GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

2008-06-26 · Kategori: oyku

 

                                                               GÖKBONCUK

 

 

                Topal Bayram’ın anlatımına göre; “Ali Osman gilin Halit, iyi mıh (1) keser, peşin satar, borç para almaz, kimseye de boynu eğri kalmazdı.

Daha Kastamonu Karabük yolu yapılmamış, şimdiki gibi kamyon da yoktu. Dip Han’da, Sölsöl Hasan vardı. At arabasıyla nakliyecilik yapardı. Ali Osman gilin Halit’in hısımıydı.

Onunla Karabük’e gittik. İnşaat demiri kırpıntısı, Demir Çelik Fabrikası’na Avrupa’dan gelen, ‘kütük demir bağları’ yeni çıkmıştı. Kimi yerlerden parayla, kimi yerlerden parasız yumru inşaat demiri kırpıntısı ve kütük demir bağı topladık. Sölsöl Hasan’ın at arabasına yükleyip, köye geldik bölüştük. Halit mıh kesti, Ben eşeğe sarıp köylerde sattım. Satamadığım demirlerle Halit’in yanında mıh kestim. İyi mıh kesemez, kesmesini beceremezdim.  Kestiğim mıh satılmazdı. Ben de dedemden gördüğüm gibi mıhın alım satımını yaptım.

Mıhı, en çok ta Halit’ten alırdım.

                Ali Osman gilin Halit; sürekli mıh keserdi. Çift sürme, odun kemre çekme, bostan edip bozma, hasıl harman değirmen işlerini hep kadınlar görürdü”.

                Topal Bayram’ın, sözünü ettiği Halit’in; bir eşi, dört de kızı vardı. Hiç oğlu olmamış, oğlu olması için üstelemeyi de bırakmıştı.

                Yalnız başına kaldığında: ‘Soyumu sürdürecek erkek çocuğum yok, köyde işim ne”? derdi hep kendi kendine. Bu düşüncesini kendisinden başkası da bilmezdi.

Tarla satılır, alım kâr olmazdı.

                Köyün çocukları, gezip dolaşıp yorulduklarında en çok, onun yanına gider, oraya buraya oturur dinlenir, mıh kesmesini seyrederlerdi. Yanlarında kızlar olmaz, kızların oğlanlarla gezip dolaşması günah ve ayıptı.

Ali Osman gilin Halit’in; erkek çocukları gördüğünde, yüzünde güller açardı. Kimi zaman onlarla çocuk olur, kimi zaman da onları kendisine denk sayardı. Sürekli güleç durur, şakalar yapardı. Sesi güzel, çocuklar olsa da olmasa da mıh keserken sık sık türkü söylerdi. O gün: “Allı Turnam bizim ele varırsan, şeker söyle kaymak söyle bal söyle. Eyer bizi sual eden olursa, bağrı yanık boynu bükük yar söyle.” türküsünü söyledi. O, yüzünde güller açan gülücük, yüzünden kısa süre kayboldu. Sustu, doluktu, (2) çocukları tek tek süzdü: “Turnam, turnam ben buralarda durmam” dizeleriyle başlayan bir türkü daha söyledi.

                Çok geçmedi, Ali Osman gilin Halit, köyü terk etti. Nereden buldu, öküz arabasının zor geçtiği köy yolundan köye nasıl getirdiyse, bir kamyon getirdi, eşyasını yükledi, çoluk çocuğuyla üstüne bindi, ardından bakan köylülerine el salladı, boş evi bıraktı gitti.

                Bütün köy halkı, ardından ağladı.

                Gitmeden, köyü terk etme düşüncesini önce eşine açtı. Eşi:

                “Vallahi iyi düşünmüşsün Uşak” (3) dedi. “Dört tane kadınız, tezgâh dokur, (4) dikiş diker geçinir gideriz. Sen de bir iş tutabilirsen tutar, tutamazsan abdestini alır namazını kılar, evden camiye, camiden eve gider gelirsin” diyerek kocasına destek verdi. Halit, köyü terk etme kararını iyice pekiştirdi.

