2008-02-23 · Kategori: Yorum
Laiklik kavramı üzerine
Irk, milliyet ve din gibi kavramlardan herhangi birini yetkince temsil ettiğini sanan kişiler, artık diğerlerinin yerine düşünmeye başlayacak giderek her türlü yetkeyi ele geçireceklerdir. Laiklik, ayrımcılıkları aşmanın ve temel kişi haklarını korumanın vazgeçilmez koşuludur
23/02/2008 (454 kişi okudu)
BETÜL ÇOTUKSÖKEN (E-mektup | Arşivi)
İnsanın; kavramların ve buna bağlı olarak bütünüyle anlamın yaratıcısı olmasının anlaşılması ve yine bununla ilintisi içinde hümanist bir metafiziğin benimsenmesi çok uzun bir süreci gerektirmiştir. Fakat ne olursa olsun, düşünen her tek insanın böyle bir sonuca vardığı da ileri sürülemez. Bununla birlikte insanın kendine yöneldiği anda, her türlü anlamın taşıyıcısı olduğunu da keşfetmeye başlamasının ilk adımı atılmıştır denebilir. İnsana örtük ya da açık bir biçimde öncelik tanıyan bakış açısının temel çıkış noktasının burada belirtildiği gibi olduğu, bunun mantıkça böyle olduğu ileri sürülebilir.
Öyleyse, insanı kavram/anlam yaratıcısı olarak gören biri için felsefenin temel disiplininin de insan felsefesi, insan varlığını öne çıkaran insani varlıkbilim/insani ontoloji ve buna bağlı alarak hümanist metafizik olacağı açıktır. Böyle bir ontoloji, insanı yapı ve işlev bakımından ele alacak (:felsefi antropoloji) ve diğer bütün varlıksal yapıları/işlevleri anlamlandırmayı da insana bağlayacaktır (:hümanist metafizik). Ayrıca felsefenin temel disiplini olan ontoloji de antropolojik nitelikli olacaktır (:antropolojik ontoloji).
Birey ve koşullar
Her türlü bireysel yapı gibi insanın da salt tekilliği, bireyliği içinde kalındıkça, tüketilmesi olanaksız yapıların, özelliklerin, oluşumların bir toplamı olduğu ileri sürülebilir. Fakat tekil bir var olan olarak her tek insanın diğer insanlarla paylaştığı birtakım özelliklerden de söz etmek olanaklıdır. İşte antropolojik ontoloji ve ona bağlı olarak hümanist metafizik bu ortak yönleri düşünsel/dilsel bağlamda ortaya koyar; insani bireyleri yaşama alanında/eylem alanında bir araya getirebilecek yönleri belirler. Bu belirleme çabasında da insanın düşünen, konuşan, değer üreten varlık oluşu önplana geçer. İnsanın özgül ayrımlarından her biri, bir yandan, bireyin 'kendisi' olmasını sağlar; öte yandan da bireyin, ancak başkalarıyla birlikte yine 'kendisi' olabileceğini gösterir. Çünkü kendi tekilliği içinde işlerlik kazanan düşünmenin aracı durumundaki kavramlar, tarihsellikleri dolayısıyla bir bakıma ortak çabanın ürünüdür. Tarihsel öznenin ürünü olan kavramları tek insan somut düşünme ediminde kullanır; düşünme edimini her tek insan somut olarak ve kendi tekilliği/bireyliği içinde kavramlar aracılığıyla gerçekleştirir; tek insanın ortak/toplumsal dili söz ya da söylem olarak tekilleştirmesi gibi.
İnsanların her birinin salt kendilerine özgü birtakım özellikleri, bir mantık terimiyle dile getirecek olursak, ilinekleri vardır. Bunların bir kısmı kendi seçimlerine, tercihlerine bağlı değildir. Örneğin yeryüzünün belli bir yerinde dünyaya gelmek, bireyin kendi seçimi değildir. Belli tarihsel, kültürel ortamlarda dünyaya gelmek için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Tarihsel, kültürel koşullarımızı başlangıçta birey olarak biz belirleyemeyiz; bir ölçüde bunu, bizi dünyaya getirenler belirleyebilirler; ama o kadar.
Bedensel niteliklerimiz, kültürel niteliklerimiz her ne kadar başlangıçta bizim seçimlerimize bağlı değilse de, etkin birer varlık olarak bunları şu ya da bu şekilde değiştirmek üzere, sonradan birtakım tutumlar geliştirebiliriz; kendimizi daha sonraki zaman parçalarında kendi seçimlerimizle, tercihlerimizle yeniden kurabiliriz. Olanaklar varlığı olduğumuza göre, özellikle eğitimle, kimi niteliklerimizi değiştirebiliriz. Varlıksal düzeyde somut/tekil olanı, düşünme ve giderek bilme ortamına taşıyarak, kimi ortaklıkları bilinçli olarak oluşturabiliriz. Sahip olduğumuz nitelikler, özellikler ne ölçüde tamdır, yetkindir; başka bir deyişle, biz onları ne ölçüde, nasıl gerçekleştirmekteyiz? Bu özellikler tam bir yetkinlik içinde var olabilirler mi? Daha açık bir deyişle kim neye, ne ölçüde sahip? Örneğin, biyolojik nitelikleri/özellikleri ya da kültürel nitelikleri, özellikleri ne ölçüde taşıyoruz? Bütün bunlara yetkince sahip olunduğunu ileri sürmenin ne denli zor olduğu apaçık ortada. Niteliklerden birine öncelik verdiğimiz takdirde, artık yarışa girmek kaçınılmaz; her taraftan sesler yükselecektir: "Şu şu nitelikler bakımından ben senden daha iyi konumdayım ya da biz sizden daha iyi durumdayız" denecektir.
Dört farklı örnek
Bu durumu sergileyecek birçok tekil örnek bulmak olanaklı; ancak burada dört farklı örnek verilecektir. Bu örneklerin ortak yanı nedir? Sahip olunan herhangi bir niteliğe üstünlük yüklenmesi, bu örneklerin ortak paydasını oluşturmaktadır. Kimi biyolojik ve kültürel niteliklere bir üstünlük yüklemenin sonucu olarak karşımıza cinsiyetçi, ırkçı, milliyetçi ve dinci tutumlar çıkmaktadır. Irkçı ve cinsiyetçi tutumlar, biyolojik olanla; dinci tutumlar kültürel olanla, şoven milliyetçi tutumlar hem biyolojik hem de kültürel olanla temellendirilmektedir. Bu tutumların ortak niteliği a y ı r ı m c ı olmalarıdır. Ayırımcılıklar ise temel kişi haklarının korunmasının önündeki en büyük engeldir. İşte bu bağlamda laiklik, ayırımcılıkları aşmanın ve temel kişi haklarını korumanın vazgeçilmez koşulu olarak ele alınacaktır.
Her türlü düşünsel ya da dilsel yapı, somutluğuna bireysel ortamda kavuşur; böyle bir temel belirleme daha baştan, nominalist bir ontolojiyi imliyor: sadece tekiller vardır; her türlü tümel, her türlü yetkinlik kavrayışı olsa olsa düşünsel ya da dilsel olarak var olabilir. Dolayısıyla, örneğin, cinsiyetler ancak düşünsel ve dilsel biçimleri içinde kavramsal ve adsal olarak yetkindir. Bireylerin hangi cinsi ne ölçüde, ne kadar taşıdığı hiçbir zaman yetkin bir biçimde saptanamaz ve bilinemez.
Irk kavramına gelince, insanların kimi biyolojik özellikler bakımından birbirlerine benzedikleri ileri sürülebilir; bu nedenle de insanlar, belirli yapıları bakımından sadece bilimsel tutum gereği ve sadece bilinmek üzere öbeklere ayrılabilirler; ancak her bir insanın ırksal olduğu ileri sürülen özellikleri ne ölçüde taşıdığı hiçbir zaman bilinemez, ölçülemez ve bir özellik bir başka özelliğe göre daha üstündür denemez. Örneğin, işte şu kişinin beyaz ırkı en iyi temsil ettiği ya da beyazların daha akıllı olduğu ileri sürülemez.
Siyasal, toplumsal pratiğin bir sonucu olarak ortaya çıkan milliyet kavramı için de benzer nitelemelerde bulunmak mümkündür. Bu kavramı, özellikle belli bir ırka ve sınırları tam anlamıyla belirlendiği ileri
sürülen "kültürel" oluşumlara dayalı olarak kurmanın ayırımcılığa yol açacağı açıktır.
'En iyi temsil'
Din konusuna gelince, bir dini kimin en iyi biçimde temsil ettiği nasıl ileri sürülebilir? Din adı verilen inanç dizgesini her tek insan, kendi düşünsel yetenekleri doğrultusunda içselleştirir; ancak, "kim bu dini en yetkin bir biçimde taşımaktadır; kim temsil etmektedir?" sorusu nasıl yanıtlanabilir? Bu ne demektir? Bunun bir ölçütünü bulmak olanaklı mıdır? Ölçüt arayışı söz konusu olduğunda çoğun, düşünsel ve içsel olanın eylem alanına dökülmesinin gereği üzerinde durulur. Örneğin, ibadet etme, simge kullanma v.b. ölçüt olarak alınır. Ama yine de sözel olana dayalı dinin hangi boyutta içselleştirildiğini, taşındığını, temsil edildiğini kesin olarak kimse bilemez. Öyleyse kimi niteliklerimize ya da tutumlarımıza üstünlük yüklemekten bizi kurtaracak olan nedir?
Her bir insanın kendi bireysel varlığına yabancılaştığı ortamda herkesi bir arada tutabilmenin koşulu olarak birtakım ölçütlerin geliştirilmesi gerekir. Burada laiklik neredeyse tek ölçüt gibi görünmektedir; çünkü laiklik ve laik tutum toplumsal yaşamda bireylerin karşılaşma anlarının toplamı olan yaşam kesiminde sahip olunan niteliklere üstünlük yükleme mitosunu güçsüzleştirecektir. Laiklik bu bağlamda, herhangi bir tekil özelliğe üstünlük yüklememe, bu özelliği baskı aracı yapmama konusundaki bilinçtir. Laiklik, aynı zamanda, belli bir çoğunluğun temsil ettiği kalıba girilmediği ya da o kalıptan olunmadığı takdirde, varlığını hâlâ sürdürebilir olmanın yeterli koşulu olarak görünmektedir. Özellikle dinci ve ırkçı ayırımcılığın gücül olarak bulunduğu ortamlarda, bu biçimde anlaşılan laikliğin bireyler açısından ne denli önemli
olduğunu kestirmek hiç de zor değildir.
Ezberin ötesi
Öyleyse, çoğun alışılagelmiş ve hatta ezbere olmanın ötesine geçmeyen bir laiklik kavrayışının dışına çıkmak gerekmektedir. Böyle bir tasarım ya da kavram olarak laiklik, insanlardan kendilerini ilkin birey, kişi ve ardından da yurttaş olarak algılamalarını istemektedir. Varoluş bakımından kuşkusuz birey oluş ön plandadır; ancak bireysel varolma, insan bağlamında etik olanla ve hukuksal olanla tamamlanır. Etik (kişi) ve hukuksal olan da (yurttaş) hümanist bir metafiziğin, antropolojik ontolojinin temel taşı olan laiklikle somutluk kazanabilir. İnsanın etik ve hukuksal bir varlık olarak kurulmasını sağlayan laiklik ilkesi söz konusu olmadığında durum ne olacaktır? Bu durumda; belli bir cinsiyet özelliğini ya da cinsi, ırkı, etnik temele dayalı olduğu sanılan milliyeti, dinsel inanç ögesini tam da kestiremediğiniz, bilemediğiniz varoluşsal özellikleriyle, yüklediğiniz değerlerle öne çıkarmak, kendini öyle duyumsamayanlar için ve onların korunması gereken hakları için en büyük engeli oluşturacaktır. Bu kavramlardan herhangi birini yetkince temsil ettiğini sanan kişiler, artık diğerlerinin yerine düşünmeye başlayacaklar; giderek, her türlü yetkeyi ele geçireceklerdir. Bunların içinde özellikle cinsiyetçi ayırımcılığı da içermesi bakımından dine ilişkin söylemler iyice üstünlük elde ettiğinde iş daha da zorlaşacaktır. Hukuksal olanın laik nitelikli olması durumunda ancak insan haklarının korunmasından söz edilebilir ve bu hakların korunması bir 'lütuf' olmaktan çıkabilir. İşte bu nedenle laiklik büyük önem taşımaktadır. Çünkü ancak laik ortamda kişi ve yurttaştan söz etmek mümkündür; insan hakları ancak böyle bir ortamda korunabilir. İnsan haklarının korunabilmesi için bireysel ve kurumsal olarak laik olmak bir zorunluluktur
Prof. Dr. Betül Çotuksöken: Maltepe Üniversitesi
2006-06-26 · Kategori: Yorum
CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI-TEMEL ESERLERİMİZ
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının kanonlarını saptamak elbette çetrefil bir iş. Bugüne kadar, bizde hiç düşünülmemiş bir kavram çünkü. Ne olduğunu bile yeterince bilmiyoruz. O nedenle tartışmaya öncelikle bu kavramı tanımlayarak başlamakta yarar var.
Kanon Yunanca bir sözcük ve aşağı yukarı 'yasa' demek. Bizdeki kanun kelimesi gibi. Bu gevşek anlamın dışına çıkarak düşünmeye başlayınca iş sadece bizde değil, kanonla başından beri uğraşan Batı'da da çetrefilleşiyor. Bunun temel nedeni şu: Kanon, basit sözcük anlamının ötesinde, anlaşılabileceği gibi, 'olmazsa olmaz' veya 'temel' yapıt anlamlarını içeriyor. Ortak bilinç ve bilinç altının yaratılmasında, ortak duyarlılığın ortaya çıkarılmasında kanon neredeyse vazgeçilmez bir kavram. Kanonun gelişmesinde iki temel aşama var.
