18 07 2011

Elmapınarı’nda Eğitmen Rıza’nın Evinde / Ali ŞAHİN

2011-2012 Öğretim Yılının Başlaması Nedeniyle Basın Açıklaması

"Yaklaşık 20 milyon öğrenci ve 700 bini aşkın öğretmenle başladığımız
yeni öğretim yılı ulusumuza kutlu olsun.

Temel niteliğini Cumhuriyetin kalkınma, çağdaşlaşma, uygarlaşma ve
aydınlanma felsefesinden alan eğitim kurumlarımızın bugün kapsadığı
insan sayısının 90 yıl öncesinin ülke nüfusunu aştığı düşünüldüğünde,
eğitimdeki kimi sorunların tümüyle giderilmiş olmasını
düşünemeyeceğimiz açıktır. Ancak bir yandan hızlı nüfus artışı, bir
yandan sürekli hızlanan teknolojik gelişmelerin getirdiği yığınla
sorunun çözümü için iktidarlarca geliştirilen yöntemler, eğitim
kamuoyunun gündeminde sürekli tartışmalara neden olmuştur. 60 yılı
aşkın süredir ABD ve Batı merkezli politikaların güdümündeki
ülkemizde, bağımlılık sorunu çözülmedikçe eğitimle ilgili çoğu
aksaklıkların giderilemeyeceği de gerçektir. Bugün anaokulundan yüksek
lisansa dek öğretim kurumlarımızda uygulanan program ve yöntemlerin
ülke gerçeklerinden ve somut ihtiyaçlardan uzak, soyut ezberletme-
öğretme odaklı oluşu nedeniyle nitelikli insan-nitelikli işgücü
düzeyindeki gerilik, ne yazık ki gelmiş geçmiş birçok iktidarın en az
ilgilendiği konu olmuştur.

Nitelikli insan ve işgücü sorunu günümüzde de ağırlığını artırarak
sürdürmektedir. Mevcut hükümet küresel ölçekli liberal ekonomik
programlarla tüm çalışanlar gibi eğitim emekçilerinin hem çalışma
koşullarını hem ekonomik-demokratik haklarını birer birer yok
etmektedir. 2002'den bu yana iktidarını pekiştirme hırsıyla tüm
kurumları fütursuzca talan etmekten kaçınmayan hükümetin TÜBİTAK, YÖK,
ÖSYM gibi kurumların ardından şimdi de TÜBA'ya kanca atması, demokrasi
ve bilim ahlâkı bakımından sahip olduğu tutuma işarettir. Cumhuriyetin
temel değerlerinden intikam alma hırsıyla kadrolaşma ve eğitim
felsefesini ılımlı İslâm temeline tam anlamıyla oturtma çabası
iktidarın yeni Milli Eğitim Bakanı tarafından da eski hızıyla
sürdürülmektedir.

Yeni öğretim yılına girerken Kanun Hükmünde Kararnameyle Bakanlığın
Teşkilat Yasasında bürokrasiyi azaltma görüntülü yapısal değişikliğin
önünde, Atatürk ilke ve devrimlerine, yurt savunmasına ilişkin
kavramların ayıklanıp "küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik
sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmış" insan
yetiştirme görevinin vurgulanması, iktidarın para ve kâr odaklı ruhuna
uygun olabilir; ancak her anlamda "çağdaş uygarlık düzeyini" amaçlayan
bir ülkeye uygun değildir.
Yaklaşık 400 bin işsiz öğretmenin sokağa terk edildiği, her okul
aşamasındaki öğrencilerin dershanelere itildiği, velilerin ve
gençlerin gelecek kaygısından başka bir şey düşünemez hale geldiği
ülkemizde yapılması gereken ilk iş, bu alanlarda cesur adımlar
atmaktır. Hükümetin ve doğal olarak bakanlığın "güç bende olduğuna
göre istediğimi yaparım" anlayışını bırakıp bir an önce tüm eğitim
çevrelerini de sürece katarak gerçekten demokratikleşmeyi sağlamaya
dönük çalışmalar gerçekleştirmesi dileğiyle yeni öğretim yılında
öğrenci ve öğretmenlerimize başarılar diliyoruz."

Ankara, 18 Eylül 2011

Zeki
Sarıhan
Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı


Nazım Mutlu
Öğretmen Dünyası Dergisi
Yazı İşleri Müdürü
 

****************************************************************

 

Elmapınarı’nda Eğitmen Rıza’nın Evinde / Ali ŞAHİN

 

(Fakir Baykurt’un, Kaplumbağalar Romanının Kahramanlarından)

 

 “Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, “Hökümetimiz en iyisini bilir” diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza’sı, Muhtar Battal’ı ve akıllı delisi Kır Abbas’ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?” (*)

”Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikâyesini anlatıyor.” Diye tanıtılmış arka kapak yazısında kitap.

