doğrudan yaptığım işle, ilgi alanlarımla ya da mesleğimle ilgili değilse herhangi bir soruşturmada görüş bildirmemek gibi bir ilkem var. Yani Avrupa Birliği’ne girelim mi girmeyelim mi, ya da televizyondaki x dizi yararlı mı zararlı mı gibilerinden soruların bana yöneltilmesini istemiyorum. Ancak bir yerde o konuda bir yazı yazmışsam, bilir-ilgilenir kişi olarak söyleyecek sözüm olabilir. Aksi halde bir sürü soruşturma haberin içinde fuzuli resim olarak durursunuz ve bir gün gerçek derdinizi anlatmak istediğinizde sözleriniz diğerleri arasında kaynar gider...

Tekrar romanlara dönersek, okuyucunla karşılaşma fırsatın oldu mu?
Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda ilk kez okuyucumla karşılaştım ve müthiş bir duygu olduğunu anladım bunun. Daha önce kitabınızı okumuş, sevmiş oluyorlar ve ikinci kitabınızı da müthiş bir beklentiyle alıyorlar. Ben bir hikâye, roman okuduğum zaman, eğer seversem hemen yazar tarafına geçmek istiyorum, yazarı anlamak, tanımak, çözmek istiyorum. Ve işte bir yerlerde birilerinin sizin yazdıklarınızı okuyup heyecanlandığını, size inandığını ve güvendiğini, benzer duygular yaşadığını görmek, hissetmek müthiş bir şey.

Romanlarının filme alınacağını duydum biraz bundan bahsedebilir miyiz?
Beş Sevim Apartmanı için böyle bir çalışma var. Daha hayal aşamasında, Promete Film’den teklif geldi. Kitabı okumuş, çok sevmişler ve film olmasını istemişler. Handan Öztürk bir yazar ve belgeselleri olan bir sinemacı. O üzerinde çalışıyor şimdi, yönetmenliğini de o yapacak. Bir senaryo ortaya çıkarmaya çalışıyor. Hayal olarak kesin ama bir netlik yok henüz; eğer senaryo ortaya çıkabilirse, çıkan senaryo önce yapımcının, yönetmenin ve benim içime sinerse... Bu tür projelerin çoğu kez yarı yolda kaldığını bildiğim için kesinleşene kadar ben de heveslenmiyorum. Ama insanı baştan çıkaran bambaşka bir duygu var. Yazdığınız bir şey bambaşka disiplinlerden insanları heyecanlandırıyor, kendi emeklerini, yaratıcılıklarını, enerjilerini sizin kurduğunuz bir dünyadan yola çıkarak bambaşka bir alanda harcamayı göze alıyorlar. Film hiçbir zaman gerçekleşemese bile bu heves, bu talep bile bir yazarın kendini iyi hissetmesi için yeterli sanırım.

Sıradaki kitabın roman mı olacak? Ve yine ilk iki romanın ekseninde, yani yine konusu üçüncü sayfa haberlerinden ve kaba tabirle, tımarhaneden kaçma türden bir masal mı olacak?
Daha Kırmızı Zaman’ı yazmadan önce hayalimde olan bir proje var. Bir roman projesi ama ben önceden oturup çok büyük planlar yaparak çalışabilen biri değilim. Eğer gerçekleştirebilirsem ilk kez üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir konu üzerinde çalışacağım. Diğerlerinden farklı bir çıkış noktası olacak ama zannetmiyorum ki onu da bir masal tadına sokmadan yazabileyim. Kaynağı daha gerçek hikâyeler olan ama büyük olasılıkla gene kanatlı bir şey çıkacak ortaya.

Kapaklar karikatürist Bahadır Baruter’in, yani eşinin imzasını taşıyor. Bu kapaklar nasıl oluşturuldu?
Ben Bahadır’a yazma sürecinde devamlı anlatıyorum; iyi, daha doğrusu tahammüllü ve hızlı bir okur olmadığı için baştan sona okumuyor ama kitaba mutlaka genel haliyle hâkim oluyor. Birlikte karar veriyoruz nasıl bir kapak olabileceğine. Onun zaten müthiş bir düş gücü var çizgiyle baş başa kaldığında. Benzer şeyleri seviyoruz, benzer duygularımız var. Çok ortak bakarız hayata. Benim yazdığım şeylerin duygusu zaten onda olan şeyler. O yüzden gördüğüm kadarıyla zorlanmıyor ve ortaya çıkan her iki kapak da ikimizin de içine fazlasıyla sindi. En korktuğum şeydir kitabın kapağı, çünkü şekilperest bir insanım; şeklin de söylediği çok şey olduğunu düşünürüm, o yüzden o kıymetli kitabın içine konduğu kılıfın beni ve yazdıklarımı doğru bir şekilde ifade etmemesi beni üzer.

Çok röportaj yapmışlığın var ama artık soran değil, cevaplayansın. Yer değiştirmek nasıl bir duygu?
Bu dördüncü kitap ve artık alıştım. Fakat ilk başta korkunç yadırgıyordum. Ben söyleşi yaparken kendimden çok emin ve rahat oluyorum. Ama meğer söyleşi yaptığınız kişi sizi farklı görüyormuş. Ben bununla yüzleştiğim anda çok sarsıldım. Soru sorarken aslında soru sorduğumuz insanın da bizi gördüğünü gördüm, çünkü görünmez zannediyorsunuz kendinizi. Aynaya bakıyor gibiyim artık söyleşilerde...

 

Hikmet Altınkaynak´tan ´Türk Edebiyatında Yazarlar

2008-01-04 · Kategori: Soylesi

Hikmet Altınkaynak´tan ´Türk Edebiyatında Yazarlar
 

´Biyografi yazmak benim işim´

Hikmet Altınkaynak daha güncel bir yazarlar sözlüğü ile çıktı karşımıza. Önceki yazar sözlüklerinin en yakın tarihlisinin 5-6 yıl evveline ait olduğunu düşünürsek Altınkaynak´ın sözlüğünün önemi daha bir öne çıkar. Altınkaynak´la sözlüğünü konuştuk.

Yüksel PAZARKAYA

-"Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler Sözlüğü" ile bir Sisifos kayasını kaldırıp tepeye taşımış görünüyorsunuz. Böylesine zaman ve emek isteyen bir çalışmayı elbette keyiften yapmadınız. Bir gereksinme mi vardı? Hangi açıdan?

 - Çok haklısınız, bu iş keyifle yapılacak iş değil. Önsözde de belirttiğim gibi, çalışmanın pek çok aşamasında böyle bir işe girdiğim için çok pişman oldum. Ama söz vermiştim, bunu yapacaktım. Bu iş kamu işi haline dönüştü benim için. Tabii, yaptığım işin Sifisos´un kayasını tepeye çıkarmasına da benzetebiliriz. Gerçi benim yaptığım biraz daha farklı... Sifisos, kayayı tepeye çıkardıktan sonra kaya yuvarlanıyor yuvarlanıyor, başlangıç noktasına geliyor. Sisifos, her defasında aynı işi yapıyor. Ama ben, her baskıda aynı işi yapmayacağım. İşim yine kayayı zirveye çıkarmak olsa da daha küçük kayaları, küçük taşları, ilk çıkardığım kayanın üstüne yığacağım!

Bileceğiniz gibi ben öteden beri biyografi yazmaya çalışıyorum. 1977´de çıkan ilk kitabım Edebiyatımızda 1940 Kuşağı, inceleme kitabı olmakla birlikte, değinilen şairlerin biyografilerini de içeriyordu. Yine aynı yıl Asım Bezirci´yle ortak kitabımız Orhan Kemal de bir biyografi kitabıydı. Bunu sonraki süreçte de sürdürdüm. Bizim Ünlüler diye bir dizi yaptım. 100 Temel Eser´in sahiplerinin biyografilerini yazdım. Dahası bu yıl görev yaptığım Yıldız Teknik Üniversitesi´nde "Biyografi Yazımı" adıyla bir de ders okutmaya başladım!

Şunu söylemeye çalışıyorum ki, biyografi yazmak artık benim işim oldu! Madem bunları hep yazıyorum, neden bunları bir sözlükle farklı bir formata taşımayayım diye düşündüm bir yandan. Elbette bu alanda bir gereksinmenin de olduğunu düşünerek... Ortalıkta dolaşan 3-5 sözlük, çok köklü bir edebiyatın yükünü taşıyamaz, diye de düşündüm. Çok sayıda olması, üzerine düşünenlerin artması, edebiyatımıza da devinim sağlamaz mı? Dolayısıyla gereksinmeyi bakış açısı, nitelik, kapsam ve güncellik diye sıralayabilirim.

- 788 sayfalık büyük boyut bir kitap. Aslında sayfa iki sütuna ayrıldığı için, neredeyse 1600 sayfalık bir içerik. Ne kadar sürdü bu çalışma, nerede engellerle, güçlüklerle karşılaştınız?

 - Bu çalışma 13 yıl sürdü. Bu 13 yıl içinde ne tür engeller olmadı ki... Ama sözlüğe yönelik olarak öncelikle az tanıdığım yazarlar için kaynaklara ve kendilerine ulaşamamak en büyük engelim oldu. Özellikle son gözden geçirmeleri yaptığım geçen yıl, Milli Kütüphane´nin web sitesinin sık sık bozulması hizmet vermemesi, çalışmalarımı hep böldü. Her arızada Ankara´ya telefon edip arızanın giderilmesini istedim, yapıldı. Ama kaç kez de cuma gününe rastladı, çalışma saati biterken bozulan site, pazartesi öğleden sonra açılıyordu ki, üç gün çalışamıyor, mahvoluyordum. Öte yandan bu sitede birçok kitap adının, yazar adının yanlış olarak işlenmesi beni çok şaşırttı. Başlangıçta not almaya başladım. Sonradan baktım çok zamanım gidiyor, vazgeçtim. Oysa bir kitap da ondan çıkabilirdi!?

KOMİK YANLIŞLIKLAR...

Bunların bazıları çok komikti. Birkaç tane örnek vereyim: Şakir Eczacıbaşı´nın kitaplarını tararken, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi Yayın Kurulu Başkanı denildikten sonra hazırlayanlar da sıralanıyor; Ali Gevgilili olması gereken isim Ali Sevgili oluyor. Anlar/Moments olması gerekirken, Anılar/Moments, deniyor. Cengiz Dağcı için (1919-1988) yazılarak, halen Londra´da yaşayan Dağcı öldürülüyor. M. Güner Demiray´ın Halk Çiçekleri (1985) kitabı Halk Çareleri (1985) yapılıyor. Oğuz Demiralp´in Kör Okur: Sadık Hidayet kitabının matbaası Şefik Matbaası olacakken Şerif Matbaası oluyor. Refik Durbaş´ın Çaylar Şirketten kitabının adı Çağlar Şirketten yapılıyor. Yaşar Miraç´ın Çan Deresi Türküleri kitabının adı Çan Dersi Türküleri oluyor. İlhami Soysal´ın 1939 Türk-Fransız İttifakı (1982) adlı kitabının karşısında İsmail Soysal yazıyor. Oğuz Tansel´in Savrulmayı Bekleyen Harman adlı kitabı Savrulmayı Bekleyen Hormon adını alıyor!

Tüm bu hatalara karşın her yazarın kitapları, yayım tarihleri için çeşitli kaynaklarla karşılaştırma yaptım ve bunlar çok zamanımı aldı.

- Başlangıcından günümüze Türk edebiyatına adını yazmış 1400 yazar ve şairi kapsıyor. Yine de şu eksik, bu eksik, diyen olacaktır. Ya da ona geniş yer verilmiş, bana az, diyen, demese bile düşünen olacaktır. Antolojiler gibi bu da nankör bir iş, diye düşünüyorum. Seçimde ve hacimde ölçütleriniz neler?

 - Ben bunları çok doğal karşılıyorum. Çünkü neredeyse 25-30 yıldır bunları ben yazıyor söylüyorum. Şimdi benim ortaya koyduğum bir çalışma için düşünülmesi, söylenmesi, yazılması kaçınılmaz. Olabilir. Kurul olsa, bu iş kurulun üstüne yıkılırdı. Ama burada ben varım. Her türlü sorumluluk bana ait.

İyiniyet ve iyimserlikle, tanıyabildiğim, kavrayabildiğim kadarıyla bir liste yaptım. Esnek bir liste. Bu listeden çıkarma olmasa da sürekli yeniler eklenerek gelişen bir liste oldu. Ölçütüm kitabı az da olsa, yazarlık şairlik yeteneği olan yazarları ve şairleri sözlüğe almak...Çok doğaldır ki, bütün bunlar yürüyen gerçekler karşısında bazen yetersiz konuma düşme tehlikesini taşıyor. Onları da yeni baskılarda tamamlama gibi bir yol her zaman için açık olduğundan, içim rahat diyebilirim. Sisifosluğa devam..

- Sizin çalışmanızın, var olan sözlüklerden farklı yanları neler?

 - Şunlar farklıdır diyebilirim: Her şeyden önce 1400 şair ve yazarı kapsaması. Yargılarda daha nesnel davranılması. Bugüne kadar birçok sözlükte yer almayan şair ve yazarların bulunması. Kimi yazarların Milli Kütüphane´de ulaşılan mikroform biçimli eserlerinin de belirtilmesi... Olabildiğince de yanlışsız olması. Sıfır yanlış, boyumu aşar. Bunu kimse de diyemez gibi geliyor bana..

.- Bildiğiniz gibi, yazar sözlükleri, son kullanma tarihleri çabuk gelen yapıtlardır. Sözlüğü klasik olmuş, Sevgili Behçet Necatigil´den biliyorum. Onun yaşadığı yılların tek olanağı dergileri, gazeteleri gün gün izleyip, yeni bilgileri derler ve neredeyse iki yılda bir yeni baskı hazırlayarak bütün bilgileri güncelleştirirdi. İşin bu netameli boyutunu, her ne kadar bugün geçmişe göre bilgisayarlı çalışmak daha kolay görünüyorsa da, nasıl düşünüyorsunuz? Herhalde böylesine büyük bir çalışmayı bir defalık olsun diye yapmadınız...

- Elbette bir defalık değil yaptığım iş. Bunu her baskıda güncelleştirmek/güçlendirmek gerekir. Dahası gözlemlediğim kadarıyla gördüğü ilgi nedeniyle sözlüğümün yıl bitmeden belki yeni bir baskısı da yapabilir. Bunun için hazırlıklıyım. Henüz yayınevimle hiç görüşmedim bu konuyu. Kitap çıktıktan sonra zaten yeni bir dosya açıp günbegün güncellemeleri yapmaya başladım bile... Mola vermeden disiplinli bir çalışma gerekiyor, buna başladım. Bu arada sağ olsun yazar arkadaşlar da kendi biyografileriyle ilgili gelişmelerden beni haberdar ediyorlar. Bu fırsattan yararlanarak ben de Cumhuriyet Kitap okurlarına e-posta adresimi vereyim de bu konuda gelecek önerileri edinmiş olayım. (e-posta: haltinkaynak@gmail.com)

YENİ BÖLÜMLER...

-Yeni baskılarda güncelleştirmek dışında, eklemek istediğiniz yeni bölümler var mı? Örneğin, Necatigil´in ödül dizinleri gibi.

- İyi ki sordunuz bunu. Aslında bu bölüm ve ´Kaynakça´ da hazırdı, vardı. Ama gördüğünüz gibi 788 sayfa. Ödüller ve Yarışmalar ile 850 sayfayı bulur. Bunun yanında ´olmalı´ denilecek kimi imzalarla 900 sayfaya çıkar. Şimdilik tamamlayıcı imzalar dışında, her imza için ´Kaynakça´ koymak istemiyorum. Çünkü kişileri anlatırken, gerekli yerlerde gerekli kaynaklara yeterince yer verdim. Ödüller ve Yarışmalar bölümünü düşüneceğim. Bir yandan da İngilizce ve Almanca yayımlanabilmesini araştırıyorum.

- Hikmet Altınkaynak, edebiyat alanında şu sıralar başka ne gibi çalışmalar yapıyor?

- Cumhuriyet´e arada bir yazmaya, kitap okumaya, sanat edebiyat etkinliklerine, bu arada üniversitelerden gelen "Bu Sözlüğü Nasıl Yazdım?" konulu söyleşilere ve imza günlerine katılmaya çalışıyor. Bir yandan da Çağdaş Türk Şiiri 2´yi tamamlama özlemini derinden duyuyor.

