AlsahBlog

• 2006-02-04 - edebiyatımızda geleceğin yazarları/ semih gümüş

Kategori: Arastirma
edebiyatımızda geleceğin yazarları
04 Mayıs 2005

MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


Fransız edebiyat dergisi Lire’in, Mayıs 2005 sayısında, 21. yüzyılda edebiyat dünyasına damgasını vuracak 50 yazarın içinde Aslı Erdoğan’ın da adı yer aldı. Lire’in seçimine katılan Semih Gümüş, gelecekte ‘usta’ olarak anılacak 10 Türk yazarını belirleyip kendi listesini oluşturdu.

SEMİH GÜMÜŞ
semihgumus@tnn.net

GELECEĞE KALMAK: Edebiyatın büyülü sözlerinden. Bazen yazarın itiraf etmediği özlemi. Yaratıcı yazarların ölümden sonra bile olsa geleceğe kalacak ruh ikizlerini bilmenin iç huzuruyla beklemelerine neden olan güçlü duygu.
Gene de ölümden sonra kalıcı olduğunu bilmek yerine, yaşadığı zamanın kahramanı olmayı yeğleyenlerin sayısı daha çok. Yazar-insan: Yaratıcılığını derinleştirdikçe değer kazandığını bilen yazar ile değerinin karşılığını görmekten mutlu olan insan. Çoğun ne biriyle yaşayabiliyor yazar ne de yalnızca öbürüyle. Eleştirinin yazarın bu duruş biçimini anlama, edebiyat yapıtlarının yerini saptama, metin içi çözümlemelerle yazılanların yeniden üretiminin yollarını açma işlevinin yeri başka bir biçimde doldurulamıyor.
Eleştirinin bu etkinliği, aslında örtük eleştiri kitapları olan antolojilerde olduğu gibi, bazen de bir dizi doruk noktasını ya da uç veren filizleri saptayarak kanonların oluşumuna katkı biçiminde dışavurur. Fransız edebiyat dergisi Lire’in, Mayıs 2005 sayısında, 21. yüzyılda edebiyat dünyasına damgasını vuracak 50 yazarın adını vermesi, bu tür eleştirinin etkin bir biçimini gösterdi.
Derginin genel yayın yönetmeni François Busnel, romanın gelecekte de yaşayacak bir tür olduğunu göstermeyi amaçladıklarını, derginin editörlerinin dünya edebiyatında kendilerini yeni gösteren yazarlar arasından 50’sini bunun göstergesi olarak seçtiklerini belirtiyor. Geleceğin G. Garcia Marquez’leri, Salman Rushdie’leri olarak sunulan bu 50 yazar arasında Aslı Erdoğan’ın da bulunmasıysa, haberin asıl ilgi çekici yanı.
Lire dergisi geleceğin Dostoyevski’lerini, Tolstoy’larını, Stendhal’lerini değil de, yakın gelecekte artık çağdaş klasikler olarak anılabilecek yazarların ardıllarını belirlemeyi amaçlamış. Sanırım benzer bir durumda biz de geleceğin Halit Ziya, Esendal, Sait Faik ya da Tanpınar’ların değil de, önümüzdeki yirmi otuz yıl içindeki Yaşar Kemal, Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Oğuz Atay ya da Füruzan gibi ustaların yerlerine anılacak yeni yaratıcıların kimler olacağını soracağız.

Erdoğan’a zar atıyorlar

Lire dergisinin listesindeki yazarların en genci İngiliz Adam Thirlwell 27, en yaşlısı Güney Koreli Hwang Sok-Yong 62 yaşında. Doğrusu, biz hep genç kalmakta ısrarlı insanlarla yaşadığımız için, 21. yüzyılın yaratıcılarını seçerken aklımıza bugün 62 yaşına dayanmış bir yazar gelmez.
Bugüne damgasını vuran yazarlar arasından geleceğin ustalarını saptamak için yayımlanmış kitaplara bakılmalı. İlk kitapla bunu anlamak olanaksızsa, birkaç kitap aranır. Çalışmayla kazanılmış ustalığın yanında, bazen kaynakları belirsiz yetenek de ölçü olabilir.
İlk romanı ''Kabuk Adam'', Aslı Erdoğan’ın (1967) geleceğin 50 yazarı arasında yer almasını sağlayamazdı. Ne zaman birbirleriyle iç içe geçmiş öykülerden oluşan ''Mucizevi Mandarin'' yaratıcı bir yazarın haberini verdi, onu çok geçmeden ''Kırmızı Pelerinli Kent'' izledi, o zaman önemli bir anlatı yazarıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. Neden sonra pek çoklarının dilinde dolaşan ''Tahta Kuşlar''ı da, farklı bir biçimini Adam Öykü’de yayımladıktan sonra sık sık anmaya çalıştım ki, Aslı Erdoğan’ın bazen yaralı bir bilinçle kendini gösteren değeri gözden kaçmasın.
Hem de üretkenliği nicedir uzun bir uykudayken Lire dergisinin editörleri ''Kırmızı Pelerinli Kent'' romanında Aslı Erdoğan’ın geleceğin yaratıcıları arasında yer alabileceğinin ipuçlarını görmüşler. Onlar elbette Aslı Erdoğan’a zar atıyorlar. Yoksa bir yazarı kendi ülkesinin dışından tam olarak anlamak neredeyse olanaksızdır. Bu yüzden geleceğe kalacak 50 yazar arasında Türkiye’den Aslı Erdoğan’ın seçilmesi Lire dergisi editörlerinin öznelliğiyle sınırlı bir doğrudur, ama yanlış da değildir.


Lire dergisinin editörleri ''Kırmızı Pelerinli Kent'' romanında Aslı Erdoğan’ın geleceğin yaratıcıları arasında yer alabileceğinin ipuçlarını görmüşler. Onlar elbette Aslı Erdoğan’a zar atıyorlar. Yoksa bir yazarı kendi ülkesinin dışından tam olarak anlamak neredeyse olanaksızdır. Bu yüzden geleceğe kalacak 50 yazar arasında Türkiye’den Aslı Erdoğan’ın seçilmesi Lire dergisi editörlerinin öznelliğiyle sınırlı bir doğrudur, ama yanlış da değildir.


Tekin ve Toptaş

Aslı Erdoğan, benim için de geleceğin yazarları arasında öncelikle aklıma gelenler arasında ama Latife Tekin’in (1957) ''Sevgili Arsız Ölüm'' ve ''Berci Kristin Çöp Masalları'' ile yarattığı etkinin yazınsal nedenleri ondan da önce gelir aklıma. ''Buzdan Kılıçlar''dan sonra verdiği uzun ara kaçınılmazdı ama art arda gelen ''Ormanda Ölüm Yokmuş'' ile ''Unutma Bahçesi'', insanın hayatın içindeki duruşunu sorgulayan, sonsuzluk noktasında romanlardı. Varoluş sorunsalına göndermelerle insanın özünü tartışan, yaratıcı düşüncenin itkisiyle kurulmuş bu iki romanı, öncekilerle bir arada düşünülünce, Latife Tekin’in geleceğin yazarı olduğu kuşkusuz ama günümüzün önemli yaratıcılarından biri olduğu da unutulmasın.
Cemil Kavukçu (1951) ile Mahir Öztaş (1951), aynı dönemin sıradışı öykü yazarlarıydı; ikisini de başlangıçta merakla izleyenler, birbirinden farklı ve eski ustaların düzeyinde öyküler yazdıklarını gördüler. Ortak özellikleri öykücü kimlikleriyle edebiyatımızda sağlam yerler edinmişken ikişer roman yazmaları. Roman, sanırım farklı dünyaları anlatmak isteyen öykücüyü zorla kendine çekiyor. Yoksa Cemil Kavukçu ya da Mahir Öztaş’ın roman yazmasının nedeni yazınsal etmenlerin zoru değil. İkisi bugünün de ustaları, ama onların yaratıcılıklarının gelecekte örnek alınacağı da saptanabilir.
Yarım yüzyıl önce Vüs’at O. Bener’in ''Dost'' ve ''Yaşamasız''ı nasıl karşılanmışsa, Hasan Ali Toptaş’ın (1958) yazdıkları da öyle. Belki merak ile anlatılabilecek, sınırlı bir ilgi vardı ilk romanlarına, ama ''Bin Hüzünlü Haz'' ipleri kopardı. Onun ‘tuhaf bir Kafka’ gibi abartıldığı söylendi; bir tür kaygıydı bu. Bugünün yazarı değildi o. Anlaşılması güç metinler yerine, popüler romancılar gibi yazması da önerildi Hasan Ali Toptaş’a. Oysa ''Bin Hüzünlü Haz'', günümüzün yenilikçi edebiyatının modernizme dönük biçimi, son on yıl içinde edebiyatımızda yazılmış en sıradışı metinlerden biri, gelecek on yılların kurmaca biçiminin ne olabileceği üstüne verilmiş erken bir örnekti.


Yarım yüzyıl önce Vüs’at O. Bener’in ''Dost'' ve ''Yaşamasız''ı nasıl karşılanmışsa, Hasan Ali Toptaş’ın (1958) yazdıkları da öyle. Belki merak ile anlatılabilecek, sınırlı bir ilgi vardı ilk romanlarına, ama ''Bin Hüzünlü Haz'' ipleri kopardı. Onun ‘tuhaf bir Kafka’ gibi abartıldığı söylendi; bir tür kaygıydı bu. Bugünün yazarı değildi o. Anlaşılması güç metinler yerine, popüler romancılar gibi yazması da önerildi Hasan Ali Toptaş’a. Oysa ''Bin Hüzünlü Haz'', günümüzün yenilikçi edebiyatının modernizme dönük biçimi, son on yıl içinde edebiyatımızda yazılmış en sıradışı metinlerden biri, gelecek on yılların kurmaca biçiminin ne olabileceği üstüne verilmiş erken bir örnekti.


İplikçi, Çetin, Duman

Ayfer Tunç’u (1964) geleceğin on yazarından biri olarak düşünmemin nedeni, ''Aziz Bey Hadisesi'' ile ''Taş-Kâğıt-Makas''öykü kitapları. İkisinde de, çok sağlam metinler yazarken kunt bir yazara dönüşüyor Ayfer Tunç. İnsanın şu yaşanan hayattaki dramatiğini ayrıntıların içine sızarak anlamlandırma kaygısı ve başarısı övgüye değer. Hasan Ali Toptaş aklıma nasıl Vüs’at O. Bener’i getiriyorsa, Ayfer Tunç da, Adalet Ağaoğlu ve Tahsin Yücel’i getiriyor.
Müge İplikçi (1966) postmodern metinler içinde tamamıyla kendine özgü kalmayı başardı. Öyküleri postmodern edebiyatın örnek metinleri, ama ne o ötekileri örnek aldı ne de başkaları onu. Odak noktasına insanın hallerini alan bir yazınsal anlayış edinerek postmodern edebiyatın bizdeki gölgesini tersyüz edip durduğu yerden kaldırdı. Öte yandan, yazdıklarının hızla akıp giderken kendisince de denetlenemiyor oluşu ile eski sözcüklerle bozuşturduğu dili çözüldüğünde, geleceğin yazarlarından biri olduğu daha iyi anlaşılacak; çünkü önemli bir yaratıcılık gizilgücü taşıyor.
İnan Çetin (1966) ile Faruk Duman (1974) şimdilik genç ustalar arasında sayılamaz. İkisine de, bugüne dek yazdıklarına gösterilen sıradan ilgilerin ötesinde, kurmaya çalıştıkları yazınsal yapıları çözümleyerek yaklaşılmalı. Yazdıkları öyküler iki düzeyde de çarpıcı: Hem yeni bir yazınsal dil ve yapı arayışları çok güçlü, hem de insanın hayattaki varolma kaygılarının özünü gösterme çabaları.
İnan Çetin ''Bin Yapraklı Lotus''ta son zamanlarda yazılmış en güzel ve önemli öykülerden biri olan ''Bakır'' ile Ferit Edgü’nün ''Doğu Öyküleri''ndeki ustalığı hatırlattı : Olağanüstü yalınlık içinde sürekli anlam üreten metin; kapalı, yalıtılmış dünyalar içinde insanın evrensel sorunlarını kurcalama.
Faruk Duman ilk kitabında saptadığı biçimi bütün kitaplarında koruyup geliştirdi. Bir tek ''Piri'', belki de roman adı konduğu için, yalınlığın sınırlarını ararken tek tek bazı tümcelerde yapaylığa düştü. Son kitabı ''Keder Atlısı'' onun başkalarına benzemez, tamamıyla özgün, yalınlık ve yoğunluğun sınırlarını ulaşılabilecek son kerteye kadar zorlayan dil ve biçim arayışının başarılı bir örneği.
İnan Çetin ile Faruk Duman’ın, geniş bir kamuoyunca tam anlamıyla iyi okunup saptanamayan yazınsal değerlerini göz önünde tutarak geleceğin ustaları arasında yer alacakları öngörüsünü erken yapmaktan kaçınmak için neden görmüyorum.

Ve Mehmet Günsür...

Mehmet Günsür’ü (1955) sona bırakmamın nedeni belli. Özellikle ''İçeriye Bakan Kim''deki olağanüstü öyküleri, bıraktığı acıyı çoğaltmıştır. Gelecekte genç yazarların ''Öykü nedir?'' sorusuna bulabilecekleri en anlamlı karşılıklardan biri olan Mehmet Günsür’ün öyküleri, verimi ne yazık ki sona ermiş, yazınsal ömrü sonsuzluğa giden bir cevher gibi yaşayacak.
Geleceğin ustalarını belirlemeye çalışan bir yazarın sonunda önümüze getirdiği bu on ad, elbette onun öznelliğiyle sınırlıdır. Bu öznelliği göz önünde tutan pek çok farklı seçim yapılabilir. Her öznel değerlendirme, ufkumuzu daha da genişletir. Değil mi ki okuma etkinliğimiz kendi serüvenimiz içinde değişerek yol almaktadır, bugün yapılmış seçimler de sonra değişebilecektir. Yeni yaratıcılar her zaman edebiyatımıza katılabileceği gibi, bugün verdiğimiz değeri kendi verimi içinde yıpratanlar da olabilir. Öte yandan, burada adlarını belirlediğim on yazarımızın yanı sıra düşündüğüm öteki yazarlarımızı değerlendirmeyi de elbette sürdüreceğim.
 
