23 11 2005

Latife Tekin, Dil ve Masumiyet/ Sennur Sezer

Güncel Haber

Sedat Semavi Edebiyat Ödülü, Latife Tekin’in

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2005 Sedat Semavi Edebiyat Ödülü’ne, “Unutma Bahçesi” adlı romanıyla Latife Tekin değer görüldü.

Son bir yıl içinde yayınlanmış kitaplar arasından yapılan seçimde, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Prof. Dr. Cevat Çapan, Füsun Akatlı, Uğur Kökden, Semih Gümüş ve Eray Canberk’ten oluşan seçici kurulun tercihi, oyçokluğuyla Tekin’in son romanı Unutma Bahçesi oldu. “Bir ödülü değerli kılan, elbette seçici kurul üyeleri ve o ödülü daha önce almış yazarlardır.” diyen Tekin, “Ödülü almak benim için sürpriz oldu diyemem. Galiba, daha çok olgunluk dönemini aşmış yazarlara verilen bu ödülü alan en genç yazarım ben. Bazı yazarlar Unutma Bahçesi’ni merak edecektir. Ödülün böyle bir yararı olabilir.” şeklinde konuştu. İlk romanı ‘Sevgili, Arsız Ölüm’den bu yana 80 sonrası edebiyatın önde gelen isimlerinden olan, yapıtları pek çok dünya diline çevrilen yazarla yapılan bir nehir söyleşiden oluşan Latife Tekin Kitabı da bu yıl içinde yayınlanmıştı. Yazara ödülü, 12 Aralık’ta bir törenle verilecek. 

 

 Evrensel Kültür >> Sayı :127

LATİFE TEKİN, DİL VE MASUMİYET

Sennur Sezer

Diyarbakır otogarına ya da otobüslerin son durağına ulaştığınızda çevrenizdeki yapılar, kentle ilgili ipucu vermez. Genişçe bir açıklıktaki küçücük yazıhaneler, yolcuların oturabileceği banklar, Orta Anadolu'nun turistik küçük bir kasabasının otogarının binalarından daha büyük, daha gösterişli ve kuşkusuz daha konforlu değildir. Ege'nin her gün yenisi moda olan köylerinin otogarlarıyla karşılaştırılamaz bile. Otobüs şirketlerinin adları şehrin adının başına eklenen "Öz", "Lüks", "Yeni" sıfatlarıyla ya da Diyarbakır adını tamamlayan "Ekspres", "Star" sanlarıyla oluşturulmuştur. Otobüsler son model, rahat ve gösterişlidir. Ancak otogar da otobüs yazıhaneleri de, özellikle sabahın erken saatlerinde, sizi şehre çağırmaktan çok geri dönmeye kışkırtan bir bırakılmışlıktadır. Otogara inip, servise binmek yerine beş on dakika kendinize gelmeyi deneyecek olursanız Diyarbakır'ın çocuklarıyla karşılaşırsınız. Elindeki karton kutudaki üç sakızı yalvaran bir yüzle size uzatan belki satmaya çalışan 6-7 yaşındaki çocuk ve yanındaki iki muavini... Biraz arkasında, "100 bin lira" vermenizi isteyen bir başkası.
Çocukları incitmeden geri çevirmenin yollarını düşünürken bir başkasına ilişecek gözünüz: Elinde bir fırça ve biçimsiz bir tahta kutu olan biri. Diyarbakır’daki onlarca, hayır yüzlerce benzerine bir günde alışacağınız çocuk boyacıya. Sizi ayakkabınızı boyatmaya teşvik eden bir vakar içindedir boyacı çocuk. Dilenmiyor çünkü. Eğer Diyarbakır'a uçakla gelir de bu çocuklarla karşılaşmazsanız, Diyarbakır'ın lüks semti Ofis'te sokakta dondurma yemeğe kalktığınızda çevrenizi bir anda saran çocuk kalabalığıyla birden ne olduğunuzu şaşırabilir, sersemleyebilir, çocukların korosu karşısında çaresiz kalırsınız. Elbette boğazınızda kalır dondurmanız. Karşınızdaki çocuk gözlerinin serçelere benzer bir yanı vardır. Aç, obur, öfkeli ve yalnız. Masumiyet... Diyarbakır'da masumiyetten söz etmek kolay değildir. Ve anımsarsınız İstanbul'un İstiklal Caddesi'ni. Diyarbakır'ın göç alan bir şehir olduğuyla ilgili yazıların anlamını da kavrarsınız.
Sonrasında büyük şehirlerde, özellikle İstanbul ve Ankara'daki sokak çocuklarıyla sokakta çalışan çocuklar arasındaki farkı irdeleyen incelemeleri, bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşlarını düşünüp benzer bir kurum olup olmadığını merak edebilirsiniz.
Şansınız varsa, "Kentsel Enformel Sektörde İstihdamın ve İş Potansiyelinin Geliştirilmesi Projesi"nin bu konuyla ilgilendiğini, proje düzenleyicilerinden biri size söyleyebilir.