                “Baca sönecek, baca ne olacak baca?” dedi Halit  eşine.

                “Hasba çıksın, er geç sönmeyecek mi sanki? Allah bir erkek çocuğu çok gördü bize” dedi.

Halit eşini başıyla onayladı.

Büyük kızının üstüne iç güveyi almış, onun da iki kızı olmuş, iç güveyiden de hayır çıkmamış, O’ da evi terk edip gitmişti.

                Evlenme sırası gelen kızları, evlenmekten korkar olmuşlardı.

                Bir iki kez de kızların “önüne çıkan” olmuş, tatsızlık uç vermeye başlamıştı. Kızlarını da karşılarına alıp, Araç’a mı, Kastamonu’ya mı yerleşmeyi tartıştılar eşi Cemileyle. Kızlar laf katmadı. Odun Araç’ta ucuz, Kastamonu’da pahalıydı.

Araç’a yerleşmeye karar verdi ve yerleştiler.

Çevrede, günlerce Halit’in köyü terk ettiği, bacasının tütmediği, söndüğü konuşuldu. Acındı, kınandı. (5)

Halit; köydeki, boşalttığı evini satmaya kıyamadı. Tarlaları satmış, parasıyla Araçtan ev almıştı.

Bomboş kalan, satmaya kıyamadığı evin, önce kapıları, sonra da camları kırıldı, bacaları göçtü. Köyün çocukları, içinde saklambaç oynadı.

Bir cam da Zeki kırdı, kimse görmeden samanlıkların arasından attığı taşla. Evin pencerelerinde cam kalmamış, çatı akmış, dabanlar (6) çürümüş, ev yıkılmaya yüz tutmuştu.

Halit evi odun yerine; Araç’lı Piro’ya sattı. Piro evi yıktı, odununu aldı gitti.

Evin yerinde, yıkıntının artıkları, toz toprak kaldı. Çocuklar oralarda oynar, ayaklarıyla toprağı o yana bu yana kürelerlerdi.

Kör Ali’nin torunu İbrahim; toprağı ayakuçlarıyla dürtüklerken yıkıntıların arasından kemik sapının yarısı çürümüş bir Tosya Çakısı buldu. Yakınında inek otlatan Makbule Kız, İbrahim’in çakı bulduğunu gördü.

“Anasının ak sütü gibi helal, çakı onundu”. Altı Parmak Hocanın da dediği gibi, “Malı kim bulursa onun olurdu”. Herkesin bildiği gibi, Makbule de bu kuralı biliyordu.

İbrahim çakıyı açtı baktı kapattı. Çakı küflenmemiş, ağzı testere dişi gibiydi.

Makbule; Halit’in evinin yıkıntıları arasından İbrahim’in çakı bulduğunu; gördüğü kızlara söyledi. Birbirinden duyan köyün çocukları İbrahim’in bulduğu çakı benzeri bir şeyler bulabilmek umuduyla yıkıntıyı eşelemeye başladılar. Uyuz Emin’in kızı Zehra; kırmızı bir boncuk buldu. Yıkıntıyı eşelemeye gelen kız erkek tüm çocuklar Zehra’nın bulduğu boncuğu ellerine alıp, teker teker baktılar. Boncuk kırmızıydı. Güneşe tuttuklarında daha kırmızı,  “kıpkırmızı” görünüyordu.

Çocuklar yıkıntının toz topraklarını daha bir iştahla eşelemeye başladılar. Evin yeri, delik deşik oldu. Çukur boş çıktıkça, bir başka yeri eşeliyor, yeni çukurlar oluşuyordu. Bir ara, Zeki’nin açtığı çukurun yamacından dibine bir boncuk yuvarlandı. Halime, Zeki’nin eştiği çukura yakındı.

 “Boncuk!” dedi.

Zeki, eştiği çukurun dibine yuvarlanan boncuğu kaptı, eline aldı, avucunu sıktı. “Ver lan boncuğu, önce ben gördüm boncuk benim” dedi Halime.