  12-Ekim 2002 Cumartesi

Sesimi duymak istedim anadilimde

'İyi bir roman yazmak için, insanın bir duruşu, dünya karşısında bir tavrı, bir sorumluluğu olması gerekmez. Bir katil de iyi bir roman yazabilir, hatta cinayeti çok daha iyi anlatabilir. Ama edebiyat, iyi yazmaktan öte bir şeydir.'

AYDIN DERE

Edebiyat çalışmalarıyla ulusal ve uluslararası birçok ödül almış genç kuşak yazarlardan Aslı Erdoğan ile yaşamı ve yazarlık serüveni üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

-Sayın Erdoğan edebiyat severlerce tanınan bir isim oldunuz, ancak biz yine de sizi sizden dinleyelim.

1967, İstanbul doğumluyum. Dansçılıktan, parçacık fiziğine, köşe yazarlığından İngilizce öğretmenliğine pek çok mesleğim oldu. Üç ayrı kıtada ikamet ettim, fizikçilerin, Afrikalı göçmenlerin, Amazon kabilelerinin arasında yaşadım. Kendimi hep 'yabancı' hissettim, dilini konuşmadığım ülkelerde de, anadilimi konuşan Türkiye'de de... Yazmak bir yolculuktu benim için, hedefsiz bir yolculuk. Belki yaşamak da öyle...

-Hangi duygu ve düşünceler sizi yazmaya itti?

Yazmaya Avrupa'nın orta yerinde, yani sizinle bu söyleşiyi yaptığımız Cenevre'de başladım. Uluslararası bir fizik labaratuarında günde 14 saat çalışıyor, bütün duygularım uyuşmuş bir halde son otobüsle evime dönüyor, sonra boş beyaz kağıtların başına geçiyordum. Gençtim, parasızdım, yalnızdım, yanlış toprağa dikilmiş bir bitki gibi kuruyordum. Kendi sesimi duymak istedim, anadilimde... Kendi geçmişimle yüzleşmek, çünkü köklerimi içinde taşıdığım topraktı geçmişim. Belki en dürüst yanıtım şöyle: Yazmasam delirecektim.

-Okuyucuya kitaplarınızı okutmayı başarıyorsunuz ancak, okuyucuya genel anlamda ne vermek istiyorsunuz?

"Mucizevi Mandarin"in temaları kopuş, sürgün, yalnızlık ve kaybetmektir ama herşeyden önce, bana göre bir yas öyküsüdür, yeri doldurulamayan bir kayıp için duyulan yas. Karamsar bir kitaptır ama kötümser değildir. Okura bir gelecek umudu, arınma ya da yaşama bağlanma olanağı sunar. Yitik gözün düşsel düzlemde geri gelişi, ya da adamın ölmüş eşinin düşlerine tutunarak yaşamaya geri dönmesi gibi. Dünya yıkılır ama düşlemeye devam ederek onu yeniden kurabiliriz ancak. Bu bakımdan, "Kırmızı Pelerinli Kent" çok daha karanlık ya da inançsız bir kitaptır. Yazının kendisini, insanın ölümlülüğü karşısında sanatın rolünü sorgular. Sanat bir gerçeklik arayışı, bir arınma umudu mudur, yoksa ölüme doğru yolculuğumuzda, içinden geçtiğimiz kapılardan biri mi? Ben, okura yanıtlar sunamam. Yalnızca anlatmaya, hayatı bütün sefaleti ve görkemiyle anlatmaya çalışırım, hayatın kutsallığını çirkin, acı dolu olunca da yakalamaya... İçimizdeki dünyayla dış dünya arasındaki çelişkiden güzel bir öykü yaratmaya...

Yazdıklarınız tamamen fantazileriniz mi ya da biraz yaşadıklarınız da var mı?

Ne Sergio, ne Tony asla varolmadılar, tek gözlü de değilim, kanserli de... Yarattığım bütün kişilerin tam toplamıyım, hem de onlardan daha fazlayım, ama onlarda, her biri, kendi içinde benden daha fazla. Bu ilişkiyi sanırım en derinlemesine "Kırmızı Pelerinli Kent"te çözümledim. Özgür'ün, otobiyografik kahramanı Ö. için yazdığı gibi: "Özgür'ün renksiz ruhu bir prizmadan geçirilmişçesine, ışık taytının bütün renklerine kavuşmuştu, Ö.'de. Hatta saf, lekesiz siyaha ve beyaza bile."