LATİFE TEKİN
Anlattıklarım, Diyarbakır'daki 2. Kültür Sanat Festivali'nin programındaki Latife Tekin'in Dil ve Masumiyet konulu konuşması boyunca düşündüklerimin bir bölümü. Kimi ayrıntıların altı da  tartışmaya çalışacağım bu konuşmanın mekânını okuyucunun daha iyi kavraması için çizildi. Belki bu giriş bölümüne Latife Tekin'in yazar kimliğiyle ilgili de bir iki ayrıntı konmalı.
Latife Tekin, 1983 yılında yayımlanan Sevgili Arsız Ölüm adlı romanıyla kısa sürede tanınan bir yazar. Fantastik bir dünya olarak anlattığı köy, göç ve gecekondu çevresini işlediği romanında, özellikle yapısını bozduğu dil ile gündeme geldi. Romanı, eleştirmenler yanında okurlarca da kabul görerek çok sattı.
O dönem yaptığı bir konuşmada üslubu ile ilgili olarak şunları söyledi:
"Klasik romanın halkımın kendisine bakışına, dünyayı algılayışına denk düşmediğini düşünüyorum. Romanı büsbütün inkâr etmiyorum. Ama kendi halk edebiyatımızı, kültürümüzü temel alarak yeni bir biçim geliştirme çabasındayım." 
Yazar, çeşitli konuşmalarında, Nâzım Hikmet dışında hiç bir Türk yazarını okumadığını söyledi. Bu savı kabul gördü. Üslubu o dönem yaygın olarak yayımlanmakta olan Güney Amerika yazarlarına özellikle Marquez'e bağlandı. (Marquez ile Latife Tekin'i karşılaştıranlar, Türk öyküsüne gramerle oynayarak giren 1950 kuşağı yazarlarından Orhan Duru'nun, aynı kuşağın fantastik öykülerle başlayan Onat Kutlar ve Adnan Özyalçıner'in öykü kuruluşlarını anımsamadılar. Böyle bir etki, yerli olduğundan düşünülmedi.)
İkinci kitabı Berci Kristin Çöp Masalları uluslararası başarı da kazandı. Üyesi olduğu marksist kadın örgütünü eleştirdiği Gece Dersleri, bu örgütün geniş tabanında ve sol edebiyat yanlılarınca tartışıldı. Bu kitabın arka kapak yazısındaki "beni sokakta vuracaklarını söyleyen eski yoldaşlarım" vb. ifadesi sıradan okurca ciddiye alındı. Aynı köyden hemşerisi Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ının dünyasına ve diline paralel bir roman olan Buzdan Kılıçlar'ın dili ve konusu yine tartışıldıysa da bu tartışmanın geniş olmadığı vurgulanmakta bugün. Latife Tekin'in Aşk İşaretleri adlı romanını izleyen konuşmaları "yoksulluk" ve "yoksulların dili" kavramlarına değgindi:
"Bundan önce sadece yoksulların öykülerini anlatabiliyordum. Sevgili Arsız Ölüm'de insanların hoşuna giden onları etkileyen bir hikâye anlattım. İçtenlikle anlatılmış bir hikayeydi o. Berci Kristin'de belli bir mesafeye çekilsem de, yine bir hikaye anlatıyordum. İlk kez Gece Dersleri ile bu çizgide bir kırılma oldu. Buzdan Kılıçlar'da yoksulluğun ne olduğunu anlamak ve anlatmaktı derdim. Ya da yoksulluğa dair bir şey söylemek kaygısı vardı içimde. Yoksul insanlardan yola çıkıp tüm insanlığa bakma ihtiyacı duymaya başladım. Aşk İşaretleri çok zaman aldı. Yazacağım kitabın duygusunu hissediyordum fakat onu anlatabilecek iç hazırlığım oluşmamıştı. Dilini kurmakta zorlandım ve bekledim. Sonunda bitti"
Aşk İşaretleri'nin yayımlandığı 1995 yılı, Tekin'in "yoksulların dili" ile "yoksullukla" ilgili yazdıklarının bittiği, yeni kitaplarında başka konulara eğileceğini bildiren söyleşiler de oldu. Bugün Gümüşlük Akademisi adı verilen bir vakıf ve atölye çalışmasını yönetiyor ve Bodrum'da yaşıyor. Bu adı taşıyan bir çalışması 1997'de yayımlandı.
Yeni yönelim ve açısının örneği sayılabilecek Ormanda Ölüm Yokmuş 2002 yılı başında yayımlandı. (Kısa sürede tükenerek yayınevi değiştirdi.) Ormanda Ölüm Yokmuş, doğayı bir roman kahramanı gibi yorumlayarak; ölüm, yaşlanmak, varoluş, doğa-insan ilişkilerini irdeliyor.

