01 03 2012

İzmir öykü Günleri 2012

İzmir öykü günleri

Müge İplikçi - miplikci@gazetevatan.com


Müge İplikçi


Bu sene onuncusu gerçekleşen İzmir Öykü Günleri’nin insanı ferahlatan güneşli bir hafta sonuna denk düşmesi ayrı bir lütuftu. Öykü günlerinin mimarlarından olan toplantı moderatörümüz Namık Kuyumcu’nun eşliğinde Latife Tekin, Mine Söğüt ve Yeşim Dorman ile birlikte dolu bir salonda “sansür” üzerine konuşma şansını yakaladık. Salonun katılımı sayesinde ilginç sonuçlara vardık. Elbette hemen herkes bu ülkeye sansürün yakışmadığı konusunda hemfikirdi, ancak ötesine de değinebildiğimize inanıyorum. Mine Söğüt bir insanın başına gelebilecek en büyük dertlerden biri olan otosansüre vurgu yaparken, Yeşim Dorman masallardan rüyalara uzanan yolda bilinçaltımıza kazınan kağıt kesiği sansürlerden bahsetti. Latife Tekin’in her türlü iktidar diline karşı geliştirilebilecek yaratıcı dil önerisi, tam da edebiyat için bir araya gelmiş olan bizlerin edebiyat ve sanatın açabileceği yolları yeniden düşünebilmesi için verimli bir ortam yarattı.

Edebiyat ve sanatın yaratabileceği çoğulluğu işaret eden dilin, içine düşülen açmazlar için eşsiz bir anahtar olduğunu bir kez daha hatırlamak... Açıkçası İzmir buluşması benim açımdan bunu yeniden anlamak için iyi bir kesişmenin de adresi oldu. Daha önceki konuşmacılardan biri olan Aydın Şimşek’in son derece ilginç denemeleri içeren kitabının (Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme-Kanguru Yayınları) “Hız Bir İdeolojidir; Metin Hıza Karşıttır” başlıklı bölümünde tartıştığı gibi: “Hayatı yavaşlatmak (hangi amaçla olursa olsun) yazarın amaçlarından birisi olmalıdır... Hızı yavaşlatmak tarih bilincine ve tarihselciliğe sahip çıkmak demektir ki, bu da düşünce evrimimizin, kültürel ekinimizin anımsatılması ve yaşatılması anlamına gelir. Hız, sosyal hayatımızın içerisine de girerek tüketimi destekleyecek yeni ve ilginç kavramlar üretti. Malı götürmek, yırtmak, köşeyi dönmek, vakit nakittir vs. Bu ahlaktan beslenen yazar tipi de, sanat yapıtını tüketicinin ve pazarın beklentilerine göre işlemeye başladı.” Şimşek’in yazdıklarını okuduktan sonra yazarın günümüzde durduğu yeri hüzünle karışık bir gülümsemeyle düşünmek de farz oldu: Yaratıcılık yerine bambaşka hususların onay gördüğü şu yazar tipini...

Ancak inanıyorum ki edebiyatın işaret ettiği o çoğulluk dili kişi ve kişiselciliği ön plana çıkarmaya eğimli bu kargaşayı zamanla bir yere oturtmaya kadir! Tıpkı salonda tekrar edip durduğum gibi: “Önce şu nefret dilinden sıyrılalım hele bir! Önce birbirimizi dinlemeye gayret edelim.” Kısacası yaşamın hızını yavaşlatalım. Yavaşlatabildiğimiz kadar... Bu yavaşlatma olup bitenleri daha serinkanlı görmemize, anlamıza yardımcı olabilir. Bugün değilse bile bir zaman sonra.

Toplantının ardından iki okurla konuşma şansını elde ettim. İlki benden “daha çok edebiyatla ilgili konularda yazmamı” rica etti. Kendisine kültür sayfası bile olmayan bir gazetede yazdığımı söylemedim (ki bu benim özellikle Vatan Gazetesi için en çok dertlendiğim hususlardan birisi, çünkü sanatın dili herkese iyi gelir!) ama elimden geldiğince edebiyata daha çok yer vereceğime dair söz de verdim. Diğeri ise “yazar olmanın öncelikle içten olmak” demek olduğunu söyleyen Yaşar Bey’di. Bir kültür abidesi olan Bulgaristan göçmeni, iki üniversite mezunu ve dört dil bilen 79 yaşındaki Yaşar Dalgıç’a buradan selamlarımı göndermek isterim. Bana, herhangi bir yazarın herhangi bir yapıtına yönelik bir okurun sunabileceği yapıcı, sonsuzluğa açık yaratıcı gücünü bir kez daha hatırlattığı için!