Bunların ilki Batı metafiziğinde çok tartışılmış 'klasik' kavramı. Klasiğin oluşumu Batı'da birkaç evreyi kapsar. Başlangıcı itibariyle işi Rönesans'a götürmek gerek. Rönesans en yalın anlamıyla zaten antik Yunan uygarlığının yeniden canlandırılması sürecidir. Klasiğin gelişiminde ikinci aşamayı 1848-1914 yıllarına yayılan Romantik dönem meydana getiriyor. Bu defa Nietzsche'nin, Freud'un eserlerine yansıyacak oranda bir Latin birikimi de işin içindedir. Kaldı ki, bu dönem kaynaklarda
'filhellenik' (Hellen sevgisi) dönem diye tanımlanır; onun da temel belirleyicisi yeniden antik Yunan'a dönülmesidir. Bu, bütünüyle yazınsal ve söylemsel bir yoklamadır. Çünkü, arkeoloji bir bilim olarak ancak yeni yeni oluşmakta, diğer uygarlıklara dönük değerlendirmeler o gelişimin içinden izlenmektedir. Dolayısıyla klasik kavramı hâlâ antikiteyle sınırlıdır.
'Gelenek'in icadı
Klasik kavramına bugünkü anlamını veren asal gelişme moderniteyle birlikte başlar. Bunun çok önemli bir nedeni vardır. 'Gelenek' icat etmek modernitenin en önemli unsurudur. Gene modernitenin bir başka belirleyicisi
olan milliyetçilik/ler özünde icat edilmiş bir süreçtir. Bu oluşum içinde modernite, milliyetçiliğe içkin olacak, aynı zamanda da milliyetçiliği üstüne oturtacak ögeleri bulmak, daha doğrusu kurgulamak çabasındadır. Ulusal dil, ulusal bilinç, ulusal tarih, coğrafya, kozmoloji, mitoloji hep bu sürecin içinden çıkmış olgulardır. O tarihe kadar olmayan bir geçmişin keşfine moderniteyle birlikte başlanır ve bu oluşum Benedict Anderson'un deyişiyle 'hayali cemaat'ler yaratır. Hayali cemaatlerin hayali geçmişlerinin olması kaçınılmazdır.
Modernitenin klasiği tarif edişi bu bağlamda oluşur. O nedenle özünde belki gelmiş geçmiş en 'modern/ist' şair olan, kişiliği ve kişisel bilinç oluşumu da bir o kadar 'ilginç' özellikler taşıyan T.S.Eliot'un Batı'da klasik kavramının üstünde en çok düşünen kişi olması hiç de şaşırtıcı gelmemelidir. Bu bağlamda ulus devletler kendi klasiklerini saptayıp ortaya çıkarmaya başlar. Ne var ki, bu, tek başına oluşacak bir süreç değildir. Çok önemli bir dayanağı daha vardır.
O dayanak klasiğin ikinci aşamasını oluşturacak şeydir, yani, ulusal edebiyatların kurgulanmasıdır. Ulusal edebiyatlardan öncesine dönük tanım ve saptamalar bağlamında klasik arkaik bir anlam da taşır. Oysa ulusal edebiyat 'yeni' ulusların/ milliyet/çilik/lerin edebiyatını oluşturacak, klasik onların içinden çıkacaktır.
Kanonları oluşturmak
İşte bu noktada önemli bir adım atılır. Ulus devletler ve ulusal edebiyatlar klasik yaratma tutkusunu bir yana bırakır. Bunu doğal görmek gerekir. Çünkü, Batı metafiziği içinde klasiğin temel tanımını yapan Eliot, onu, 'bir kere olan ve biten' bazı olgulara bağlar ki, onların başında da dil gelir. Bu itibarla, Eliot, Batının bir tek klasik doğurduğunu ve onun da Virgilius olduğunu belirtir. Ulusal edebiyatlar böylesi bir çabaya girişmektense daha farklı bir yol izler ve 'kanon'ları oluşturma yoluna giderler.
Kanonlar bu anlamda sadece klasikler değildir. Kanon, daha önce belirttiğim üzere, ortak bir bilinç, ortak bir duyarlılık, ortak bir bilinçaltı yaratmaya dönük yapıtlardır. Bu özellikleri içinde kanonların belli bir insani durumu ve belli bir toplumsal bilinç tasavvurunu somutlaştıran, katılaştıran bir özelliği olduğuna değinmek gerekir. Klasikten bu anlamda farklıdır kanon. Klasik, zaten oluşmuş bir bilincin ve bilinçaltının ifade edilmesi, onun neredeyse kalıbının çıkarılmasıdır. Dolayısıyla her kanonun klasik olması gerekmez ama klasiklerin kanon olması daha çok rastlanan bir durumdur. İşin bir de zaman boyutu vardır; kanon hemen oluşabilir fakat klasiği zaman tanımlayacaktır.
Bütün bunların yanısıra bazı ülkeler belli dönemlerinde kendi klasik ve kanonlarını bir kenara bırakabilir. Başka bir kültürün oluşturduğu kanonları benimseyebilir. Türkiye bu ülkelerin içinde en çarpıcı örneği oluşturur. Çünkü Türkiye, modernleşmesine başladıktan sonra kendi geçmişiyle ilgisini kesen bir ülke ve toplumdur. Bunun sonucunda ortaya çıkan boşluk geçmişin boşluğudur. O sırada ülke Batılılaşmaya karar vermiştir ve Batının kültürel değerlerini benimser. Bu, özünde, üstünde hiç durmamış olsak da, romantik bir yaklaşımdır.
Romantisizmin antik Yunan ve Roma'ya yönelmesi gibi Türk modernizması da, Antik Yunan ve Roma içinde olacak biçimde Batı'ya yönelir. Batı'nın klasiklerini ve kanonlarını benimser, benimsetmeye çalışır.
Bu sürecin en keskin dönemecini Cumhuriyetin meydana getirdiği açık. Cumhuriyet, bu süreci, burada ayrıntısına giremeyeceğimiz biçimde, birkaç
koldan yürüterek geliştirmeye çalışır.
Bir yanda, belki de en cılız damar odur, ulusal edebiyat kaygısı ve üretimi başlar bir yandan da, asıl önemlisi budur, büyük bir çeviri etkinliğine girişilir. Bu, başlangıçta devletin üstlendiği bir yaklaşımdır.
Fakat ikinci aşamada Türk hümanistleri ortaya çıkar. Bunlar Mavi Anadolu hayali kuranlardır. Temel amaçları Cumhuriyetin yarım kaldığı düşünülen kültür hamlesini bir kez daha antik Yunan ve Roma üstünden yapmaktır. Fakat, işin içine iki önemli hamleyi daha katacaklardır ki, onlar da Rönesans ve Aydınlanma edebiyat ve düşüncesidir. Bu hamleyle birlikte Türkiye'de kanon ve klasik oluşturma çabası sona erer.
Geriye zaman zaman sorulan ve artık politik bir içerik kazanmış olan bir soru kalacaktır: Bizde klasik var mı?
Bu sorunun kendisinin klasik olması bir yana verdiği cevap son derecede sınırlıdır. Çünkü, genellikle klasik olmadığı yanıtı alınır soruya ve olumsuz yanıtı verenler Batılılaşma yanlısı olanlardır. Bu olumsuz yanıtta bir korkunun rol oynadığını söylemek gerek. Sanki, 'klasik şudur' denilse eskiye, eskide kalmış bir şeye referans verilecektir ki, bu rejimin ve hegemonik kültürel kodun kurgusuna ters düşer.
Klasiğin hegemonik yanı
Daha geniş bir açıdan bakınca bizde klasik olup olmadığı gerçekten de tartışma götürür. Bizde belki de tek klasiğin Yahya Kemal olduğu söylenebilir. Ne var ki, Y. Kemal'i bu mertebeye 'eski şiirin rüzgârıyla' yazdıkları taşımaz. Onun Türkçeyi yeniden kurduğu, gündelik Türkçeyle yazdığı şiirleri gerçek klasiklerdir. Bu, o kadar ilginç bir noktadır ki, klasiğin her şeye rağmen hegemonik/ideolojik bir yanının bulunduğunu da gösterir. Bu yapıtlar ders kitaplarına girmiş, belleklere kazınmıştır.
Kanon meselesine dönecek olursak o daha da önemli bir sorundur. Çünkü, ders kitapları gözden geçirilecek olursa ortaya ilginç bir sonuç çıkar. Ders kitapları 'zararsız' yapıtlar ve verimler göz önünde tutularak hazırlanmıştır. O nedenle metinselliğin giderek sorunlu olmaya başladığı, ideolojik sınamanın işin içine girdiği, deneyselliğe dönüldüğü noktada edebiyat öğretimi sona erdirilir. Eleştirel ve sorgulamacı bir bilincin oluşturduğu edebiyata ideoloji, dolayısıyla devlet karşıdır. Kanon bunun içinden çıkacaktır.
İşin garip ve ilginç yanı bu yaklaşım kanon kavramıyla çok da ters düşmez.