DİL VE MASUMİYET
Artık Latife Tekin'in Dil ve Masumiyet başlıklı konuşmasının içeriğine geçebiliriz.
Tekin, salonun oturma biçiminin, bir otorite sağlamaya yönelik düzenlenişiyle başladı sözlerine. Bu sözler, dil ve masumiyet ilişkisinden çok, dil ile iktidar ilişkisini çağrıştırıyordu. Kısa süre sonra da konuşma bu temada yoğunlaştı. Yaklaşık üç saatlik konuşma ve buna bağlı tartışma şöyle kümelendirilerek özetlenebilir:
1. Yazarın özyaşam öyküsü ve dil. Yazar ailesiyle birlikte 9 yaşında Kayseri'deki köyünden İstanbul'a göçmüştür. Annesi Kürtçe ve Arapça da konuşan bir kadındır. Babasının duru bir Türkçesi vardır. (Yazar bu Türkçe yoluyla Orta Asya dillerini ve Uygurca’yı çözdüğünü söylediyse de bu inanılmaz bir yetenek ve ayrıntı.) Yazar kendi söyleyişiyle "anadiliyle değil babadiliyle konuşmaktadır".
2. Annenin Kürt asıllı oluşu, evin küçük kızı tarafından bir şantaj konusu yapılmıştır: "Dondurma parası vermezsen, sokağa çıkar Kürt Kürt diye bağırırım." (Sanırım bu ayrıntı egemen kültüre göre öteki olmanın aile içine yansıması örneğiydi)
3. Yazar bu göçle alışık olduğu çevre ve söyleyiş özelliklerinden kopmuş, bir travma, bir kırılış yaşamıştır.
Yazar bunu,"dilsizleşme", "alıştığı kültür, anlam dizgesi ya da dünya görgüsünden kopma" olarak tanımlıyor. Çevrenin yeni söyleyiş biçimini ve kültür dizgesini kavramak için yaptığı çalışma onu masumiyetten uzaklaştırmış ve mutsuz etmiştir. Bu mutsuzluk onun yazarlığının ilk adımıdır. Çünkü özlediği çocukluğuna kavuşmak için yazmaya başlamıştır.
4. Yaşadıklarından öğrendiği en önemli gerçekler şunlardır:
a) Yoksullar ya da büyük çoğunluk, dili bir iletişim aracı olarak kullanırlar ve konuşmaz mırıldanırlar.
b) Dili iletişim dışında bir amacın aracı olarak (örneğin iktidar aracı olarak) kullanmak hem dile kötülük etmektir hem de kullananı mutsuz eder.
c) Yoksullar özellikle yoksul çocuklar yoksulluklarının farkında değillerdir. Onlara yoksul olduklarını, yoksulluğun kötülüğünü başkaları söyler. Yoksullar için başkaları konuşur ve yoksul çocukların ne yapmaması (örneğin hırsız ve orospu olmaması gerektiği) üstüne konuşmayı, yapması gerekenler üstüne konuşmaya yeğler. Bu açıklamalar ve dili kendini ve dünyayı anlama aracı olarak kullanamamak yoksulların mutlu ve uyumlu yaşama şansını elinden alır. Çocukluğun ışığının yitmesine yol açar. Çünkü yoksul bir dünyada bir duvar dibinin bile büyülü bir havası vardır.
5. Yoksullar, egemen kültüre uyarak çalıntı sözcüklerle konuşmaya başlarlar. Dile hakimiyet iktidar yoludur çünkü. Sonunda sahneyi de çalarlar. Ve mutsuz olurlar. Çünkü özgürce konuşmak, masumca konuşabilmek değildir.
6. Asıl sorun dünyada olmanın güzelliğini, dünyada yalnız insanların yaşamadığını kavramaktır. İnsanlık dünyada ne aradığını tartışmalıdır. "Gündelik hayat dışında başka türlü bir hayat olabilir mi" sorusuna yanıt aranmalı, düşünülmeli, insanın iç dünyasının meseleleri tartışılmalıdır. Çocukluğun ışığı yitirilmemeli, bunun yolları aranılmalıdır. Ertelenemeyecek kadar acil bir sorundur bu. Çünkü çocukluk bizim ülkemizdir.
Haklarımızı ararken ve alırken hayatın gerçeklerini göz ardı etmemek gerekir. Çünkü dili mırıldanmak ve mutlu olmak şansı elimizden alınmaktadır.
Latife Tekin'in konuşmasındaki, kümelendirmeye çalıştığım tezleri ve sunumları, dinleyicilerin bir iki onaylama konuşması (özellikle Diyarbakır'a göçle geldiğinde duyduğu yadırgamayı anlatan gençkız ve "çocukluğun cinsel ve ulusal kimliği yoktur", temalı uzun bir konuşma yapan delikanlı) dışında pasif bir direnişle karşılandı. Salonda bir boşalma oldu. Yazarın söylediklerini "bize siz susun, egemenler ve hainler konuşsun mu diyorsunuz" sorusuyla tartışmaya çalışan bir aydına, yazarın yanıtı alışılmış bir temadaydı. Bu yanıt da şöyle kümelendirilebilir :
"Edebiyat bir üst dildir. Siz beni ve söylediklerimi anlayamazsınız. Siz yazarları tanımıyorsunuz, size televizyonda yazar mı gösteriyorlar?"
"Ben Gece Dersleri ile ‘Türk Solu'nu karşıma almayı, yalnız kalmayı göze almış bir yazarım."
"Acıyı televizyon da dile getirir. Romanın işi acıyı dile getirmek değildir. "

SONUÇ
Anadille ve göçün getirdiği ve arttırdığı yoksullukla sorunu olan Diyarbakır'a deneyimlerini paylaşmak için gelen Latife Tekin, yaklaşık bir hafta romancılık atölyesi düzenledi ve bir konuşma yaptı. Yoksulluk ve dili kullanma konusunda yeni bir tartışma açtı.
Sanırım, Gümüşlük Akademisi için yeni öğrenciler de saptadı.
Bir üst yapı kurumu saydığı ve mutsuz olduğunu ifade ettiği yazarlık ve edebiyatta gösterdiği yol bence mistik nitelikler taşıyordu. Tezleri kapitalizmin ve tüketim dünyasının küreselleşmeyle örselenmemiş sınıflarında kabul görebilir. Özellikle "Sakıp Sabancı'nın yoksul, Güler Sabancı'nın zengin olduğu"yla ilgili alegorisi. Ama yoksulların yoksulluklarının farkında olmadıklarına pek kimse inanamaz. Yoksulların mutluluklarına, çocukların iç ışığına da inanmak güçtür Diyarbakır'da. Çünkü Diyarbakır'da yoksulluğunun farkında olmayan çocuk yok.  Yoksul satıcı çocuklara Çayönü/Hilar Köyü'ndeki tarihsel yıkıntıları gezerken bile rastladığınızda bunu daha iyi anlarsınız.
Ya dille masumiyet ya da egemenlik ilişkisi? Ben yazmanın, konuşmanın, tasarlamanın ya da bilincin zedelediği “masumiyet” kavramının nasıl bir saflık, temizlik olduğunu kavrayamadım. Dünyayı ve kendini kavramanın, dünyada yerini almaya çalışmak suçsa, bu suçu işlemek bir varolma biçimi değil mi?
Dil, özellikle anadil, düşünmeye başlamanın tek yolu. Düşünmeye başlamak, sonunda kullandığımız sözcüklerin yetmemesine ulaştıracak bizi. Düşünmeyi sürdürmek sözcükleri yenilemeye, yeni sözcükler (daha doğrusu kavramlar) bulmaya, ödünç almaya, yaratmaya zorlayacaktır. Peki sahne neden hep başkalarının olsun ki?
Latife Tekin, Jean Genet örneğini de verdi arada. Sanırım olumlu bir örnek olarak yorumladı. Önce iyi kavrayamadımsa özür dilerim ama Genet ile Latife Tekin’in ne üslupta ne temalarında (Buzdan Kılıçlar dahil) ortak noktaları yok: Bilindiği gibi Genet (1910-1986) öksüzler yurdunda büyüyen, suçlanan, suça itilen bir kişiliktir. Lirik ve çarpıcı bir anlatımla, suçları yücelterek toplum kurallarını eleştirdi. Çıkış noktası kendi yaşamıydı. Başarısı, döneminin yazarlarının onu desteklemesiyle büyüdü ve sürdü bence. Genet, toplum düzenine karşı suçu savundu. (Toplumun reddettiği cinsel seçimleri ve suçluların da suç saydığı muhbirliği de.) Ama toplum düzenine ve burjuva ahlâkına karşı çıkmanın tek yolu suçu savunmak değildir. Toplumun değer dizgesi ile burjuva ahlâkı da aynı şey değildir. İktidar... İktidar kirli bir kavram mı? Peki dil ve muhalefeti neden tartışmıyoruz. Mırıldanarak muhalefet edilebilir mi sizce?


Yazıcıya gönder Yazıyı Arkadaşıma Gönder

Yazara ait diğer yazılar

Akşam Haberleri , Evrensel Kültür, Sayı: 123
Akşam Haberleri, Evrensel Kültür, Sayı: 121
Akşam Haberleri, Evrensel Kültür, Sayı: 122
Akşam Haberleri , Evrensel Kültür, Sayı: 131
'al Beni Sevecenliğine', Evrensel Kültür, Sayı: 114
Alfabesiz, Evrensel Kültür, Sayı: 105
Alma Rosé Ya Da Hepimiz Orkestradayız, Evrensel Kültür, Sayı: 101
Anımsamalar, Evrensel Kültür, Sayı: 158
Avrupa’nın Bugününü Anlamak İçin , Yayın Dünyasından
Boşnak Gelini , Evrensel Kültür, Sayı: 140
Burada Ya Da Angola’da Kadın Olmak , Evrensel Kültür, Sayı: 143
Ciğerhun’da Özgürlük İmgesi Olarak Su Ve Gül , Evrensel Kültür, Sayı: 112
Çağdaş Şiirimiz Ve Gelenek , Evrensel Kültür, Sayı: 109
Çığlık , Evrensel Kültür, Sayı: 125
Doktordu Che , Evrensel Kültür, Sayı: 136
Dut Ağacı, Evrensel Kültür, Sayı: 120
Ece Ayhan İçin Aynalı Bir Requiem , Evrensel Kültür, Sayı: 128
Ekmek Kırığı, Evrensel Kültür, Sayı: 130
Emperyalizme Karşı Savaşan Halkların Şairi , Evrensel Kültür, Sayı: 121
Emperyalizmin Kültürsüzleştirilmesi , Evrensel Kültür, Sayı: 100
Enver Gökçe'yi Yeniden Okurken , Yayın Dünyasından
Gülün Kokusu , Evrensel Kültür, Sayı: 125
Gülünemeyen Yasaklamalar, Evrensel Kültür, Sayı: 105
Halfeti'ye Bir Bozlak, Evrensel Kültür, Sayı: 103
Işık Demetleri Neyi Anlatır? , Evrensel Kültür, Sayı: 135
Kadınlar Yazınca , Evrensel Kültür, Sayı: 132
Kafkaslı, Evrensel Kültür, Sayı: 133
Karagöz Oyunlarında Halklar , Evrensel Kültür, Sayı: 117
'kitaplar Kitabı'nda Arif Damar, Evrensel Kültür, Sayı: 113
Kuş Ağıdı, Evrensel Kültür, Sayı: 138
Kıyamet, Evrensel Kültür, Sayı: 107
Mektup, Evrensel Kültür, Sayı: 109
Meryem'in Dağınık Düşünceleri, Evrensel Kültür, Sayı: 99
Nazım Hikmet'e, Evrensel Kültür, Sayı: 108
Nuri İyem’in 68 Yıldır Anlattığı, Evrensel Kültür, Sayı: 120
O Güzel İnsanlar , Evrensel Kültür, Sayı: 142
Öğüt, Evrensel Kültür, Sayı: 102
Ören Yeri, Evrensel Kültür, Sayı: 98
Reşat Enis’in Üç Romanında Kadınlar , Evrensel Kültür, Sayı: 137
Sardunya, Satranç Ve Aydınolmak, Evrensel Kültür, Sayı: 110
Söylenceler, Evrensel Kültür, Sayı: 111
Suyun Suya Düşen Gölgesi , Yayın Dünyasından
Ve Durgun Akardı Don , Yayın Dünyasından
Yeni Edebiyat Platformu, Evrensel Kültür, Sayı: 97
Yeni Ekinlerin Ağıdı, Evrensel Kültür, Sayı: 106
Yirmibirinci Yüzyıla Girer Girmez! , Kültür ve Sanat
Yılmaz'a Özgürlük... Yılmaz'a Özgürlük..., Evrensel Kültür, Sayı: 99

256
0
0
Yorum Yaz