Özgür'ün benden daha gerçek, daha somut, daha insan olduğunu hissettiğim anlar oldu. İpini koparıp benden bağımsızlaştığını ve beni peşisıra sürüklediğini... Kitabı bitirdikten sonra bir süre, kendimi Özgür sandım, onun gibi olmak ve ölmek istedim!

-Ve romanlarınızla ünlenince Radikal 'de köşe yazarlığı yaptınız. Ve sonra bıraktınız...

Köşe yazarlığını ekonomik nedenlerden ötürü kabul etmiştim, yani aç kalmamak için! Önceleri daha içe dönük, daha şiirsel bir sesim vardı ama giderek daha "politik" ve mücadeleci oldum sanırım. Kayıplar, korucu tecavüzüne uğramış Kürt kadınları, işkence görmüş çocuklar... Sesini duyuramayanların sesi olmak, bireylerin trajedisini aktarmak istedim. Hem olumlu, hem olumsuz, en çok tepki çeken yanlarım bunlardı. Övgü de aldım, tehdit de... Ama iki kez, Ulucanlar Kıyımı'nı yazdığımda ve son cezaevi olaylarında kendimi yalnız bırakılmış hissettim. Korktum, hayalkırıklığına uğradım- zaten kısa bir süre sonra da işten çıkarıldım. Doğrusu, artık omuzlarımdaki yükü taşıyamaz hale de gelmiştim.

-Demokrasi, insan hakları, çevre bilinci, altyapısızlık ve bilimin az geliştiği Türkiye gibi bir ülkede sanatçının işlevi nasıl olmalı, hangi sorumluluk ve kaygılarla sanat üretmeli?

İyi bir roman yazmak için, insanın bir duruşu, dünya karşısında bir tavrı, bir sorumluluğu olması gerekmez. Bir katil de iyi bir roman yazabilir, hatta cinayeti çok daha iyi anlatabilir. Ama edebiyat, iyi yazmaktan öte bir şeydir. İnsanın varoluşunu, hayattaki yerini, gerçeğini aramaktır ve "Kırmızı Pelerinli Kent"te de işlediğim gibi; insan dış dünyayla yüzleşmeden, kendi içine bakamaz; kendi içindeki şiddetle yüzleşmeden de dış dünyaya...

-Çetin Altan'ın Türkiye için yaptığı tarif ilgnç. Peki sizce Türkiye mevcut "uygarlığın"neresinde?

Türkiye, çelişkilerin, trajedilerin, acının ve kaosun ülkesi, tam sınırda, iki arada kalmış, sırtını Doğu'ya yüzünü Batı'ya dönmüş. Bu arada Batı'yı uygarlığın kalesi gibi görmüyorum, Batı demokrasilerinin de pek çok ikiyüzlülük barındırdığına inanıyorum. Türkiye, kendi çelişkileriyle dürüstçe yüzleşebilse kendi çocuklarını harcamaktan vazgeçse, kendi zenginliklerinin farkına varabilse... Unutmayalım ki, mitoloji de bu topraklardan doğdu (Mezopotamya'dan), trajedi de...

-Aile, çevre ve sistem tarafından başkalaştırılmak istenen okuyucuyu epik roman tarzı ile düşündürmek en doğrusu değil mi?

"Seni her gün başkalarından farksız kılmaya çalışan bu dünyaya karşı direnmek", bu hepimizin sorumluluğu. Yazar, eğer yapabilirse, daha önce görülmemiş bir yere ayna tutar, hepimizin içinde olan bastırılmış bir sesi dışa vurur, korktuğumuz bir karanlığa dalar.

-Kitaplarınızı okurken bolca acı yaşadığınızı düşündüm. Ya da bu yöntemle sevgiyi ve de öneminini açığa çıkartmak istiyorsunuz?

Kolay bir hayatım olmadı - gerçi kimin hayatı kolay, bilmiyorum. Dev bir fizik laboratuarından, Afrikalılarla yaşadığım yoksul bir getlaye, Brezilya'nın arka sokaklarından köşe yazarlığının ağır yüküne, şiddetin ve iki yüzlülüğün pek çok türünü tanıdım. Türkiye'de doğup büyümüş bir olmanın, üstelik bir kadın olmanın getirdiği kıstırılmışlık, dilsizlik, yaralar ve parçalanmalar... Aşkın gelip geçici bir sığınaktan öte bir şey olmadığına dair inancım pek çabuk, pek erken kemikleşti. Ama sonuçta ben "romantik" bir yazarım. Aşkın ölümle içiçeliği, Özgür'ün aşık olduğu Rio'yla bütünüyle bütünleşmesi, onun için de yitip gitmesi, düşsel bir dünyayla gelen kurtuluş... Bunlar hep romantik temalar.

-Şimdiye kadar kaç kitap yazdınız ve ne kadar baskı yaptılar?

"Kabuk Adam", ilk romanım 4. baskıda. "Mucizevi Mandarin" altıncı, "Kırmızı Pelerinli Kent" beşinci baskıya girmek üzere (Yaklaşık 8-10 bin sattı kitaplarım).

Gazete yazılarımı derlediğim "Bir Yolculuk Ne Zaman Biter" ise henüz ikinci baskıda. Bir de Deutsche Welle ödülünü kazanmış "Tahta Kuşlar" adlı öyküm, yarışmada dereceye girmiş diğer öykülerle birlikte, "Tahta Kuşlar" başlığıyla kitaplaştırıldı, hem Almanca (Holzvögel adıyla) hem de Türkçe yayınlandı.

-Yazın alanında yeni projeleriniz nelerdir?

"Tahta Kuşlar"ın da (henüz Türkiye'de yayınlanmadı) yer aldığı bir öykü kitabını tamamlamak üzereyim. Öykülerin arka planında hatırlanan bir geçmiş olarak cezaevi var, cezaevi ve işkence. Kapatılmışlık, kıstırılmışlık, bedensel şiddet - kısacası bedenin cehennemi ve bu cehennemi taşıma yolları...

Yeni kurulan Diyarbakır Sanat Merkezi'nde edebiyat programlarının hazırlanmasına katkıda bulundum. Seminerlere, panellere katılıyorum, bir de öykü atölyesi düzenleyeceğim. Seminerlerimin konusu şöyle; "Edebiyatın Mitolojik Kökenleri", "Ölümsüzlük Arayışı ve Ölümlülüğün Hatırlanması", "Yunan, Mısır Mitolojileri", "Gılgameş'ten Orpheus'a", "Anlatı, Anlatmak".

Aşk zıtları birarada barındıran bir duygu

Nedenini bilmem, ama gençken hep ölme isteği uyandırırdı bende. Aşk ya da ölme isteği sandığım şey, aslında yaşama isteğiydi. Aşk, çok iyi tanıdığımı söyleyemem, ama zıtları birarada barındıran bir duygu bence. Hem acı çekmek istiyorsunuz, hem acı çektirmek, hem de mutlu olmak, hem sonsuza dek ayrılmamak istiyorsunuz, hem de bir an önce kaçıp gitmek... Aşk, ulaşamamaktır aslında, hep kıyıda kalmak, bütün mümkünlerin kıyısında...

Bütün kitaplarım içsel yolculuk

-Edebiyatın ana teması arayıştır, yolculuktur bence...

Gılgameş'le ölümsüzlüğü arayarak yola koyulduk, Odyseus'la yuvayı, geriye dönüşü aradık, Tragedya ile insaın özünün trajik bir kopuş olduğunu kavradık. Romantik aşk görece yeni, Ortaçağ'da ortaya çıkmış bir tema. 20. yüzyıl insanına bakarsak...

Sanırım hala arayışımız sürüyor ama artık aradığımızı bulacağımıza inancımızı yitirdik. Hayatımın ana duygusu anlamsızlık ve anlamlandırma çabası.

Benim bütün kitaplarım birer içsel yolculuk, bir kayıp duygusuyla başa çıkma, barışma, hayatı anlamlı kılma çabası.
 
Aynanın Dibine Yolculuk (İmgeler) / Aslı Erdoğan

   Bir kuyuda unutulmuştum. Çoktan ölmüş olmalıydım. Üzerime yığılı taşlardan bir kilise korosu yankılanıyordu. Gökyüzünün gölgesi soluyabileceğim havayı sıvılaştırıyor, günün ilk saatlerini eziyordu. Uzaklarda, bir kadın idam ediliyordu. Güneş doğarken, henüz tam aydınlanmamış gri denize bir kova kan döküldü, peşi sıra sahipsiz, çıplak bir ceset yavaşça suya bırakıldı. Elimdeki bataklık orkidesini sıkarak sarı bir sütte boğuldum.

   Bedenini yok etmek ve yeniden yaratmak. Yitirdiklerini yeniden yitirmek. Unutmak. Müzikte yok olmak. Korkuyla terlemek, düşünmekten vazgeçmek, bir an bile gözünü ayıramadan, sabit bakışlarla duvarlara bakmak, artık geri gelmeyen bir ezgiyi boş yere beklemek. Bedenini parçalara ayırmaya devam etmek. Hiçbir şey ummamak, hiçbir şey beklememek. Bir taş, bir ağaç, bir toz zerresi olmayı öğrenmek. Acıyı kaslarında, karnında duyumsamak, dünyayı rahminde taşımak. Kırılan tırnaklarla çizmek. Kendi ellerinle konuşmak. Ölmek. Olmak.

   Bir ağacın köklerinden başlayıp doğan güneşe doğru bir yolculuk yapmak ve var oluşunun gerçek öyküsünü bir ağaçtan dinlemek.

   Çünkü kendimi arıyorum, kendi öykülerimi. Tahta sandalyenin üzerine asılı kementte, iki bin yaşındaki zeytin ağacının boğumlarında, uğursuzluktan korunmak için kulübenin kapısına diri diri çivilenmiş baykuşun son bakışlarında, ormanın derinliklerinden öldürülmek için çıkıp gelen ceylanda, avcıdan kaçan yaralı hayvanda – yarısı parçalanmış gövdesini güçlükle sürükleyen bir tilki. Giderek korkunçlaşan imgelerde, parçalanarak çoğalan tek öyküde. Yaşamın sesinin zayıfladığı öykülerde.

   Bu gece göğsünden siyah kan sızan bir kadınım. Daireyi kesen Ay-Kadın.
   Tabut çivileriyle mıhlandığım bir yoldayım bu gece. Parçalanarak, kırarak, dağıtarak, yok ederek, küçük hayvancıkların ve midye kabuklarının üzerine basarak yürüyorum; adımlarım vahşi bir ritimde; sadece benim görüntümü yansıtan uzaklardaki bir aynaya doğru. Daha karanlığa ve daha derinlere, bedenin diplerinde saklı ölüme doğru. Bir ormanın kalbine yaklaşır gibi sessizlik artıyor, artıyor. Eski bir yolculuğun izlerinde kayboluyorum.

   Köşeye sıkıştırılan hayatın çığlığını duyar ve alayla gülümser ölüm. O herkese farklı bir yüzünü gösterir ve yüzü maske  gözleri kadar sır doludur.

   Gözlerimi karanlığa açtığımda onu hatırladım. Onun bakışsız heykel gözlerini. Boşluk olmayı, yalnızca boşluk olmayı reddetseydi, tek bir an için gözleri bir bakış kazansaydı, giderek küçülen gözbebeklerinde kendi imgemi görebilseydim, hiçliğin yankısı yerine bir tını duyabilseydim.

   Kendinin Medea’sı olmak. Bedenini parçalamak, göğüslerini kesip açmak, gizledikleri acıyı çekip çıkarmak. Sahipsiz gözlere sunmak, bir avuntu bekleyemeden. Yüzünü maskesiz ve  çırılçıplak gösterecek aynalar, kanından aynalar yaratmak. Ne kadar derinlere dalsan da bulamayacağın bir şeyi, hiç ulaşamayacağın dipleri aramak. Çirkin bir maskeyi yüzün sanmak. Her kopuşta parçalanmak. Bir parçanı geride bırakmak, her ayrılışta, her unutuşta. Sonra izlerinden, o çürümeye başlamış uzuvlarından ve kan pıhtılarından ve korkunç öykülerinden kendini yeniden kurmaya çalışmak. Geriye doğru yaşayan büyücü gibi ölümünü yaşamından önce öğrenmek. Hiçliğe feda olmak. Kendini bulmak ve yeniden yitirmek.

   Hayatın rasgele öfkesine karşı durabilen tek güzellikti. Neydi o benim için? Hiç gidemeyeceğim bir sekoya ormanı. Dudaklarda donup kalan bir gülümseyiş, söylenmek istenmiş de bir türlü söylenememiş, gırtlakta takılıp kalmış bir söz, postaya verilmemiş bir mektup. Görülemeyen kentler, doruklarına çıkılamayan dağlar, sırları keşfedilemeyen ormanlar. Hiç gidemeyeceğim bir okyanus. Başlamamış ilişkilerin acısı. Sonu getirilemeyen cümleler.

   İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur. Acısının derinliklerinde boğulur.

   Kendimi buldum ve yeniden yitirdim; sabah olmadan unutulan düşlerde, dalgaların sildiği kuma çizilmiş resimlerde, yaraların sessizce kabuk bağlayışında iyileşirken, yakılan kuru yapraklarda, çiçeklerin güneş batarken kendi içine kapanışında. Acıyla bağırırken şarkısı dinlenen bir güvercin oldum, yaralı gövdesindeki kurşunun anlamını çözmeye çalışan bir kurt, bir sekoya ağacı. Sekoyalar, sekoyalar, sekoyalar...
 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

Hakkımda

Aylık kültür, sanat,edebiyat seçkisi "Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin." - Nâzım Hikmet

Son yazılar

MAYIS DURAĞI
Alsah 2005 Arşivi'nden / Ali ŞAHİN
Hüsamettin Bozok’u kaybettik
Türkan Saylan ile 'Yüz Soruda Sivil Toplum'
En çok kazanan yazarlar
Alsah Blokları - "Edebiyat Gündemi" Arşivinden
Fethi'nin Fethedilmezliği
GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
Türkçe'nin 73 yaşındaki çınarı Ali Püsküllüoğlu "sözcüklere" veda etti.
İngiliz işgaline razı Müslüman veya mankurt! / Arslan BULUT
Yani, Solun Aytmatov'u gitti, yerine Sağın Aytmatov'u geldi.(3)
Solda Aytmatov Ne Zaman Öldü?
Cengiz Aytmatov Öldü
Nâzım’ın şiirleri elden ele dağıtılacak
Karanlıktaki ışık Orhan Kemal! / Refik Sıla Güvenç / 06/2008
Çankaya Şiir Akşamları Etkinliği ve Ergin Günçe Şiir Ödülleri Töreni
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
“İç dünyam çok karmaşık değil”
Faruk Nafiz Çamlıbel’e Mektuplar
Avrupa Romanına Dair
Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor
Laiklik kavramı üzerine
Mehmet Akif'ten Başbakan'a...
2007 Tudem Edebiyat Ödülleri sahiplerini buldu
Necati Cumalı 10-12 Ocak 2008'de Urla’da Anılıyor

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
EdebiyatGündemi
GüldesteEnGüzelAtatürkŞiirleriSeçki
KastamonuNet 2
ÖykülerÖykücüler
RomanYazıları
ŞiirlerŞairler
Taşköprü'denBakış
YedinciSanat
Esintiler
Edebiyat
YenidenDergi
YeniEdebiyat
EdebiyatDünyası
Öykü
Taşköprü'nünSesi
Taşköprü'denEsintiler
Gökırmak
KastamonuNet
GerçeğinSesi
Güncem'den
Edebiyat 2005
TaşköprüYazıhamitKöyü
ALİ ŞAHİN (alsah*) ve Siteleri
Kastamonu GAZETE, DERGİ VE SİTELERİ
Rıfat Ilgaz 2006 Kastamonu Sempozyumu
ÇocukVeEdebiyatı
DersimizEdebiyat 1
E- Edebiyat
SanatVeToplum
Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma Kültür ve Sanat Festivali 2006
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
DersimizEdebiyat 2
E-EdebiyatBenimBlog
Esintiler'den...
http://www.guncesi.net/alsah/

Kategoriler

  • Ali ŞAHİN (Alsah) Yazilari
  • Ani
  • Arastirma
  • Biyografi
  • Deneme
  • Destan
  • Elestiri
  • Fikra
  • Gezi
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap
  • Kitap Ozetleri
  • Odul
  • Otobiyografi
  • oyku
  • Ropurtaj
  • Siir
  • Siir Tahlilleri
  • Soylesi
  • Soylev
  • Yitirdiklerimiz
  • Yorum
  • Arkadaşlar

    alperence
    yansimalar
    bengisuyum
    nimo
    geda
    necatialbayrak
    NEVAAY
    alisahin37
    sonnur
    yazihamit
    SerkanEngin
    yedincisanat
    Hasan37
    sairinaski
    Guldeste
    hasanbildirki
    kastamonunet
    oykuleroykuculer
    psycocihan
    ilhanM
    oyhanhasan
    tinuviel
    prenstenes
    derin
    romanyazilari
    siirlersairler
    ikizler
    Masal
    yildizim
    derlemeler
    midye
    cocukca
    hayattan
    sukranca
    muzaffererdem
    rumpeltsiskin
    hikmetgwzer
    melihcoskun
    iremnur
    eroman
    kaybolusculuk
    parantezicihayatlar
    senpazarinsesi
    muratkulcuoglu
    gulcinkuju
    ahmetturanaltunsu
    ankaralieczanesi
    lalecik
    POLYANNA
    huznunyuzueylul
    SariYazma
    esincolak
    poem
    esedereli
    yust
    HYACINTHUS
    eyferu
    muratcelikoglu
    vedat1987
    esevcanca
    ideadersler
    kastamonum
    UmitZeynep
    ibirgul63
    ermenisoykirimyalani
    TheLostHighway
    gulcanca
    sevdasiirleri
    berfinhazal
    perisel
    MEYRACA
    senpazarli
    ferideozmat
    lepidoptera
    kastamonuluyuz
    karayagiz
    canandansiirler
    cile
    YeniGuneTurku
    gorseldil
    tulaybilgin
    inky
    esleme
    muallimden
    turgutuyar
    kun
    erginbay
    simgedergisi
    berrinsulari
    HandanGokcek2
    mayinhatti
    ogretbensen
    sahinsah
    emeginsanati
    tahirhocam
    sophia
    fatoscb
    feminist
    akiks
    edebiyatsayfasi

    http://alsahblog.blogcu.com/ Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa