Aslı Erdoğan Kimdir?
Aslı Erdoğan, 1967 İstanbul doğumlu. Yükseköğrenimini Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nde tamamladı. Aynı üniversiteden Fizik yüksek lisans derecesi aldı. İki yıl, CERN'de (Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Laboratuarı) çalıştı. Rio de Janerio Üniversitesi'nde başladığı doktorayı bırakarak kendini bütünüyle yazmaya verdi. İlk romanı Kabuk Adam 1994 yılında, öykü kitabı Mucizevî Mandarin 1996''da yayınlandı. "Tahta Kuşlar" adlı öyküsü Deutzche Welle ödülü kazandı (1997), sekiz dile çevrildi. Kırmızı Pelerinli Kent adlı ikinci romanı 1998 yılında yayınladı. Bu kitap Fransızca ve Norveççeye çevrilerek Actes Sud tarafından yayımlandı, Gyldendal Yayınları’nın “Marg-Omurilik-Serisine seçildi. Radikal'de yazdığı köşe yazıları Bir Yolculuk Ne Zaman Biter adlı kitabında topladı (2000). Şu anda beş dile daha çevrilmekte olan Aslı Erdoğan, uluslar arası basında pek çok övgüyle adını duyurdu, Lire Dergisi’nce, “Geleceğin 50 yazarı” arasında gösterildi.
"Baştan beri kadın olmayı reddettim"
Yazar Hasan Öztoprak'ın "İmkansız Aşk" kitabında kendisini anlattığını itiraf etmesiyle büyük bir travma yaşayan yazar Aslı Erdoğan: "Şimdi 'Ben istediğiniz kadın normlarında değilim' diyebilecek entelektüel birikime de sahibim, psikolojik güce de"
ELİF KORAP
Aslında yazar Aslı Erdoğan'la neşeli bir sohbet yapmak istiyordum. Onun kahkahalarını gösteren, gülümseyen bir röportaj. Bu, Erdoğan'ın eski sevgilisi Hasan Öztoprak'ın özel yaşamlarını anlattığı romanın ("İmkansız Aşk") yarattığı skandaldan sonra büyük bir gazeteyle yaptığı ilk röportaj olacaktı.
Ama öyle gözlerinizi kapatamayacağınız anıları, trajedileri var ki Erdoğan'ın ister istemez o dünyanın içine giriyorsunuz. Sanırım röportajı okuduktan sonra herkes Aslı Erdoğan'ın bütün özel hayatını hatta cinsel yaşamını ortaya döken roman için bile neden dava açamadığını anlayacak. Çünkü bu davranışının arkasında çok büyük nedenleri var.
"Kendimi dışlanmış hissediyorum"
Bugüne kadar Türkiye'den sadece Orhan Pamuk ve Ahmet Altan'ın kitaplarını basan Norveç'in ünlü yayınevi Gyldendal, "Kırmızı Pelerinli Kent"i Marg serisinde yayımladı. Ne oldu? Edebiyat camiasında statü mü atladınız?
Böbürleniyormuşum gibi olacak ama Gyldendal hakikaten önemli bir yayınevi. Benim asıl sevindiğim kitabımın Marg serisine seçilmiş olması. Alçakgönüllülük yapmayacağım. Bu edebiyatın omuriliğini oluşturan yazarların seçildiği ve yılda sadece iki yazarın kabul edildiği bir dizi. Seçkin bir diziye alındım. Bu bir Türk yazar için hiç kolay değil. Norveç basınında hakkımda çok güzel yazılar çıktı, benimle röportajlar yaptılar.
Edebiyat dünyasında statü atladım mı bilmiyorum. Kendimi Türkiye'deki edebiyat dünyasından dışlanmış hissediyorum. Basınla da aram iyi değil. Geçen yılki büyük skandal yaşanıncaya kadar kimse kitaplarımı haber yapmıyordu.
Bir yazarın sutyen takmamasıyla sürmanşet olması nasıl bir duygu?
Babam o skandal patladıktan iki gün sonra kalp krizi geçirdi. Ölebilirdi. Bir hayatın bedelini kim ödeyebilir.
O kitap babamın hayatının karşılığı mı? Sibel Kekilli'ye döndüm. Sutyen takmamam paylaşmayı istediğim bir bilgi değil ki. Çok açık konuşabilir miyim? O skandaldan sonra bir yıl hiç gazete okuyamadım. Çok büyük bir travma yaşadım. Ben bir yazar olarak eski sevgilim için "Cinsel organı küçüktü" yazıp yazdığım kişi şudur diye açıklayabilir miyim? Bir erkek olarak bundan sonra her karşılaştığınız kişinin bunu düşüneceğini sanırsınız. Belki unutulmuş olacak ama siz bu travmayı hep yaşayacaksınız. Bugüne kadar konuşmayarak kendimi de cezalandırdım aslında. Konuşmak benim hakkım. Haksızlığa uğradım, tacize uğradım ve sustum. Şimdi konuşma hakkım var. Bir de o olayı kullandığımı düşüneceklerdi. Ondan korktum. Kullanmak kadar aşağılık bir şey olamaz. Bu benim için çok derin bir yara. Kadınlığımla ilgili bir yara.
Madem bu kadar etkilendiniz, neden davacı olmadınız bu konuda?
Ben yok olursam, susarsam biter sandım. Dava açarsam hayatım daha da deşilir diye korktum. Hayatım boyunca suçluluk duygusu hiç peşimi bırakmadı. Birilerine zarar vermekten çok korktum.
Neden? Neydi böyle hissetmenize neden olan?
10 yaşındayken saldırıya uğradım. Tecavüz değil ama cinsel saldırı. Kaçmayı başaramasaydım, olabilirdi de. Tacizci polise götürüldü. Okuldandı. Ona yapılanları öğrendikten sonra hayatımda bir daha toparlanamadım.
İşkence mi görmüştü?
Yani... Şu hayattaki saflığım ve kendimi koruyamayışım ondan belki de. Benimki ideolojik değil daha çok psikolojik bir şey.
Hâlâ kitabı okumadınız mı?
Hayır. Okumayacağım.
"Tecavüze uğradığımı ailem, sevgilim bile bilmiyor"
Sanırım kitap olayı hayatınızın ikinci travmasıydı.
Aslında hayır. Çok ağır travmalar yaşadım. Buna fiziksel tecavüz de dahil.
Çocukluğunuzdaki olaydan mı söz ediyorsunuz?
Yoo hayır. Çok daha sonra... İstanbul'da tanıdığım birinin tecavüzüne uğradım. Tanıdığım derken profesyonel bir tanıdığım. Bir iş görüşmesi.. Neyse. Fazla açmak istemiyorum. Bunu ailem bile bilmez. Kimse bilmedi. Sevgilim dahil...
Polise gitmediniz yani...
Gidemedim. Bunu birine anlatabilmem altı yıl sürdü.
İyi de sizin gibi eğitimli, haklarının, yasaların bilincinde bir insan bile suç duyurusunda bulunmazsa, diğer kadınlar ne yapsın?
Haklısınız ama o dönemde söylemeyezdim. Koşullarım uygun değildi. Şu an olsa polise giderdim. Bu konuda ciddi araştırma yaptım daha sonra. Tecavüzlerin çoğu birbirini tanıyan insanlar arasında yaşanıyor. Yasalar erkekleri koruyor. Vakaları inceledim. Tecavüze uğrayan kadınlar sadece damga yemiş oluyor. Çoğu vakada suçlu beraat ediyor. Kadın bunu açıkladığıyla kalıyor.
"Köpeksi bir hayatım var"
Hayatı yaşamayı becerebiliyor musunuz?
Köpeksi bir hayatım var benim. Şu aralar biraz toparladım ama bu tamamen gerçek. Ben üniversite öğrencisiyken bile kendime tek bir gömlek, kazak almadım. Hâlâ hiç sevmem alışverişi, hoşlanmam. Giyimden, makyaj yapmaktan, aynaya bakmaktan, iyi bir evimin olmasından... Böyle zevklerimi hiç geliştirmedim. Benim evim darmadağınık, bir yazar evi dağınıklığı da değil. Tam bir kaos. Evime misafir çağıramam. Eşyalar kötüdür. Kanapelerde yanıklar vardır. Giysilerim de öyledir. Yanık olan bir giysiyi atmam, yine giyerim.
Çöp biriktirenler var biliyorsunuz. Çöp evler...
Bir ara öyleydi. Çöp evdi. Haftalarca çöpleri bile atmadığım oldu. En basit açıklama kendini sevmemek. Ama o da değil. Garip bir ilgisizliğim var. Bazen yemek yemeyi unutuyorum. Kötü yemekler yiyorum. Gurmenin karşıtı bir sözcük var mı bilmiyorum ama kontragurmeyim! Hedonist bir yanım yok.
Böyle yaşamaktan gurur duyuyor gibisiniz...
Bu ideolojik bir seçim değil. Çünkü çocukluk fotoğraflarıma baktım. O zaman da öyle. Bir adım da "Pasaklı"ydı. Annem pasaklı değildi halbuki. Aramızdaki en büyük farklardan biri de onun inanılmaz güzel bir kadın olması. Evde annem güzelliği, babam zekayı ve gücü temsil ederdi. Babamı örnek alıyordum. Ben çirkin ve zeki taraftım. Öyle bir cinsiyetler karmaşası yaşadım.
"Bir yıldır yazdıklarım çalındı"
Başarılı bir bilim kadını olmadığınız için mi fiziği bırakıp yazar oldunuz?
Başarılı bir fizikçiydim. Parlak bir kariyerim vardı. CERN'de (Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Laboratuvarı) mastır yapmak çok parlak bir başlangıç. Ben orada mastıra giden ya ilk ya ikinci Türktüm. Ne eksikti hayatımda? Her şey! Gündüz fizik laboratuvarında çalışıp geceleri yazıyordum. "Mucizevi Mandarin" öyle çıktı zaten. Benimki bilinçli bir tercih değildi. İçgüdüsel olarak yazıyordum. Bir süre sonra yazmak daha büyük zorunluluk haline geldi benim için.
Şu aralar ne yazıyorsunuz?
Çok tuhaf bir olay yaşadım geçen hafta. Son bir yılda yazdığım her şey, kitaplarımın çevirileri, bin euro param, her şeyim gitti. Hollanda'da bir festivale davetliydim. Orada trende yanımda oturan iki Arap çantamı alıp kaçtılar. Ama çok ilginç bir şey oldu. Çantamda telefon numaram yazılıydı. İki gün sonra bir adam beni aradı, çantamı bulduğunu söyledi. Para gitti ama son bir yıldır yazdığım her şey geri geldi. Çalınan yazılarım döndü ya, çok mutluyum. Bu yıl çıkabilecek üç kitabım var. Şu an bir tanesi hazır. Ne zaman yayımlayacağım bilmiyorum. Şiirsel düzyazılarım olacak bunda. Bitirdiğim metinler.
"Bedenimle ilişkim aslında çok derin bir ilişki. 30 yıldır bale yapıyorum"
Kadınlığınızdan nefret mi ediyorsunuz?
Erkek çocuk isteyen bir ailenin kız çocuğuydum. Baştan beri kadın olmayı reddettim ben. Ben düşünce yapısı olarak biseksüelim. Hem kadın hem erkek gibi bakabiliyorum her şeye. Çocukluğumdan beri kadınlık normlarına uyamadım. Şimdi "Evet, ben istediğiniz kadın normlarında değilim" diyebilecek entelektüel birikime de sahibim, psikolojik güce de. Ama bunun bedelinin ne olduğunu da öğrendim. Yalnızlık, alay, küçümsenme. Kıllarınızı almamanız reddedilmenize neden olabiliyor. Eminim pek çok erkek "Sen böyle bir kadınla yatar mıydın?" diye konuşuyordur. Konuşmadılarsa şurada kulağımı keserim. Tabii ki yüzüme karşı bir şey dememişlerdir ama arkadan konuşmuşlardır. Cezalandırıldım. O kitapta yazılan yazılar kafalardaki kadın şablonuna uymuyordu.
Ama çok tuhaf. Bütün bu çizdiğiniz porte içinde 30 yıldır bale yapan bir kadın var. (Röportajdan önce söylemişti) Çok şaşırtıcı!
Aslında benim daha spritüel bir yanım var. Bedenle ruh ayrımına da artık çok inanmıyorum. Benim bedenimle ilişkim aslında çok derin bir ilişki. 30 yıldır bale yapıyorum.
Skandal neydi?
Yazar Hasan Öztoprak'ın eski sevgilisi Aslı Erdoğan'ı anlattığı "Ölümsüz Aşk" adlı romanı basının ve edebiyat dünyasının büyük tepkisini çekmişti. Öztoprak, kitapta eski sevgilisinden, "Güzel görünmek istiyordu ama inanılmaz bakımsızdı. Bir giysiyi günlerce giydiği olurdu. Hayatında hiç sutyen takmadığını söylediğinde ona inanmamıştım. Kadınların çoğunun yaptıklarıyla hiç işi olmazdı: sözgelimi kaşları inceltmez, kıllarını almaz, makyaj yapmazdı" diye söz ediyordu. Tepkiler üzerine yayınevi kitabı piyasadan çekti. Ancak bir süre sonra kitap yeniden dağıtıldı.
Aslında bilgisayar mühendisi
1967 doğumlu Erdoğan ortaöğrenimini Robert Kolej'de, yükseköğrenimini ise Boğaziçi Üniversitesi'nde tamamlayan bir bilgisayar mühendisi. Mezuniyetinden sonra aynı üniversitenin fizik bölümünde araştırma görevlisi olan ve bir yıl Cenevre'de Atom Fiziği Araştırma Laboratuvarı'nda, ardından iki yıl Rio de Janerio Üniversitesi'nde araştırmalarını sürdüren Erdoğan daha sonra görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazarlığa verdi. "Mucizevi Mandarin", "Kırmızı Pelerinli Kent" gibi kitaplarıyla ilgi çekti.
Milliyet, 31.01.2005
Aynanın Dibine Yolculuk (İmgeler) / Aslı Erdoğan
Bir kuyuda unutulmuştum. Çoktan ölmüş olmalıydım. Üzerime yığılı taşlardan bir kilise korosu yankılanıyordu. Gökyüzünün gölgesi soluyabileceğim havayı sıvılaştırıyor, günün ilk saatlerini eziyordu. Uzaklarda, bir kadın idam ediliyordu. Güneş doğarken, henüz tam aydınlanmamış gri denize bir kova kan döküldü, peşi sıra sahipsiz, çıplak bir ceset yavaşça suya bırakıldı. Elimdeki bataklık orkidesini sıkarak sarı bir sütte boğuldum.
Bedenini yok etmek ve yeniden yaratmak. Yitirdiklerini yeniden yitirmek. Unutmak. Müzikte yok olmak. Korkuyla terlemek, düşünmekten vazgeçmek, bir an bile gözünü ayıramadan, sabit bakışlarla duvarlara bakmak, artık geri gelmeyen bir ezgiyi boş yere beklemek. Bedenini parçalara ayırmaya devam etmek. Hiçbir şey ummamak, hiçbir şey beklememek. Bir taş, bir ağaç, bir toz zerresi olmayı öğrenmek. Acıyı kaslarında, karnında duyumsamak, dünyayı rahminde taşımak. Kırılan tırnaklarla çizmek. Kendi ellerinle konuşmak. Ölmek. Olmak.
Bir ağacın köklerinden başlayıp doğan güneşe doğru bir yolculuk yapmak ve var oluşunun gerçek öyküsünü bir ağaçtan dinlemek.
Çünkü kendimi arıyorum, kendi öykülerimi. Tahta sandalyenin üzerine asılı kementte, iki bin yaşındaki zeytin ağacının boğumlarında, uğursuzluktan korunmak için kulübenin kapısına diri diri çivilenmiş baykuşun son bakışlarında, ormanın derinliklerinden öldürülmek için çıkıp gelen ceylanda, avcıdan kaçan yaralı hayvanda – yarısı parçalanmış gövdesini güçlükle sürükleyen bir tilki. Giderek korkunçlaşan imgelerde, parçalanarak çoğalan tek öyküde. Yaşamın sesinin zayıfladığı öykülerde.
Bu gece göğsünden siyah kan sızan bir kadınım. Daireyi kesen Ay-Kadın.
Tabut çivileriyle mıhlandığım bir yoldayım bu gece. Parçalanarak, kırarak, dağıtarak, yok ederek, küçük hayvancıkların ve midye kabuklarının üzerine basarak yürüyorum; adımlarım vahşi bir ritimde; sadece benim görüntümü yansıtan uzaklardaki bir aynaya doğru. Daha karanlığa ve daha derinlere, bedenin diplerinde saklı ölüme doğru. Bir ormanın kalbine yaklaşır gibi sessizlik artıyor, artıyor. Eski bir yolculuğun izlerinde kayboluyorum.
Köşeye sıkıştırılan hayatın çığlığını duyar ve alayla gülümser ölüm. O herkese farklı bir yüzünü gösterir ve yüzü maske gözleri kadar sır doludur.
Gözlerimi karanlığa açtığımda onu hatırladım. Onun bakışsız heykel gözlerini. Boşluk olmayı, yalnızca boşluk olmayı reddetseydi, tek bir an için gözleri bir bakış kazansaydı, giderek küçülen gözbebeklerinde kendi imgemi görebilseydim, hiçliğin yankısı yerine bir tını duyabilseydim.
Kendinin Medea’sı olmak. Bedenini parçalamak, göğüslerini kesip açmak, gizledikleri acıyı çekip çıkarmak. Sahipsiz gözlere sunmak, bir avuntu bekleyemeden. Yüzünü maskesiz ve çırılçıplak gösterecek aynalar, kanından aynalar yaratmak. Ne kadar derinlere dalsan da bulamayacağın bir şeyi, hiç ulaşamayacağın dipleri aramak. Çirkin bir maskeyi yüzün sanmak. Her kopuşta parçalanmak. Bir parçanı geride bırakmak, her ayrılışta, her unutuşta. Sonra izlerinden, o çürümeye başlamış uzuvlarından ve kan pıhtılarından ve korkunç öykülerinden kendini yeniden kurmaya çalışmak. Geriye doğru yaşayan büyücü gibi ölümünü yaşamından önce öğrenmek. Hiçliğe feda olmak. Kendini bulmak ve yeniden yitirmek.
Hayatın rasgele öfkesine karşı durabilen tek güzellikti. Neydi o benim için? Hiç gidemeyeceğim bir sekoya ormanı. Dudaklarda donup kalan bir gülümseyiş, söylenmek istenmiş de bir türlü söylenememiş, gırtlakta takılıp kalmış bir söz, postaya verilmemiş bir mektup. Görülemeyen kentler, doruklarına çıkılamayan dağlar, sırları keşfedilemeyen ormanlar. Hiç gidemeyeceğim bir okyanus. Başlamamış ilişkilerin acısı. Sonu getirilemeyen cümleler.
İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur. Acısının derinliklerinde boğulur.
Kendimi buldum ve yeniden yitirdim; sabah olmadan unutulan düşlerde, dalgaların sildiği kuma çizilmiş resimlerde, yaraların sessizce kabuk bağlayışında iyileşirken, yakılan kuru yapraklarda, çiçeklerin güneş batarken kendi içine kapanışında. Acıyla bağırırken şarkısı dinlenen bir güvercin oldum, yaralı gövdesindeki kurşunun anlamını çözmeye çalışan bir kurt, bir sekoya ağacı. Sekoyalar, sekoyalar, sekoyalar...
|
Edebiyatın kaprisleri |
Değiştirilemeyecek şeyler en azından betimlenmelidir, der R.W. Fassbinder. Değiştirememekten en çok acı duyduğumuz şey zamandır; zamanı başa saramayız, ‘keşke’ sözcüğü ‘yapsaydım’, ‘etseydim’ gibi hayıflanma kalıpları ‘zaman’ yüzünden doğar. Geçen geçer, biz ondan aşırabildiklerimizi kâr sayarız. Fotoğrafların miadı doldukça kıymetlenmesi bu yüzden, ‘bakkala gidiyorum, gelicem’ yazılı alelade bir notun giderek anlam bürünmesi de.
Fotoğraf sanatı zamanı akmazmış, akmayabilirmiş gibi gösterdiği için, o anı sonsuza dek mumyalaştırdığı için huzurlu kılar, sinema ise akışıyla oynayıp meydan okuyabildiği, zaman karşısında kazanılabilecek bir zafer olduğu yanılsamasını yarattığı için keyif verir. Edebiyat ise bambaşka bir şey yapar; zamanı geri getiremez, ama onun hafızamıza zımbaladığı ‘gerçekliğin’ yeniden üretebilmesine olanak tanır. Eşsiz bir nimettir bu. ‘Keşke’ler kalkar orada; olmuşlar olmaz, olmamışlar olur. Edebiyat istenilen şeyle olan şey arasındaki mesafeyi kendi lehine kullanabilme imkanı verir yazara. Edebiyat, bir yeniden tasarlama ve tasarlanma alanı olarak, insanların zaman tünelinde, paralel evrenlerde aradığı bir ‘ikinci şans’ cennetidir. Öldürürsünüz, sevdirirsiniz, ağlatır, diriltir, süründürürsünüz; en çok da ‘itiraf edersiniz’. Keselerini açıp içinize güç akıtan kelimelerin cennetinde de bir yasak ağaç vardır velakin. Cennetiniz başkalarının hayatını tarumar etmeye ‘odaklandığınızda’ biter. Sırtladığınız yükü bölüşmek için girdiğiniz ‘itiraf’ süreci ‘intikam makinesi’ne dönüştüğünde; kimliği belirli bir şahıs üzerinde yaptığınız kurgulama faaliyeti ‘iftira’ya ve dedikoduya tahvil olduğunda mutsuzdur o. Hakarete uğradığını düşünür. O kilitli kaldığınız odalarda sizinle ilgilenmiş ve sizi en karanlık yanınızla kabullenmiştir; karşılığında biraz yüce gönüllülük bekler ve verdiği güçten küçük kapanlar kurmaya kalkıştığınızda yalnız bırakır; silker atar. Kalemlere oturtulmanız ve klavyeden geçirilmeniz an meselesidir artık. Geçtiğimiz hafta medyayı fazlaca meşgul eden edebi skandal beni her şeyden çok yukarıda yazdıklarım açısından ilgilendirdi. Herkesin malumu, E dergisi’nin editörü, şair Hasan Öztoprak romancı Aslı Erdoğan ile yaşadığı aşkı romana ‘dökmüş’ ve romandaki karakter üzerinden Aslı Erdoğan’ın şahsiyetini rencide edebilecek birçok detay vermişti. Belki taşın altında kendi eli de vardı yazarın, belki yazdığı Aslı Erdoğan’dan çok kendi günahlarının, kendi çelişkilerinin anatomisiydi; belki yazar aslında sadece acılarını anlamlı kılma arayışı içindeydi de bu anlamlandırma sürecinde kendisini örseleyen insana yüklenmekte bir sakınca görmemişti, belki kitabın kurgusu da dili de belli bir düzeyin üstündeydi, belki bazı yönleriyle başyapıtları ‘andıran’ bir mükemmellik söz konusuydu. Ama dokunulmazlığı mutantan bir zırh gibi taşıyan edebiyat Öztoprak’ı korumadı işte. Kanımca mesele ‘detay vermek’le ve bir kahraman için halihazırda yaşayan birinden esinlenmekle ilgili değil. Orhan Pamuk ‘Benim Adım Kırmızı’ romanındaki ‘Şekure’ karakterinin ‘annesi’ olduğunu söylemekte sakınca görmemişti. Romandaki Şekure ise sevimli olmakla beraber son derece hesapçı, oyuncu ve erkeklerin ilgisini çıkarlarına göre maniple eden ben–merkezci bir kadındı. Kimse çıkıp ‘ahlak’tan bahsetmedi o dönem ve kimse yazarın annesine haksızlık edildiğinden, bunun edebiyat adına bir utanç olduğundan söz etmedi. Çünkü Şekure romanın kurgusu içinde denizde bir damlaydı ve Pamuk, denizi damlaya sığdırmak ve onun etrafında fırtına yaratmaya çalışmak gibi bir abesle iştigal etmeyecek kadar edebiyatseverdi. Gerçekle kurgunun arasına çekilen sınır edebiyatın imkanlarıyla olmalıydı; medya ve reklam arasındaki aşk–nefret ilişkisinin müdavimliğiyle değil. Öztoprak’ın romanı bu anlamda baştan ölü doğdu; ‘her şeyi’ nesnesi olarak kabul edebilen edebiyat ‘nesnesinin’, kendisinin önüne geçirilmesini hazmedemedi. Bu bir tür kıskançlık. Ancak bu kıskançlık kendine özgü, yazılı olmayan ama yazmaya başlayanlara ilham edilen bir ahlak anlayışından doğuyor. Ortada edebiyatın en sevdiği şeylerden biri olan ‘muhayyile’nin ürünü değil, medya mutfağında mıncıklansın diye hazırlanmış kanlı canlı bir insan var ve edebiyat intikamı böyle çiğ çiğ kanlı canlı yemeye çalışanlardan da, naif terazisinin kefelerini kaba saba hesaplarla dolduranlardan da hiç hoşlanmıyor. Ortam kirlendikçe hırçınlığı artıyor üstelik. ‘Bir sosyal olgu olarak: Aldatma’ sorunsalını hiç de edebi olmayan bir zeminde defalarca tartışan Ahmet Altan’ın bu etkinliği romancılığının tartışılmasına bile neden olmuştu. ‘Gülden Kale Düştü’nün yazarı Ahmet Karcılılar hiç de kötü bir romancı olmamasına rağmen ‘eski karısını yazan adam’ olarak yaftalandı ve söz konusu kıskançlıktan payını aldı, kara listeye alınarak... Edebiyatın ‘dokunulmazlığı’ ancak kendi sularında, kendisinin öngördüğü disipline riayet edildiği sürece geçerli. Dokunulmazlık yara alıp, cennet tarumar olduğunda dönecek bir yeri de olmuyor yazarın.
Yazarımızın e-postası:n.bengisu@zaman.com.tr 09.03.2003 |
İMKANSIZ ROMAN
|
Biliyorsunuz, son günlerde edebiyat dünyası Hasan Öztoprak’ın Can Yayınları’ndan çıkan romanı İmkansız Aşk’ı konuşuyor. Roman erkek kahramanın ağzından, Elda isimli uzak ve gizemli bir kadınla yaşanan inişli çıkışlı ve hırpalayıcı bir aşk öyküsünü anlatıyor. Buraya kadar her şey yolunda. Ancak ne zaman ki edebiyat dünyasının televole kanadı kadın kahramanın bir kurmaca karakter değil, gerçek hayatta Hasan Öztoprak’la aşk yaşadığı iddia edilen yazar Aslı Erdoğan olduğunu keşfetti, ipler koptu. Aslı Erdoğan konuyla ilgili “Edebiyatın bu tarz kullanımını çirkin buluyorum” açıklaması dışında suskunluğu tercih ederken, Can Yayınları tepkiler üzerine romanın yayınını durdurdu. Ancak yayınevi sahibi Erdal Öz, sonradan yaptığı açıklamayla olayı ‘kuru gürültü’ olarak niteleyip, romanın tekrar satışa sunulduğunu açıkladı.Olay pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Romanın bu haliyle bir edebi metin olup olmadığından tutun, gerçek yaşam- kurmaca metin ilişkisi, kadın kahraman olduğu iddia edilen Aslı Erdoğan’ın mağduriyetine kadar. Biz de bu konudaki görüşleri, sizlerin ilgisini çekeceğini düşünerek toparladık. İşte İmkansız Aşk üzerine söylenenler: |
|
|
Nilay Özer - Şair Romanı henüz okumadım okumaya da hiç niyetim yok. Bence bu tür işlerin kötü haber ve eleştiriyle bile olsa üzerinde durulması kitabın dilden dile yayılmasına ve henüz okumak konusundaki tercihlerini yapamayan masum(?) ya da sorumluluğunu bilmeyen okurların kitaba yönelmesine zemin hazırlıyor. Ne yazık ki ataerkil Türk edebiyatının romancı ya da şair diye anılan pek çok ismi ayaktakımı sınıfına giriyor. Özellikle erkeklerde, terk edildikten sonra bunu teşhirci bir mantıkla yazmak, birlikte olduğu kadının ki Aslı Erdoğan gibi Hasan Öztoprak'a beş beden büyük gelen bir kadınsa, ilişki boyunca kadına yaptığı duygusal yatırımın ya da atfettiği değerlerin anlamını ve enerjisini geri almak mümkün olmadığından o kadının imgesini kirleterek ondan kurtulma yolunu seçmesiyle ortaya çıkıyor ki aslında bunu yapan yazarlar kendi kalitelerini ve formasyon eksikliklerini kendiliklerinden ortaya dökmüş oluyorlar. Bu daha önce Ahmet Karcılılar'ın da Gülden Kale Düştü adlı romanıyla yapmaya çalıştığı magazinel bir hareketti ve bu konu asla popüler kültür bağlamında ele alınmamalı ciddi feminist eleştiri kuramlarına yaslanarak irdelenmelidir. Korkarım,bunu tartışma konusu yapmakla bu tür yazarların ekmeğine yağ çalınacak , kitabın 4.5.6. baskıların yapılmasına yol açacak ve Öztoprak iyi bir şey yaptığını sanarak ortalıkta büyük yazar havalarında dolaşacak. Ama daha önemlisi bu romanda gerçekten Aslı'nın mahremiyetine zarar veren unsurların ne derecede bulunduğunu belirlemek ve bundan sonra kitabı koymak gerekir. Çünkü eğer bunu medya yapıyor ya da bu bir reklam unsuru olarak medya tarafından bu şekilde lanse edilip edilmediğini kesin olarak ortaya Aslı'nın kullanılması yoluyla ortaya atılıyorsa edebi eleştiriden çok ahlaki değerler ilgili bir sorun olarak karşımıza çıkar ki böyle bir reklamın kitabın yazarından bağımsız olarak gerçekleşmesi mümkün olmadığından "kadın yazar" kimliğine karşı yapılmış örgütlü bir saldırıyı da gündeme getirir. Kadınların yazarlığını, şairliğini sürekli sorgulayan ama kendileri de komik ürünler vermekten öteye gidemeyen ve her nedense Tanrısal bir boyutta "öteki"ni ve kendini belli konumlara yerleştirerek yazan erkek edebiyatçı profili üzerinde ciddi ruhsal travmaların bulunduğu kanısındayım. Zaten bütünüyle sembolik olan düzende bir kez daha kendi üzerine kıvrılarak kendini dünyanın, edebiyatın merkezi sayan ve her türlü lümpenliği edebiyat olarak yutturabilen bu erkekler gerçekten aforoz edilmeyi hakediyorlar. Ancak dediğim gibi romanı okumadım ve reklam boyutu dışında sevgili Aslı Erdoğan'ın zararına olan ne tür unsurlar içerdiğini bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa bu tür yaşam gustosu olmayan sözde edebiyatçı erkeklerin kafalarına Leyla Erbil'in Tuhaf Bir Kadın'ının atılması gerektiğidir.
|
|
Müge İplikçi - Yazar Bu konudaki görüşüm çok açık. Bunu da bir grup yazar arkadaşla birlikte deklare ettik zaten. Edebiyat nedir, otobiyografik roman nedir dahası kurguyla gerçek arasındaki o ince çizgi nerede ve nasıl birbirini besler ve birbirinden nasıl ayrılır gibi soruları düşünmek, çokça düşünmek gerekiyor. Dahası biz yazarların işlevinin de ne olduğunu, böyle bir ülkede nereye kadar susabileceğimizin ayırdına varmamız gerektiğinin -artık- zamanının
|
|
Pınar Türen - Yazar
|
|
Sinem Dursun - KKTC Vatan Gazetesi Web Servisi adına Son yıllarda malesef bu tür olaylara fazlasıyla rastlar olduk. Ne gariptir ki bu tür sansasyonel olaylarla öne çıkanların kitapları daha fazla satmaya başladı. Benim bir okuyucu olarak en büyük tepkim bu eseri okumamak. Bu şekilde yazara da kendimce bir ceza vermiş oluyorum. Bu konuyu sayfalarınıza taşıdığınız için teşekkür ederim. Bizimle her konuda temasa geçebilirsiniz. Sevgilerimle.
|
|
Bir grup feminist İLHAM DEĞİL, REKLAM... Hasan Öztoprak’ın Can Yayınları’nca yayımlanan İmkânsız Aşk adlı romanı, yazarın “âşık olduğu” kadının kılları, hormonları, hastalıkları ve tüm mahremiyetinin bu kitapta bulunabileceğine dayalı bir tanıtımla pazarlandı. Ayrıca Aslı Erdoğan’ın bir yazar olarak sahip olduğu ünden yararlanılması “reklam kampanyası”nın diğer yönü. Roman daha yayımlanmadan Kemal Yılmaz, Radikal gazetesindeki köşesinde, “Hasan Öztoprak bir roman yazmış. Kitabın kahramanı Aslı Erdoğan’mış,” diye yazıyor. Kitap piyasaya çıkıyor ve Hasan Öztoprak Tempo dergisinde Nuray Soysal ile yaptığı röportajda kadın kahramanın Aslı Erdoğan olduğunu söylüyor. Yine aynı sayfalarda Aslı Erdoğan, “Bir roman kahramanı olmak sizi rahatsız mı etti?” sorusunu, “Rahatsız oldum ve bunu iğrenç buldum,” diye yanıtlıyor. Hikmet Çetinkaya Cumhuriyet gazetesindeki 5 Mart 2003 tarihli yazısında “Efendim, Elda adlı kadın, yazar Aslı Erdoğan olduğu için kopuyor bu kuru gürültü...” diyor. Ve Can Yayınları önünde eylem yapan kadınların büyük olasılıkla kitabı okumuş olmadığını söyleyerek yazısını bitiriyor. Ataol Behramoğlu da, yine Cumhuriyet gazetesindeki 8 Mart 2003 tarihli yazısında aynı şekilde Hasan Öztoprak’a destek veriyor ve sökün eden eleştirilere karşı şaşıp kaldığını ifade ediyor. Can Yayınları da “düşünce ve yaratma özgürlüğünü savunma” adına romanı yeniden piyasaya çıkarıyor. Biz feministler erkek egemenliğinin kadınlara yönelik her türlü şiddetine karşı çıkıyoruz.Yaptığımız basın açıklaması ve protestolar kitabın edebi yönüyle ilgili değil, bir kadına yönelik olarak teşhir yoluyla şiddet uygulanmasına karşıdır. Dolayısıyla kitabı okumamız gerekmiyor. Görüldüğü gibi ne edebiyatçı ne de yazar olmak kişiyi şiddetle örülmüş erkek egemen kültürün parçası olmaktan kurtarabiliyor. Tersine “edebiyat” yapıyor olmak bazen şiddeti meşrulaştırmaya neden oluyor. Bizler, birçok kişinin bir kadının mahremiyetinin teşhirine, bu kadar haklı bir tepkiye “kuru gürültü” denmesine ve erkek egemen sistemin kadınlara uyguladığı şiddete bizim kadar tepki duyduğunu biliyoruz.
|
|
İNCİ GÜRBÜZATİK - Yazar-Senarist Aç gözlü toplumun iştahını kabartan yatak odalarındaki gizin gözler önüne serilmesi, hele de iki insanın birlikteliklerinin pazara çıkması edebiyat dünyasında keşke olmasaydı."Dilin kirlendiği toplumda edebiyat dili temiz tutar" diye bilirdim.Şimdi edebiyatı da kirletiyorlar. Yazık.. Her şey satılık artık.Mahremiyet de.Mahremiyet para için ortalığa döküldü mü anlamı değişeceğinden bu durumda yeni bir sözcüğe gereksinimimiz var demektir. Düşünmeli ve bir an önce iyi bir sözcük bulmalıyız çünkü artık çok kullanılacak gibi gözüküyor. Mertlik,dostlarına ihanet etmemek, şerefli bir yaşam sürmek, ilkeli olmak, sır tutmak bütün bunlar rafa kalktı.
|
|
Necla Algan - Akademisyen, Sinema Yazarı |