Aziz Nesin'in elli yıl önce yazdığı ama kimsenin bilmediği bir roman: 'Düğümlü Mendil'
2005-12-16 · Kategori: Arastirma
| Kitap |
Nuru Hayat kimdi?
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) Tekrarı bile anlamsız aslında; Aziz Nesin büyük bir mizah ustasıydı. Hikâye, roman, oyun, taşlama ve diğer türlerde yazdığı eserlerinin hemen hepsinde bu yanı ağır basar. Ancak okuyacağınız yazıda bu türden eserleri üzerinde durmayacağım. Aziz Nesin'in pek az bilinen bir romanından söz etmek istiyorum; Düğümlü Mendil'den. Belki Nesin hayranları biraz garipseyeceklerdir. Çünkü Düğümlü Mendil, edebiyatımızın belki de ilk 'seri katil'ini barındıran bir polisiye roman!.. Esinlenmişliği nedeniyle Rıza Çavdarlı'nın 1941 tarihli Müthiş Katil Landru'sunu saymadığımı belirtmek isterim.'Aydabir Polis Romanları'nın üçüncü kitabı olarak 1955 yılında yayımlanmış Düğümlü Mendil. Aziz Nesin'in böyle bir polisiye roman yazdığının bilinmemesinin en önemli nedeni, hiç kuşkusuz kitaba kendi ismini koymayışı. Hatta kapakta yazar ismi bile yok. Kapağı çevirdiğimizde yazarının Nuru Hayat olduğunu öğreniyoruz. Anlaşılan o ki, vatanın/milletin yüce menfaatleri bahanesiyle devletimizin aydın, yazar ve sanatçılarına göz açtırmama geleneğinin gadrine 1950'li yıllarda uğrayan Aziz Nesin, geçim sıkıntısı nedeniyle tıpkı Kemal Tahir gibi takma isimle 'ucuz' bir kitap üretmek zorunda kalmış. Hemen hatırlatalım, yazılarında iki yüze yakın takma ad kullanmıştı Nesin. Devletin ve toplumun bir kısmının aydın, yazar ve sanatçıları şüpheli görme geleneği sürdüğüne göre, bu konu üzerinde durmaya gerek duymuyorum. Önemli olan Aziz Nesin, Kemal Tahir, Peyami Sefa, Afif Yesari, Oğuz Alpaçin ve daha pek çok yazarın geçimlerini temin etmek için takma isimle polisiye roman üretmişlikleri; hem de seriler hâlinde!.. Gerçekten de 50'li yıllarda polisiye roman özellikle Mayk Hammer tarzında sert özel dedektif maceraları büyük ilgi görmüş, Çağlayan Yayınları'nın hazırladığı kitaplar o zaman dek akla hayale gelmedik baskı adetlerine ulaşmışlardı. Çevirecek kitap yokluğunda ise iş yerli yazarlara düşmüştü. Ellerinde gri, müflonlu eldiven Yazıyor, yazıyor... Aziz Nesin kitaplığı Aziz Nesin'in kitapları Nesin Yayınevi tarafından yeniden yayımlanmıştır. 'Düğümlü Mendil', Aziz Nesin'in elli yıl önce yazdığı ama kimsenin bilmediği bir roman Nesin, yoksulların çaresizliğini hikâyesine kusursuzca yerleştirmiş Nuru Hayat, Aydabir Polis Romanları, Ticaret Matbaası, 1955.
|
| Kitap |
Anı defterimden
ALİ NESİN (Arşivi) 9 Haziran 1995İstanbul'dayım, Vakıf'ta. Gece saat 2'de geldim. Babam bekliyordu. Asansördeydim sesini duyduğumda: - Ali? Özlem dolu bir sesti. [Babamı tanımayanlar onun soğuk bir kişiliği olduğunu sanırlar. Oysa o kadar sıcak ve sevgisini o kadar belli eden bir insandır ki. Sadece ses tonundan sevgiyi nerdeyse karşınızda somutlaşmış olarak görebilirdiniz.] İki gün önce telefon ettiğimde sesi kısıktı. Şimdi iyi. Telefonda doktora gitmesini önermiştim, dinlemeyeceğini bile bile. - Aslan gibiyim, demişti, kısık sesli bir aslan... - Herkese bağırıyorsun, sesin ondan kısılmıştır. Gülüp, - Hükümete bağırıyorum, demişti. Bu kez iyi gördüm babamı. Sabah saat 3'e kadar konuştuk. Çalışamamaktan, daha doğrusu üretememekten şikâyet etti. - Çok uykum geliyor, dedi, durmadan uyuyorum. Aldığım ilaçlar uyutuyor. Ameliyattan sonra ancak belli bir süre yaşandığını söyledi. Biliyordum elbet. Kaç yıl önce ameliyat oldun diye soracaktım, iyi ki sormadım. Geçen yıl kendisine hediye olarak getirdiğim telefonu gördüm sehpanın üstünde. - Gördün mü, dedim, kullanmasını öğrendin... Çünkü sık sık makineleri çalıştırmasını öğrenemediğinden yakınırdı. Gerçekten de [Böyle Gelmiş Böyle Gitmez'i okuması için getirdiğim] teybi kullanmasını öğrenememişti bir türlü. - Yok, dedi, hâlâ daha kullanamıyorum. - Ama her telefon edişimde o telefonla konuşuyorsun. - İşte o kadar, dedi. - Eee... Daha ne olacaktı ya? - Bir sürü düğmesi var. Onların ne işe yaradığını bilmiyorum ki... - Ben de bilmiyorum... - İşte o düğmelerin ne işe yaradığını öğrendikten sonra 'biliyorum' denir. Pantolon düğmesi mi onlar? Gülüştük. Konu mektuplara geldi. [Yayımlanan mektuplaşmalarımız. Ben çok rahatsız olmuştum o mektupların yayımlanmasından.] - Mektuplar çok başarılı oldu. Çok! Olağanüstü... Herkes çok beğeniyor. Kısıtlı bir çevre ama olsun. Bir başyapıt oldu. Gördün mü bak, yayımlanmasın diyordun, iyi ki yayımladık. Ses çıkarmadım. Konuyu değiştirdim, Ahmet'i sordum. Ahmet'ten memnun. Gerçekten de ne zaman telefon etsem Ahmet'i bürosunda buluyorum. Bunu söyledim. - Evet, dedi, herhalde çalışıyor. - Çalışıyor elbet, dedim, yoksa bürosunda ne yapsın? - Herhalde, dedi. Yakında oğlunun okul parasını, İlknur'un ev kirasını ve almak üzere olduğu dairenin parasını kendi verebilecekmiş Ahmet... Ateş'e de bir ev almış. Ateş ağabeyim yeni evine bizi davet edecekmiş. - İçer içer ağlar ağabeyim, dedim. - Evet, dedi, çok duygusal. - Bense içtikçe gülerim, dedim. Güldü, ama bir şey söylemedi. Çok içtiğimden kuşkulanıyor galiba. - Nasıl geçti yılın? diye sordu. Yaptıklarımı anlattım. Belli ki ben geldiğimde bir şey yazıyordu. - 'Böyle Gelmiş' mi? diye sordum. - Hayır, dedi. Nerdeee? Zaman mı var? Kırklareli'ne gideceğim, o konuşmayı yazıyorum. - Ben de geleyim, dedim. - Sen ne yapacaksın Kırklareli'nde? - Kırklareli için değil, seninle birlikte olmak için. - İstersen gel. Ayben de gelecek. Ama bence Türkiye'deki zamanını daha iyi kullan. Haklı. - Peki, dedim, ben de o sırada kitaplarımla uğraşırım. - Hah, dedi, öyle yaparsın. Sonra Böyle Gelmiş'i nasıl yazmak istediğimi söyledim, bir gününü bir denemeye ayırmasını söyledim. Bir gün teybe okusun, ben daktiloya çekeyim. Deneyelim, bakalım nasıl oluyor. - Yazabiliyorum, dedi. Yazan adam teybe okur mu? - Ama daha çabuk olur, daha hızlı yazarız. - Olmaz, dedi, yapamam. - Bir günlük deneyelim, dedim. Üsteledim, kabul etmedi. Bakalım, emrivaki yapmaya çalışacağım. 'Böyle Gelmiş' dosyalarına baktım. Birinci dosyanın içinden annemin Cumhuriyet'e verdiği röportaj çıktı. Annemin söylediklerinin haksızlık olduğunu söyledi. - Eskiden, dedi, içimde hâlâ bir şey vardı, o da kayboldu şimdi... Zaten ben eski Türkçe yazardım. Eski Türkçe bilmezdi ki daktiloya çeksin kitaplarımı. Bir kez daktilo yazdı, Şimdiki Çocuklar Harika'yı... Yarışmaya yetişecekti, zaman yoktu. Belli ki çok kızmış annemin röportajına. Ama annemin tashih yaptığını, tashih edilmiş kitapları daktiloya çektiğini ben biliyorum. Gene de bu işi öykücülüğünü etkileyecek kadar sık yapamazdı elbet. Yaratıcı enerjisi yoktu. - Bir yaştan sonra, dedi, kadınların dişilikleri ön plana çıkıyor, insanlık arka planda kalıyor. Ayben'de de öyle, annende de öyle... Ne demek istediğini tam anlayamadım. - Okuma şimdi onu... Bıraktım dosyayı. Biraz daha sohbet ettik. Sonra odalarımıza çekildik. O çalışma odasında yattı. Bense yatak odasında. Bir battaniye çekti üzerine. Bir de çarşaf al dedim, dinletemedim. Hiç kimseyi dinlemiyor. Gece çok öksürdü. Bir ara kalktım, içecek bir şey isteyip istemediğini sordum. - Hayır, dedi kesin bir sesle, git uyu artık! Sabah altı buçukta uyandık. O yeniden uyumaya gitti. Ben Hagop Mintzuri'nin anılarını okudum. Ermeni katliamı konusunda konuşacağım kendisiyle. En azından bir anıt dikilmesi gerekir diye düşünüyorum1. İmkânsız olduğunu biliyorum ama... Bir de Yaşar Kemal konusunda ne düşündüğünü soracağım?2 (Der Spiegel'e verdiği demeç ve yankıları konusunda). Hâlâ daha uyuyor. Yatağın kenarına eski pul koleksiyonumu koymuş. Neden acaba? Pullar nemden sayfalara yapışmış. Yazık. Eşşeğin biri yapışmış pulları çıkarmaya çalışmış, çoğunu yırtmış. Not 1: 1915 ve daha sonraki yıllarda meydana gelen olaylar adına, Türkiye'de, özellikle Doğu'da, "Anadolu halklarının bir zamanlar yaşadıkları acılar" filan gibi tarafsız bir adla bir anıt dikilmesinin doğru bir jest ve siyasi karar olacağını düşünüyordum. Bu konuda konuştuğumuzu anımsamıyorum ama. Not 2: Yaşar Kemal, Der Spiegel dergisine Kürt sorunuyla ilgili bir demeç vermiş ve büyük tepki almıştı. Kürt konusunun çok daha tabu olduğu, hatta Kürt kelimesinin telaffuz edilemediği yıllardı. Yaşar Kemal hakkında dava açılmıştı. Aydınların birçoğu, "Yaşar Kemal'in düşüncelerini hiç paylaşmıyorum ama düşünce özgürlüğü adına dava açılmaması gerekirdi ve kendisini destekliyorum" anlamında beyanlar veriyor, köşeyazıları yazıyorlardı. Düşünce özgürlüğü gibi önemli bir konudan söz ederken Yaşar Kemal'in düşüncelerine karşı olunduğunun açıklanmasını doğru bulmuyordum. Bence gereksizdi ve asıl önemli konuyu sulandırdığı için argümana zararlıydı. Çoğu aydının bu tavrını korkularına yormuştum. Bu düşüncemi yurtdışında başka Türklerle tartışmış ve yandaş bulamamıştım. Bu gibi durumlarda çoğu zaman yaptığım gibi babama danışarak bu düşüncemi sınamak istiyordum. Üstelik babam Yaşar Kemal'i pek sevmezdi ve Kürt sorunu hakkında sanırım ondan değişik düşünürdü. Konuyu babama açıp sorumu sorduğumda yanıtı tek kelimeydi: Aynen! Daha fazla söze gerek yoktu. Konu kapandı. |