Kanon birkaç temel unsur üstüne oturur. Bunlar tam da yukarıda sayılan şeylerdir. Kanon deneysel bir metinden çıkmaz. Kanon ortak değerler sisteminin oluşturduğu kodları içerir. Kanon toplumsal dönüşümün ortadan kaldırmayı başaramadığı bir insan tipolojisi geliştirir. Bu, kanonun, insanlık durumunu kendisine asıl başlangıç noktası seçtiğini gösterir. Kanon belli bir metafiziğe yaslanır, derinliğini buradan kazanır. Şiirden ve düşünce yazısından çok kanon edebiyatın, hatta tek başına romanın üstüne oturur. Ama bu diğer alanların dışlanacağı anlamına gelmez. Aksine dışlanmaları da yanlış olur.
Türkiye'de edebiyat dünyasının böyle bir tercihi olmadı. Olmadığından Türk edebiyatının kanonları ortaya çıkmadı. Öylelikle de farklı kuşakların okuduğu ortak yapıtlar, metinler sıralanmadı, giderek, toplumsal planda ortak bir duyarlılık oluşmadı. Oluşturulmak istenen de 'sivil' değildir.
İdeolojik ve dışlamacı, ayırımcıdır.
Bu bağlamda yapılacak her türden girişimin, bugünden sonra önemli bir anlamı olduğu kanısındayım. Çünkü, bu girişimlerin ilk kez daha sivil ve elbette öznel bir seçim olacaktır. Böyle bir şey gerekli mi? Bence evet. Çünkü, klasik dediğimiz şey insanlığın ortak bilincidir. Klasikle ve kanonla ilgili sorun bunun Avrupamerkezcil olması, Avrupa kültür ve uygarlığının tek doğru olarak insanlığın geri kalan kısmına bir zırh, bir deli gömleği gibi giydirilmek istenmesidir. O birikimin de büyük insanlık macerasının sadece özgül bir parçası olduğunun saptanması ve ondan sonra aktarılması elbette daha doğrudur. Batı kanonik söyleminin, söylem kavramının kendisinden hareketle, bir iktidar kurma girişimi olduğu bellidir. O itibarla sadece Avrupamerkezcil olmak açısından değil, mesela erkek-egemen olması açısından da kanon yaklaşımı şiddetle eleştirilmiştir. Feminist eleştirinin bu yönde aldığı yol dikkatle izlenmelidir. Bu, bir değil birkaç kanon çalışmasına ne kertede ihtiyacımız olduğunu açıkça gösteriyor.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının kanonları neler olabilir? Bu soruya kendimce bir yanıtı aşağıda vermeye çalıştım. Ayrıca şunu da belirtmem gerekiyor: Cumhuriyet edebiyatı, bence önemli bir birikimdir. Fakat bu edebiyatın önemli bir zihinsel (epistemolojik) sorunu olduğu kanısındayım. O sorun cumhuriyet edebiyatının yeteri kadar ayrışmacı, zıtlaşmacı bir içeriğe ve kapsama sahip bulunmamasıdır. Aksine, çok 'homojen' olduğu söylenebilir bu birikimin. Gerçi belli ayrışma noktaları yok değildir. Örneğin Doğu-Batı, köy-kent, kadın-erkek çatışması bu kat yerleri arasında görülüp gösterilebilir. Ne var ki, daha derinlemesine bir inceleme bütün bu farklı gibi görünen, gösterilen olguların aslında benzer, hatta aynı, bir söylemin (discourse) içinden, çok benzer bir zihnin üretimi olarak yazıldığını ortaya koyacaktır. Bu nedenle Cumhuriyet dönemi edebiyatının kanonlarını belki de çok bilinen yapıtlarda değil daha az bilinen yapıtlarda aramak gerekir. Bununla birlikte kanonun klasik tanımı bize biraz da bu durumu ortaya koyan nedenleri anlayabileceğimiz yapıtları saptama görevini veriyor. Kuşkusuz bu, kanon tanımının en önemli çıkmazı ve paradoksu. Kanon meselesinin kısıtlaması ve olanakları bu çelişkide gizli.
Bu listede şiiri çok kısıtlı birkaç örnekle ele aldım, deneysel metinleri daha da uzakta tuttum. Tanınan, tartışma yaratan, kendisine özgü bir açılım olanağı veren yapıtların neler olduğunu bulmaya çalıştım. Orada da bir gözlemimi söyleyeyim. Türk edebiyatının asıl bilinçaltı şiirde gizlidir. Bu, henüz aşamadığımız bir gerçek. Romancılık birikimi şiirin hegemonyasını aşmaya yetmiyor. Bu nedenle romancılıkta bir usta-çırak ilişkisi bulmak, kurmak zor. Oysa şiirde etkilenmeler çok belli ve belirleyici. Böyle bir kısıtlama romana dayalı bir ortak bilinçten söz etmenin güçlüğünü açıklıyor. Aynı zamanda edebiyatın niçin heterojen değil de homojen olduğunu da gösteriyor bu olgu. Çünkü, sanıldığının tersine usta-çırak ilişkisi bir sürekliliğe değil bir tepkiselliğe ve kopuşa tekabül eder.
1. Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal (YKY)
Yahya Kemal'in yapıtı belki Türk edebiyatının tek kanonudur. Bugün kullanılan dilin kurulmasını o bu yapıttaki şiirleriyle gerçekleştiriyordu.
Sadece onunla da kalmıyor, bugüne kadar tartıştığımız bütün temel meselelerin (Doğu-Batı, Osmanlı-Cumhuriyet, milliyetçilik, tarih, coğrafya, ulusal bilinç ve bellek) kaynağı da bu yapıtta gizlidir.
2. Bütün Eserleri, Nâzım Hikmet
Bir şairin bütün eserlerinin kanon olacağını söylemek ilk bakışta aykırı durabilir. Fakat, Nâzım Hikmet, çok tartışmalı bir şair. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Yahya Kemal'in karşısında bir yere yerleşerek, onun temsil ettiklerine diyalektik alternatifler önerdi. Bu, Nâzım Hikmet'in, Yahya Kemal (o arada Ziya Gökalp) tarafından öne sürülen görüşleri bütünüyle yadsıyışı diye algılandı. Oysa komünizmi bir varoluş biçimi olarak benimsemesine rağmen Nâzım Hikmet anarşist veya nihilist değildi. Öyle olmadığını farklı dönemlerde farklı yapıtlar vererek ortaya koydu. Bu sürecin izlenmesi ise ancak bütün yapıtlarının elden geçirilmesiyle anlaşılabilir. Gene de daha kısıtlayıcı bir yaklaşımla değerlendirilmesi istenirse, 'Jakond ile Si Ya U', 'Benerci Kendini Niçin Öldürdü', 'Saat 21-22 Şiirleri', 'Rübailer', 'Dört Hapisaneden' ve 'Son Şiirleri' sayılabilir.
3. Kiralık Konak/ Yaban, Yakup Kadri (İletişim)
Türk edebiyatının belki de tek kilometre taşı. 'Yaban'ın vurguladığı sorunsallardan daha ileride bir noktada olup olmadığımız çok tartışılır.
4. Sinekli Bakkal/ Vurun Kahpeye, Halide Edip Adıvar (Özgür)
'Sinekli Bakkal', 'Yaban'ın erken planıdır. Arkasındaki sorunsallar Yaban'a nereden gelindiğini gösterir. Ayrıca, 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında Osmanlı yaşamının bugün de tartışılan arayışlarına bir ışık düşürür. 'Vurun Kahpeye' ise Kurtuluş Savaşı döneminin neredeyse bugün de tıpa tıp aynı olan ideolojik açılımının bir uzantısıdır.
5. Yeşil Gece, R. N. Güntekin (İnkılap)
Daha sonra köy romanlarında görülecek tipoloji ve metodoloji Reşat Nuri'nin bu romanıyla başlar. Roman aynı zamanda erken cumhuriyet dönemi insanının temel korkularını, tedirginliklerini ve bilincini ören ana sorunsallar nedeniyle de önemlidir.
6. Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay (Oğlak)
Mithat Cemal'in bu tek romanı Türk romanının belki de en 'sivil' romanlarından birisidir. Kitabın başarısı, Mithat Cemal'in 'ideolojik bir endoktrinasyon' kaygısına kapılmadan dönemin bütün panoramasını vermesinde, karakterlerini bu bağlamda sahih kılmasındadır.
7. '9. Hariciye Koğuşu', Peyami Safa (Ötüken Neşriyat)
Cumhuriyet döneminin en tartışmalı yazarlarından biri olsa da Peyami Safa'nın bu edebiyattaki yerini pekiştiren en önemli yapıtlarından birisi olarak Fatih-Harbiye de gösterilebilir. Ne var ki, Safa, o romanın amacını, kurgusunu daha baştan belirlemiştir. Okura belli bir izleği sürdürmek düşer. '9. Hariciye Koğuşu' ise daha uzun bir süre yazılmayacak, bir yapıttır ve 'modern' insanın varoluşsal bunalımını daha iyi anlatan pek az yapıttan söz edilebilir.
8. Huzur/Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar (YKY/Dergah)
'Huzur' bir kez daha Doğu-Batı meselesini çok varoluşçu bir noktada kristalize etmesi ve belli bir bilincin estetik damıtımını gerçekleştirmesi (asıl önemli olan bu) nedeniyle aşılamıyor. Fakat 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü', Türk edebiyatının tek ironik, grotesk romanı. Ayrıca arka planına yerleşmiş olan iktidar-bürokrasi eleştirisi de henüz 'duruyor yerli yerinde'.