“Çukuru ben kazıyordum. Benim çukurumun dibine yuvarlandı boncuk” dedi Zeki’de. Halime, kısa kalın iri yarıydı. Gözleri yuvasından fırlayacak gibi oldu:

“Ver lan boncuğu!” dedi. Kollarını yarı açtı, omzunu kabarttı, yumruklarını sıktı. Şakası yoktu. Zeki, birden fırladı boncuk avucunda kaçmaya başladı. Zeki kaçtı, Halime kovaladı. Zeki’yi kovalayan Halime’yi görenler de arkalarından koştu. Kaçıp kovalamanın nedenini kimi biliyor, kimileri de bilmiyordu. Konu bir erkek kız çatışması değil, Zeki ile Halime arasındaki anlaşmazlıktı.

Zeki önde, Halime ve öteki kızlar ardında, Koşuşa koşuşa harman yerlerini de geçip, köyün dışına çıktılar. Zeki de kızlar da yorulmuştu. Zekinin bacakları birbirine dolaştı düştü. Halime Zeki’nin üstüne kartal gibi kapaklandı.

Koşuşanların arkasından koşan Huriye, hepsinden atılgan, duygusal, mert; hani:”Erkek kız” sınıfındandı. “Kalk kız göbelin (7) üstünden. Ne var, ne oluyor?” dedi.

Halime Zeki’nin üstünden kalktı, dikildi.

Kız kardeşi Kezban da dikilmişti Halime’nin yanına. Hele ikisi bir olursa, Zeki’yi hallaç pamuğu gibi atarlardı.

“Boncuk bulduk. Önce ben gördüm. O kaptı, kaçtı” dedi Halime, Huriye’ye.

“Senin önündeki çukurundan mı çıktı, çukuru ben kazıyordum, benim kazdığım çukurumda gördün sen boncuğu. Boncuk benim.” dedi, Zeki. Düştüğünde bile açmadığı avucunu açtı, bulduğu boncuğu herkes gördü.

Boncuğu Huriye tanıdı. Köyü terk ettikleri gün; kamyonun üstünden kendisine buğulu gözlerle bakan, Halit’in en küçük kızı Hüsniye’nin boncuğuydu.  

Yıllar önce onun boynunda görmüştü. Hüsniye; boncuğu kınnaba takıp boynuna bağlamış, boncuk Hüsniye’nin boynunda yatardı.

 Boncuk masmaviydi. Gökyüzünün, gömgök en alımlı mavisi ancak bu kadar güzel olurdu. Zeki:

“Boncuk benim! Kimseye vermem” dedi, yine

Halime, ilk kez gördüğünü, kendisinin olması gerektiğini sandığı boncuğu kapıp kaçan Zeki’nin avucundaki boncuğu zorla almak için üstüne atlamak üzereydi. Herkes sezinledi.

Huriye, sağ elini Zeki’den yana uzattı. Ona sevecenlikle baktı. Zeki anladı. Elindeki boncuğu; Huriye’nin avucuna koydu. Huriye boncuğu aldı, evirdi çevirdi; Hüsniye geldi gözünün önüne. Başka hiçbir şey görmez, duyamaz oldu. Sarı saçları, gülmez (8) entarisinin etekleri hafif esen yelde kımıldıyor, Hüsniye gülücükler saçıyor, gök boncuk boyun çukurunda yatıyordu.

Boncuğu tuttuğu sağ elini, Huriye’ de yumdu, sol elini ve kolunu Halime’ nin önüne gerdi; Zeki’ye:

“Boncuğu bana verirsen, ne dersen yaparım” dedi.

 

 

 

                                                                                                              Haziran 2008

 

 

1-         Hayvanların ayağına nal tutturmak için çakılan, özel kalıplarda yapılan çivi.

2-        Ağlamaklı oldu

3-        Adının ağza alınması ayıp olduğundan, kadınların ’kocalarına’ sesleniş sözcüğü

4-        Kastamonu dokuması

5-        Ayıplandı

6-        Evin ağaçlarını, duvarlarını birbirine bağlayan kalın ağaç. Taban.

7-        Çocuğun

8-        Çoğunlukla, kırmızı kara çizgili, ya da damalı Kastamonu dokuması çeşidi.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »