Aziz Nesin'in elli yıl önce yazdığı ama kimsenin bilmediği bir roman: 'Düğümlü Mendil'

2005-12-16 · Kategori: Arastirma

Kitap 


Nuru Hayat kimdi?

Nuru Hayat kimdi?

16/12/2005

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

Tekrarı bile anlamsız aslında; Aziz Nesin büyük bir mizah ustasıydı. Hikâye, roman, oyun, taşlama ve diğer türlerde yazdığı eserlerinin hemen hepsinde bu yanı ağır basar. Ancak okuyacağınız yazıda bu türden eserleri üzerinde durmayacağım. Aziz Nesin'in pek az bilinen bir romanından söz etmek istiyorum; Düğümlü Mendil'den. Belki Nesin hayranları biraz garipseyeceklerdir. Çünkü Düğümlü Mendil, edebiyatımızın belki de ilk 'seri katil'ini barındıran bir polisiye roman!.. Esinlenmişliği nedeniyle Rıza Çavdarlı'nın 1941 tarihli Müthiş Katil Landru'sunu saymadığımı belirtmek isterim.
'Aydabir Polis Romanları'nın üçüncü kitabı olarak 1955 yılında yayımlanmış Düğümlü Mendil. Aziz Nesin'in böyle bir polisiye roman yazdığının bilinmemesinin en önemli nedeni, hiç kuşkusuz kitaba kendi ismini koymayışı. Hatta kapakta yazar ismi bile yok. Kapağı çevirdiğimizde yazarının Nuru Hayat olduğunu öğreniyoruz. Anlaşılan o ki, vatanın/milletin yüce menfaatleri bahanesiyle devletimizin aydın, yazar ve sanatçılarına göz açtırmama geleneğinin gadrine 1950'li yıllarda uğrayan Aziz Nesin, geçim sıkıntısı nedeniyle tıpkı Kemal Tahir gibi takma isimle 'ucuz' bir kitap üretmek zorunda kalmış. Hemen hatırlatalım, yazılarında iki yüze yakın takma ad kullanmıştı Nesin.
Devletin ve toplumun bir kısmının aydın, yazar ve sanatçıları şüpheli görme geleneği sürdüğüne göre, bu konu üzerinde durmaya gerek duymuyorum. Önemli olan Aziz Nesin, Kemal Tahir, Peyami Sefa, Afif Yesari, Oğuz Alpaçin ve daha pek çok yazarın geçimlerini temin etmek için takma isimle polisiye roman üretmişlikleri; hem de seriler hâlinde!.. Gerçekten de 50'li yıllarda polisiye roman özellikle Mayk Hammer tarzında sert özel dedektif maceraları büyük ilgi görmüş, Çağlayan Yayınları'nın hazırladığı kitaplar o zaman dek akla hayale gelmedik baskı adetlerine ulaşmışlardı. Çevirecek kitap yokluğunda ise iş yerli yazarlara düşmüştü.

Ellerinde gri, müflonlu eldiven
Artık romanın konusuna geçebiliriz: "Şubat ayının sonları, bir akşamüstü. Hava erkenden kararmış, etrafta mavimsi bir beyazlık var. İstanbul surlarının iç taraf bedenine gömülmüş küçük evlere, kulübelere giden, kaldırımsız, dar bir yolun başındayız. Çiçek çiçek karlar dökülüyor. Karlara batıp çıkan bir çift erkek ayağı görüyoruz. Adamın ayağındaki iskarpinler, bu sokaklarda, yaz kış görünmeyen çeşitten pahalı, güzel ve şık... İnce tabanlı, yumuşak glase iskarpinlerden başımızı biraz yukarıya doğru kaldıralım. Gayet düzgün ütülü, dar gri çizgili bir pantolon... Sonra kabarık, tiftik tüylü yakası kürklü bir palto... Kenarları kıvrık siyah fötr şapkanın altında yumuşak çizgili, sempatik bir çehre var. Saçların şakaklarda kırlaşmış olduğu şapkanın altından belli oluyor. Adamın yüzü son derecede sakin görünüyor. Ellerinde gri, müflonlu eldivenler var, Fakat elleri, yüzü kadar sakin görünmüyor. Sol elinde, bembeyaz keten bir mendil tutuyor. Adam durmadan bu mendili avucunda asabi hareketlerle sıkıyor, buruşturuyor. Sonra iki eldivenli eli ile çekiştiriyor, tekrar avucunda yoğuruyor."

