Laiklik kavramı üzerine
2008-02-23 · Kategori: Yorum
Laiklik kavramı üzerine
|
23/02/2008 (454 kişi okudu)
BETÜL ÇOTUKSÖKEN (E-mektup | Arşivi)
İnsanın; kavramların ve buna bağlı olarak bütünüyle anlamın yaratıcısı olmasının anlaşılması ve yine bununla ilintisi içinde hümanist bir metafiziğin benimsenmesi çok uzun bir süreci gerektirmiştir. Fakat ne olursa olsun, düşünen her tek insanın böyle bir sonuca vardığı da ileri sürülemez. Bununla birlikte insanın kendine yöneldiği anda, her türlü anlamın taşıyıcısı olduğunu da keşfetmeye başlamasının ilk adımı atılmıştır denebilir. İnsana örtük ya da açık bir biçimde öncelik tanıyan bakış açısının temel çıkış noktasının burada belirtildiği gibi olduğu, bunun mantıkça böyle olduğu ileri sürülebilir.
Öyleyse, insanı kavram/anlam yaratıcısı olarak gören biri için felsefenin temel disiplininin de insan felsefesi, insan varlığını öne çıkaran insani varlıkbilim/insani ontoloji ve buna bağlı alarak hümanist metafizik olacağı açıktır. Böyle bir ontoloji, insanı yapı ve işlev bakımından ele alacak (:felsefi antropoloji) ve diğer bütün varlıksal yapıları/işlevleri anlamlandırmayı da insana bağlayacaktır (:hümanist metafizik). Ayrıca felsefenin temel disiplini olan ontoloji de antropolojik nitelikli olacaktır (:antropolojik ontoloji).
Birey ve koşullar
Her türlü bireysel yapı gibi insanın da salt tekilliği, bireyliği içinde kalındıkça, tüketilmesi olanaksız yapıların, özelliklerin, oluşumların bir toplamı olduğu ileri sürülebilir. Fakat tekil bir var olan olarak her tek insanın diğer insanlarla paylaştığı birtakım özelliklerden de söz etmek olanaklıdır. İşte antropolojik ontoloji ve ona bağlı olarak hümanist metafizik bu ortak yönleri düşünsel/dilsel bağlamda ortaya koyar; insani bireyleri yaşama alanında/eylem alanında bir araya getirebilecek yönleri belirler. Bu belirleme çabasında da insanın düşünen, konuşan, değer üreten varlık oluşu önplana geçer. İnsanın özgül ayrımlarından her biri, bir yandan, bireyin 'kendisi' olmasını sağlar; öte yandan da bireyin, ancak başkalarıyla birlikte yine 'kendisi' olabileceğini gösterir. Çünkü kendi tekilliği içinde işlerlik kazanan düşünmenin aracı durumundaki kavramlar, tarihsellikleri dolayısıyla bir bakıma ortak çabanın ürünüdür. Tarihsel öznenin ürünü olan kavramları tek insan somut düşünme ediminde kullanır; düşünme edimini her tek insan somut olarak ve kendi tekilliği/bireyliği içinde kavramlar aracılığıyla gerçekleştirir; tek insanın ortak/toplumsal dili söz ya da söylem olarak tekilleştirmesi gibi.
İnsanların her birinin salt kendilerine özgü birtakım özellikleri, bir mantık terimiyle dile getirecek olursak, ilinekleri vardır. Bunların bir kısmı kendi seçimlerine, tercihlerine bağlı değildir. Örneğin yeryüzünün belli bir yerinde dünyaya gelmek, bireyin kendi seçimi değildir. Belli tarihsel, kültürel ortamlarda dünyaya gelmek için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Tarihsel, kültürel koşullarımızı başlangıçta birey olarak biz belirleyemeyiz; bir ölçüde bunu, bizi dünyaya getirenler belirleyebilirler; ama o kadar.
Bedensel niteliklerimiz, kültürel niteliklerimiz her ne kadar başlangıçta bizim seçimlerimize bağlı değilse de, etkin birer varlık olarak bunları şu ya da bu şekilde değiştirmek üzere, sonradan birtakım tutumlar geliştirebiliriz; kendimizi daha sonraki zaman parçalarında kendi seçimlerimizle, tercihlerimizle yeniden kurabiliriz. Olanaklar varlığı olduğumuza göre, özellikle eğitimle, kimi niteliklerimizi değiştirebiliriz. Varlıksal düzeyde somut/tekil olanı, düşünme ve giderek bilme ortamına taşıyarak, kimi ortaklıkları bilinçli olarak oluşturabiliriz. Sahip olduğumuz nitelikler, özellikler ne ölçüde tamdır, yetkindir; başka bir deyişle, biz onları ne ölçüde, nasıl gerçekleştirmekteyiz? Bu özellikler tam bir yetkinlik içinde var olabilirler mi? Daha açık bir deyişle kim neye, ne ölçüde sahip? Örneğin, biyolojik nitelikleri/özellikleri ya da kültürel nitelikleri, özellikleri ne ölçüde taşıyoruz? Bütün bunlara yetkince sahip olunduğunu ileri sürmenin ne denli zor olduğu apaçık ortada. Niteliklerden birine öncelik verdiğimiz takdirde, artık yarışa girmek kaçınılmaz; her taraftan sesler yükselecektir: "Şu şu nitelikler bakımından ben senden daha iyi konumdayım ya da biz sizden daha iyi durumdayız" denecektir.
Dört farklı örnek
Bu durumu sergileyecek birçok tekil örnek bulmak olanaklı; ancak burada dört farklı örnek verilecektir. Bu örneklerin ortak yanı nedir? Sahip olunan herhangi bir niteliğe üstünlük yüklenmesi, bu örneklerin ortak paydasını oluşturmaktadır. Kimi biyolojik ve kültürel niteliklere bir üstünlük yüklemenin sonucu olarak karşımıza cinsiyetçi, ırkçı, milliyetçi ve dinci tutumlar çıkmaktadır. Irkçı ve cinsiyetçi tutumlar, biyolojik olanla; dinci tutumlar kültürel olanla, şoven milliyetçi tutumlar hem biyolojik hem de kültürel olanla temellendirilmektedir. Bu tutumların ortak niteliği a y ı r ı m c ı olmalarıdır. Ayırımcılıklar ise temel kişi haklarının korunmasının önündeki en büyük engeldir. İşte bu bağlamda laiklik, ayırımcılıkları aşmanın ve temel kişi haklarını korumanın vazgeçilmez koşulu olarak ele alınacaktır.
Her türlü düşünsel ya da dilsel yapı, somutluğuna bireysel ortamda kavuşur; böyle bir temel belirleme daha baştan, nominalist bir ontolojiyi imliyor: sadece tekiller vardır; her türlü tümel, her türlü yetkinlik kavrayışı olsa olsa düşünsel ya da dilsel olarak var olabilir. Dolayısıyla, örneğin, cinsiyetler ancak düşünsel ve dilsel biçimleri içinde kavramsal ve adsal olarak yetkindir. Bireylerin hangi cinsi ne ölçüde, ne kadar taşıdığı hiçbir zaman yetkin bir biçimde saptanamaz ve bilinemez.
Irk kavramına gelince, insanların kimi biyolojik özellikler bakımından birbirlerine benzedikleri ileri sürülebilir; bu nedenle de insanlar, belirli yapıları bakımından sadece bilimsel tutum gereği ve sadece bilinmek üzere öbeklere ayrılabilirler; ancak her bir insanın ırksal olduğu ileri sürülen özellikleri ne ölçüde taşıdığı hiçbir zaman bilinemez, ölçülemez ve bir özellik bir başka özelliğe göre daha üstündür denemez. Örneğin, işte şu kişinin beyaz ırkı en iyi temsil ettiği ya da beyazların daha akıllı olduğu ileri sürülemez.
Siyasal, toplumsal pratiğin bir sonucu olarak ortaya çıkan milliyet kavramı için de benzer nitelemelerde bulunmak mümkündür. Bu kavramı, özellikle belli bir ırka ve sınırları tam anlamıyla belirlendiği ileri
sürülen "kültürel" oluşumlara dayalı olarak kurmanın ayırımcılığa yol açacağı açıktır.
'En iyi temsil'
Din konusuna gelince, bir dini kimin en iyi biçimde temsil ettiği nasıl ileri sürülebilir? Din adı verilen inanç dizgesini her tek insan, kendi düşünsel yetenekleri doğrultusunda içselleştirir; ancak, "kim bu dini en yetkin bir biçimde taşımaktadır; kim temsil etmektedir?" sorusu nasıl yanıtlanabilir? Bu ne demektir? Bunun bir ölçütünü bulmak olanaklı mıdır? Ölçüt arayışı söz konusu olduğunda çoğun, düşünsel ve içsel olanın eylem alanına dökülmesinin gereği üzerinde durulur. Örneğin, ibadet etme, simge kullanma v.b. ölçüt olarak alınır. Ama yine de sözel olana dayalı dinin hangi boyutta içselleştirildiğini, taşındığını, temsil edildiğini kesin olarak kimse bilemez. Öyleyse kimi niteliklerimize ya da tutumlarımıza üstünlük yüklemekten bizi kurtaracak olan nedir?
Her bir insanın kendi bireysel varlığına yabancılaştığı ortamda herkesi bir arada tutabilmenin koşulu olarak birtakım ölçütlerin geliştirilmesi gerekir. Burada laiklik neredeyse tek ölçüt gibi görünmektedir; çünkü laiklik ve laik tutum toplumsal yaşamda bireylerin karşılaşma anlarının toplamı olan yaşam kesiminde sahip olunan niteliklere üstünlük yükleme mitosunu güçsüzleştirecektir. Laiklik bu bağlamda, herhangi bir tekil özelliğe üstünlük yüklememe, bu özelliği baskı aracı yapmama konusundaki bilinçtir. Laiklik, aynı zamanda, belli bir çoğunluğun temsil ettiği kalıba girilmediği ya da o kalıptan olunmadığı takdirde, varlığını hâlâ sürdürebilir olmanın yeterli koşulu olarak görünmektedir. Özellikle dinci ve ırkçı ayırımcılığın gücül olarak bulunduğu ortamlarda, bu biçimde anlaşılan laikliğin bireyler açısından ne denli önemli
olduğunu kestirmek hiç de zor değildir.
Ezberin ötesi
Öyleyse, çoğun alışılagelmiş ve hatta ezbere olmanın ötesine geçmeyen bir laiklik kavrayışının dışına çıkmak gerekmektedir. Böyle bir tasarım ya da kavram olarak laiklik, insanlardan kendilerini ilkin birey, kişi ve ardından da yurttaş olarak algılamalarını istemektedir. Varoluş bakımından kuşkusuz birey oluş ön plandadır; ancak bireysel varolma, insan bağlamında etik olanla ve hukuksal olanla tamamlanır. Etik (kişi) ve hukuksal olan da (yurttaş) hümanist bir metafiziğin, antropolojik ontolojinin temel taşı olan laiklikle somutluk kazanabilir. İnsanın etik ve hukuksal bir varlık olarak kurulmasını sağlayan laiklik ilkesi söz konusu olmadığında durum ne olacaktır? Bu durumda; belli bir cinsiyet özelliğini ya da cinsi, ırkı, etnik temele dayalı olduğu sanılan milliyeti, dinsel inanç ögesini tam da kestiremediğiniz, bilemediğiniz varoluşsal özellikleriyle, yüklediğiniz değerlerle öne çıkarmak, kendini öyle duyumsamayanlar için ve onların korunması gereken hakları için en büyük engeli oluşturacaktır. Bu kavramlardan herhangi birini yetkince temsil ettiğini sanan kişiler, artık diğerlerinin yerine düşünmeye başlayacaklar; giderek, her türlü yetkeyi ele geçireceklerdir. Bunların içinde özellikle cinsiyetçi ayırımcılığı da içermesi bakımından dine ilişkin söylemler iyice üstünlük elde ettiğinde iş daha da zorlaşacaktır. Hukuksal olanın laik nitelikli olması durumunda ancak insan haklarının korunmasından söz edilebilir ve bu hakların korunması bir 'lütuf' olmaktan çıkabilir. İşte bu nedenle laiklik büyük önem taşımaktadır. Çünkü ancak laik ortamda kişi ve yurttaştan söz etmek mümkündür; insan hakları ancak böyle bir ortamda korunabilir. İnsan haklarının korunabilmesi için bireysel ve kurumsal olarak laik olmak bir zorunluluktur
Prof. Dr. Betül Çotuksöken: Maltepe Üniversitesi