(Hikmet Altınkaynak: Türk Edebiyatında Yazarlar Ve Şairler Sözlüğü, Doğan  Kitap, İstanbul 2007. 788 s. )

(Cumhuriyet Kitap Eki, 27 Aralık 2007)

Zeynep Aliye: "Yazarın öncelikle öz ve biçem uyumunu sağlaması g

2007-12-12 · Kategori: Soylesi

Zeynep Aliye: "Yazarın öncelikle öz ve biçem uyumunu sağlaması gerekir"
          
Suca DÜNDAR
 

 

Vahşi Kelebek yayımlanmış dokuzuncu kitabınız ama öykü kitabı olarak altıncı öykü kitabınız. Bu kitapla Zeynep Aliye öyküsünde neyi, ne ölçüde gerçekleştirdiğinizi düşünüyorsunuz?

Vahşi Kelebek, daha önce yazdığım öykü kitaplarına artı bir diye eklenmiş bir kitap değil elbette, bir bütünü tamamlamaya yönelikti. Bir yazar olarak öykülerimde gerek teknik gerek içerik bakımından gerçekleştirdiğim yap boz panonun ya da legonun biraz daha ortaya çıkması olarak bakıyorum. Her öykü kitabı bugünden benim de göremediğim o bütünün bir parçası ya da tam tersi, parçalardan bütüne gitmeyi sağlayıcı. Her yapıt çünkü yazarın yazın serüveninin mikro kozmosudur. Karakalem bir resmin yavaş yavaş belirginleşmesi, perspektif kazanması, renklerinin coşkuyla açması, resme bakan kişide görüntünün yanı sıra bir melodi, ritim duygusu uyandırmasına benzer bir şey... Öykü okumaktan zevk alan bir okur-yazar kitleye sesleniyor benim öykülerim. Gerek kurgu, gerek dil gerek içerik olarak bugüne dek öykümü getirdiğim noktada Vahşi Kelebek'le bir basamak daha aşarken bir ölçü de okuru rahatlatmayı düşünmüştüm. Bu ikisini birlikte gerçekleştirmek yani hem düzeyi yükseltip hem okuru daha çekebilmekti amacım ki şu ana dek okuyanların verdiği tepkiler, bunu başardığım yolunda.

Öykülerinizde nahif insanlara yer yok. Kahramanlarınız acımasız, sevgisiz, acı çeken, mutsuz tipler. Öyle ki sonunda "Bir Adli Kayıp Vakası"nda çekip gidiyorlar Yazar'ı bir başına bırakıp...

Bir öykü öz ve biçemden oluşur. Yazarın öncelikle öz ve biçem uyumunu sağlaması gerekir. Yani öykünün, en başta yaşanılan ortama, sosyolojik, ekonomik, kültürel, politik yapıya uygunluğu sağlanmalıdır.İstanbul dünyanın en önemli metropollerinden biri. Türkiye'nin kültür sanat dünyasının merkezi ama aynı zamanda megaköy'ü. Ve ben megaköy de olan bu metropoldeki insanı ve ilişkileri yazıyorum. Şimdi bu, basit bir aynayla, yansıma/yansıtma tekniğiyle olamaz. Şayet metropolse yazdığınız, metropol insanıysa kişileriniz, yazdığınız metin de bu girif yapıyı, karmaşık ilişkiler ağı üzerine oturmalı. Yansıtma, "yansıttım" demeyle gerçekleşmiyor. Öykü, "öykülemeyle" gerçekleşemiyor. Binlerce olayın, binlerce anın, birlerce durumun ve binlerce mekanın, binlerce zamanın kesiştiği, iç içe geçtiği, birbirinin yerini aldığı yanılsamalarla, çarpıtmalarla, çarpıklıklarla dolu bir durum, kesin çizgili düz bir klasik anlatıyla verilemez. Öykünün piri olsanız da verilemez; zaten yanlış olur. Metropol insanının içindeki çalkantıyı, savrulmayı, ruh üşümesini düz bir anlatıyla ifade edemezsiniz. Bunun için arayışlara giriyorum; belki bilmeceyi deniyorum, labirentlerden yararlanıyorum, kuyulara bakıyorum. Böylelikle, okurun kendi iç bilmecesini çözmesini sağlarken aynı zamanda insanları egemenliğine alan algılama otomatizmini de kırmayı gerçekleştirebileceğimi düşünüyorum. Türkiye ama özelde İstanbul kısa öykü için ayrıca bir cennet. Çok farklı kültürlerin kaynaştığı, içi içe geçtiği, farklı mekanların, farklı zamanların, binlerce binlerce anının aynı anda fotoğrafa dahil olduğu, herkesin kendini bir hiç ve aynı zamanda kahraman olarak gördüğü bu kentte yaşıyor olmam da şansım.

Çok sorulan bir soru: Niçin yazıyorsunuz?

Buna verilecek sonsuz yanıt var belki. Ama benim için öncelikli olanı; yazmazsam olmayacağı şeklinde.. Nitekim olmuyor. Varolmanın dayanılmaz ağırlığından kurtulmak için yazıyorum, demiştim bir başka söyleşide. Özellikle de Türkiye gibi yüz yıllarca yedi iklime hükmetmeyi başarmış bir imparatorluk olarak geçmişiyle durmaksızın övünen, ancak bugün az gelişmiş ülkeler kategorisinde yer alıp sömürge ülkelerle aynı sıraları paylaşan, insanlarındaki düşünce üretme yeteneği de dumura uğramış, kirlenmeyi, yozlaşmayı ekonomik güç sağladığı oranda erdem sayan bir anlayış içinde "güzellikleri koruma" mücadelemi nasıl sürdürebileceğim sorusunun yanıtı oldu yazma eylemim.

Bir eylem olarak yazıyorum, evet. Bu ülkenin, bu halkın nasıl bir trajedinin kahramanları olduğunu görüyor ve yazıyorum. Ama insanlara bir şeyi dikte etmek, doğruyu yanlışı göstermek gibi bir hedef gütmeksizin. Diyorum ki insanlar düşünme mekanizmalarının zincirlerini kırsınlar. Kafalarını çarpıp durdukları duvarları yıksınlar. Elbette politikaya girerek de yapılabilir bu söylediklerim. Ama Türk öykücülüğünde, Türk öyküsünde, öykü dilinde yeni olanaklar yaratarak, yeni üslup yeni biçim denemeleri gerçekleştirerek yapmak istiyorum yazacaklarımı. Yazılandan çok yazma biçiminin önemli olduğunu düşünüyorum. Yazılacakların öne çıkmasını isteseydim politikacı olmayı seçerdim. Bir yapıtın öncelikle estetik heyecan uyandırması gerektiğini düşünüyorum.

Sizin öykülerinizde de o sözünü ettiğiniz yabancılaşma, yozlaşma döngüsündeki insanları görüyoruz.

Bu karamboldeki insanları yazdım zaten. Fahişelerden temizlikçi kadınlara, eşcinsellerden cinselliğini tümden unutmuş görünen insanlara, giderek kültürsüzleşen, yozlaşan, acımasızlaşan, değerlerini unutan, kendisine ve toplumuna yabancılaştırılan, çevresiyle iletişimini kopartan aynı zamanda kendilerini tehdit altında, korunmasız, yapayalnız hisseden baskı altındaki, büyük gözaltındaki insanlar. İdealleri olmayan, zor durumda ama bu zor durumdan çıkış için çözüm üretemeyen, içinde bulunduğu durumun nedenleri niçinleri üzerine kafa yorma becerisi gelişmemiş, edilgen, kendisine empoze edilen günlük tüketime dönük yaşamayı, light yaşamayı seçmiş, cinselliğini baskı altında tutan, kimileri cinsel tacize uğramış ama bu içlerinde iltihaplı bir yara olarak kanayıp duran, kendi biricik çıkarından başkasını gözetmeyen kişiler.

Kahramanlarınız genelde kadın. Ama kahraman da olsalar edilgen kimliklerinden kurtulamıyorlar, kötü koşullarını iyileştirmeye gidemiyorlar.

Büyüleyici gerçeklik diyor kimileri benim yazdığım tarza. Alegorik yapı, fantastik boyut, şiirsel dil öykülerimi gerçek dünyanın birebir yansıması olmaktan kurtarıyor ama ne olursa olsun yazdıklarım sonuçta bu ülkenin gerçeğinden kopuk şeyler değil. Ülkemizde kadınların büyük çoğunluğu kötü koşullarını, edilgen durumlarını görünüşte muhafaza ederek, çözme yoluna gidiyorlar. Erkek egemen toplum kadınlarında entrikacı kimlikler daha bir gelişme gösteriyor örneğin. Sonra dişiliklerini öne çıkartarak erkeği etkileme, yönlendirme yoluyla gemilerini yürütme... Bu davranış biçimini dürüstçe bulmayabilirsiniz, insan kişiliğinin gelişimine uygun bulmayabilir, onaylamayabilirsiniz ama köşeye sıkıştırılmış bir kediyi düşünün. Ve zaten bu ilişkilerin yaşandığı ülkeyi düşünün: Türkiye'....

Örneğin "Sorgu"daki, baskıcı kimliği olan babasının etkisinden, babası ölmüş olsa da kurtulamayan, o baskıyı, Demokles'in kılıcı gibi, toplumdan kendisine yönelik bir tehdit olarak algılayan ve bir ihbar sonucu Terörle Mücadele ekiplerince göz altına alınınca allak bullak olan Zülal; "Vahşi Kelebek"te çok para kazanmak ve kendisine o güne dek zarar verenlerden, kötülük yapanlardan öcünü almak isteyen pavyon kadını Jülide; "Bir Köpek Bir kadın ve Bir Adam"da sahibinin sürekli taciz ettiği, zor kullandığı ancak sadakat, bağlılık duyguları ağır bastığı için çekip gidemeyen bir köpekle, birkaç erkeğin birden tecavüzüne uğramış hiçbir işi, gidecek yeri ve parası olmayan Şenay'ın bir meydanda karşılaşmaları; "Bugün Fırtına"da yıllarca uzakta yaşayan bir erkeğe platonik duygularla bağlı, kocasına olan sevgisizliğini, tepkisini anahtarlarını kaybedip durarak ifade eden, ancak bir gün okuduğu bir yazı sonucu aşık olduğu erkeğin tanımadığı yüzüyle karşı karşıya gelince büyük düş kırıklığına uğrayan Dilek; "Bir Lale Leyla" ve "Bir Leyla Lale"de çok çocuklu bir ailenin sevgisiz bir şekilde, adeta kendi kendine büyüyen çocuklarından birinin, Leyla'nın, kendisini canı sevişmeyi çektiği zaman arayan, hakkında kamyon şoförü olduğu dışında hiçbir şey bilmediği sevgilisiyle onu hayatından çıkarması gerektiğini düşünerek bir hesaplaşmaya hazırlanması ancak karşı karşıya geldiklerinde kararını bir kez daha rafa kaldırması. Toplu olarak bakılınca kadın kahramanlarım, kendilerine yöneltilen her tür olumsuzluğu neredeyse suskunlukla karşılıyorlar.

Bir bakıma, ikincil derecede rol alan, ikincil kahraman konumunda olan erkeklerin ana rolleri üstlendikleri izlenimine kapılıyor bu durumda insan.

Bakın, bizim toplumumuzda bir kız çocuğu gelecekte iyi bir eş, iyi bir anne olmak üzere yetiştirilir. Yani eğitimi, onu yetiştiren erkeklerin planladıkları, kurguladıkları biçimde gerçekleşir. Yetiştirilen kız çocuğunun kişiliğinde yansımasını bulan, onu yetiştiren erkeğin, erkeklerin kimliğidir. Sonuçta benim kahramanlarımın hiç biri, özgür ortamlarda, mutlu aile ortamlarında yetişmiş değiller. Baskıcı, zorba aile ortamlarında.

Günlük hayatımızdaki kahramanlar çoğunlukla erkek. Birinci derecede rol almasalar bile 'yönlendirmeleri, neden oluşturmaları, yol açmalarıyla' etkenler. Öykülerimde de farklı değil durum. Bu sizin de dikkatinizi çekmiş işte. Aslında öykülerimde erkekler arka planda kalıyor belki ama kadınları bıkkın, ezik, bezgin, korkak, iç barışını yitirmiş hale getiren kimlikler olarak zaten ön plana çıkmış oluyorlar. Yani gerek kadın kahramanların kişiliklerini belirleyen, biçimlendirenler olarak işaret edilmek yoluyla, gerekse yüklendikleri rollerle öykülerimde kendilerini ortaya koyuyorlar; yani dolaylı yoldan anlatılmış oluyorlar. Çok önemliler. Zülal, Jülide, Leyla, Şenay tiplerini, onların iç savaşlarını okuyan her okurun kafasında önce bu kadınlarda böylesine hıncı, bilenmiş öfkeyi, onarılamaz kırgınlığı yaratan erkeğin imgesi oluşuyor çünkü.

Kadınlar bizim ülkemizde gerçekten böyle çaresiz mi?

Ekonomik olarak hâlâ vahşi kapitalizmi yaşayan, töre hukukunun metropollerde bile tanındığı, devletin mafyaya karşı açık bir tavır bile koyamadığı, hukuk devleti kimliğini yitirmiş bu ülkenin ikinci sınıf insanıdır kadınlar. Toplumsal değerleri de kalmamış, devletine ve kendi insanına güven duymayan, geleceğe güzel umutlar beslemeyen, hep belirsizlikler içindeki bir toplumsal yapıda ekonomik özgürlüğü olsa da bunun kurtuluşu için, erkekle eşit haklara sahip olması için yeterli olmadığına inanan ve kendini sürekli saklayan kadınlar. Anadolu kadınından söz etmiyorum yalnızca. Metropolde yaşıyor olsa da, erkeğin kayıtsız şartsız kadından üstün olduğuna ve cennetinin hâlâ kocasının ayakları altında olduğuna inanan, bu bağlamda dayak yemeyi bile sindirebilen kadınlar ülkesi Türkiye. İçin için kaynayan, ancak bunu gerek dinsel, gerek toplumsal kurallar gereği ortaya koymayan, haksızlık, acımasızlık, dehşet, vahşet karambolünde direnmeye çalışan kadınlar. Böyle bir ekonomik, kültürel, sosyolojik yapı içinde bilinç altlarında, bir gün sıranın kendilerine gelmesini sabırla bekleyen kadınlar. Kişisel çıkarlarını koruma adına, hiçbir çıkar söz konusu olmasa bile sırf psikolojik tatmin uğruna, ya da sadık yanını doyurmak için hiçbir fırsatı kaçırmayanlara karşı fırsat kollayan kadınlar.

Bir vahşet, dehşet ortamından söz ediyorsunuz. Öyküleriniz de aynı atmosferi yansıtıyor.

Yaşanılan en acı şey bile sanki televizyonda gösterilen film gibi algılanıyor artık. Vahşetin en şiddetlisine, en mantıksızına, en acımasızına, en iğrencine, en kanlısına, en iğrencine alıştırılıyor insanlar. Çıta yükseliyor giderek, duyguların köreldiği, acıma duygusunun silinip yok olduğu dönemece geliniyor. İnsanın yüzlerce yıl önceki vahşet çağına geri dönüşü bu. Ama bir farkla: Zorunluluk değil onları böyle davranmaya iten, küçük, basit çıkarlar ya da yalnızca şimdi bundan haz alıyor insanlar. Vicdanını susturmayı başarması gerek tabii öncelikle. Bu yüzden kendisini bir izleyici konumunda varsayıyor hep. Koltuğuna oturmuş, izliyor sinemada gibi. Olayların bir noktada gelip kendisini de bulacağını düşünmüyor, kendisinden geçirerek kavramıyor kimse, hiçbir şeyi. Ben, bu algılama otomatizmini kırmasını bekliyorum okurdan.

Ama günümüzün kültür-sanat anlayışı, her şeyi meta olarak gören bir piyasa anlayışına tabi. Tüketim kültürünün beslediği ve tabii tüketim kültürünü besleyen, tüketici yaratmayı her şeyin ötesinde, öncesinde tutan, tüm ilişkilerinde çıkar sağlamayı, gözetilecek temel ilke olarak belirleyen bir kültür anlayışı. Biraz da robotlaştığımızı düşünüyorum. Okuru düşünmeye, sorgulamaya, yaratmaya yönlendiren, özgün olmayı, kalıcılığı amaçlayan bir anlayış yani edebiyatın kendisi reddedildi.

Erkek yazarların yapıtlarındaki kadın kahramanlarla ilgili neler düşünüyorsunuz?