9. Kurt Kanunu, Kemal Tahir (Tekin Yayınevi)
Devlet Ana, Esir Şehir üçlemesi, köy romanları hemen akla gelse de Kemal Tahir'in en önemli yapıtı budur. Tahir, ilk kez (ve galiba son kez) bu romanında bir insanı politik bağlamına oturturken ve onu yargılarken insanı ve ahlaki gerekçelerden hareket eder.
10. Ortadirek, Yaşar Kemal (Adam)
Gene, ne 'İnce Memet', ne 'Demirciler Çarşısı' romanları. Yaşar Kemal'in, kendi sözüyle belirlemek gerekirse, 'mit yaratan varlık' olan insanı tanımladığı, onu doğasal durumunda kavradığı, evrensel gerçekliği içine oturttuğu asıl yapıtı budur.
11. Bereketli Topraklar Üstünde-Murtaza, Orhan Kemal.
Bugün neredeyse unutulmuş olsa da Türkiye'de 1950 ve sonrasındaki toplumsal dönüşümü bütün insani gerçekliğiyle en ileri düzeyde anlatan yazar Orhan Kemal'dir. Onun kolayca okunan romanları görüntülerinin çok ötesinde derinlikler barındırır. 1950 sonrasında bir tıkanma dönemi geçiren Türk romanının en önemli hamlelerinden birisidir 'Bereketli Topraklar Üstünde'. Murtaza ise bugün henüz aşamadığımız iktidar kavramını belki de bu derecede derinlikli bir evrensel varoluş durumu olarak biçimlendiren eşsiz bir romandır.
12. Kurtlar Sofrası, Attila İlhan (İş Kültür)
1960'ları 1970'lere bağlayan roman budur. Kuşkusuz Türk şiirinin en ileri adlarından birisi İlhan ve 'Aynanın İçindekiler' genel adını verdiği serideki öteki romanları da (son yapıtı hariç) önemli. Fakat bence onun romancılık ve yaratıcılık başarısını sorgularken atlanmaması gereken yapıtı 'Fena Halde Leman'dır. 'Kurtlar Sofrası' ise tümünün sentezi sayılabilir.
13. Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu (YKY)
Sadece kadın edebiyatını başlatması ve onun en ileri adımlarından birisi olması nedeniyle değil, Cumhuriyet epistemolojisinin bütün kırılma noktalarını, romancılık tekniği konusunda gösterdiği çok ileri başarı nedeniyle de 'Ölmeye Yatmak' bir köşetaşı.
14. Yenişehirde Bir Öğle Vakti, Sevgi Soysal (İletişim)
Cumhuriyete bağlananlar, ondan kaçmaya çalışanlar, ona gelenler... Tümü cumhuriyetin anıtsal meydanında ve bir öğle vaktinde buluşurken Soysal, bu romanıyla cumhuriyetin mekân ve zamanını somutlaştıran ilk romanlarından birisini yazıyordu.
15. Tutunamayanlar-Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay (İletişim)
Aslında Atay da klasik epistemolojinin sınırlarını aşmak niyetinde değildi. Fakat kullandığı kaotik teknik, ona yedirilmiş 'humour' ile ele alınınca Türk edebiyatındaki aydın sorunun ilk 'karnavalesk' romanı ortaya çıkmıştı.
16. Cemil Şevket Bey Aynalı Dolaba İki Revolver-Solmaz Hanım Kimsesiz Okurlar İçin, Selim İleri
İleri, 'Her Gece Bodrum'la tanınıyor. O üçlemeyi tamamladıktan sonra yazdıkları yeterince algılanmadı. Son döneminde yazdığı bu iki roman ise Cumhuriyetin toplumsal ve kültürel kompozisyonunu ve siyasal arka planını etik bir sorgulama bağlamında alması nedeniyle mutlaka irdelenmesi gereken iki yapıt.
17. Issızlığın Ortası, Mehmet Eroğlu (Everest)
Eroğlu'nun yapıtı çok tartışılan 12 Mart romanlarının en sert, en ileri, ayrıca teknik açıdan en başarılı olanıydı. Bir kuşağın macerası ve ona gömülü varoluşsal sorunlar aslında pek dile getirilmedi. Bu roman onu haykıran bir çığlıktı.
18. Berci Kristin Çöp Masalları, Latife Tekin (Everest)
Latife Tekin'in yapıtı toplumsal dönüşümün yarattığı dilsel şizofreninin bir dışavurumuydu. Toplumsalın alışılmış kalıpları sonuna gelirken, dil de, imgelem de parçalanıyor ve geride bu demir leblebi romanı bırakıyordu.
Radikal Kitap; 31/10/2003