Yazıyor, yazıyor...
Kılık kıyafetinden, az sora bineceği Cadilac otomobilinden zenginliği hemen anlaşılan bu adam köklü bir ailenin hayattaki tek ferdi, işadamı İsmet Doğar. İthalattan ihracata, modaevinden güzellik salonu işletmeciliğine kadar pek çok tarakta bezi olan İsmet bey, İstanbul'un sur dibindeki bu yoksul semtine on yedi yaşında güzel bir kızı gözetliyor, Necla'yı.
Tam o sıralarda İstanbul sokaklarında gazeteci çocuklar da heyecanla bağırışıyorlar; "yazıyor, dün geceki korkunç cinayeti yazıyor..." Bu cinayet, İstanbul'da arka arkaya devam eden faili meçhul cinayetler serisin bir yenisi. Polis, son iki ay içinde, üç genç ve güzel kadın cinayetini tesbit etmiş. Ayrıca daha önceki dört kadın ölümün de bu cinayetlerle ilişkisi olduğundan şüpheleniyor. Şüpheleniyor diyorum, çünkü "kadınların, nasıl ve ne şekilde öldürüldüğünün tespit edilemeyişi yüzünden bu esrarlı cinayetlerin düğümü çözülemiyor (...) Maktul kadınlar kendi ecelleriyle ölmüş oldukları intibaını verecek kadar tabii bir ölüm hâlinde bulunmuşlar ve ilk zamanlar bu yüzden bir cinayet şüphesi uyandırmamış..."
Cinayet masası şefinin gözü, son cinayet olayında öldürülen kadınla aynı odada kaldığı tesbit edilen İsmet Doğar'ın üzerinde. İsmet Bey ise genç Necla'dan başkasını görecek hâlde değil. Kız ise kendisi gibi yoksul bir üniversite öğrencisiyle nişanlı. Elbette zengin adam yoksul delikanlıyı parası sayesinde kolaylıkla alt edecektir. Ne var ki dedektifler İsmet Doğar'ın hatıra defterini ellerine geçirmişler, onun çocukluğuna dair kayıtlardan cinayetlerin faili olduğuna kanaat getirmişlerdir. Hikâye İsmet Bey'in köşkündeki düğünde, köşkün dehlizlerindeki bir kovalamaca sahnesiyle son bulur.
Elli yıl önce ekmek parası gailesiyle yazılmış bir polisiye, muhtemelen polisiye tutkunları dışında kimsenin ilgisini çekmeyecektir. Ancak, ne Aziz Nesin'in ne Kemal Tahir'in ne de Peyami Sefa'nın belli ki yazarlık kariyerlerine yakıştırmadıkları için takma isimlerle kaleme aldıkları bu romanları küçümsemeyin. Yazarlar, buldukları fırsatı değerlendiriyor, metinlerinde hem dünya görüşlerini hem de yazma hünerlerini ustalıkla sergiliyorlar. Mesela Aziz Nesin, sosyal farklılıkların keskinliğini, yoksulların çaresizliğini, kentin zengin ve yoksul mahallelerinin yarılmışlığını hikâyesine kusursuzca ama gözümüze de sokmadan yerleştirivermiş. Üstelik yer yer katilin iç dünyasına nüfuz etmeyi, gerili bir atmosfer yaratmayı da başarıyor.
Ne yazık ki Düğümlü Mendil'in yeni bir baskısı yıllardır yapılmadı. Umarım Nesin Vakfı bu yıl başladığı Nesin külliyatı neşriyatına ustanın bu unutulmuş polisiyesini eklemeyi de ihmal etmez.

Aziz Nesin kitaplığı

  • YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ
  • ZÜBÜK
  • TATLI BETÜŞ
  • ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR HARİKA
  • KALPAZANLIK BİLE YAPILMIYOR
  • HANGİ PARTİ KAZANACAK
  • HAYVAN DEYİP DE GEÇME
  • BİR SÜRGÜNÜN ANILARI
  • İHTİLALİ NASIL YAPTIK
  • İT KUYRUĞU
  • BİR KOLTUK NASIL DEVRİLİR
  • HOPTİRİNAM
  • VATAN SAĞOLSUN
  • MAHALLENİN KISMETİ
  • MEMLEKETİN BİRİNDE
  • DAMDA DELİ VAR
  • DELİLER BOŞANDI
  • FİL HAMDİ
  • NAH KALKINIRIZ
  • TOROS CANAVARI
  • HAVADAN SUDAN
  • KAZAN TÖRENİ
  • BAY DÜDÜK
  • ÖLMÜŞ EŞEK
  • HERKESİN İŞİ GÜCÜ VAR
  • GÖZÜNÜZ AYDIN EFENDİM
  • YEDEK PARÇA
  • İNSANLAR UYANIYOR
  • AFERİN
  • NAZİK ALET
  • GIDIGIDI
  • RIFAT BEY NEDEN BOŞANIYOR
  • GÖZÜNE GÖZLÜK
  • YEŞİL RENKLİ NAMUS GAZI
  • KÖRDÖĞÜŞÜ
  • AH BİZ EŞEKLER
  • YÜZ LİRAYA BİR DELİ
  • BİZ ADAM OLMAYIZ

    Aziz Nesin'in kitapları Nesin Yayınevi tarafından yeniden yayımlanmıştır.

    'Düğümlü Mendil', Aziz Nesin'in elli yıl önce yazdığı ama kimsenin bilmediği bir roman Nesin, yoksulların çaresizliğini hikâyesine kusursuzca yerleştirmiş

  • DÜĞÜMLÜ MENDİL
    Nuru Hayat, Aydabir Polis Romanları, Ticaret Matbaası, 1955.
  •  

     

    Kitap 

    KAPAK
    İLÜSTRASYON: YAVUZ MAMAÇ
    20 Aralık 1915'te doğan Aziz Nesin, 90 yaşında. Nesin, yaşamını yazarak kazanan yazarlarda görülen tür çeşitliliği ve ürün bereketini yaşattı okurlara. O, roman ve öykülerinde, oyunlarında ve anılarında usta bir kurgucudur

    16/12/2005

    SENNUR SEZER (Arşivi)

    Ağlatacak olayların gülünen öyküleri, irkilten oyunları
    Aziz Nesin geniş kitlelerce tanınan bir yazardır, adı pek çok okur için gülmecenin simgesidir. Pek çok kişinin kimi olayların gülünçlüğünü, anlamsızlığını, saçmalığını 'Tam Aziz Nesinlik' diye tanımlaması onun yurdumuzun çelişkilerini ne kadar iyi özümsediğini ve bu özelliğinin iyi bilindiğini gösterir. Masalları, okurlarının daha azının tanıdığı oyunları, şiirleri onun yazarlıktaki bakış açısının daha çok drama yatkın olduğunu kanıtlar. Ama dünyada halkın güldüğü olayların aslında bir dram ya da trajedi olduğunu unutmamak gerekli.
    Aziz Nesin, yaşamını yazarak kazanan yazarlarda görülen tür çeşitliliği ve ürün bereketini yaşattı okurlara. Bu bereketin, onun edebiyattaki yerini gölgelediği de var sayılabilir. Oysa roman ve öykülerinde de, oyunlarında ve anılarında da usta bir kurgucudur. Adnan Özyalçıner'in 'olgunluk dönemi öyküleri' diye tanımladığı Yetmiş Yaşım Merhaba (1984), Maçinli Kız İçin Ev (1987), Rüyalarım Ziyan Olmasın (1990) adlı kitaplarından örneklediği 'gülmece öyküleri dışındaki' öyküler de onun gözden kaçan usta öykücülüğünün kanıtıdır.

    Kaynağı yaşamöyküsü
    Adnan Özyalçıner, hüznün ağır bastığı bu öyküleri şöyle tanımlar: "Aziz Nesin'in gülmece öykülerinin dışındaki öykülerinin kaynağı, kendi yaşamöyküsüdür çoğunca. Bu öykülerde, genellikle gülmece öykülerinin tersine, yaşananlarla yaşanılanların acısı yansır. Bu öyküler belli bir üzünç havası da taşırlar. Sevda öyküleri olsalar bile. Onun için bunları Aziz Nesin'in şiirleriyle birlikte incelemek gerekir belki de. Şiirlerden öykülere, öykülerden şiirlere bir yol vardır. Daha doğrusu bu öykülerde Aziz Nesin'in şiirinin damarı atar.
    İnsanın iç dünyasıyla dış dünyasının iç içe anlatıldığı, günlük yaşamımızın ortaya konulduğu bu öyküler, masal öğelerinin ağır bastığı bir kurgu içinde anlatılır. Bazen kişi adları, yer adları bile bu dünyanın dışındadır. Aziz Nesin, aynı yöntemi oyunlarında da kullanmıştır". (Aziz Nesin Günleri, 29-30 Haziran 1996, Edebiyatçılar Derneği, s. 55)
    Özyalçıner, Aziz Nesin'in Rüyalarım Ziyan Olmasın adlı kitabından "İnsan, üzerinde yaşadığı dünyayı, ondan uzaklaştıkça daha iyi anlıyor. (...) Üzerinde yaşadığımız dünya, aynı zamanda kendi dünyamız da olmuşsa, yani dış dünyamızla iç dünyamız özdeşleşmişse ondan uzaklaştıkça onu daha iyi anlayıp duyumsadığımız gibi, daha da çok seviyoruz" bölümünü alıntılayarak şu yorumu yapar: "(...) bu yabancılaştırma yöntemiyle yaşanan gerçeklerdeki, çekilen acılardaki, üzünçlerdeki bütün öznellikleri genelleştiriyor, bireyi insanlaştırarak toplumsal bir tabana oturtuyor. Buradan evrensel bir bildirim çıkarmak istiyor. Bu öykülerin, Aziz Nesin'in oyunlarıyla hemen hemen bütünleştiği, biri anılırken ötekinin de anılması gerektiği noktalar bunlar."
    Aziz Nesin'in şiirleri, oyunları ve 'gülmece öyküleri dışındaki öyküleri'nden yoğun bir sevgiyle birlikte bir yalnızlık duygusu sızar. 'Bir Şey Yap Met'te bir bölük seçkine, yaptıkları olağanüstü işlere göre ömür verilir. 'Biraz Gelir misiniz'de Mateh Usta hep meşgul olduğu için Azrail'in çağrısına yanıt veremez. Her iki oyunda da yaşamanın üretmeye/yaratmaya bağlı olduğunu fark etmeyenler kısa ömürlüdür. Bu iki oyun, sanatçının ve aydının halkla arasındaki çelişkiyi, halkla bütünleşmeyi denediğinde göğüslemesi gereken zorlukları ve uğraşlarına yabancı aile üyeleriyle çelişkilerini simgelenmektedir de diyebiliriz. Özellikle Mateh Usta'nın sesini kimselerin duymadığı çalgısı önemli bir simgedir. Bu çalgının sesini duyanın ölümsüzlüğe erişme şansı vardır oysa.
    Ben, yazarın 'Anıtı Dikilen Sinek' adlı öyküsünü bu öykülerin devamı sayarım. Camı geçmek için ışık hızına ulaşmayı denerken ölen sinek için dikildiği varsayılan anıt. Anısının sonsuza kadar korunacağı nutukları. Ve bir dakika süren 'sonsuzluk'. Aziz Nesin'in 'bir dakika sinekler için sonsuzluktur'a benzer bir yorumla attığı gizli kahkaha.(Yoksa hıçkırık mı?)
    'Çiçu' plastik bir kadın mankenle yaşayan bir adamın öyküsüdür. 'Tut Elimden Rovni' birlikte trapez numaraları yapan bir karı-kocanın öyküsüdür. Her numarada, yaşaması, eşinin elini tutup tutmasına bağlı olanların, karşısındakinin sevgisinden duyduğu kuşkunun, sevginin bitmesinden duyulan korkunun yer aldığı bir ilişki. Aziz Nesin'in sevginin yalnızlıktan daha uzun ömürlü olduğuna inanan şiirsel oyunları.
    Bu iki oyun, Özyalçıner'i doğrulayacak bir netlikle gülmece dışı öykülerle akrabadır. Tülsü'yü Sevmek, Kan Yüzüğü, Uçun Kuşlar Uçun, Albenekli Alsarım sevgiyle ölümün ve yalnızlığın yenilebileceği inancını içerse de, insanların birbirlerini çıkarsız sevmelerinin olanaksızlığına yakılmış ağıtları anımsatırlar. Özellikle Kan Yüzüğü, sevdiği kadına kanından süzdüğü demirle bir yüzük yapan simyacının, bu demir yüzük yüzünden geri çevrilişi. Yaşamını bir insana vermek ve değeri bilinmemek, başka bir anlatımla arabesk olabilecek temadır. Nesin'in öyküsünü arabeskten koruyan anlatım ustalığı kadar, anlatımdaki gizli mizah öğeleridir. Okur, Aziz Nesin'in simyacıya "Oh olsun, yaşamının özünü senin için değerini kimsenin anlayamayacağı bir yüzük için tüketeceğine kara kalabalığın beğeneceği bir armağan üretseydin" dediğini duyar sanki. Bu sesteki gizli titreyişin tutulan bir kahkaha mı yoksa bir hıçkırık mı olduğunu kavrar mı? Bilinmez...
    Aziz Nesin'in bütün öykülerinin akrabası olan oyunu bence 'Hadi Öldürsene Canikom'dur. Yalnız kadınları tecavüz ettikten sonra öldüren bir sapığın yolunu bekleyen iki yalnız, yaşlıca kadın. İnsanın sevgisizliğinin, yalnızlığının çaresiz bir biçimde gülünçleşmesi. Aziz Nesin'in öykülerinin yarattığı kahkahaların toplumsal kökleri.
    Aziz Nesin'in oyunlarının bütünü için Sevda Şener'in yorumu önemli ipuçları taşır: "Aziz Nesin'in oyunlarında ana tema, yanlış anlamayı meydan vermeyecek biçimde, açık ve seçik olarak sunulur. Yazar bildirisinin doğru anlaşılmasından emin olmak için, kişilerin özel durumunu açıklayıcı konuşmalar örüntülemiş, oyun kişilerine durum saptaması yaptırmış ve bu durumun nasıl bir sorun taşıdığını söyletmiştir. Böylece tema hem iyice açıklanmış, hem de seyirciye oyun kişilerinin içinde bulundukları tepki bağlamında sergilenerek sunulmuş olur. Ayrıca konuşmalarda yapılan tekrarlarla düşünce pekiştirilir. Aziz Nesin'in bildiri ağırlıklı olan oyunlarını doğrudan didaktik olmaktan koruyan, fakat bildirinin yalnızca yazarın istediği gibi anlaşılmasına, başka yorumlara kapalı olmasına neden olan bu yöntem olmuştur. Bununla beraber, oyunlar derinlemesine incelendiğinde ana temanın açık anlamı ile çelişen örtük anlamlara ulaşılabildiği görülür." (Aziz Nesin Günleri, 29-30 Haziran 1996, Edebiyatçılar Derneği, s. 88)

    Bozuk düzenin aynası
    Aziz Nesin'in yaygın ününü sağlayan, gülmece öyküleri ve romanlarıdır. Bu öykülerin ve romanların en çok tanınanları, ünü en yaygın olanları, bürokrasinin, toplum düzeninin çarpıklıklarını yansıtanlardır: Fil Hamdi, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Yeşil Renkli Namus Gazı, Damda Deli Var, Kazan Töreni, Kör Döğüşü, Zübük, Gol Kralı. Belki bu yüzden Aziz Nesin için anlatılan bir anekdot vardır. Bir Batı ülkesinde öykülerin çevirmeni bir başka çevirmene demiş ki "Aziz Nesin, aslında bu öyküleri çok kolay yazıyor. Ülkesine gittim. Onun ülkesinde her gün onun yazdığı öykülere benzer yüzlerce olay yaşanıyor. O da oturup yazıyor." Bu sözleri dinleyen öteki çevirmen gülmüş: "Ben de öyle sanıyordum" demiş. "O ülkede her gün böyle yüzlerce olay yaşanıyor ama, bu olayları yazanlar da hapse giriyor. Kısacası o ülkede yazmak cesaret istiyor."
    Ben, Aziz Nesin'i roman tefrikalarıyla tanıdım, Kadın Olan Erkeğin Hatıraları, Saçkıran, Tek Delik (Daha sonra Tek Yol adıyla yayımlandı). Romanlarından sonra oyunlarıyla tanıştım. Oyunlarının metin olarak okunmasının öykülerinden farklı bir tad verdiğini de fark ettim. Ama Memleketin Birinde'nin, Hop Trinam'ın bir başka deyişle siyasal masallarının eşi olmadığına inanırım.

    Türkiye'deki değişimin kitapları
    Aziz Nesin'in çocuk kitapları, şiirleri, denemeleri üstünde durulması gereken özellikleri olan çalışmalardır. Ancak bitirmediği için üzüldüğümüz çalışmaların en önemlileri 'Böyle Gelmiş Böyle Gitmez' üst başlığını taşıyan otobiyografik notlardır: Yol, Yokuşun Başı. Yalnız iki cildi yayımlanabilen bu kitaplar, Türkiye'deki değişimin de bir aynasıdır. Bir tür kişisel tarih eşliğinde Türkiye tarihi. "İçimizden herhangi birinin yaşamı olarak yaşadığımız toplumu ve çağı yansıtan" notlar. Bu kitaplarda onun çocukluğu, ailesi, yaşadıkları kadar yazmasıyla ilgili ayrıntılar da yer alır:
    "Sık sık sorarlar:
    - Nasıl bu kadar yazabiliyorsun?
    Derler ki, kimi sanatçıların esin perileri varmış da, bu periler onların ruhuna sanatı üflermiş. (...) Esin perim yok ama, benim de esin cinim, esin cadım, esin devanam var. Benimkilerin yarısı kuş, yarısı kız değil olsa olsa onda biri insan da geri yanı canavar. Omuzuma tünememiş, sırtıma binmiş, ben altta iki büklüm, kan ter içinde, yorgun bitkin... Hem benim esin cinim, esin cadım bir tane değil sürü sürü... İkisi inse üçü biniyor sırtıma.(...) Esin perisi omuzuna tünediği sanatçının ruhuna üflüyor ne üflüyorsa, kulağına fısıldıyor, onu esinliyor. Benim sırtıma binmiş, üstüme çullanmış olan esin cadıları, esin cinleri, esin canavarları durmadan buyuruyor, zorluyor azarlıyor:
    - Yaz! Hadi yazsana! Durma yaz! Ne duruyorsun? Uyumaya hakkın var mı senin... Uyan! Oturma öyle... Kalk çabuk... Hasta da olamazsın... Şişşşt, kalk bakalım... Yaz!
    Benim esin cinlerim, cadılarım, canavarlarım: Kira isteyenlerim, para isteyenlerim, alacaklılarım, bitürlü tükenmeyen gereksinimler...
    Yazmam da ne yaparım?"
    Aziz Nesin çok çeşitli türde yazışını da geçmişine bağlar: "Çok değişik türde, değişik biçimde yazıyor, değişik konular işliyorsam, bunun nedeni, sanırım, toplumumuzun değişik katlarından, değişik çevrelerinden karışık insanlarla düşüp kalkmış olmamdır. İşte şimdiye dek yaptığım işlerden bikaçı: Ayaksatıcılığı, çobanlık, askerlik, muhasebecilik, ressamlık, gazete satıcılığı, kitapçı dükkânı işletmek, özel öğretmenlik, fotoğrafçılık, yazarlık, gazetecilik, bakkallık, mapusanecilik -bu da bir meslektir, hem de zor mesleklerdendir-, işsizlik bu mesleklerin en zorudur-, kundura boyacılığı, berber dükkânı işletmek, daha da başka işler."
    Aziz Nesin kırk yıl önce anılarının başında. "Hiç inanmadığım bişey olsa da bir daha doğsam, yeniden gelsem bu yeryüzüne, seçeceğim başka yol yok, yine böyle, yine böyle çalışmanın mutlu yorgunluğu içinde tükenip gitmek isterim" demişti. O zaman ellisindeydi. Bugün doksan yaşında. Okurlarına bir vasiyet gibi fısıldıyor:
    Yazılarda yaşadım
    Yazılarda ölüyorum
    Beni yazılara koyun
    Sevmeler için yazdım
    Sevmeler için okuyun

    Kitap 


    Anı defterimden

    Anı defterimden

    16/12/2005

    ALİ NESİN (Arşivi)

    9 Haziran 1995
    İstanbul'dayım, Vakıf'ta. Gece saat 2'de geldim. Babam bekliyordu. Asansördeydim sesini duyduğumda:
    - Ali?
    Özlem dolu bir sesti. [Babamı tanımayanlar onun soğuk bir kişiliği olduğunu sanırlar. Oysa o kadar sıcak ve sevgisini o kadar belli eden bir insandır ki. Sadece ses tonundan sevgiyi nerdeyse karşınızda somutlaşmış olarak görebilirdiniz.] İki gün önce telefon ettiğimde sesi kısıktı. Şimdi iyi. Telefonda doktora gitmesini önermiştim, dinlemeyeceğini bile bile.
    - Aslan gibiyim, demişti, kısık sesli bir aslan...
    - Herkese bağırıyorsun, sesin ondan kısılmıştır.
    Gülüp,
    - Hükümete bağırıyorum, demişti.
    Bu kez iyi gördüm babamı. Sabah saat 3'e kadar konuştuk. Çalışamamaktan, daha doğrusu üretememekten şikâyet etti.
    - Çok uykum geliyor, dedi, durmadan uyuyorum. Aldığım ilaçlar uyutuyor.
    Ameliyattan sonra ancak belli bir süre yaşandığını söyledi. Biliyordum elbet. Kaç yıl önce ameliyat oldun diye soracaktım, iyi ki sormadım.
    Geçen yıl kendisine hediye olarak getirdiğim telefonu gördüm sehpanın üstünde.
    - Gördün mü, dedim, kullanmasını öğrendin...
    Çünkü sık sık makineleri çalıştırmasını öğrenemediğinden yakınırdı. Gerçekten de [Böyle Gelmiş Böyle Gitmez'i okuması için getirdiğim] teybi kullanmasını öğrenememişti bir türlü.
    - Yok, dedi, hâlâ daha kullanamıyorum.
    - Ama her telefon edişimde o telefonla konuşuyorsun.
    - İşte o kadar, dedi.
    - Eee... Daha ne olacaktı ya?
    - Bir sürü düğmesi var. Onların ne işe yaradığını bilmiyorum ki...
    - Ben de bilmiyorum...
    - İşte o düğmelerin ne işe yaradığını öğrendikten sonra 'biliyorum' denir. Pantolon düğmesi mi onlar?
    Gülüştük.
    Konu mektuplara geldi. [Yayımlanan mektuplaşmalarımız. Ben çok rahatsız olmuştum o mektupların yayımlanmasından.]
    - Mektuplar çok başarılı oldu. Çok! Olağanüstü... Herkes çok beğeniyor. Kısıtlı bir çevre ama olsun. Bir başyapıt oldu. Gördün mü bak, yayımlanmasın diyordun, iyi ki yayımladık.
    Ses çıkarmadım. Konuyu değiştirdim, Ahmet'i sordum. Ahmet'ten memnun. Gerçekten de ne zaman telefon etsem Ahmet'i bürosunda buluyorum. Bunu söyledim.
    - Evet, dedi, herhalde çalışıyor.
    - Çalışıyor elbet, dedim, yoksa bürosunda ne yapsın?
    - Herhalde, dedi.
    Yakında oğlunun okul parasını, İlknur'un ev kirasını ve almak üzere olduğu dairenin parasını kendi verebilecekmiş Ahmet... Ateş'e de bir ev almış. Ateş ağabeyim yeni evine bizi davet edecekmiş.
    - İçer içer ağlar ağabeyim, dedim.
    - Evet, dedi, çok duygusal.
    - Bense içtikçe gülerim, dedim.
    Güldü, ama bir şey söylemedi. Çok içtiğimden kuşkulanıyor galiba.
    - Nasıl geçti yılın? diye sordu.
    Yaptıklarımı anlattım.
    Belli ki ben geldiğimde bir şey yazıyordu.
    - 'Böyle Gelmiş' mi? diye sordum.
    - Hayır, dedi. Nerdeee? Zaman mı var? Kırklareli'ne gideceğim, o konuşmayı yazıyorum.
    - Ben de geleyim, dedim.
    - Sen ne yapacaksın Kırklareli'nde?
    - Kırklareli için değil, seninle birlikte olmak için.
    - İstersen gel. Ayben de gelecek. Ama bence Türkiye'deki zamanını daha iyi kullan.
    Haklı.
    - Peki, dedim, ben de o sırada kitaplarımla uğraşırım.
    - Hah, dedi, öyle yaparsın.
    Sonra Böyle Gelmiş'i nasıl yazmak istediğimi söyledim, bir gününü bir denemeye ayırmasını söyledim. Bir gün teybe okusun, ben daktiloya çekeyim. Deneyelim, bakalım nasıl oluyor.
    - Yazabiliyorum, dedi. Yazan adam teybe okur mu?
    - Ama daha çabuk olur, daha hızlı yazarız.
    - Olmaz, dedi, yapamam.
    - Bir günlük deneyelim, dedim. Üsteledim, kabul etmedi. Bakalım, emrivaki yapmaya çalışacağım. 'Böyle Gelmiş' dosyalarına baktım. Birinci dosyanın içinden annemin Cumhuriyet'e verdiği röportaj çıktı. Annemin söylediklerinin haksızlık olduğunu söyledi.

    - Eskiden, dedi, içimde hâlâ bir şey vardı, o da kayboldu şimdi... Zaten ben eski Türkçe yazardım. Eski Türkçe bilmezdi ki daktiloya çeksin kitaplarımı. Bir kez daktilo yazdı, Şimdiki Çocuklar Harika'yı... Yarışmaya yetişecekti, zaman yoktu.
    Belli ki çok kızmış annemin röportajına.
    Ama annemin tashih yaptığını, tashih edilmiş kitapları daktiloya çektiğini ben biliyorum. Gene de bu işi öykücülüğünü etkileyecek kadar sık yapamazdı elbet. Yaratıcı enerjisi yoktu.
    - Bir yaştan sonra, dedi, kadınların dişilikleri ön plana çıkıyor, insanlık arka planda kalıyor. Ayben'de de öyle, annende de öyle...
    Ne demek istediğini tam anlayamadım.
    - Okuma şimdi onu...
    Bıraktım dosyayı. Biraz daha sohbet ettik. Sonra odalarımıza çekildik. O çalışma odasında yattı. Bense yatak odasında. Bir battaniye çekti üzerine. Bir de çarşaf al dedim, dinletemedim. Hiç kimseyi dinlemiyor.
    Gece çok öksürdü. Bir ara kalktım, içecek bir şey isteyip istemediğini sordum.
    - Hayır, dedi kesin bir sesle, git uyu artık!
    Sabah altı buçukta uyandık. O yeniden uyumaya gitti. Ben Hagop Mintzuri'nin anılarını okudum. Ermeni katliamı konusunda konuşacağım kendisiyle. En azından bir anıt dikilmesi gerekir diye düşünüyorum1. İmkânsız olduğunu biliyorum ama... Bir de Yaşar Kemal konusunda ne düşündüğünü soracağım?2 (Der Spiegel'e verdiği demeç ve yankıları konusunda). Hâlâ daha uyuyor.
    Yatağın kenarına eski pul koleksiyonumu koymuş. Neden acaba? Pullar nemden sayfalara yapışmış. Yazık. Eşşeğin biri yapışmış pulları çıkarmaya çalışmış, çoğunu yırtmış.
    Not 1: 1915 ve daha sonraki yıllarda meydana gelen olaylar adına, Türkiye'de, özellikle Doğu'da, "Anadolu halklarının bir zamanlar yaşadıkları acılar" filan gibi tarafsız bir adla bir anıt dikilmesinin doğru bir jest ve siyasi karar olacağını düşünüyordum. Bu konuda konuştuğumuzu anımsamıyorum ama.
    Not 2: Yaşar Kemal, Der Spiegel dergisine Kürt sorunuyla ilgili bir demeç vermiş ve büyük tepki almıştı. Kürt konusunun çok daha tabu olduğu, hatta Kürt kelimesinin telaffuz edilemediği yıllardı. Yaşar Kemal hakkında dava açılmıştı. Aydınların birçoğu, "Yaşar Kemal'in düşüncelerini hiç paylaşmıyorum ama düşünce özgürlüğü adına dava açılmaması gerekirdi ve kendisini destekliyorum" anlamında beyanlar veriyor, köşeyazıları yazıyorlardı. Düşünce özgürlüğü gibi önemli bir konudan söz ederken Yaşar Kemal'in düşüncelerine karşı olunduğunun açıklanmasını doğru bulmuyordum.
    Bence gereksizdi ve asıl önemli konuyu sulandırdığı için argümana zararlıydı. Çoğu aydının bu tavrını korkularına yormuştum.
    Bu düşüncemi yurtdışında başka Türklerle tartışmış ve yandaş bulamamıştım. Bu gibi durumlarda çoğu zaman yaptığım gibi babama danışarak bu düşüncemi sınamak istiyordum. Üstelik babam Yaşar Kemal'i pek sevmezdi ve Kürt sorunu hakkında sanırım ondan değişik düşünürdü. Konuyu babama açıp sorumu sorduğumda yanıtı tek kelimeydi: Aynen! Daha fazla söze gerek yoktu. Konu kapandı.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    0 yorum yazılmıştır

    « Önceki :: Sonraki »