Genellemelerde bulunmak hoşuma gitmiyor elbette. Ama kaçınılmaz olarak ben de genellemeye girmek durumundayım. Kadın, hayatın kendisi. Kadın erkek ve dişiye ait özelliklerin ikisini birden taşıdığı için ve özellikle de anne olabildiği için erkek yazara göre bir adım önde sayılabilir. Ama son yıllarda Türkiye'de erkek yazar kadın yazar ayırımı olmaksızın kadın kahraman, erkek kahraman ayırımı olmaksızın yapılan bir şey var. Yazarlar bu ülke insanını yazmıyorlar. Çünkü yazarlarla ülke insanı arasındaki bağ kopuk. Seçkinlerle halk arasındaki o büyük iletişimsizlik toplumcu çizgide yazanlarda metropol yaşamını, metropol insanının duygularını yapıtlarına yansıtamayış olarak göze çarpıyor. Hem bu toplumu, bu ülkeyi yazmak hem de bunu bir edebiyat yapıtı kimliği içinde sunmak aslolan. Ben bunu yapmaya çalışıyorum.

Yeni çalışmalarınız var elbette.

Yeni öyküler, yeni öyküler ve yaklaşık iki yılı aşkın bir zamandır sürdürdüğüm roman çalışması. Önümüzdeki yıl öykü kitabım yayımlanır sanıyorum. Roman daha sonra ve bu arada elbette vazgeçilmez aşkım şiir.

 (*)  http://www.yenisayfa.com/sql/fiction_lesson.lesson_detail?SID=PNNS-NP-NX-T41TTX9-NNNN9NP97X&aLessonid=312

“SİYASİLER HÂLÂ DERİN UYKUDA / KADİR İNCESU

2007-10-07 · Kategori: Soylesi

cab2i9jb.jpg“SİYASİLER HÂLÂ DERİN UYKUDA

                                                                                                         

KADİR İNCESU

“Türkiye bir deprem ülkesi midir?”

Bu soruyu 17 Ağustos 1999 gecesi yaşadığımız felaket sonrası çok sorduk ve duyduk...

Sonra unuttuk, sallandıkça da hatırladık...

 

“Türkiye’nin tamamı deprem bölgesidir diyebiliriz. Çünkü hiçbir ilimiz deprem oluşturabilecek aktif bir faya 100 km den uzakta değil. İstanbul’da ciddi hasarlar ve can kaybına yol açan 17 Ağustos Depremi’nin merkez üssünün 90 km uzaklıkta olduğunu düşünürsek...” diyor Prof. Dr. Şükrü Ersoy Çınar Yayınları tarafından yayımlanan kitabı “Tsunamide Sörf Olmaz”da...

 

Ama DASK’ın (Doğal Afet Sigortaları Kurumu) sitesine baktığımızda trajikomik bilgilerle karşılaşıyoruz. 17 Ağustos 1999 depremi sonrası büyük risk altında olduğu söylenen Marmara bölgesinde 4.143.474 adet konut varken, bunu sadece 1.158.499 tanesi sigortalı...

Çok daha önemlisi belki de deprem öncesi için neredeyse hiçbir önlemin alınmaması... Ne yapılıyorsa hep deprem sonrası için yapılıyor; Tatbikatlar, stoklanan ceset torbaları vs...

Ne yapacağımızı bil(e)miyor muyuz?

Yoksa böylesi daha mı kolayımıza geliyor?

Unutmadan hatırlatmakta fayda var;

Depremin şokunu yaşadığımız o günlerde Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara bu ülke halkının oylarıyla “En Seksi Erkek” bile seçilmişti.

Bu örnek fazla yorum yapmamıza bile gerek bırakmıyor.

 

Son günlerdeki iki küçük sarsıntı ve 12 Kasım Düzce depreminin yıldönümü yeniden yaşamımıza soktu depremi...

Ne zaman, nerede yakalanacağımız belli olmayan “büyük deprem”e hazırlıklı olup olmadığımız tartışılırken Sevgi Özel, unutmadığımız ve unutamayacağımız Marmara Depreminin romanını yazdı.

Sevgi Özel ile “Yıldızlar mı Suçluydu?” adlı romanı üzerine söyleştik...

 

 

Romanınızın yazılış sürecinden söz eder misiniz? Depremin romanını yazmaya nasıl karar verdiniz?

 

Her şeyden önce o gece ben de çok korktum; çünkü Ankara’da hiç bu denli korkutucu bir sarsıntı yaşamamıştık. Bütün mahalle kendini sokağa atmıştı. Ankara bile böyle sallandığına göre, depremin merkezi ve çevresi kimbilir ne durumdadır, diye o gece komşularımla çok telaşlandık. Kara haberler tez gelmeye başladı. O sırada Uğur Mumcu’nun yaşamöyküsü olan “Uğur Olsun” adlı kitabımı yazıyordum; kitap için yalnız Mumcu’nun değil, ülkenin 1940- 93 arasındaki öyküsünü de araştırmıştım. Bu araştırmalarımda Türkiye’nin ne denli sık sallandığını, depremlerin arkasından hep birlikte olup bitenleri unuttuğumuzu, çoğumuzun depremle ilgili yeterli bilgisi olmadığını görmüştüm. Her yıkımda, her sarsıntıda büyüklerimiz “ölenlere Tanrıdan rahmet, kalanlara sabır” diyor, sabretmesi beklenenler bir süre sonra kendi acıları, yoksulluklarıyla baş başa bırakılıyordu. Yalnız yetkililer değil, akrabaları, komşuları bile yakınları ölen, evi yıkılan, sele kapılan insanları bir süre sonra kendi haline bırakıyordu. 1999 depremini izleyen günlerde, “ölenlere rahmet, kalanlara sabır” sözü o denli çok yinelendi ki, kabak tadı verdi. Yetkililer, “Hazırlıksız yakalandık” diyebiliyorlardı. Sık sık deprem yaşayan bir ülkede bu ne büyük sorumsuzluk, ne akıl almaz bir aymazlıktı. İşte bu duygularla 18 Ağustos 1999’dan başlayarak depremle ilgili haberleri, resmi kurumların kitle örgütlerinin demeçlerini, bildirilerini, belgelerini biriktirdim. Uğur Olsun adlı kitap da belgesel bir romandı, bu çalışmam da belgelere, yaşanmışlıklara yani gerçeklere dayanan bir romandır. Yaşananlar çok ağırdı, binlerce insan ölmüştü, acı büyüktü; ama unutulmamalıydı. Arşivlerde kalmamalıydı. Bu nedenle yazmaya karar verdim.

 

 

“Acımızı depreştirdin!” diyenlere ne diyeceksiniz?

Acıyı depreştirmek, acıların unutulmasından, kanıksanmasından, üstünün örtülmesinden daha iyidir, diye düşünüyorum. Acısını depreştirdiğim insanlardan özür dilerim; ama acıyı hafifseyen yetkili etkilileri de bağışlamamamız gerektiğini düşünüyorum. Trilyonlar dökülerek, türlü yolsuzlukları barındırarak yapılan ve çok dayanıklı olduğu savunulan karayolları basma gibi yırtılmış, fay hattı üzerine çok katlı, sağlıksız yapılar sıralanmış ve büyük bir deprem olasılığı hiç düşünülmemiş, kimin ne yapacağı, nelerin hazır tutulacağı hiç tasarlanmamıştı. Acısını depreştirdiğim güzel insanlar, bana değil kime kızacağını biliyor. Böyle düşüneceklerine inanıyorum.

 

“Yaşamak da tanık olmak da zor” diyorsunuz. Romanınızı yazmak için depremin acısını yaşayan, yakınlarını kaybeden, sakat kalan onlarca kişiyle görüştünüz. Duyduklarınız, gördükleriniz sizi nasıl etkiledi? En çok, hangi olaydan etkilendiniz?

Birçok insanla görüştüm. Oğlunu kızını, ana babasını, hepsini birden yitiren vardı. 1999’dan bu yana her gece saat üçte uyanan insanlar olduğunu ben de biliyorum, başkaları da. Konuştuğum depremzedeleri tanımlamak istemiyorum, çoğu hâlâ psikolojik destek alıyor. Kimisi yaşadıklarını, tanık olduklarını tanımlayamıyor, ilgisiz bir yığın şey anlattıktan sonra o geceyi anımsıyor. O geceyi konuşurken birden çocukluk anılarına geçen mi ararsınız, dakikalarca gülüp ağlayan mı? Ben uzakta yaşamışken depremle yoğunlaşınca sandalyem oynasa yerimden fırlar olmuştum. Şimdi de ulusça korkuyoruz. Şu ya da bu olaydan ya da kişiden daha çok etkilendim diyemem. Koskoca bir bölge sallanmış, kentler köyler yerle bir olmuştu. En çok ölü soyuculara öfkelendim, bölgede çalışan bir arkadaşım parmakları, elleri olmayan birçok kadın gömdüklerini söyledi. Hırsızlar bir yüzük, iki bilezik için el kol kesmişti. Fırsatçılar komşularının evini, dükkânını soymuştu. Bunlar acıyı daha da derinleştiriyordu. O günlerde gazetelerde yazılanları, TV’de gösterilenleri unutmamız olanaksız…

 

“Yazınsal anlamda edebiyat yapamadım” dediniz bir konuşmamızda... Romanınızı yazarken nasıl bir yol izlediniz?

Edebiyatın birçok işlevi var, hâlâ kimileri edebiyatın sanat, kimileri de toplum için olduğunu, kimileri de hem sanatsal hem toplumsal kaygının birlikte taşınması gerektiğini söylüyor. Ben kuramcı değilim, yazarım. İsyanımı bastırmam olanaksızdı, bu nedenle başlangıçta yazınsal kaygı taşımadan yazdım. Sayfalar, sayfalarca yazdım. Sonra yazdıklarımı süzdüm, içim acıyarak birçok bölümü çıkardım, yeni şeyler ekledim. Uğur Olsun’dan sonra belge ağırlıklı ikinci çalışmam bu, gerçekleri, belgeleri her zaman yazınsal bir çizgiye oturtamıyorsunuz. Bir seçim yapmak zorunda kaldığımda ben zaman zaman insancıl olanı, yazınsal olana yeğlemek zorunda kaldım. Bu yaptığım, bence edebiyatın işlevleriyle çelişmiyor. Ama kimileri burada kendi istedikleri, tanımladıkları gibi “ince” edebiyat bulamayabilir. Ne yapayım, bu kitap böyle yazılmalıydı. Böyle yazıldı.

 

Uzun ve sıkıntı dolu bir yazım süreci geçirdiniz. Bu dönemi nasıl atlattınız?

Yukarıda da söylediğim gibi, herkes gibi ben de çok etkilenmiştim. Aylarca hep depremi konuştum, yazmaya çalıştığım olayları kişileri anlattım çevreme. Bir hekim arkadaşım, sonunda uyardı. Hem uyardı, hem de çaktırmadan beni biraz yazdıklarımın dışına taşıdı. Kendisine teşekkür borçluyum. Ancak yazmak, insanı sağaltan bir eylem olduğu için, sanırım fazla hasar almadım.

 

Binlerce kişinin ölümünün değiştiremediklerini, romanınızın değiştireceğine inanıyor musunuz?

Hayır. Baksanıza yine her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes kendi haline bırakılmış durumda. Bana öyle geliyor belki, keşke böyle olsa. Örneğin Türk Tabipleri Birliğinin deprem sonrası için çok önemli önerileri vardı, bunlar dikkate alındı mı, uygulamaya konuldu mu? Başka örgütlerin saptamaları önemseniyor mu? Niye bir deprem bakanlığımız yok? Bu soruya karşılık olarak kültür bakanlığı var, ulusal eğitim bakanlığı var; ama kültürden ulusal eğitimden eser yok diyebilirsiniz. Doğruya ne denir, konuştum işte.

 

 “... Bu sarsıntı halkın silkinmesini sağlayacak mıydı? Bu halk hep baba aramak yerine asıl babanın kendisi olduğunu kavrayabilecek miydi? Kibrit çöpünden ev yapan vurgunculara, bunları ev diye belgeleyerek yutturanlara; her yıkıma, ilk kez görüyormuş gibi aval aval bakanlara, ‘Yettiniz ama...’ diyebilecek miydi?” diyorsunuz... Sadece bu konudaki değil, genel olarak tepkisizliğimizi neye bağlıyorsunuz?

Birileri kızacak; ama bu tepkisizlik biraz genetik gibi. Binlerce insan öldüğünde, binlercesi sakat, evsiz barksız kaldığında gösterilen tepki, tepki değildi. Bu yıkımın Tanrıdan geldiği kanısı baskındı. Tanrı dere yatağına, elverişsiz araziye ev kurun, bu evleri sağlıklı diye yutturun mu diyor? Ya da Tanrı bunca insanın ölmesini niye engellemiyor? Eğitimsizlik, yazgıcılık, adamsendecilik birçok nedeni var tepkisiz oluşun.

 

 

Romanda iç içe geçen öykülerden ders çıkarması gerekenler kimler olmalı?

Bence halk olmalı ki, kendisini yönetenler böyle bir yıkım olduğunda “Hazırlıksız yakalandık, pardon” diyemesin. “Ölenlere rahmet, kalanlara sabır”la yetinilmesin artık.

 

 “Aslında boşuna uğraşıyorum. Yetkililer okuyacak ama, yapmaları gerekeni yine yapmayacaklar” diye düşündüğünüz ve karamsarlığa kapıldığınız oldu mu?

Yetkililerden değil, önce kendisinden beklentisi olmalı insanın. Hele şimdiki yetkililerden hiçbir beklentim yok, böyle düşünüyorum; ama karamsar değil, öfkeliyim. Karamsar olmaktan iyidir öfkenin bu türlüsü. Yüzü hızla öte dünyaya çevrilen bir toplum, buna tepki vermiyorsa, yarın öbür gün yine sabır dilekleriyle yetinmek zorunda.

 

Kullandığınız deyimlerden birisi ilgimi çekti. “Üzgün devlet” deyince aklınıza neler geliyor?

 17 Ağustosu izleyen günlerde devlet herkesten çok üzgündü, ama nasıl bir üzülme… Üzüntüden parmağını oynatamıyordu. Yabancılar dünyanın öte ucundan ekmeği soğutmadan getiriyor, bizimkiler Ankara’dan bırakın sıcağını, ekmeğin adını bile götüremiyorlardı. İlk gelen yabancı ekip Ruslarmış, adamlar saatlerce havaalanında bekletilmiş, niye bürokrasi aşılamıyor çünkü. Bu depremde bölge gibi devlet örgütü sallanmıştı aslında. Düşünebiliyor musunuz, bölgedeki hekim örgütleri kan istiyor, sağlık bakanlığı kana gereksinim yok diye anında tepki veriyor. Niye, çünkü bakanlığın kanı saklayacak yeri, olanakları yok. Bu sorunu bir ölçüde yabancılar çözüyor, bizim sağlık bakanlığı herkese şarlıyor; ulaştırma bakanlığı ne kendisi bir yere ulaşabiliyor, ne de ona ulaşılabiliyor… İçişleri bakanı bu cinayettir diyor, başbakan yapılaşmadaki yolsuzlukları biliyorduk açıklaması yapıyor… Ama hepsi bir üzgün, bir üzgün… Bu olup bitenlerin, bu rezillik sahnelerinin çoğunu çoklarımız unuttuk. Anımsadığımız tek şey üzüntü…

 

Kitabınızın bir paragrafında sorduğunuz 5 soruyu sormak istiyorum size :

“... Gerçekler niçin saklanıyordu?

Niçin ruh hekimlerinin devreye girmesi engelleniyordu?

Niçin yıkıntılar başında bekleşip duran halk, desteksiz dayanaksız boş sözlerle oyalanıyordu?

Artık göçük altından tek bir canlı çıkmazdı, çıkamazdı. Yerkazarlar devreye girip de umutlar çöp dağlarına karışınca bu halk ne yapacak, nasıl dayanacaktı?

Kayıp insanların hesabını kim verecekti?”

  Bu soruları yanıtlayacak olan üzgün devletti. Ama her şeyi devlet mi yapacak canım, hep nerde devlet diye bağıracak mıyız, diye bakarsak, elbette yanıtımız var. O sırada ölü sayısı artarsa bölgede sıkıyönetim ilan edilmesi gerektiğini söyleyen vardı; içerden dışardan yağmur gibi yağan yardımların başka yerlerde kullanıldığını söyleyen vardı. Birtakım büyükbaşların enkaz toplanmadan ihale tezgâhı kurduğunu söyleyen vardı. Sağlık bakanlığı, sırf hekim örgütleri söylüyor diye, yapılması zorunlu pek çok işi savsaklıyor diye yakınanlar vardı. Enkaz altında kalan ölüler yerkazarlarla toplanırken halka ne yanıt verilecek diye soranlar yabancılardı. Ne hesap sorulabildi, ne soruların yanıtı alınabildi.

 

 

“Sorumluluk, Zümrüdüanka gibiydi bu coğrafyada. Yüzü öte dünyaya dönük eğitim sistemiyle, bilime, hukuka küskünlüğüyle, asla caydırıcı olmaya cezalarıyla, adamsendeciliğiyle; rüşvet, görevi kötüye kullanma, köşeyi dönme hırsını körükleyen avurdu yelli politikacılarıyla, hırsızı ödüllendiren suskunluğuyla, doğru söyleyeni dokuz köyden kovan kof mantığıyla koskoca bir sistem nakavt olmuş bir boksör gibi sırtüstü devrilmişti.”(S.135)

“Sarsıntının birinci yılında gözyaşları sel gibi akıyordu hâlâ Canlar yitmiş gitmişti, mallar kimsenin umurunda değildi.

(...)

Bitmemişti korkular, uykusuzluklar, umarsızlıklar, haksızlık hukuksuzluklar... Belli ki sarsıntı sürüyordu hâlâ; uzun yıllar da sürecek gibiydi. Bitmemişti...”  (S. 214)

Deprem sonrası yaşananları yakından izlediniz. O günlerden bugüne ne değişti? Yukarıda yazdıklarınız hâlâ geçerli mi?

 

Yüreğim diyor ki, belki bir şeyler değişmiştir de sizler atlamışsınızdır… Dilerim böyle olsun, dilerim biz atlamış olalım. Bizim atlamış olmamız önemli değil, devletinki önemli. Yedi yıldır deprem nedeniyle açılan davaların büyük bir kısmı sürüyor; bir arkadaşım var canından bezdi. Dostlarımın kimisinin sakinleştirici almadan uyuyamadıklarını biliyorum, binlerce insanın 7 yıldır bir düzen tutturamadıklarını, kendilerine verilen sözlerin buhar olduğunu ben değil, herkes biliyor. Şimdi büyük bir deprem bekleniyor. Her gece TV’lerde bilimciler konuşuyor, bence değişen şu: 7 yıl önce bilimciler depremden sonra konuşmuştu ya da depremden sonra konuşturulmuştu; şimdi bilimciler susmuyor. Değişmeyense siyasilerin ve halkın büyük çoğunluğunun uykuda oluşu…

 

 

Sevgi Özel, Yıldızlar mı Suçluydu?, Çınar Yayınları, Ekim 2006.

 

*Aralık 2006’da Evrensel Kitap 

SEVGİ ÖZEL MARMARA DEPREMİNİN ROMANINI YAZDI / Kadir İNCESU

2007-01-16 · Kategori: Soylesi

SEVGİ ÖZEL MARMARA DEPREMİNİN ROMANINI YAZDI

“DEĞİŞMEYENSE SİYASİLERİN VE HALKIN BÜYÜK ÇOĞUNLUĞUNUN UYKUDA OLMASI”

                                                                                                         

KADİR İNCESU

“Türkiye bir deprem ülkesi midir?”

Bu soruyu 17 Ağustos 1999 gecesi yaşadığımız felaket sonrası çok sorduk ve duyduk...

Sonra unuttuk, sallandıkça da hatırladık...

 

“Türkiye’nin tamamı deprem bölgesidir diyebiliriz. Çünkü hiçbir ilimiz deprem oluşturabilecek aktif bir faya 100 km den uzakta değil. İstanbul’da ciddi hasarlar ve can kaybına yol açan 17 Ağustos Depremi’nin merkez üssünün 90 km uzaklıkta olduğunu düşünürsek...” diyor Prof. Dr. Şükrü Ersoy Çınar Yayınları tarafından yayımlanan kitabı “Tsunamide Sörf Olmaz”da...

 

Ama DASK’ın (Doğal Afet Sigortaları Kurumu) sitesine baktığımızda trajikomik bilgilerle karşılaşıyoruz. 17 Ağustos 1999 depremi sonrası büyük risk altında olduğu söylenen Marmara bölgesinde 4.143.474 adet konut varken, bunu sadece 1.158.499 tanesi sigortalı...

Çok daha önemlisi belki de deprem öncesi için neredeyse hiçbir önlemin alınmaması... Ne yapılıyorsa hep deprem sonrası için yapılıyor; Tatbikatlar, stoklanan ceset torbaları vs...

Ne yapacağımızı bil(e)miyor muyuz?

Yoksa böylesi daha mı kolayımıza geliyor?

Unutmadan hatırlatmakta fayda var;

Depremin şokunu yaşadığımız o günlerde Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara bu ülke halkının oylarıyla “En Seksi Erkek” bile seçilmişti.

Bu örnek fazla yorum yapmamıza bile gerek bırakmıyor.

 

Son günlerdeki iki küçük sarsıntı ve 12 Kasım Düzce depreminin yıldönümü yeniden yaşamımıza soktu depremi...

Ne zaman, nerede yakalanacağımız belli olmayan “büyük deprem”e hazırlıklı olup olmadığımız tartışılırken Sevgi Özel, unutmadığımız ve unutamayacağımız Marmara Depreminin romanını yazdı.

Sevgi Özel ile “Yıldızlar mı Suçluydu?” adlı romanı üzerine söyleştik...

 

 

Romanınızın yazılış sürecinden söz eder misiniz? Depremin romanını yazmaya nasıl karar verdiniz?

 

Her şeyden önce o gece ben de çok korktum; çünkü Ankara’da hiç bu denli korkutucu bir sarsıntı yaşamamıştık. Bütün mahalle kendini sokağa atmıştı. Ankara bile böyle sallandığına göre, depremin merkezi ve çevresi kimbilir ne durumdadır, diye o gece komşularımla çok telaşlandık. Kara haberler tez gelmeye başladı. O sırada Uğur Mumcu’nun yaşamöyküsü olan “Uğur Olsun” adlı kitabımı yazıyordum; kitap için yalnız Mumcu’nun değil, ülkenin 1940- 93 arasındaki öyküsünü de araştırmıştım. Bu araştırmalarımda Türkiye’nin ne denli sık sallandığını, depremlerin arkasından hep birlikte olup bitenleri unuttuğumuzu, çoğumuzun depremle ilgili yeterli bilgisi olmadığını görmüştüm. Her yıkımda, her sarsıntıda büyüklerimiz “ölenlere Tanrıdan rahmet, kalanlara sabır” diyor, sabretmesi beklenenler bir süre sonra kendi acıları, yoksulluklarıyla baş başa bırakılıyordu. Yalnız yetkililer değil, akrabaları, komşuları bile yakınları ölen, evi yıkılan, sele kapılan insanları bir süre sonra kendi haline bırakıyordu. 1999 depremini izleyen günlerde, “ölenlere rahmet, kalanlara sabır” sözü o denli çok yinelendi ki, kabak tadı verdi. Yetkililer, “Hazırlıksız yakalandık” diyebiliyorlardı. Sık sık deprem yaşayan bir ülkede bu ne büyük sorumsuzluk, ne akıl almaz bir aymazlıktı. İşte bu duygularla 18 Ağustos 1999’dan başlayarak depremle ilgili haberleri, resmi kurumların kitle örgütlerinin demeçlerini, bildirilerini, belgelerini biriktirdim. Uğur Olsun adlı kitap da belgesel bir romandı, bu çalışmam da belgelere, yaşanmışlıklara yani gerçeklere dayanan bir romandır. Yaşananlar çok ağırdı, binlerce insan ölmüştü, acı büyüktü; ama unutulmamalıydı. Arşivlerde kalmamalıydı. Bu nedenle yazmaya karar verdim.

 

 

“Acımızı depreştirdin!” diyenlere ne diyeceksiniz?

Acıyı depreştirmek, acıların unutulmasından, kanıksanmasından, üstünün örtülmesinden daha iyidir, diye düşünüyorum. Acısını depreştirdiğim insanlardan özür dilerim; ama acıyı hafifseyen yetkili etkilileri de bağışlamamamız gerektiğini düşünüyorum. Trilyonlar dökülerek, türlü yolsuzlukları barındırarak yapılan ve çok dayanıklı olduğu savunulan karayolları basma gibi yırtılmış, fay hattı üzerine çok katlı, sağlıksız yapılar sıralanmış ve büyük bir deprem olasılığı hiç düşünülmemiş, kimin ne yapacağı, nelerin hazır tutulacağı hiç tasarlanmamıştı. Acısını depreştirdiğim güzel insanlar, bana değil kime kızacağını biliyor. Böyle düşüneceklerine inanıyorum.

 

“Yaşamak da tanık olmak da zor” diyorsunuz. Romanınızı yazmak için depremin acısını yaşayan, yakınlarını kaybeden, sakat kalan onlarca kişiyle görüştünüz. Duyduklarınız, gördükleriniz sizi nasıl etkiledi? En çok, hangi olaydan etkilendiniz?

Birçok insanla görüştüm. Oğlunu kızını, ana babasını, hepsini birden yitiren vardı. 1999’dan bu yana her gece saat üçte uyanan insanlar olduğunu ben de biliyorum, başkaları da. Konuştuğum depremzedeleri tanımlamak istemiyorum, çoğu hâlâ psikolojik destek alıyor. Kimisi yaşadıklarını, tanık olduklarını tanımlayamıyor, ilgisiz bir yığın şey anlattıktan sonra o geceyi anımsıyor. O geceyi konuşurken birden çocukluk anılarına geçen mi ararsınız, dakikalarca gülüp ağlayan mı? Ben uzakta yaşamışken depremle yoğunlaşınca sandalyem oynasa yerimden fırlar olmuştum. Şimdi de ulusça korkuyoruz. Şu ya da bu olaydan ya da kişiden daha çok etkilendim diyemem. Koskoca bir bölge sallanmış, kentler köyler yerle bir olmuştu. En çok ölü soyuculara öfkelendim, bölgede çalışan bir arkadaşım parmakları, elleri olmayan birçok kadın gömdüklerini söyledi. Hırsızlar bir yüzük, iki bilezik için el kol kesmişti. Fırsatçılar komşularının evini, dükkânını soymuştu. Bunlar acıyı daha da derinleştiriyordu. O günlerde gazetelerde yazılanları, TV’de gösterilenleri unutmamız olanaksız…

 

“Yazınsal anlamda edebiyat yapamadım” dediniz bir konuşmamızda... Romanınızı yazarken nasıl bir yol izlediniz?

Edebiyatın birçok işlevi var, hâlâ kimileri edebiyatın sanat, kimileri de toplum için olduğunu, kimileri de hem sanatsal hem toplumsal kaygının birlikte taşınması gerektiğini söylüyor. Ben kuramcı değilim, yazarım. İsyanımı bastırmam olanaksızdı, bu nedenle başlangıçta yazınsal kaygı taşımadan yazdım. Sayfalar, sayfalarca yazdım. Sonra yazdıklarımı süzdüm, içim acıyarak birçok bölümü çıkardım, yeni şeyler ekledim. Uğur Olsun’dan sonra belge ağırlıklı ikinci çalışmam bu, gerçekleri, belgeleri her zaman yazınsal bir çizgiye oturtamıyorsunuz. Bir seçim yapmak zorunda kaldığımda ben zaman zaman insancıl olanı, yazınsal olana yeğlemek zorunda kaldım. Bu yaptığım, bence edebiyatın işlevleriyle çelişmiyor. Ama kimileri burada kendi istedikleri, tanımladıkları gibi “ince” edebiyat bulamayabilir. Ne yapayım, bu kitap böyle yazılmalıydı. Böyle yazıldı.

 

Uzun ve sıkıntı dolu bir yazım süreci geçirdiniz. Bu dönemi nasıl atlattınız?

Yukarıda da söylediğim gibi, herkes gibi ben de çok etkilenmiştim. Aylarca hep depremi konuştum, yazmaya çalıştığım olayları kişileri anlattım çevreme. Bir hekim arkadaşım, sonunda uyardı. Hem uyardı, hem de çaktırmadan beni biraz yazdıklarımın dışına taşıdı. Kendisine teşekkür borçluyum. Ancak yazmak, insanı sağaltan bir eylem olduğu için, sanırım fazla hasar almadım.

 

Binlerce kişinin ölümünün değiştiremediklerini, romanınızın değiştireceğine inanıyor musunuz?

Hayır. Baksanıza yine her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes kendi haline bırakılmış durumda. Bana öyle geliyor belki, keşke böyle olsa. Örneğin Türk Tabipleri Birliğinin deprem sonrası için çok önemli önerileri vardı, bunlar dikkate alındı mı, uygulamaya konuldu mu? Başka örgütlerin saptamaları önemseniyor mu? Niye bir deprem bakanlığımız yok? Bu soruya karşılık olarak kültür bakanlığı var, ulusal eğitim bakanlığı var; ama kültürden ulusal eğitimden eser yok diyebilirsiniz. Doğruya ne denir, konuştum işte.

 

 “... Bu sarsıntı halkın silkinmesini sağlayacak mıydı? Bu halk hep baba aramak yerine asıl babanın kendisi olduğunu kavrayabilecek miydi? Kibrit çöpünden ev yapan vurgunculara, bunları ev diye belgeleyerek yutturanlara; her yıkıma, ilk kez görüyormuş gibi aval aval bakanlara, ‘Yettiniz ama...’ diyebilecek miydi?” diyorsunuz... Sadece bu konudaki değil, genel olarak tepkisizliğimizi neye bağlıyorsunuz?

Birileri kızacak; ama bu tepkisizlik biraz genetik gibi. Binlerce insan öldüğünde, binlercesi sakat, evsiz barksız kaldığında gösterilen tepki, tepki değildi. Bu yıkımın Tanrıdan geldiği kanısı baskındı. Tanrı dere yatağına, elverişsiz araziye ev kurun, bu evleri sağlıklı diye yutturun mu diyor? Ya da Tanrı bunca insanın ölmesini niye engellemiyor? Eğitimsizlik, yazgıcılık, adamsendecilik birçok nedeni var tepkisiz oluşun.

 

 

Romanda iç içe geçen öykülerden ders çıkarması gerekenler kimler olmalı?

Bence halk olmalı ki, kendisini yönetenler böyle bir yıkım olduğunda “Hazırlıksız yakalandık, pardon” diyemesin. “Ölenlere rahmet, kalanlara sabır”la yetinilmesin artık.

 

 “Aslında boşuna uğraşıyorum. Yetkililer okuyacak ama, yapmaları gerekeni yine yapmayacaklar” diye düşündüğünüz ve karamsarlığa kapıldığınız oldu mu?

Yetkililerden değil, önce kendisinden beklentisi olmalı insanın. Hele şimdiki yetkililerden hiçbir beklentim yok, böyle düşünüyorum; ama karamsar değil, öfkeliyim. Karamsar olmaktan iyidir öfkenin bu türlüsü. Yüzü hızla öte dünyaya çevrilen bir toplum, buna tepki vermiyorsa, yarın öbür gün yine sabır dilekleriyle yetinmek zorunda.

 

Kullandığınız deyimlerden birisi ilgimi çekti. “Üzgün devlet” deyince aklınıza neler geliyor?

 17 Ağustosu izleyen günlerde devlet herkesten çok üzgündü, ama nasıl bir üzülme… Üzüntüden parmağını oynatamıyordu. Yabancılar dünyanın öte ucundan ekmeği soğutmadan getiriyor, bizimkiler Ankara’dan bırakın sıcağını, ekmeğin adını bile götüremiyorlardı. İlk gelen yabancı ekip Ruslarmış, adamlar saatlerce havaalanında bekletilmiş, niye bürokrasi aşılamıyor çünkü. Bu depremde bölge gibi devlet örgütü sallanmıştı aslında. Düşünebiliyor musunuz, bölgedeki hekim örgütleri kan istiyor, sağlık bakanlığı kana gereksinim yok diye anında tepki veriyor. Niye, çünkü bakanlığın kanı saklayacak yeri, olanakları yok. Bu sorunu bir ölçüde yabancılar çözüyor, bizim sağlık bakanlığı herkese şarlıyor; ulaştırma bakanlığı ne kendisi bir yere ulaşabiliyor, ne de ona ulaşılabiliyor… İçişleri bakanı bu cinayettir diyor, başbakan yapılaşmadaki yolsuzlukları biliyorduk açıklaması yapıyor… Ama hepsi bir üzgün, bir üzgün… Bu olup bitenlerin, bu rezillik sahnelerinin çoğunu çoklarımız unuttuk. Anımsadığımız tek şey üzüntü…

 

Kitabınızın bir paragrafında sorduğunuz 5 soruyu sormak istiyorum size :

“... Gerçekler niçin saklanıyordu?

Niçin ruh hekimlerinin devreye girmesi engelleniyordu?

Niçin yıkıntılar başında bekleşip duran halk, desteksiz dayanaksız boş sözlerle oyalanıyordu?

Artık göçük altından tek bir canlı çıkmazdı, çıkamazdı. Yerkazarlar devreye girip de umutlar çöp dağlarına karışınca bu halk ne yapacak, nasıl dayanacaktı?

Kayıp insanların hesabını kim verecekti?”

  Bu soruları yanıtlayacak olan üzgün devletti. Ama her şeyi devlet mi yapacak canım, hep nerde devlet diye bağıracak mıyız, diye bakarsak, elbette yanıtımız var. O sırada ölü sayısı artarsa bölgede sıkıyönetim ilan edilmesi gerektiğini söyleyen vardı; içerden dışardan yağmur gibi yağan yardımların başka yerlerde kullanıldığını söyleyen vardı. Birtakım büyükbaşların enkaz toplanmadan ihale tezgâhı kurduğunu söyleyen vardı. Sağlık bakanlığı, sırf hekim örgütleri söylüyor diye, yapılması zorunlu pek çok işi savsaklıyor diye yakınanlar vardı. Enkaz altında kalan ölüler yerkazarlarla toplanırken halka ne yanıt verilecek diye soranlar yabancılardı. Ne hesap sorulabildi, ne soruların yanıtı alınabildi.

 

 

“Sorumluluk, Zümrüdüanka gibiydi bu coğrafyada. Yüzü öte dünyaya dönük eğitim sistemiyle, bilime, hukuka küskünlüğüyle, asla caydırıcı olmaya cezalarıyla, adamsendeciliğiyle; rüşvet, görevi kötüye kullanma, köşeyi dönme hırsını körükleyen avurdu yelli politikacılarıyla, hırsızı ödüllendiren suskunluğuyla, doğru söyleyeni dokuz köyden kovan kof mantığıyla koskoca bir sistem nakavt olmuş bir boksör gibi sırtüstü devrilmişti.”(S.135)

“Sarsıntının birinci yılında gözyaşları sel gibi akıyordu hâlâ Canlar yitmiş gitmişti, mallar kimsenin umurunda değildi.

(...)

Bitmemişti korkular, uykusuzluklar, umarsızlıklar, haksızlık hukuksuzluklar... Belli ki sarsıntı sürüyordu hâlâ; uzun yıllar da sürecek gibiydi. Bitmemişti...”  (S. 214)

Deprem sonrası yaşananları yakından izlediniz. O günlerden bugüne ne değişti? Yukarıda yazdıklarınız hâlâ geçerli mi?

 

Yüreğim diyor ki, belki bir şeyler değişmiştir de sizler atlamışsınızdır… Dilerim böyle olsun, dilerim biz atlamış olalım. Bizim atlamış olmamız önemli değil, devletinki önemli. Yedi yıldır deprem nedeniyle açılan davaların büyük bir kısmı sürüyor; bir arkadaşım var canından bezdi. Dostlarımın kimisinin sakinleştirici almadan uyuyamadıklarını biliyorum, binlerce insanın 7 yıldır bir düzen tutturamadıklarını, kendilerine verilen sözlerin buhar olduğunu ben değil, herkes biliyor. Şimdi büyük bir deprem bekleniyor. Her gece TV’lerde bilimciler konuşuyor, bence değişen şu: 7 yıl önce bilimciler depremden sonra konuşmuştu ya da depremden sonra konuşturulmuştu; şimdi bilimciler susmuyor. Değişmeyense siyasilerin ve halkın büyük çoğunluğunun uykuda oluşu…

 

 

Sevgi Özel, Yıldızlar mı Suçluydu?, Çınar Yayınları, Ekim 2006.

 

*Aralık 2006’da Evrensel Kitap ekinde yayımlandı.

'Ben yazdıklarımı çok severim'

2006-12-01 · Kategori: Soylesi

'Ben yazdıklarımı çok severim'

'Ben yazdıklarımı çok severim'
'Oradan da Geçti Kara Leylekler'de köyden kente gelen kadının durumunu anlatan Nezihe Meriç, göç meselesi ve bu meselenin uygulanışını hain bir darbe olarak değerlendiriyor

01/12/2006 (7 defa okundu)

ASLI TOHUMCU (E-mektup | Arşivi)

Kirlerimiz içinde, herhalde bir tek evimizin kirini gönül rahatlığıyla başkalarına temizletiyoruz. Kentli, orta sınıf, çalışan kadının, hizmetinden faydalanmakta sakınca görmediği 'ücretli ev emekçi'lerine karşı tavrı hep bir merak ve ilgi konusu olagelmiştir benim için. Bir kere öncelikle, bizi bin dert ve işten kurtaran bu gündelikçiler, ısrarla isimlerinden soyutlanıp kendilerine 'kadın' denilerek kişiliksizleştirilir. Yeri geldiğinde şikâyet ettiğimiz iktidar ilişkileri en çok bu kadınlarla kurulur. Bu kadınlardaki yoksulluk, eğitimsizlik, zamanın dışında kalmışlık sorgulanmaz da, bizimkiden farklı görgüsü, aslında onun da bizim gibi bir 'kadın' olduğu fikri ya da bazen gerçekten de bizim gibi olması durumu rahatsız eder. Çünkü kirimizi o temizler ve güzel insanlar pis işler yapmazlar! Pek acayip ve zorlu bir konu bu. (Konuyla ilgili derin bir araştırmayı Gül Özyeğin zamanında yapmış ve Başkalarının Kiri/Kapıcılar, Gündelikçiler ve Kadınlık Halleri adlı kitabında toplamıştı.)

Nezihe Meriç'in Oradan da Geçti Kara Leylekler adlı anlatısı, çocuk yaşta köyden kapıcı dairesine göç eden İsmidal ve kocası Hüseyin ile kapıcılık yaptıkları apartmanda yaşayanların hikâyesini anlatırken işte bu zorlu konuya eğiliyor. Nezihe Meriç'in, bundan yirmi yıl önce Başar Sabuncu'nun kendisinden bir senaryo yazmasını istemesi üzerine kaleme aldığı anlatı, aradan geçen zamanda bazı şeylerin değişmediğini hatırlatırken, usta yazardan yeni bir öykü okuma özlemini çekenleri de sevindiriyor. Kollarındaki sepetler dışında değişmeyen kocalarla, temizliğe, yardıma gittikleri evlerde yaşadıklarıyla adı bile farklılaşan kadınlar ve bu duruma tanıklık eden kentlileri anlatan Oradan da Geçti Kara Leylekler üzerine Nezihe Meriç'le konuştuk...
Oradan da Geçti Kara Leylekler'in edebiyatınızdaki yerinden bahsederek başlayabilir miyiz...
Başlayamayız. Çünkü, bu metin, önsözünde de açık yürekle açıklandığı gibi, yazarın, yazdığı metnin film olma olasılığı karşısında ki heyecanlanması sonucu, (eskilerin dediği gibi) kaleme alınmış. Yani önceden, yazılmak isteyen bir birikimin, enine boyuna düşünülüp, sözü, kurgusu, anlamlanması düzenlenerek, bir biçime dökülmüşü değil. Söz konusu sinema, film falan olunca, işler çok yönlü oluyor. Yazarı, senaristi, çekimcisi, rejisi giriyor işin içine. Sonra filmin çekildiği zamanın (toplumsal, siyasal) durumu var. Söyleyeceğin sözü tartıp da söylemek gibi, sinema dünyasının o günlerdeki havasını göz önüne almak gibi, işbirliği yaptığın ortamın kurallarına önceden uymak vb. gibi. Onun için bu metnin, edebiyattaki yeri eleştirmene kalsın.
Neyin anlatısı peki bu kitap, ondan bahseder misiniz?
Ben size, 'okudunuz mu?' diye sormuştum önceden. Okuduğunuzu söylemiştiniz. Neyi anlattığı açık seçik anlaşılmıyor mu? Bizim toplumsal yaşamımızda bir köyden kente göç olgusu var biliyorsunuz. Bu olay pek çok yönden bakılarak irdelendi yıllardır. Burada bu göç öyküsü, köyden çıkıp kente gelen iki genç çocuğun, elen belen olan duygularının içinde, kör topal değişmeleri ele alınmış. Bunun bir film çerçevesi içinde, çok çeşitli etkenler göz önünde tutularak yapılandırılmaya çalışıldığı hiç unutulmamalı.
Evlerimize temizliğe gelen kadınlara neden isimleriyle hitap ederek onları kişileştirmek yerine, 'kadın' diyerek cisimleştiriyoruz sizce?
İnsanı tanımak, insanı sevmek, insanı düşünmek (her açıdan, her bakımdan) insana değer vermek konularında iyi eğitilmiş, görgülü, duyarlı olmadığımız için. (genelde)

Köyden kente gelen kadının, iş için girdiği evlerde, iletişim kurduğu insanlar sayesinde değişmesi, eviyle gittiği evler arasında sıkışıp kalmasından bahsediyor Oradan da Geçti Kara Leylekler. Aradan geçen yirmi yılda bu durumda bir değişiklik oldu mu sizce?
Çok büyük bir değişiklik olduğunu sanmıyorum. Büyük bozuluşun içinde iyiye doğru bir değişim düşünmek biraz saftoronluk olur. Ama genç bir arkadaşınız, demişti ki, "Biz, çocuklar falan, kapıcımızın karısıyla hep beraber denize gidiyoruz." Bu bir istisna mı, yoksa genç kuşak benim gözlemlemediğim bir değişim içinde mi bilmiyorum. Bu metin yirmi-yirmi beş yıl öncenin metni.
Kitapta öykü ve dolayısıyla bahsi geçen kişilerin hayatları bir yere bağlanmıyor. Bu durum, yazar Nezihe Meriç'in tercihi mi, aydın Nezihe Meriç'in saptaması mı? Yoksa ikisi arasından bir fark yok mu?
'Bir yer dediğiniz' ne? Zaman mı, yöre mi. Toplumsal, siyasal bir açı mı? Bunun nedenlerini daha başlangıçta, açıkladım sanıyorum. Film hikâyesi yazmak, sözünü, öykü, roman, oyun içinde dile getirişten çok ayrı.
Bu insanların, kadınların hayatında 'hiçbir şey yok' duygusundan başka bir şey yok mu sahiden?
Olmaz olur mu? Yeni, değişik bir yaşam biçimine uygulanmaya çalışmak, arzular biriktirmek, ağız tadından, televizyonla tanışmaya, sokaktaki adamı anlamaya (şaşkınlığı yaşayarak) çalışmak gibi bir düşünceye dek çok çeşitli duygular, bunların getirdiği yaşama biçimleri var. Bir çeşit yaşam serüvenleri var. Ama, İsmidal'dan Gül'e geçmiş bir düşünen kafanın, sezgisel de olsa, 'hiçbir şey yok'u anlaması, düşünmesi, irdelemesi roman yazdırır. Ben bunları çok güzel yazdım, metnin içinde hepsi var sanıyorum. Yoksa yok mu?
Köyden kente göçün yarattığı sorunları Türkiye'nin sorunları listesinden kaçıncı sıraya koyarsınız?
Sıralamayı boş verin de, işimiz yaşamak ve ölmek üzerine kurulmuşsa, bu göç meselesi, bu meselenin uygulanışı, insan varlığına indirilmiş, sevgisiz, izansız, düşüncesiz, akılsız, kaba, hain bir darbedir ki, neresinden bakarsanız bakın bir tek insani davranış bulamazsınız.

Anlatı kahramanlarından Ayça, Seyfi'nin yazacağı senaryo üzerinden oynayacağı role dair "Ben onu, yani yazarı, yani başka birini, bir insanın yazdıklarını anlamaya, anlatmaya çalışırken, içinde yaşadığım toplumu, kendimi de gözden geçirmiş olacağım" diyor. Nezihe Meriç okuyucusu bunu başarabilen bir okuyucu mu? Şöyle mi sormalıydım soruyu; böyle bir okuyucu var mı Türkiye'de?
Şöyle usturuplu bir yanıt vereyim dedim ama, düşündüm kaldım. Ben öyle okuyucusu tarafından durmadan aranan, posta kutusu, e-postası dolup taşan bir yazar değilim. Başka yazarlarla yapılan konuşmaları okurken, şaşıp kalıyorum. Onların durumu öyleymiş. Ben sevildiğimi biliyorum da, okuyucumu çok iyi bildiğimi söyleyemem doğrusu. Bu elli beş yılın içinde, olmaz olur mu canım, benim de epeyce okuyucum vardır herhalde. Bazılarını biliyorum elbette de, bir de siz varsınız. Bu soruları soran, üzerinde düşünmüş olan genç kuşaktan biri. Bu açıdan bakarsak, vardır var.
Kente göçen kadın çeşitli nedenlerle değişiyor, tamam. Ama onun adını değiştirmek (anlatıda İsmidal'ın adı, eşi Hüseyin'le kapıcı olarak yerleştikleri apartmanda, apartman sakinleri tarafından değiştiriliyor)... Bu hakça mı? Bu, o kadını kabullenmemenin bir göstergesi değil mi?
Bunun yanıtını yukarda verdim sanıyorum. Zaten sonradan kendileri de anlıyorlar. Durumlarını 'cahal' olarak tanımlıyorlar ya.
O 'kadın' bizi, evine temizliğe gittiği diğer, kentli kadını nasıl görüyor sizce?
Duygularıyla davranıyor. İyi abla, kötü kocakarı, tatlı nene, ay canım Sevil teyze vb. gibi sıfatlarla biçimlendirip seviyor, kızıyor ya da nefret ediyor. İçinin sesini dinleyerek, o yaşa dek edindiği bilgisi, görgüsü içinde değerlendirerek.
Kitapta, "bu toplumun başka bir aydına ihtiyaç duyduğu"nu belirtiyorsunuz. Kendini toplumdan, çevresinden soyutlamış, köşesinden ahkâm kesen bir aydın değil, eli yaşadığı toplumun yüreğinde olan bir aydın... Bugünün aydını hakkında neler düşünüyorsunuz? Aynı saptamanız hâlâ geçerli mi?
Saptama doğru olmasına doğru da, bu günün aydını hakkında neler düşündüğümü, burada iki satırla değil de, yayımlayacak bir uygun yer çıktığında, oturup, çalışıp, uzun uzun düşünüp, uzun uzun yazabilirim ancak diye düşünüyorum.

Yirmi yıl önce yazılmış bir metin bu. İnsan yirmi yıl önce yazdığı bir metne nasıl, hangi duyguyla yaklaşıyor? Neler değişmiş Nezihe Meriç'te yirmi yılda?
Ben bunu hep söylerim. Gene söyleyeyim. Ben yazdıklarımı çok severim. Hep severim. Nezihe Meriç'te yirmi yılda neler değişmiş? Ama ben bunu şimdi burada nasıl anlatayım. Kolay mı bu? Ya da şu daha uygun: Şimdi şurada, bunu bu konuşmaya sığdırmak kolay mı? Olacak iş mi?

  • ORADAN DA GEÇTİ KARA LEYLEKLER
    Nezihe Meriç, İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, 87 sayfa, 7 YTL.
  • 'Merdivenşiir'de Nâzım Hikmet

    2006-11-03 · Kategori: Soylesi

    19.10.2006
      1  - 2  - 3  - 4  - 5  - 6  - 7  - 8  - 9  - 10  - 11  - 12  - 13  - 14  - 15  - 16  - 17  - 18

    Mustafa Şerif ONARAN

    Değinmeler

    'Merdivenşiir'de Nâzım Hikmet

    Nâzım Hikmet'le ilgili önyargılı, saplantılı düşüncelerden ne zaman kurtulacağız?

    Yönetimi ele geçiren siyasetçiler yurt için çalışmanın ne demek olduğunu çabuk unuturlar. Kendilerini tutan dar bir çevreyi kalkındırmaya çalışırken, karşılarında olanları acımasızca ezmeyi, halkın mutluluğuna aldırmamayı alışkanlık haline getirirler.

    Çok partili yaşamaya geçtiğimizden bu yana, bu kısırdöngü, daha geniş boyutlar kazandı. Tek parti döneminde de, Cumhuriyet devrimlerinin, devletin korunması adına, nice haksızlıklar yapıldı.

    Yönetimi sürdürmenin ana koşulu kültüre egemen olmaktır. Kendi siyasetine destek olan kültür anlayışını beslemek değil; kişilik kazanan kültürün gelişmesine yardımcı olmak, kültürün siyaset üstü bir özelliği olduğunu anlamak gerekir.Oysa hiçbir yönetim bu gerçeği görmek istemez. Onlar kendi siyasetine destek olan kütürü korumaya çalışır. Böylece kişiliksiz, yapay bir kültürün palazlanmasına yardım etmiş olurlar.Gerçek edebiyatçı "muhalif tavır" içinde kişiliğini korurken yazdıklarını daha iyi geliştireceğine inanır. Yönetimin siyaset anlayışına kiralanmış bir kalem, yaratıcı olmak özelliğini yitirir.

    Memduh Şevket Esendal'ın uysal kişiliğini eleştirenler için Nurullah Ataç, "Devrimci bir yönetimle çalışmak uysal olmak anlamına gelmez" diye düşünüyordu.Ama Nâzım Hikmet böyle bir uyum içinde değildi."38 Olayları" öncesi Şevket Süreyya Aydemir, geçimini sağlayamayan Nâzım Hikmet'e iş bulmak, yaşamasını kolaylaştırmak amacıyla, kimi devlet adamlarıyla konuşturmak için Ankara'ya çağırır.

    Zamanın Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer'in, ona;"Sen Benerci gibi bir Hint devrimcisine destanlar düzüyor, bizim Milli Mücadele'mizi görmezden geliyorsun. Biz seni cumhuriyet devrimlerinin yanında görmek isteriz" anlamına gelen bir şeyler söylediği anlatılır.

    Nâzım Hikmet ne Mustafa Kemal'in karşısındadır, ne de devrimlerin. Ancak onun kafasındaki devrimde işçilerin de yönetimde yer alması vardır. Uzlaşma sağlanamaz. Nâzım Hikmet, Şevket Süreyya Aydemir'e de kırılır.

    "38 Olayları"nda Nâzım Hikmet'in Harp Okulu ile Donanma'yı "isyana teşvik" ettiği savları düzmece bir yargılamayla karara bağlanır. Yedek subay olarak savcı yardımcısı göreviyle Nâzım Hikmet'in dosyasını inceleyen Haluk Y. Şehsüvaroğlu savcıya sorar:"Hiçbir kanıt olmadığı halde Nâzım Hikmet'i nasıl yargılayacağız?"Savcının yanıtı düşündürücüdür:"Biz bu davada kanıt arayacak kadar saf değiliz."Düzmece bir yargılama sonunda yıllarca içerde tutulan Nâzım Hikmet, "kırk karanlığı" dediğimiz tek parti döneminin baskı zamanlarında da unutulmuşluğa bırakıldı. Şiirlerini okumak, adını anmak bile nice insanın başını yaktı.

    NÂZIM HİKMET'İN ÖNEMİ

    Ölümü üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçmesine karşın, saplantı içindeki dar kafalılar ona hâlâ kem gözle bakabilir. Ama sağ kanat dergileri bile çağdaş şiirimizin bu usta ozanını nesnel bir görüşle ele almak gereksinimi içindedir.MERDİVENŞİİR böyle bir çalışmaya girişen düzeyli dergilerimizden biri.Derginin daha önceki sayılarında da Ülkü Tamer, Metin Eloğlu gibi kişilikli ozanlarımızı nesnel ölçütler içinde değerlendiren dergi, çağdaş şiirimizin ustaları arasında Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Cenap Şehabettin gibi değerlerimizi anımsarken, Nâzım Hikmet'e de özel bir dosya açıyor (MERDİVENŞİİR, Modern Türk Şiirinin Ustaları II, Eylül-Ekim 2005).MERDİVENŞİİR "Sunuş" yazısında Mevlana'nın bir sözünü anımsatıyor:"Özgür olmayan hakikatı söyleyemez."

    Saplantılı kişilerin, baskı yasalarının kısıtlamasından başka, kafamızın bir yerine gizlenen yasaklamalar da özgürlüğümüzü kısıtlıyor. Kafasındaki yasaklamayı yenmesine karşın, özgürlüğü en çok özleyen ozanlardan biriydi Nâzım Hikmet.Gene de, Cahit Sıtkı Tarancı'nın;

    "En yavuz evladı bu memleketin Nâzım ağabey hapislerde çürür"

    demesine tepki gösterecek;

    "Hapis amma, zincirlerini kırmış yatar, en âlâ mertebeye ermiş yatar, yatar Bursa kalesinde"

    demesini bilecek kadar gözü pektir.Sağcı anlayışın dergisi MERDİVENŞİİR, ölümü üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçmesine karşın, çağdaş şiirimizin ustası saydığı Nâzım Hikmet'e sahip mi çıkıyor? Sağ anlayış ile sol anlayış şiir dilinin gücünde birleşiyor da; şiirin içine değil, o için nasıl işlendiğine önem veriyorsa, edebiyatın gelişmesi kolaylaşacak demektir. Yeter ki yönetim erkini elinde bulunduranlar sağ anlayışın edebiyatına destek oldukları kadar sol anlayışın edebiyatına da destek çıksınlar. Kazanacak olan edebiyattır. Dolaylı olarak yönetim erkinden sorumlu olanlar, edebiyattan da sorumlu olmanın gereğini yerine geticeklerdir.Siyaset anlayışına duydukları yakınlık nedeniyle niteliksiz bir edebiyatın desteklenmesi, giderek, edebiyatı yozlaştıracaktır. Bu yoz edebiyatın öne çıkması, edebiyatın gelişmesi anlamına gelmez. O zaman kimi önemli ozanların sağ kesim anlayışıyla değerlendirilmesi, kendilerini kanıtlamak çabası diye de yorumlanabilir.

    MERDİVENŞİİR'DEKİ DOSYA

    MERDİVENŞİİR'deki dosyada Afşar Timuçin, yaşaması söylencelere karışan, sevi ilişkilerinde gönül yorgunluğuna düşen Nâzım Hikmet'i değil; yaşama güçlükleri içinde çok yönlü bir şiiri geliştiren Nâzım Hikmet'i anlamak gerektiğini belirtmektedir (MERDİVENŞİİR, Nâzım Hikmet'in Dünyası, Eylül-Ekim 2006).Afşar Timuçin, Nâzım Hikmet şiiri üzerine derinleşmesini bilen bir ozan, bir felsefe insanıdır. Yaşama serüveniyle şiirinin örtüşen özelliklerini anımsatırken, kendine yaraşan ölümü gösteriyor:

    "Yaşadığını yazan ve yazdığını yaşayan çok az şair vardır. Nazım Hikmet gelişmeyi ve dolayısıyla acı çekmeyi göze almış bir dünya dünya insanı olarak siyasal öngörüleri çerçevesinde bildiği gibi yaşadı ve kendine yaraşır bir ölümle öldü."Şiirinin değişik evrelerinde Nâzım Hikmet'in toplumcu öğretiyi savsözle anlatması yadırgandı. Şiiri savsözde arayanlar için onlar bayrak gibi kullanılması gereken şiirlerdi.Ama halk şiiri ile divan şiiri geleneğini çağdaş şiir anlayışına dönüştürürken toplumcu duyarlığı dolaylı anlatımla şiire yansıtması, daha etkili olmasını sağladı.Afşar Timurçin onu söylence insanı olarak görmekten yana değildir:"Doğru yaşamlar güç yaşamlardır, güç yaşam dediğimiz şey bir inat konusu değilse bir adanma konusudur. Nazım Hikmet bir efsane olmaktan çok bir gerçekliktir, özellikle düşüncenin ve sanatın ne olduğunu bilenler için böyledir bu!"

    Onun adanmışlığından gelen savaşımcılığı ayrı bir konu. Önemli olan şiirinin değişik evrelerdeki özgün dokusunu, şiir dilini nasıl geliştirdiğini, günümüze doğru çağdaş şiirimizi nasıl etkilediğini ortaya koymaktır.Afşar Timuçin'in yorumuna göre:"İyi bakarlarsa, bakmayı da biliyorlarsa onda bütün insanlığın dramını ve gelişim serüvenini bulacaklar."

    NESNEL BİR DEĞERLENDİRME

    Fırat Uğurlu, Nâzım Hikmet'in şiirini nesnel bir değerlendirme içinde incelerken; Mehmet Kaplan'ın önyargılı tutumunu eleştirmekte, siyaset anlayışını değil, şiirin dokusuna gerçekliği nasıl işlediğini düşünmektedir:"Açıkça görülür ki Mehmet Kaplan'ın eleştirisi Nazım Hikmet'in genel şiir anlayışını yansıtmakta yoksun kalmış, bilinçli olarak içerdiği politik söyleme ve düşünceye yönelmiştir."Fırat Uğurlu, insanlığa seslenen bir bilgi-ozan olarak görür Nâzım Hikmet'i:"Nazım'ın birçok şiirinde mesaj sosyalist ideolojik bir kaygının ötesine geçmiş ve toplumsallaşmıştır. Toplumculuk temelinde yazılmış bu şiirler evrensel bir duyarlığa ulaşır. Verilmek istenen mesaj tüm insanlığadır."Fırat Uğurlu'nun dürüst tutumunu belirtmek için, dipnota aldığı, "Nâzım Hikmet'in Türk vatandaşlığına alınması olayı"nı anımsatmak uygun olur. Siyasetçilerin "gerekiyorsa" sözündeki kaypaklığı yorumlamamız koşuluyla:

    "Geçenlerde Meclis Başkanı Bülent Arınç Moskova'da, Nazım Hikmet'in mezarı önünde "Gerekiyorsa tekrar Türk vatandraşlığına alınmalıdır" diye beyanat vermiş. Her fırsatta Nazım'ın vatandaşlık hakkını savunan AKP'liler, çok değil bundan birkaç ay önce Türk Vatandaşlığı Kanun Tasarısı görüşmeleri sırasında Nazım Hikmet'i vatandaşlıktan çıkaran Bakanlar Kurulu kararının iptal edilmesi önerisine destek vermemişlerdi. Nazım Hikmet'in tekrar Türk vatandaşlığına alınması, mezarının Türkiye'ye getirilip şiirinde vasiyet ettiği gibi Anadolu'da bir çınar altına gömülmesi için 'sözde' girişimler dönem dönem tekrarlansa da her zaman sözde kalmıştır. Partiler arasında gerçekleşen 'Nazım'ı biz getireceğiz' adlı sözlü yarışta milletvekilleri tarafından öne sürülen nedenler de ilginçtir. Dirisi işimize yaramadı, ölüsü mü yarayacak; Atatürk affetmemiş biz mi affedelim; uğraşacak başka iş mi yok... Bu gibi sözlerden sıkça tekrarlanan, artık bir milletvekili klasiği olmuş 'edebi yönüne bir diyeceğimiz yok ama...' ile başlayan cümle ise Türkiye'nin bazı şeyleri hâlâ aşamadığının göstergesi değil midir?"Nâzım Hikmet'le ilgili önyargılı, saplantılı düşüncelerden ne zaman kurtulacağız? n

    YAZIM NOTU

    Alıntılardaki yazımı değiştirmediğim için "Nâzım" adı karışıklığa yol açabilir. Yazımı aynı olan "nazım" sözcüklerinden 'düzenleyen' ya da 'manzume yazan' anlamına gelende 'a'nın üzerine düzeltme imi konarak "Nâzım" diye yazılır. Yazım kılavuzlarında böyle gösterilmeseydi bile, özel ad olarak, Nâzım Hikmet'in adında düzeltme imi bulunduğuna göre "Nazım" diye yazmak doğru değildir. MERDİVENŞİİR'in bu yazım yanlışını düzeltmesi gerekir.

    Cumhuriyet Kitap, 19 Ekim 2006

    Murat Tuncel'le 'İnanna' üzerine

    2006-11-03 · Kategori: Soylesi

    Murat Tuncel'le 'İnanna' üzerine

    'Kapalı kutu olan tarihimizin kilidi artık açılmalı'

    Murat Tuncel 1952 Kars-Hanak doğumlu. Artvin Öğretmen Okulu (1970) ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü (1979) bitirdi. İlk ve ortaokullarda öğretmenlik yaptı. 1984-1989 yılları arasında çeşitli gazetelerde redaktör olarak çalıştı. Halen, 1989'da Türkçe dersleri öğretmenliği yapmak için gittiği Hollanda'da yaşıyor. 1970'li yılların ortalarından itibaren Anadolu'daki çeşitli gazete ve dergilerde, 1980'li yılların başından itibaren de Varlık, Edebiyat Gündemi, Damar, Yaşasın Edebiyat, Karşı, Dönemeç, Türk Dili Dergisi, Güzel Yazılar, Evrensel Kültür gibi edebiyat dergilerinde öyküleri ve yazıları yayımlanan Tuncel'in ilk yapıtı 1981'de yayımlanan bir öykü kitabıydı: Dargın Değilim Yaşama. Tuncel'in bu ilk kitabından sonra , Mengelez, Güneşsiz Dünya, Beyoğlu Çığlıkları, Gölge Kız adlı öykü kitapları; Maviydi Adalet Sarayı, Üçüncü Ölüm adlı romanları; Tipi, Buluta Binen Uçak, Tullu Kurbağa adlı çocuk kitapları; Yarımağız Anılar adlı anı kitabı çeşitli yayınevlerince yayımlandı. "Çerçi" adlı öyküsüyle 1979 Kültür Bakanlığı Gençlik Öykü Ödülü'nü; "Cennet de Bitti" öyküsüyle 1997 Hollanda NPS Radyo Öykü Ödülü'nü; Maviydi Adalet Sarayı romanıyla 1994 Şükrü Gümüş Roman Ödülü'nü, Üçüncü Ölüm romanıyla 1997 Halkevleri Kültür Sanat Yarışması Roman Ödülü'nü, Gölge Kız adlı öyküleriyle 2000 Orhan Kemal Öykü Ödülü'nü alan Murat Tuncel, umutlu, inançlı ve inatçı bir edebiyatçı olmayı sürdürüyor. Varlık Yayınları'nca yayımlanan yeni romanı İnanna'yı (437 sayfa) okuyunca, insanı ve edebiyatı seven, küreselleşmenin olanca saldırısına karşın değerlerini yitirmeyen ve aydın sorumluluğu ile edebiyatçı aşkını bütünleyen yazar dostum Murat Tuncel'in, bu başarılı romanıyla ilgili bir değerlendirme yazısı yazacaktım, ama onun roman hakkındaki düşüncelerinin daha doğru olacağını düşündüm. Ayrıca "Bütün tarihler, aşkın gizli tohumunu bu coğrafyada sakladılar." girişiyle okuru romanın içine çeken yazarın düşüncelerini de merak ettim. Çünkü böyle zengin içerikli bir romanı yazmaya girişmek büyük bir cesaret gerektiriyordu. Tarihle coğrafyanın, insanlığın ve edebiyatın en temel olaylarından aşkla ve toplumsal mücadeleyle bütünleştirilmesi zor bir görev ve sorumluluk yüklerdi yazara. Aynı zamanda derin ve ayrıntılı araştırmalar gerektiren böyle bir yönelime karar vermek çok zor olmalıydı. İnadına insandan uzaklaştırılmaya çalışıldığı ve böylesi edebiyatın egemen kılınması için tüm olanakların seferber edildiği koşullarda Murat Tuncel zor bir işe soyunmuştu. Bu koşullarda, böyle zor bir işi başaran Murat Tuncel'le üstesinden geldiği bu iş üzerine söyleşmek en iyisiydi. Ben de öyle yaptım ve İnanna ile ilgili sorularımı Tuncel'e yönelttim.

    Öner YAĞCI

    -İlk yapıtınız Dargın Değilim Yaşama adlı öykü kitabınızdan sonra 1980'lerde yayımladığınız Beyoğlu Çığlıkları, Mengelez, Güneşsiz Dünya ve 2002'de yayımladığınız Gölge Kız adlı öykü kitaplarınızda müthiş bir gözlemci olduğunuz hemen anlaşılıyordu. Ülkemizin çeşitli yörelerinden sunduğunuz insan manzaralarındaki ayrıntılarla insanı yürekten yakalayıp toplumdaki adaletsizliklere ve yanlışlıklara dikkat çekmeyi ustalıkla başardınız. Yirmi yıla yakındır Hollanda'da yaşıyorsunuz. Çeşitli uluslardan, kimliklerden, kültürlerden insanlarla bir aradasınız. Bu büyük olanağın yazarlığınıza nasıl ufuklar açtığını söyler misiniz? - Böylesi bir durum, edebiyata ve insana bakış açımın yönlerini çoğalttı. Değişik kültürlerden insanları tanıdıkça içimdeki "ben" benlere, "kendim" kendimize dönüştü. Coğrafi anlamda da, kültürel anlamda da yazın coğrafyam genişledi. Bir önceki günkü bakışımın, bir sonraki gün gözden geçirilmesinin gerekliliğini ve insana düz değil, doğru bakmanın en doğru olduğunu bana öğretti. Bütün bunlar kendimden başlayan yazın yolculuğumun yollarını modern düşünce yollarından geçirerek ait olduğum ulusal edebiyatın, dünya edebiyatı platformunda daha iyi nasıl temsil edilebilirliği sorumluluğumu çoğalttı. Bu sayede yazdıklarıma betimleme, yer, karakter, içerik zenginliği de eklendi elbette.

    EĞİTİMCİLİK VE YAZARLIK

    - Tipi, Buluta Binen Uçak, Tullu Kurbağa adlı çocuk kitaplarınızda eğitimciliğinizin ve çocuklara sevgiyle yaklaşımınızın izleri görülüyor. Eğitiminizi ülkemizin gerçekten öğretmen yetiştiren öğretmen okulu ve eğitim enstitüsü gibi kurumlarında aldınız. Sürdürdüğünüz eğitimciliğinizin yazarlığınıza katkıları hakkında neler söyleyebilirsiniz?- Eğitimcilik başlı başına insanı tanıma sanatıdır. İnsana yakın olma ve onun davranışlarını çeşitli yönleriyle sentez etme işidir. Ona ulaşma ve onda olanı daha ilerilere taşıyabilme görevidir. Bütün bunları yapabilmek de yeteneğe bağlıdır. Eğer yetenekliyseniz, yukarıdaki öğeleri gerçekleştirmeyi başarabilirsiniz. Başarılı olmanızın bir temel koşulu da insanı sevmelisiniz. Yeteneğinizle sevginizi birleştirince gerçek bir eğitimci olabilirsiniz. İşte ben de böyle bir eğitimci olmaya çalıştım yıllarca. İnsanı tanımaya çalıştıkça daha çok şey öğrendim insana dair. O da beni hem çoğalttı, hem de yazdıklarımı zenginleştirdi. - 1996'da yayımladığınız Yarımağız Anılar'daki yazın ve basın dünyamızla ilgili anılarınız ise, "yaşadığımız her an'ın tarih olduğu" günümüz koşullarında genç bir yazarın ilginç ve ilginç olduğu kadar da cesur çıkışıydı. 1980'li yılların ikinci yarısında Türk basın ve yayın dünyasının odağında yaşadınız. Ülkemizle Hollanda'daki bu ortamı, alanda görev yapan insanların ekonomik, maddi, toplumsal, siyasal, entelektüel durumları açısından karşılaştırır mısınız?

    HEPİMİZİN EFENDİSİ

    - Yarımağız Anılar, sizinde dediğiniz gibi genç bir yazarın yazması nedeniye hem ilginçti, hem de cesaret işiydi. Ben de o anıları yazmadan önce kendimi epeyce zorladım, çünkü o güne kadar bizim okuyucumuz yaşlı yazarların anılarının olabileceğine iyice adapte olmuştu. Evet haklıydılar çünkü onlara göre yaşlı yazarların anısal birikimi daha fazlaydı ve onların yazma hakkı benden çoktu. Fakat, okuyucularımızın hesaba katmadığı bir şey vardı. O da, "zaman"ın hepimizin efendisi olması. Ben anılarımı yazmak için yaşlanmamı beklemedim, çünkü bazen yarınımızın olup olmayacağını bile bilmiyoruz. Yarımağız Anılar, biraz da "yaşlılar anılarını yazabilir." tabusunun yıkılması için yazıldı. Ayrıca o yapıtta içtenlikle yazar ve şairlerin de birer insan olduklarını, insani duygular taşıdıklarını, okuyucunun bu yönüyle de onları tanımasını istedim. Yazarlar, aydınlar açısından Türkiye ve Hollanda'daki durumu karşılaştırmak için, her iki ülkeyi kendi özelinde değerlendirmek gerek. Bir kez Hollanda'daki entelektüeller hemen hemen hiç politikayla uğraşmazlar, ama bizim entelektüelimizin baş görevidir politika yapmak. O nedenledir ki Avrupalılar kendilerinin Türkiye hakkında söylemek isteyip de söylemediklerini bizim aydınımıza kolayca söyletirler. Bir Hollandalı yazar veya şairi Hollanda edebiyatı hakkında bile konuşturamazsınız, ama bizim yazar ve şairlerimiz kendi alanlarında da, başkalarının alanlarında da rahatlıkla konuşabilme yetisine sahiptirler. Hollanda'da sanatçı kavramının toplumsal yaşamda yankısı da, anlamı da, yansıması da ayrıdır. Sanatçı denince yaratı gelir akla, ama bizde yaratıdan çok gösteridir sanat kavramının anlamı. Yani Hollanda'da manken sanatçı değildir; mankenin gösterime sunduğu giysiyi yaratandır sanatçı. Sanatçının toplumdaki yerini böyle belirlediğimiz zaman, maddi olarak sanatçının desteklendiğini de kolayca kavrayabiliriz. Yani Hollanda'da yaratan ve yarattığını çeşitli ürünlerle kanıtlayan sanatçı maddi olarak da devlet ya da çeşitli kurumlarca desteklenir. Bu destekle de ikinci bir uğraş edinmesine gerek kalmaz. Ama burada da yabancı bir sanatçı, Hollandalı bir sanatçı gibi bu olanaklardan pek kolay yararlanamaz. Yani hiçbir şey dışarıdan ya da karşıdan göründüğü gibi değildir.- 20. yüzyılın önemli bir insan trajedisine yönelip ülkelerinden kopmak zorunda kalan ya da kopartılan insanların el kapılarında neleri, nasıl yaşadıklarını anlattığınız Maviydi Adalet Sarayı'nda (1994) (Hollandaca Valse Hoop/Sahte Umut adıyla-2003) gerçekçi saptamaların ışığında somutlaşan yaşamdaki insanlarla romandaki insanların iç içe olduğu yaşam kavgasını okumuştuk. 2000 yılında yayımlanan Üçüncü Ölüm adlı romanınızda ise, Macaristan'dan gelip Hollanda'ya yerleşen Galgoczy'nin 20. yüzyılı içeren insanlık trajedisi yaşamını aktardınız. Girişinde dediğiniz gibi bu roman da "Bir başka ülkede, bir başka ülke yazarının, bir başka ülke insanını yazdığı ilk yapıt"tı. İkisi de zor konu idi, ama ikisinin de üstesinden gelmiştiniz. Bu iki romanınızla ilgili bekledikleriniz ya da olduysa düş kırıklıklarınız nelerdi? Bu yapıtların size neler kattığını söyler misiniz?- Sorunuzda yapıtlarımın kısa bir özetini yapmışsınız. Bu yapıtlar yukarıda belirttiğim gibi benim genişleyen yazın coğrafyamın ürünleri. Her ikisi de hem zor, hem de günümüze kadar yazılmamış konulardan oluşuyor. Ama ilkokul yıllarımdan beri çok iyi tanıdığım bir konu bu. Yani göç konusu. Tanıdığım bu konuyu yazmak çok zor olmadı benim için, ama kaynaklara ulaşmak ve gözlem yapmak beni hayli zorladı.

    UNUTTURMA YÖNTEMLERİ

    Adlarını andığınız romanların ikisi de Türkiye'de ödül aldılar. Ama benim uzakta olmam, yazınımız içinde bir sorun olan "unutturma" yöntemleri romanların okuyucuya ulaşabilmesini epeyce etkiledi. Yaşadığım ülkede birisi değil roman, sadece bir öykü yayımlasa boy boy söyleşilerini ve yorumlarını görebilirsiniz sanat kültür sayfalarında. Ama bizde kitaplarımız hep kendi gücüyle okuyucuya ulaşıyor. Bu durum sizleri olduğu gibi beni de hem üzüyor, hem de yoruyor. Halbuki, bir ülke edebiyatı edebi eser veren tüm yazarlarıyla varlığını sürdürür. Bir ülke edebiyatı birkaç yazarla yaşasa, o yazarların ölümünden sonra o ülkenin edebiyatı da yok olur. O nedenle edebiyat tarihçileri ve yazın insanları, kültür sanat sayfası yöneticileri ve eleştirmenler daha dikkatli olmak zorundadırlar. Özellikle de eleştirmenler bu konuya dikkat ederek milli eğitimin "Yüz Temel Eser" dediği gibi, edebiyatımızın on temel eseri gibi ifadeleri kullanarak yapıtlar yayımlamamalıdırlar.- Daha önceki yapıtlarına ve düşüncelerine değindik; şimdi İnanna'ya gelelim. Çünkü bu yapıtta okuyucularını daha başka bir dünyaya götürüyorsun. Sizce nedir İnanna, ne anlatıyorsunuz bu romanınızda? - Bence İnanna beş altı yılda büyüttüğüm bir çocuktur. Ama herkese gülümseyen bir çocuk. Bir de zor büyüyen ama kolayca beni terk eden bir çocuk. Bu yapıtı yazarken ben de başka dünyalarda yaşadım ve okuyucularımın da benim yaşadıklarımı yaşamasını istedim. Çünkü bizler için bir kapalı kutu olan tarihimizin kilidi artık açılmalı. Çevremizdeki tüm ülkelerde tarihin dokunulmazlığı kaldırılmıştır, ama bizde hâlâ tarihin dokunulmazlığı var. Bu durum pozitif bir roman örgüsünde nasıl verilirse, İnanna'da bunu yapmaya çalıştım.

    KARMAŞIK KURGU

    - İnanna'da tarihe yönelmişsiniz ama insandan yola çıkarak insanın yarattığı aşkı, mitolojiyi, egemenlik ilişkilerini tarihsel coğrafyada irdeliyorsunuz. Bunu yaparken tarihe tuttuğunuz ışıldakta iki ayrı öyküyü iç içe anlatıyorsunuz. Üstelik öyküler farklı coğrafyalarda geçiyor. Böylesine karmaşık bir kurgu yormadı mı sizi?- Bundan önceki iki romanım, hatta çocuklar için yazdığım romanımın kurgusu da İnanna'nın kurgusuna çok benzer. O romanlarımdaki karakterler de birden fazladır, ama onları birleştiren bir yönleri vardır. Sadece Üçüncü Ölüm'de tek bir baş karakter vardır, ama onun yaşamı da üç karaktere bölüştürülmüştür. İlk girişte ayrı ayrı durmalarına karşın, daha sonra yolları birleşir. İnanna'daki kahramanların da buna benzer yönleri vardır. Ayrı ayrı coğrafyada yaşarlar önceleri ama daha sonra aynı coğrafyayı paylaşırlar. Her ikisi de önce bırakıp giden ama sonra geri dönendir. Her ikisinin de uzun bir öğrenim dönemi vardır ve her ikisinin insan yanları da güzellikleri çabuk keşfeder... Onları birleştiren bu durumlar kurgudaki dengeyi sağlıyor. Yani kurgunun dengesi kurgunun içinde kurulmuştur, o nedenle ilk bakışta dengenin kendi içinde dengeli olduğu anlaşılmaz. Kendimin tercihi olan bu yöntemin beni yorduğunu söyleyemem. - Tarihin ve coğrafyanın keşfedilmemiş yönlerine gönderdiğiniz aydınlatıcı yaklaşımla aşkı anlatırken girişte söylediğiniz "Bütün tarihler, aşkın gizli tohumunu bu coğrafyada sakladılar" cümlesinin "berceste mısra" gibi okuyanı etkileyeceğini düşündünüz mü? Sizce de romanın özü bu cümlede mi saklı?- Bu cümlenin bir "berceste mısra" gibi okuyucuyu etkilemesini istemekten çok, okuyucunun bu cümleyi okuyarak heyecanla romanın kapısını açmasını istemiştim. Çünkü romanın kapısından girdiği andan itibaren okuyucu buna benzer çok "berceste mısra" ile şaşıracaktı. Romanın tadı bu cümleyle başlıyor, ama romanın özü 437 sayfanın tümünde saklı. Romanın özündeki tada varabilmek için de tüm sayfaların okunması gerekiyor.

    İNSANİ DUYGULAR

    - İnsandan aşka, mitolojiden polisiyeye, tarihten egemenliğe, coğrafyadan töreye feodal dönemin çeşitli kesitlerindeki insanlarına uzanan romanınızda kahramanlarınıza hep sevgiyle yaklaştığınız görülüyor. Sizce sevgisiz roman olur mu, İnanna'daki aşklarla günümüz aşklarını kısaca karşılaştırır mısınız?- Yazan insanın en önemli malzemesi insandır. Eğer bir yazarda insan sevgisi olmazsa yazması da olanaksızdır. İnsanı sevmeyen insani duyguları hissedemez. İnsanı duyguları hissedemeyenin de insanı yazmaya hakkı olamaz bence. Sevgisiz romanın olabileceğini de düşünmüyorum. İnanna'daki aşklar tarihin tüm dönemlerinde yaşamış aşklardır. Hem özelinde o karakterler arasında var olmuştur, hem de genelde her yerde var olabilecek aşklardır. Ama bu aşkların bir kutsallığı vardır. Bayağı ve maddi değiller. Ama günümüzdeki aşklar böyle değildir. Ne saflığı vardır ne de sevgisi. Günümüz aşklarının belirleyicisi maddedir. Onun için de günümüz aşkları epeyce bayağılaşmıştır. Aşkı bundan kurtarmak gerek... - Beylik düzenlerinden Yeniçeri örgütlenmesine, saray ve çevresi konaklarından hanlara, yerleşik düzenden vahşi doğaya uzanan İnanna'da yazdıklarınız geniş araştırmalar gerektiriyor. Bilgileri edinme ve yazma süreci uzun olmuştur sanıyorum. Kendi kendinize sorun: Değer mi, değdi mi?- Buna benzer sorularla birkaç kez karşılaştım. Gerçekten karar verebilmek de, incelemeleri sürdürmek de uzun bir zamanımı aldı. O kadar sabrı nasıl gösterdiğimi ben de bilemiyorum, ama çalışmalara başladıktan sonra her şey kolaylaştı. Kaynaktan kaynağa koştum. Çeviriler yaptırdım. Tarihçi dostlarımla fikir alışverişi yaptım. Savunması olmayan iddiaları bir başka kaynaktan araştırdım. Bütün tarihlerin aşkın gizli tohumunu sakladığı coğrafya diye adlandırdığım coğrafyayı birkaç kez ziyaret ettim. Günlerce söylencelerin peşinden koştum. Eskiyle yeniyi defalarca yan yana koyup karşısına geçtim. Çeşitli yönleriyle düşündüm. Kullandığım sözcüklerin başkalarınca başka yönlere çekilmemesi için düşüncelerimi zorladım. Kullandığım her sözcüğün hesabını vereceğime inandığım zaman da oturup yazdım. İnanna'da sosyolojik öğeleri felsefeye bulayıp tarihi olayların içine yerleştirerek bir coğrafyaya serpilmiş aşkın gizli tohumlarını topladım. Kararı vermem biraz zor oldu, araştırmalar zaman aldı ama zevk alarak çalıştığım bir roman oldu İnanna. O nedenle de bütün cefalara değdi diyorum. Gelen e-maillerden okuyucularımın da mutlu olduğu duyumlarını almak ayrıca büyük bir keyif veriyor bana..- Ekleyecekleriniz var mı?- Son olarak bir konuyu belirtmek istiyorum. Jacklin Çelik, İnanna'yı değerlendiren yazısında, "Tarihimize içten bakmak, biz cumhuriyet dönemi yetişenleri için çok zor olsa gerek" diye bir ifadeye yer vermişti. Düşüncesine içtenlikle katılıyorum. Gerçekten okullarda öğrendiklerimizden yola çıkarak tarihi olaylara objektif bakmamızın olanağı yok. Bize verilenlerle, doğrular arasında dağlar kadar fark var. Bir savaş anlatılırken güçlerin sayıları veriliyor, sonra nasıl saldırıldığı ve sonuç. Ama savaş bu kadar kolay mı? Elbette değil. Onun nasıl bir vahşet olduğu anlatılsa belki yeryüzündeki savaşlar olmaz. Elbette bu durum sadece bizde böyle değil. Hemen hemen her ülkede okul kitapları yazanlar yüzünü kendi ulusuna dönüyor. O nedenle de genç kuşaklar tarihi en doğrusundan öğrenemiyorlar. Bunu başarmak için tarihimize içerden bakabilme konusunda biz yazarların daha cesur olması gerek. İnanna'da ben bunu denedim o nedenle de İnanna tarihi genişleten bir roman oldu.İnanna/ Murat Tuncel/ Varlık Yayınları/ 438 s.

     

    Cumhuriyet Kitap, 2 Kasım 2006

    Prof. Dr. AYSIT TANSEL'LE... VEDAT YAZICI

    2006-10-25 · Kategori: Soylesi

    VEDAT YAZICI
    ______________________________________________

    -Oğuz Tansel'i ve 'Bektaşi Dedikleri'ni konuştuk-

    'Kitabın isim babası, Metin Eloğlu' ''Yaşamayı seven, dünyanın nimetlerinden yararlanmayı insan için kutsal bir hak bilen fıkraların Bektaşisi, dünyamızla ilgili her şeyi hakir sayanın 'mistik' düşünüşten çok, günümüz insanının gerçekçi ve insanın değerini yüceltme çabasında olan tutumuna yakındır.''

    Bektaşi Dedikleri kitabına ''Bektaşi ve Bektaşi Fıkraları Üzerine Birkaç Söz'' başlığı altında doyurucu bir inceleme, nefis bir önsöz yazan Pertev Naili Boratav, Bektaşi'nin insani özünü, günümüze taşıdığı bu tümcesiyle vurguluyor. Cumhuriyet'in köşeyazarı İlhan Selçuk ustamızın da günümüzün karmaşık olaylarını ayrıştırmada başvurduğu, olayların içine katarak yorumlamalarına sıklıkla konuk ettiği Bektaşi, Pertev Naili Boratav'ın altını çizdiği gibi: ''İğnesini karşısındakinin canını yakacak, onu çileden çıkaracak bir insafsızlıkla değil, sadece onu uyaracak ölçüde batırmaya dikkat eder.''Metin Eloğlu ve Oğuz Tansel'in şiirleştirdikleri ''Bektaşi Dedikleri''nin beşinci baskısı Pertev Naili Boratav'ın önsözü ve Abidin Dino'nun desenleriyle Mayıs 2004'te yayımlandı. Uyağın sağlayacağı tekdüze basitliğe düşülmeden arı bir Türkçeyle oluşturulan şiirlerde uygun ölçü, müzikal tartım sağlanmış; öze uygun düşen biçimsel doğallık okuru derin anlama yönlendirmiştir. Tarihsel altyapı, dönemin ekinsel tanımına uygun olarak döşenmiş; giyim-kuşam, uzam, zaman, pırıltılı betimlemelerle canlandırılmış; adeta Bektaşi fıkraları oyunlaştırılıp belleklerde yaşatılarak zenginleştirilmiştir.

    ***

    -Bu ortak çalışmayı ne zaman düşündüler? Sizin bildiğiniz, iki şairi, Metin Eloğlu ile Oğuz Tansel'i bir araya getiren ne oldu? Nasıl başladı ortak çalışma? Metin Eloğlu ile babanızın dostlukları çok önceden geliyor değil mi? Tabii kitaptan önce? Biraz onlardan konuşalım. Kitabın yazılış süreciyle ilgili sizde olan bilgiler, gözlemler... Şöyle ne varsa anlatmaya çalışalım.

    - O zaman Metin Eloğlu bizde kalıyordu; Konya'daki evimizi ve bahçeyi çok severdi. Babamla da çok iyi anlaşıyorlardı. Bizi ziyaret ederdi. Yılda bir defa gelirdi. 1963 yılında Adana Kız Lisesi'nden mezun olup geldiğimde Konya'daydı. ODTÜ sınavlarına girecektim; birlikte Ankara'ya geldik; Konya'ya döndük. O yıl bizde üç buçuk ay kaldı. Bu sıralarda Konya'da, sipariş üzerine Öğretmenler Derneği'nin yeni binasına bir pano yaptı Metin Eloğlu. Panoyla uğraşıyordu.

    - Ressamlığı var tabii...

    - Evet ressamlığı var. O önemli bir resimdi. Resmi bitirdi. Temmuzun sonuydu. Artık İstanbul'a dönecek; akşama trene binecek. Biraz canı sıkılıyor; gideceği için üzülüyor. Babam içerde oturuyor. Annemle öğle yemeği hazırlıyoruz. Metin Amca da salonda arkası dönük kütüphanedeki kitapları inceliyor. Ben de salona hazırlık için girip çıkıyorum. Bir tane kitap çıkardı: Ahmet Halit Yaşaroğlu'nun ''Bektaşi Fıkraları'' kitabıydı. Benimle de konuşuyor bir taraftan. O sırada babam geldi. Şöyle bir kitabı aldı, baktı: ''Bu kitabı şiirleştirelim; var mısın? Ne dersin Reis?'' dedi. Birbirlerine ara sıra reis, diye seslenirlerdi. Böylece fıkraların şiirleştirilmesine karar verilmiş oldu. Ne yaptılar tam anımsamıyorum. Çünkü o sıralarda fotokopi yaygın değildi. Fotokopi yoktu bile 1963 yılında. Kitabı bölüştüler mi, ayırıp böldüler mi? Ne yaptılar bilmiyorum. Metin Amca İstanbul'a dönünce sahaflarda kitabı bulmuş da olabilir. Kitapta fıkralar numaralandırılmış. Şu şu numaraları sen yap, şu şu numaraları ben yapayım, diye bölüşmüşler. Üzerinde çalıştıkça birbirlerine yolluyorlar. Metin Amca'nın mektuplarına baktım. Hemen her mektupta: ''Bektaşiler üzerine uğraşıyorum, senin yolladığın şunu aldım.'' Ya da ''Bu ara elim Bektaşilere değmedi; halden anlarsın.'' diye hemen hemen her mektupta yazışıyorlar. Mesela 1964'ten mektuplar var. 14 Şubat 1964 tarihli mektubunda: ''Abi, Bektaşi Fıkraları'yla ilgili formülüm baştacı. Buradaki kitapçıları arşınlayıp güvenilir kaynakları araştırmaya çalışacağım. İstanbul'a vardığımda Arslan Kaynardağ istediğimizden âlâsını sağlar. Ötesini gönlünüzce yapın. Güze de yayımlarız. Kolay gele diyelim şimdilik.'' diyor. Burada özellikle söylemek istediğim, güze yayınlamayı planlıyorlar; 1964'te. Fakat kitap 1970'te çıkabildi ancak.

    - Çalışmalar bitmedi...

    - Devam etti. Ondan sonra, yayımlamakta biraz titiz davrandılar. Yayınevleri üzerinde anlaşamadılar. Bir süre de o şekilde oyalandılar. Ad olarak 15 Ocak 1965'te Metin Amcamız 'Bektaşi Dedikleri'ni öneriyor. Ad babası oluyor. Mektupta diyor ki: ''Ümit Yaşar dostumuz (Oğuzcan) bir dergi yayımlıyor; Yergi diye. Fıkralardan bir iki tane de ona yolladım.'' Yergi'de yayımlanmış olduğunu sanıyorum. Dost dergisinin arka sayfasında da bir ay babamın, bir ay Metin Amca'nın olmak üzere birkaç fıkra yayımlandı.

    - Salim Şengil ve Nezihe Şengil'in (Meriç) Ankara'da çıkardıkları Dost dergisi...

    - Evet. Bu arada babam, Pertev Naili Boratav ile sıkı ilişkiler içerisinde. Pertev Naili Paris'te yaşıyor. Abidin Dino Paris'te. Babamın ikisiyle de ilişkisi var. Boratav babamın Konya Lisesi'nden öğretmeni. Babam İstanbul Davutpaşa Ortaokulu mezunu. Sonra Pertevniyal Lisesi'ni bitirmiş. Bu arada bir yıl Konya Lisesi'nde okumuş. O yıl Pertev Naili Boratav babamın öğretmeni olmuş. Pertev Naili Boratav önce üniversitedeymiş. Daha sonra üniversitedeki görevinden alınıyor; Konya'ya veriliyor. Hatta oğlu Korkut Konya'da dünyaya geliyor. Eşi Fahrünisa Hanım'la Konya'da tanışıyor.

    FOLKLORA İLGİ...

    - Folklora ilgisi o zaman çekilmiş olabilir babanızın...

    - Evet, folklora ilgisi o zaman başlamış. Pertev Naili ile ilişkileri öylece sürüp gitmiş. Babam Pertev Naili Boratav'dan Bektaşi Dedikleri'ne önsöz yazmasını istemiş. Abidin Dino'dan da kitap için desen çizmesini istiyor. Pertev Naili önsözü yazmadan önce şiirleri görmek istiyor. Metin Amcamız da biraz yavaştan almış; şiirleri bir türlü bitiremiyor. Babam daha çabuk davranmış, daha sıkı çalışmış.

    - Üzerine düşeni yapmış.

    - Evet, yapıp bitirmiş. Pertev Amca'ya da 1965'in sonunda ulaştırabilmişler önsözün yazılması için. 3 Aralık 1966 ve 10 Nisan 1967 tarihli mektuplarında Metin Amcamız diyor ki: ''Bektaşileri gerçekten çözümlemek için yan yanalığımız gerekiyor. Eh bu durumda gidişatta o da ancak güze.'', ''Bektaşiler için dediklerinin tümüne pekâlâ ya; bu ara nasıl bitişip de bütünleşeceğiz?'' Hep bu mektuplarda bir araya gelip bütünlemek konuşuluyor.

    - Bir türlü bir araya gelemiyorlar..

    - Evet. Bir araya gelemiyorlar. Benim sandığıma göre de hiçbir zaman bir araya gelip şiirler üzerinde beraber çalışamadılar. Ayrı ayrı üzerlerine düşeni yaptılar. Harmanladılar, yayımladılar.

    - Hiç böyle bir hava yok şiirlerde. Bir kalemden çıkmış gibi... Nasıl bir iletişimse bu. Yazışmalarla başarılmış olmalı. Birbirlerine yazdıklarını göndermişler ama.. değil mi?

    - Gönderdiler.

    - İkisi de havayı almış.Ortaklık oradan geliyor.

    - Ablam, ağabeyim ve ben hangisinin babama, hangisinin Metin Amca'ya ait olduğunu anlayabiliyoruz. Halk deyimlerini daha çok kullanmış babam.

    - Kitabın yayımlanmasına geçelim isterseniz.

    - Yayımlanması başlı başına bir hikâye. Birçok yayınevi talip oluyor. 1965'te Ağaoğlu Yayınevi sahip çıktı. Ayrıca Hacıbektaş Cemiyeti'nin de yayımlama umudu beliriyor. 1970 Ekim'inde Ümit Yaşar Oğuzcan, İş Bankası Yayınları Şefi oluyor, 13 Ekim 1970 tarihli mektuptan anladığıma göre. O aracı oluyor yayımlanması için. Beş bin kitaplık bir baskı için beş bin Türk Lirası telif veriyorlar. Kitaba da yedi buçuk Türk Lirası fiyat koyuyorlar. Yalnız bu arada Ümit Yaşar Oğuzcan, Metin Amcamızla konuşuyor. Metin Amcamız da babama sürekli yazıyor. Mektupların birinde, ''Dört solcuyu birden sunmak sakıncasından ötürü banka, Pertev Bey'in önsözü bu baskıya konmasa olmaz mı?'' diye yazıyor. Tabii böyle bir şeye özellikle babam karşı çıkıyor; ''Olmaz!'' diyor. Bankadan tekrar öneri geliyor: Önsözü koyalım; ama Pertev Naili adını yazmayalım; sadece adının başharflerini yazalım. Böyle bir şey babama da çok aykırı geliyor. ''Kesinlikle böyle bir şeyi kabul etmeyiz!'' diyor.

    - Çok ilginç!

    - Sadece ''P.B.'' koyalım önerisi geliyor. Son anda bir çelmeleyen olmazsa Pertev Naili B. yazacağız diyorlar. Bütün bunlara babam ve Metin Amca ''Hayır!'' diyorlar. ''Ya bu şekilde yayımlanır ya da yayımlanmaz!'' diyorlar. Onun üzerine kabul ediliyor. Pertev Naili Boratav'ın önsözü, Abidin Dino'nun desenleri, Metin Eloğlu ve Oğuz Tansel'in dizinleştirmeleriyle ''Bektaşi Dedikleri'' yayımlanıyor.8 Aralık 1970 tarihli mektuptan anladığımıza göre yüz kitap sözü vermişler; fakat yirmisini Ümit Yaşar Oğuzcan kırpıyor dergi ve eleştirmenlere yollamak üzere. Kalan seksen kitaptan otuzunu Metin Amca kendisine ayırıyor; bunlardan onar tanesini Pertev Naili ile Abidin Dino'ya gönderecek; elli kitap da babama yolluyor.

    - Beş bin kitap basılıyor; buyurun bakalım!

    - Çok cimri davranıyorlar kitap vermede.

    - Burada Ümit Yaşar Oğuzcan mı hatalı? İstese daha çok kitap ayırabilirdi... Ancak o günkü koşulları da bilmiyoruz. Gerçekten kitabın ilginç bir basılış serüveni var. Mektuplarda mutlaka daha geniş, daha ayrıntılı...

    - Anlatılıyor. Özellikle babamın mektupları bulunabilseydi... Metin Amca'nın mektupları var...

    MEKTUPLAR...

    - Babanızın Metin Eloğlu'na mektupları ortada yok!

    - Metin Amcamızın babamıza yazdığı mektupların çoğunu bulduk. Bunları kitaplaştırdık. Yapı Kredi Yayınları 2006'nın başında yayımlayacak.

    - Ne güzel! Okuyabileceğiz.

    - Bektaşi Dedikleri 1970 Aralık'ında yayımlanıyor. 13 Mart 1971 tarihli mektubunda Metin Amcamız diyor ki: ''Dört bini elden çıkmış durumda.'' Üç dört ay içerisinde kitap tüketilmiş. ''Pazartesi günü banka yöneticileriyle görüşeceğiz; eğer ikinci baskıya yanaşmıyorlarsa Milliyet'e dosdoğru yollarız.'' Martta ikinci basımı düşünülüyor. Gerçi ikinci basımı 1977'ye kadar yapılamıyor. İkinci basım 1977'de Sander Yayınları'nca yapılıyor. Miyatro Yayınları'nda üçüncü basımı Müjdat Gezen yapıyor. Dördüncü basım Adam Yayınları 1995; elimizdeki beşinci son basım Evrensel Yayınları 2004.13 Mart 1971 tarihli mektupta ilginç bir başka önerisi var Metin Amcamızın: ''Bu arada usuma ilginç bir konu daha takıldı: Salt halktan üretilmiş fıkraları aynı yöntemle işlemek... Ne ki bu alanda güvenilir bir betik ya da derleme yok. Tahir Alangu kimi kaynaklar salık verdi ya, ben yine de öbür güvenilir dostların ilgilerine yaslanacağım. Var mıyız?'' diye soruyor babama. Babamın cevabı mutlaka ''Varım!'' olmalı; öyle sanıyorum. Fakat gerçekleşmedi. Olamadı; ikisinin de önemli sağlık sorunları vardı.

    - Metin Eloğlu'na yazılan mektuplar... Metin Eloğlu'nun yakınları vardır değil mi?

    - Evet; kızı var; oğlunu 2001'de yitirdik.

    - Araştırmışlardır mutlaka.

    - Araştırıyorlar. Bulunamadı. nerelere konulduğu belli değil. Çok önemliydi o mektuplar. Babam özenle yazardı. Onlar bulunsaydı çok önemli katkı olurdu edebiyata.

    - Birlikte yayımlanır; bir kitapta toplanırdı. Arşivciliğimiz yok ne yazık ki... Sahip çıkma durumu... Siz ilgiyle eğiliyorsunuz... Derleyip topluyorsunuz bir edebiyatçı babanın çocuğu olarak... Ne yazık ki ilgisiz kuşaklar gerliyor... Sanırım konuşacağımız başka bir şey kalmadı.

    - Ha, bir şeyden söz etmek istiyorum. Bektaşi Dedikleri şu anda İngilizceye çevriliyor. Joseph Jacobson adında bir Amerikalı; Utah eyaletinde yaşıyor. Çeviri üzerine uğraşıyor. Bize de ara sıra danışıyor. Çok güzel Türkçesi var. Daha önce Aziz Nesin'in öykülerini, Fakir Baykurt'u çevirdi; kitaplaştırdı. Kanada'da yaşayan öykücümüz İlyas Halil'i çevirdi. Bektaşi Dedikleri'ni de yapmak istedi. Onunla uğraşıyor şimdi; çeviriyor.

    - O mu buldu sizi? Kitabı görmüş, ilgisini çekmiş...

    - Evet. Daha önceden tanışıklığımız vardı. Yüz yüze tanışmadık da; çevirdiği kitaplardan bana yollamıştı. Ben de ona babamın kitaplarından yollamıştım. Bektaşi Dedikleri için Amerika'da bir potansiyel gördü. Çok ilgi çekeceğini düşünüyor. Bu yıl içerisinde yayımlanır sanırım.Bektaşi kimliği ilgi çekecektir farklı kültürel ortamlarda; insani ortaklıklar duyumsanarak, içselleştirmelere gidilerek... Tabii şairlerin çok büyük katkısı var şiirleştirerek yeniden yaratımda. Fıkralar canlandırılmış; dirim kazanmış; folklorik örgelerle, yer, zaman, uzam öğeleriyle beslenerek... Çeşitli yönleriyle incelenmeye değer. Zaman ayırdınız; söyleşi için çok teşekkür ederim.

    ____________________________________________________________________

    Bektaşi Dedikleri / Metin Eloğlu- Oğuz Tansel/Evrensel Basım Yayın/160 s.

    Cumhuriyet Kitap, 04.08.2005

    bektasi.jpg

    « Önceki ::