Ne diyeyim: İzmir’de gün güzel bitti. Nargileler eşliğindeki akşamüstü, Körfez akşamına kavuşurken bu seneki İzmir Öykü Günleri Buluşması’nın onur konuğu, değerli ustalarımızdan biri olan Leyla Erbil’i düşündüm. Onu ve yazdıklarını. Hâlâ okumadıysanız son kitabını, “Kalan”ı okumanızı öneririm.
 
Hişt Hişt! 14 Şubat geliyor! Müge İplikçi - miplikci@gazetevatan.com
Müge İplikçi


Yarın Sevgililer Günü. Ancak bu günün bir başka anlamı daha var. Özellikle biz edebiyatçılar ve edebiyatseverler için. Zamanında Türkiye PEN’inin çabaları sayesinde 14 Şubat, aynı zamanda Dünya Öykü Günü olarak da kutlanıyor. Bunun gerçekleşmesinde yazar Özcan Karabulut ve akademisyen Aysu Erden arkadaşlarımızın katkılarını unutmak mümkün değil.

Bu vesileyle yıllar önce 14 Şubat Dünya Öykü Günü dolayısıyla edebiyatçılar ve edebiyatseverlerle bir araya geldiğimiz bir toplantıda yaptığım bir konuşmayı hatırlıyorum. Orada 14 Şubat’ın Sevgililer Günü diye anılmasından dibine kadar istifade eden sektöre yönelik bir eleştirim vardı. Bu eleştirim hâlâ mevcut.

“Bir insanın bir insanı sevmesinden daha güzel ne olabilir?” diye sorabilirsiniz. Buna yanıtım “elbette daha insani olanı olamaz” olacaktır. Hele sevginin yerine hoyratlığı, şefkatin yerine şiddeti, birbirini anlama yerine küfürleşmeyi sürekli soluduğumuz, yaşamın kıymetini sürekli ertelediğimiz bu günlerde. Bir insanın başka bir insanı sevmesinden vazgeçtim, insanın kendisini sevmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlamak durumunda olduğumuz günler bunlar. Kastettiğimin narsizm gibi sorunlu bir duruma işaret etmediği açık. Cidden kendimizi sevmek ve onaylamaktan bahsediyorum. Kendimizi onayladığımızda karşımızdakine bu kadar öfke duymayız ya; benim sözünü ettiğim bu türden bir barışıklık. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığından elbette sevelim.

Tamam.

Ama bir de buradan yola çıkıp işin alabildiğine abartılması kısmı var ki benim asıl eleştirim buna yönelik. Bu yüzden 14 Şubat’ın zihnimdeki karşılığı, aman ille de muhalif olayım diye değil buna inanın, “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey” demiş olan o esaslı yol arkadaşlarımızdan biri Sait Faik’in cümlesine denk düşüyor. Sanırım böylelikle hem sevgiyi dışlamamış hem de sevginin bir yaşam felsefesi olduğuna olan inancı da pekiştirmiş oluyorum. Sadece sevgiyi değil, sevginin karşıtı olabilecek duyguları da bize anlatan, bu sayede sevgiyi bulabilme şansını yine biz insanlara sunan edebiyatın ışığı 14 Şubat’a denk düştüğüne göre “hişt hişt” deyip Sait Faik’in o eskimeyen öyküsünün son bölümünü sizlerle paylaşayım:

“....

‘Sen değil misin hişt hişt diyen?’

‘Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?’

Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!... Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanlar... ?

‘Hişt hişt !’ ?

‘Hişt hişt !’

‘Hişt hişt !’”?

Sadece sevgililere değil, yalnızlara, yalnızlıklarını kalabalıklandırmasını umut edenlere, hatta Fransız yazar Baudelaire’in deyişiyle “yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını bilemez” noktasında gezinen zihinlere, çoğulluğu keşfetmiş olanlara ya da daha sonra keşfedeceklere, edebiyatın ve sevginin pırıltısıyla:

“Yarın 14 Şubat. Hişt! Hişt!”
 
Pozantı’da yeni bir şey yok! Müge İplikçi - miplikci@gazetevatan.com
Müge İplikçi

“İki yıl önce Pozantı Cezaevi’nde bir çocuğun ölü bulunması bugün gelinen noktanın habercisiydi. Olayın ardından inceleme yapan komisyon, cinayetle ilgili bir rapor tutmamış, olayın neden ve nasıl olduğuna dair bir görüş bildirmemişti. Bugün yaşananların en büyük vebali bu komisyonun üyelerindedir.” Zeynep Ünal, BİA Haber Merkezi

Pozantı’da yeni bir şey yok.

Tutuklu çocuklar var. Bu çocuklara yapılan cinsel işkence. Bir de iki yıl önce aynı cezaevinde öldürülmüş bir başka çocuk.

Pozantı’da göçe zorlanmış ailelerin çocukları ve onların ellerinden çalınmış hayalleri var.

O hayallerin taşa bulanmışlığı ve koca koca insanlara anlatamadığı “duy sesimi” yalnızlığı var.

O koca koca insanların bu derin ve çaresiz yalnızlığa bulduğu koca koca kulplar, kendi cüsselerine sığdıramadıkları yalanları var.

Meraklanmaya mahal yok:

Pozantı’da yeni bir şey yok.

Pozantı’da her şey aynı. Bir öncekilerin, benzerlerinin aynı. İnsanı insanlıktan çıkaran ne varsa var, yok sayma var, hor görme var, cinsel istismar, işkence, tecavüz var.

Pozantı bu ülkede farklı olmanın öde öde bitmeyen bedellerinin adreslerinden biri olarak var. Çocuklar cezaevinde tecavüze uğruyorlar (Bu cümlenin ne kadar dehşet verici bir cümle olduğunu düşünüp duruyorum. Çocuklar hem cezaevinde hem de tecavüze uğruyorlar.)

Kimilerinin bu ülkede pek de tahammül edemediği, etnik farklılığa duyduğu öfkeyi önemli saydığı, o önemsediklerini sekter milliyetçilikle sıvadığı, bu uğurda yüreği güp güp attığı için kendini insan addettiği bir gündemde Pozantı yeni bir yer, yeni bir zaman değil. En fazla “bu nedir” sorusu olarak var; var olmasına var ama ötesi yok. Ötesi yok işte!

Olsaydı kendi çocuklarına bu kadar hoyratça davranan bir ülkenin ruhları yok eden M Tipi Cezaevi’nin koğuşu değil de okulu, bahçesi, cenneti olurdu Pozantı.

Yeni ve vesile; yeni ve başlangıç olurdu Pozantı bugün. Bu yaşananlar karşısında yerin dibine geçişimiz değil de yeni bir şeyler işte.

Bir çocuğun suçu... Dağları delmeye niyetlense bile nihayetinde bir çocuk değil midir o? Cezasına cezalar katarak, en sert iklimleri sürekli ona yaşatarak, mümkünse bu dünyaya geldiğine onu bin kez pişman ederek yaratılmak istenen nedir?

***


Gelelim “Hepiniz Ermeni Hepiniz Piçsiniz” sloganına.

Dünyadaki bütün katliamları, şiddeti reddetme gücümüz olabildiği müddetçe insan kalırız. Elbette aradığımız payda insanlıksa! Aranan faşizmse al eline sloganı bitsin her şey. Kendinden olmayanı karala, lekele, küfürlerle beze. Atış serbest nasılsa!

Yeri geldi şair ve yazar arkadaşımız Onur Caymaz’ın Radikal’de çıkan yazısına da bir gönderme yapalım. Şöyle diyor Caymaz: “Piç demişler! Bir Violette Leduc kitabıdır Piç. Lezbiyen literatürün ağır toplarından. Önsözünü Simone de Beauvoir yazmıştır. Orada şöyle bir cümle geçer: Şeytandan korkmam! Tanrı varsa rakibi yoktur... Bir de ne var bak! Piç, ağacın dibinden bitiveren sürgündür. Yıllarca sürgünlerde çürüyenlerden bahsetmiyorum canım; bu, budandıkça doğanın sunduğu bir varoluş biçimidir. Her baharda yeniden çoğalır.” (yazıya ulaşmak için: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1080058&CategoryID=77)

Budandıkça, kırpıldıkça daha da insanlığa inanmak istiyorum. Öyle bir tutku düşüyor içime. “Kimlik politikalarıyla bu iş yürümez arkadaşım” diyesim geliyor. “Mağdurun yanında olmak başka, nefretine nefret katıp kendi zehrine yol açmak başka” diyesim. “Hepimiz Ermeniyiz” ile “Hepiniz Ermenisiniz Hepiniz Piçsiniz” arasındaki anlam yarığına düşmemek için.

Benim zihnimde ilki bir kimlik sınavını değil, bir mağduriyete sahip çıkabilmenin yaratabileceği çoğulluğu anlatıyor. Aradığımız insanlık paydasıysa dünyadaki bütün katliamlara, soykırımlara karşı çıkabilme gücünü. Hocalı’ya, 1915’de yaşananlara ve nicesine. Ama yeni katliamlara eşik açacak bir söylem yaratmadan.

Gelelim ikincisine... O ise ırkçılıktan, benmerkezcilikten, iktidardan sağlanan bir güçten feyz alabilen bir çoğunluğu anlatıyor bana. Nefretin nefreti üretip durduğu bir mayayı. Bu nefret ha bire, tornadan çıkan nur topu nefretler doğuruyor!

Ama bereket yaşam, nefreti seven, nefretle soluk alıp veren bir çoğunluk fikrinden değil sevgiye inanan bir çoğulluktan ürüyor. Her şeye karşın.

151
0
0
Yorum Yaz