 

Aklıma koydum bu kez.. Tozak kırını, eğitmen Rıza’nın oğlunu ve mezarını görüp O mekânı havasını teneffüs edeceğim iyice. Kastamonu’da kısa dönem şube müdürlüğüm sırasında ilk Müfettiş Emin Arık getirip tanıştırmıştı Yalçın Dikenoğlu’nu… “Bak Ali Şahin” diyerek, “sen Fakir’in Kaplumbağalarını okumuş muydun, gerçi senin gibi kitap koliğe bu soruyu sormak abes ama… Oradaki Eğitmen Rıza’nın oğlu Yalçın. O da bizim gibi kısa dönem vaatleri üzerine mesleğe emeklilikten sonra yeniden dönmüştü.  Çankırı’ya Elmapınarı’ndan pulluk demiri yaptırmaya gelmesi onu yeniden mesleğe döndürmüş, Kastamonu’lara kadar gelmiş, ancak mesleğe döndürmeyi başaran Çankırı DSP yerel yöneticileri, onu bir türlü vaatlerini yerine getirip Çankırı İl Milli Eğitim Müdürü yapamamış ya da yapmaya yanaşmamışlardı nedense.

 

98’in ilk yarısında çok hoş bir dostluğumuz oldu, nerdeyse ayrılmaz ikiz kardeşler gibi. Ben de ara sara Kastamonu Öğretmen evinde kalırdım, kimi zaman bir yemek arkası içilen iki iki ölçü rakının mahmurluğunda, kimi zaman ayık, oturur sohbetler ederdik… Kimi zaman bu işin olacağına inanır yanında bizi de götürürdü Çankırı’ya. Güzel fıkralar bilir, çok da güzel anlatırdı… Yakışırdı ağzına. O kadar fıkra dinledim kendisinde ama herhangi bir fıkrayı ikinci kez dinlemek nasip olmadı, unutmazdı onu, aynı kişiye aynı fıkrayı ikinci kez anlatmazdı. Bir toplulukta dinlemeyenler olduğunda bili o grupta birine anlatmışsa falancaya anlattım, o biliyor o anlatsın derdi. Kimi zaman da Müfettişler odasında oturmayı fazla sevmediğinden doğru bizim yanımıza damlardı fırsat bulursa. Hatta takılırlarmış arkadaşları Yalçın Bey’e İki Alilerin yanında bir oda vermişler, diye. Yukarıya çıktığında nasıl olsa en azından iki Ali’nin birini bulurdu orda.

 

 Birinde bir kurumun misafirhanesine yemeğe gitmiştik. Yanımızdakilerden birinin arkadaşı geldi haber alınca, buyur ettik. O kurumda bir şube müdürüydü sanırım. Yedik içtik, uzunca bir zaman; sohbetler, sohbetleri; fıkralar fıkraları kovaladı, vakti kerahet geldiğinde adamcağız bizim hesabı ödemeye kalktı ve ne yapsak para etmedi. Vakit geç olmuştu be saatten sonra Taşköprü’ye gidilmezdi hele hele de bu kafayla yolda direksiyon kullanarak br de yek başına.. Öğretmen evine gidip sade kahveleri söylüyoruz. Bir huh dedikten sonra Yalçın Bey, Bak Ali Bey, sana bir fıkra anlatacağım, iyi dinle.” demeden hemen karşı çıkıyorum: “Hiç mümkün değil, alıştın değil mi adama fıkraları anlatıp anlatıp bizim hesabı ödettin. Şimdi de kahveleri bana saracaksın değil mi?” Espriye ikimiz de aynı anda gülüyoruz, o turfanda bir fıkrasını daha anlatıyor, zamana ve zemine uyan, ona da gülüyoruz birlikte. Abi diyorum, ne işin var bir müdürlük için ta buralara kadar gelmişsin, sen bu fıkraları yazsan oturup valla poşet poşet satar… Yalçın Bey, meslek kıdeminde yıldan eksik kalan 6 ayını yıla tamamlayınca yerel politikacılardan umudunu kesip Ankara – Çankırı yolu 101. kilometresindeki baba ocağı Elmapınarı köyüne yerleşti. Yazları orada çiftçilik yapıp kışları Ankara’da bulunan çocuklarının yanına geçiyor. Ankara Hacettepe’deki periyodik kontrollerden birinden Kastamonu’ya dönerken buradadır umuduyla sapıyorum Tozak kırlarına doğru, yoksa da mekânı görürüz diyorum. Tren yolunu geçip kıvrılan ince yollara düşüyoruz. Sonra bir kıvrımda küçük bir çeşme. İnip elime yüzüme bir su çarpıp dudaklarımı ıslatıyorum. Eşim inmiyor arabadan, onun âdeti değildir her yerden su içmek, arabadaki su sıcak da olsa ona talim eder, bereket yeni, Baykuş boğazında mutat saç kavurmamızı yedikten sonra oradan doldurdu. Akşam beş çayını da Yalçın Bey’e saracağız, sonra geç olmadan yolumuza koyulacağız yeniden. O canım bağlar gitmiş, yerine alabildiğine bir bozkır gelmiş. Kaplumbağalar romanı geliyor gözümün önüne. Orada sabah sabah çok sevdiği yumurtayı sevmekten bir anda vazgeçen hatta nefret eden, iğrenen ilköğretim Müfettişinin arkadaşlarını şaşırtışı geliyor gözümün önüne, kaplumbağayı yaz ateşinde ters çevirip bırakan Kır Abbas…

 

“Anadolu köylerinin durumunu, gelişmesini, tarımsal meseleleri, köydeki sınıf ve güç ilişkilerini gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışan Köy romanlarının sosyolojik önemi edebiyata oranla ağır basar; çünkü o yıllarda köy sorunlarını işlemeyi 'bizim sosyologlarımız, bizim tarihçilerimiz, bizim filozoflarımız, diğer böyle sosyal işlerle uğraşan düşünürlerimiz henüz daha yapmış değiller'ken, köy romanları bir tanıklık, bir otobiyografi tarzında yazılmış, 'icabında otuz sene içinde politikacılara, iş sahiplerine, mesuliyet sahiplerine faydalı olacak döküman durumunda'dırlar. Behice Boran'ın sözleriyle özetlersem; "Ekonomik-sosyal meselelerin bilimsel açıdan incelenmesi, tartışılmasının yasaklandığı uzun yıllarda Türk solu ifadesini sanatta bulmuş, sol fikirler en fazla sanat yoluyla toplumu etkilemiştir." Diyor A. Ömer Türkeş, Literatür Yayınevinin, Fakir Baykurt külliyatına 'Kaplumbağalar' ile başlaması nedeniyle Radikal’e yazdığı bir yazısında.. Ve ekliyor: “Bu eserler, Türk toplumunun aynaya yansıyan suretidir aynı zamanda”(Radikal Gazetesi’nin Kitap Eki, 13.10.2006)

(*) Fakir Baykurt, Kaplumbağalar, Literatür Yayınevi, 2006, 363 sayfa, 9 YTL.

** Asıl adı Tahir olan Fakir Baykurt 1929 yılında Burdur’da doğdu. 1948’de Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra köy öğretmeni olarak çalışan yazar, 1955’te Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Sivas, Hafik ve Şavşat’ta Türkçe öğretmenliği yaptı. Demokrat Parti yönetimi tarafından öğretmenlikten alınarak pasif bir göreve getirildi. 1958’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilk romanı Yılanların Öcü nedeniyle hakkında kovuşturma açıldı. 1960 yılındaki askeri müdahalenin ardından ilköğretim müfettişliğine getirildi. 1962-63 yıllarında ABD Bloomington Indiana Üniversitesi’nde ders araçları konusunda uzmanlık eğitimi gören Baykurt, Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) ve Türkiye Öğretmenler Dernekleri Milli Federasyonu’nun (TÖDMF) genel başkanlığına seçildi. 1969 yılında Türkiye çapındaki ilk öğretmenler boykotuna katıldığı için bir kez daha açığa alındı ve 12 Mart 1971’deki askeri darbeden sonra uzun süre tutuklu kaldı.
Edebiyata şiirle adım atan Fakir Baykurt, yazın hayatını toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla yazdığı kısa öyküler ve köy notlarıyla sürdürdü. Yeditepe, Varlık, Cumhuriyet, Evrensel ve Yön gibi dergi ve gazetelerde çeşitli yazıları çıkan Baykurt, 1955’te öykülerini derlediği ilk kitabı Çilli’yi yayımladı. Bunu, köy yaşamını, köylünün arzularını, sıkıntılarını ve çelişkilerini dile getirdiği hikâye kitapları ve romanları izledi.
Yalın, şiirsel bir dil kullanan yazar, eserlerinde halka mal olmuş deyişlere ve deyimlere de sıklıkla yer vermiştir. Tırpan ile 1970 TRT ve 1971 TDK ödüllerini, Can Parası (1973) ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Kara Ahmet Destanı’yla Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan yazarın Yılanların Öcü adlı yapıtı 1961’de Metin Erksan, 1985’te Şerif Gören tarafından filme çekildi.
11 Ekim 1999’da Almanya’nın Essen kentinde vefat eden Fakir Baykurt’un cenazesi, 1977’den beri yaşadığı Duisburg’da düzenlenen bir törenden sonra İstanbul’a getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü (1958), Irazca’nın Dirliği (1961), Onuncu Köy (1961), Kamlumbağalar (1967), Amerikan Sargısı (1967), Tırpan (1970), Köygöçüren (1973), Keklik (1975), Kara Ahmet Destanı (1977), Yayla (1977), Yüksek Fırınlar (1983), Koca Ren (1986), Yarım Ekmek (1998), Eşekli Kütüphaneci (2000) adlı romanları yanında, onlarca hikâye, şiir ve çocuk kitapları yayımlanmıştır. Kitapları çeşitli dillere çevrilmiş, Türkiye’de ve çevrildiği ülkelerde birçok ödül almıştır.


 

0
0
0
Yorum Yaz