Nâzım Hikmet’in Şiirinde Ayrılık Ve Özlem
14 Şubat 2002 Eray Canberk
Nâzim Hikmet’in doğumunun yüzüncü yılı, birçok kesim tarafından ‘etkinlik’lerle kutlama vesilesi haline getiriliyor. Vesile yapılıyor diyoruz, çünkü sermaye medyası ve içinde yer alan kimi liberaller, ‘solcular’ bu durumdan Nâzım’a, sosyalizme ve değerlerine saldırma görevini çıkartıyorlar. ‘Vatan şairi’ yapılamayan Nâzım, ‘örgütünden ve idealinden’ ayrıştırılmak isteniyor. Ama Nâzım’ı olması gerektiği gibi gündeme getirenler de var. “Nâzım Hikmet Yüzüncü Yılı Etkinlikleri Kurulu”, büyük şairi adina yaraşir bir şekilde anmak için çeşitli etkinlikler düzenliyor. Bu etkinliklerden birisi de geçtigimiz Cumartesi günü Bakirköy Belediyesi Altan Erbulak Sahnesi’nde gerçekleştirildi. “Dünya Şairi Nâzim Hikmet” başligiyla düzenlenen bu sempozyumda Kemal Özer, Afşar Timuçin, Adnan Binyazar, Eray Canberk ve Sennur Sezer birer teblig sundular. Eray Canberk’in tebliğini okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
Nâzım Hikmet’in hayatı ile benimsediği öğreti arasında ne kadar sıkı bir ilinti varsa, hayatı ile şiiri arasında da o kadar sıkı bir ilinti vardır. Doğal olarak şiiri ile dünya görüşü bu ilintiyi korur. Nâzım Hikmet’in şiiri bir bütün olarak incelendiginde, bunun ayrintili bir özyaşam öyküsü oldugu görülecektir. Turgut Uyar bunu, “Şiirini hayatindan çekip çikarmasindandir” diye niteler. “Hayatında ne varsa şiirinde de vardır” diye de nitelemesini pekiştirir. Nâzim Hikmet’in şiirinde öne çikan izleklerden ikisi özlem ve ayrilik izlekleridir. Özlem iki anlamiyla da her zaman kendini belli eder. “Olması istenen bir şeye duyulan büyük istek” olarak özlem, şairin toplumsalci bir düzen, bir dünya isteginin yansidigi ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar kimi zaman dolaysiz, kimi zaman dolayli bir biçimde işlenir. Bir başka deyişle, 1921’de yazmaya başladigi ve toplumsalci dünya görüşünün belirtilerini taşiyan bazi şiirlerinden 1963 Mayisinda yazmiş oldugu son şiirlerine kadar bu özlem vardir. “Uzakta olan, yitip giden kimseye, bir şeye, bir yere kavuşma; onu, onlari görme istegi” olarak özlem, şairin dogrudan hayatindan, yaşamak zorunda kaldigi durumlardan kaynaklanir. Bu durumlarda dünya görüşüne olan inancinin, bagliliginin kefaretinin şaire ödetilmesi söz konusudur. Bir başka deyişle cezalandirilip hapis yatirilmasi, ülkesinden ayrilmak zorunda birakilmasi ister istemez özlemi dogurmuştur. Şair için kimi zaman “ayrılık” ya da “ayrı kalmak” söz konusudur. Bu da önce “uzakta olan kimseye”, sonra da hapisliğin yarattığı özgür olamama durumunun karşıtı olan özgürlüğe duyulan özlemdir. Ardından koşullar gereği ve elde olmayan nedenler yüzünden bir ayrılığın, yurdundan uzak yaşamanın yarattığı “yurt özlemi” gelir. Daha sonra ise her iki özlem birleşerek katmerlenir. Nâzim Hikmet’in henüz İstanbul’da, ailesi içinde, kendi çevresinde yaşadigi dönemde yazdigi ilk şiirlerinde ayrilik ve özlem izlekleri vardir. Bunlarin çogu genç bir şairin duygulanmalaridir. Büyük bir olasilikla 1919 yilinda yazmiş oldugu “Bir Muhacirin Ağzından” başlikli şiirde savaş nedeniyle yurdunu terk edip yollara düşmüş bir muhaciri anlatir. Gerçekte böyle bir şiir yazmasi dogaldir. Çünkü o yillarda göç Osmanli Devleti’nin her köşesinde karşilaşilan bir olguydu. Ama ilginç bir rastlanti Nâzim Hikmet bir süre sonra kendi “muhacir” durumuna düşecek ve gurbette dolaşan Nâzim Hikmet’in şiirini yazacaktir. 1920’de yazdığı bir şiiri “Yolcu Yolun Şarksa” başligini taşir. Bu da ilerideki yolculuklarin bir başlangici gibidir. Nâzim Hikmet bilindigi gibi 1921’de arkadaşlariyla Anadolu’ya geçer. Artık yolculuk başlamıştır. İstanbul’da başlayan yolculuk bir dizi duraklamadan sonra Moskova’da son bulur. 1924 yılı sonlarında Türkiye’ye dönene kadar ayrılık ve özlemi gerçek anlamda tanıyacaktır. Bunlar gurbette yaşanan özlem ve ayrılıktır. Yurda döndükten sonra çeşitli nedenlerle tutuklanıp hapislerde geçirdiği günlerde ise, özlem ve ayrılığı kendi memleketinde yaşayacaktır. Dünya görüşünün belirginleştiği, toplumsalcı bakış açısının açıklık kazandığı yıllarda Nâzım Hikmet’in şiirinde de bir degişim olur. Türk şiirine bir yenilik getiren Nâzim Hikmet şiiri artik kendine özgü şiir anlayişiyla ortaya çikar. Bu şiirler ilk kez 1929’da “835 Satır” başligiyla kitaplaşir. Bu kitabi yine ayni yil yayimlanan “Jokond ile Si-Ya-U” adlı kitap izler. Bu iki kitapta doğrudan özlem ve ayrılık izleklerine rastlanmaz. 1930’da yayımlanan “Varan 3” adlı kitapta “Denize dönmek istiyorum!” diye başlayan ünlü “Hasret” şiiri özlem izlegi çevresinde dolanan ilk şiirdir. Ayni kitaptaki “Seyahat Notları” ve 1920’de yazdığı “Yol Türküsü” başlikli iki şiir, 1931’de yayımlanan “Sesini Kaybeden Şehir”deki “Veda”, “Nikbinlik” başlikli şiirlerde her iki anlamda da özlem söz konusudur. Nâzim Hikmet’in 1938 yılının Ocak ayında gözaltına alınmasıyla başlayan hapislik yaşamından önce yayımlanmış şiir kitaplarında özlem izleği daha çok toplumsalcı bir yaşam, toplumsalcı bir dünya isteğiyle birlikte işlenir. Buna kişisel olmayan bir özlem de diyebiliriz. Sömürülen, hakkı yenen herkes adına duyulan bir özlemdir söz konusu olan. 1938’den başlayarak yazdigi şiirlerde ise dogrudan kendi yaşamindan kaynaklanan özlem ve ayrilik olanca agirligiyla kendini duyumsatir. “Kuvâyi Milliye” ve “Memleketimden İnsan Manzaraları” adları altında kitaplaşan şiirleri dışta tutacak olursak, 1938-1950 yılları arasında yazılmış olan öteki şiirlerde Nâzım Hikmet’in kendi duygu dünyası yoğun bir biçimde ortaya çıkar. Nâzım Hikmet’in hapislik yıllarında yazdığı şiirlerden bir bölümü “Saat 21-22 Şiirleri” başligi altinda 1965 yilinda yayimlandi. Bu şiirler şairin o zamanki eşi Piraye Hanim için yazilmişti. Bu şiirler başlik olarak yazildiklari tarihleri taşirlar. 1945 yilinin Eylül, Ekim, Kasim ve Aralik aylarinda yazilmişlardir. Şiirlerin genel havasi özlem ve ayriliktir ama yine şairin toplumsalci düşüncelerini dile getirirler. Bu şiirlerde Nâzim Hikmet’in ruh dünyası ile düşünce dünyasının bir bütünlük içinde olduğunu görürüz. “Dört Hapishaneden” adını taşıyan kitaptaki şiirler 1939-1946 yılları arasında İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa hapishanelerinde yazılmış şiirlerdir ve kitap 1966 yılında basılmıştır. Bu şiirlerde bir mahpusun dış dünyaya olan özlemi ağırlıktadır. Doğrudan Piraye Hanım’a yazılmış özlem şiirlerinin yanı sıra, ölümden, kavgadan, Türkiye’nin toplumsal yapısından söz eden şiirler vardır kitapta. 1966’da yayımlanan “Rubailer” de hapisane şiirleridir. Bu şiirlerdeki gizemci hava “Marksist” ve “materyalist” diye nitelenen bir şair söz konusu oldugunda degerlendirme yapmak güçleşebilir. Ne var ki Nâzim Hikmet insani hep bir bütün olarak işlemiş bir şairdir. Insan yerine göre korkak, yerine göre kahraman, yerine göre gerçekçi, yerine göre romantiktir. Şair insani bulundugu ya da yaşadigi durumlar ve koşullar içinde degerlendirir. Kati ve bagnaz bir toplumcu gerçekçilikle yaklaşmaz insana. Konumuzun dişinda kalsa da yeri geldigi için Nâzim Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki eleştirici tavrini hatirlamak, bu konuya açiklik getirir diye düşünüyorum. Kisacasi Nâzim Hikmet insani “insani” olarak ele aldığı için “Rubailer”deki gizemci hava şairin hesaplaşmaci yanini göstermektedir. Nâzim Hikmet’in son dönem şiirlerinde özlem ve ayrilik izleklerinin yeri nedir? Şairin son dönem şiirleri denince yurtdişina çikmak zorunda kaldigi 17 Haziran 1951 tarihinden, artik “büyük gurbetçi” olduktan sonra yazdığı şiirler söz konusudur. Şairin 1951 tarihini taşıyan, gün ve ay belirtilmemiş olan ve başlıksız bir şiirinin son dizeleri şöyledir: Sen bir imdat çığlığısın, yani memleketimsin Sana doğru koşan adımlar- benim. Büyük bir olasılıkla bu dizeler ya şairin yurtdışına çıkma düşüncesinin olgunlaştığı ya da hemen yurtdışına çıktığı günlerde yazılmış bir şiirin son dizeleridir. Bu dizelerde anavatanını bir daha görmeyeceği düşüncesinin, en azından böyle olumsuz bir durumu sezmenin izleri vardır. Buna eşini ve henüz üç aylıkken bıraktığı oğlunu, kavga arkadaşlarını ve giderek halkını göremeyecek olmasını da eklemek gerekir. Nitekim eşini ve oğlunu aradan 10 yıl geçtikten sonra ancak 1961 yılında görebilmiştir. Bu kez ayrılık izleği Nâzım Hikmet’in 1951-1963 yılları arasında yazdığı şiirlerde; bir başka deyişle yurdundan ve sevdiklerinden uzak düştüğü dönemdeki şiirlerinde daha belirgin ve daha derinden işlenmiştir. Ayrılığın bitmesi, özlemin dinmesi umudu hep vardır ama karamsarlığını da belli eder. Nâzım Hikmet’in yurtdışında yaşadığı sürece birçok ülkeyi gezip gördüğünü biliyoruz. Kendisine yasak bir ülke vardı; o da anayurduydu. Böylece yurdunda yaşadığı hapislik bir başka biçime dönüşmüştü. Sanki bir “dünya hapisanesinde” yaşiyordu ve yurduna gitme özgürlügü kisitlanmişti. Son dönem şiirinde en çok bu konuyu işlemiştir. Sovyetler Birligi’nde ve gördüğü birçok sosyalist ülkedeki yönetim aksaklıkları, uygulamadaki çarpıklıklar Nâzım Hikmet’i düş kirikligina ugratti. Ama yine de işçi sinifina, kardeşçe ve bariş içinde yaşamanin gerekliligine, paylaşmaciligin erdemine, özgürlügün kutsalligina olan inancini yitirmedi. “Olması istenen bir şeye duyulan büyük istek” anlamında özlemi sürdü. Ne var ki son dönem öncesi şiirlerindeki bir bakıma uçarı denebilecek coşkulu özlem daha sonra efkârlı, karasevdalı ve durağan bir özleme dönüşme eğilimi gösterdi. Turgut Uyar Nâzım Hikmet’le ilgili bir yazısının başına aldığı dizeleri “Sıla ve Muhacirlik Mısraları” diye adlandırmıştır. Dizeler Nâzım Hikmet’in şiirlerinden alinmiştir ve Turgut Uyar bu yazisinin sonlarinda “Nâzım’ın sanki hiç yeri yoktur dünyada. Her zaman gurbettedir” diyerek şairin gurbetçiliginin adeta evrensellik kazandiginin altini çizer. Nâzim Hikmet’in şiirindeki ayrilik ve özlemin Uyar’ın deyişiyle “muhacirlik”ten kaynaklandığını söyleyebiliriz. Burada kısa bir açıklama yapmakta yarar var: Turgut Uyar “muhacirlik” sözcüğünü yeğlemiş. “Göçmenlik” sözcüğü “göçmen” sözcüğünden türemiş ve bir hareketlilikten çok bir durağanlığı, göç edip bir yere yerleşmişliği betimliyor. Nâzım Hikmet’in durumu ise değişik; sürekli gurbet geziyor. Bu bakımdan Nâzım Hikmet’in yaşadigina göçerlik ya da göçebelik demek daha uygun düşecektir. Afşar Timuçin de 1978’de yayımlanan “Nâzım Hikmet’in Şiiri” adlı kitabında Nâzım Hikmet’in kendi ülkesinde gördüğü baskılardan, yaşadığı ağır toplumsal koşullardan söz ederek şöyle der: “Nâzım Hikmet’in şiirindeki temalar, bu toplumsal koşullar geregince biçimlenmiş ve işlenmiştir.” Bu saptama Nâzım Hikmet’in yaşadiklariyla şiirlerinin özdeşligini bir kez daha göstermektedir. Buradan giderek ayrilik ve özlem Nâzim Hikmet şiirinde şairin hayatindan yansimaktadir diyebiliriz. Şairin son dönem şiirlerinde kendine yer edinen bir başka özellik de şairin sagliginin bozulmuş olmasinin yarattigi havadir. Nâzim Hikmet ölümü dogal karşilar ama dinmemiş bir özlemle hayata veda etme olasiliginin buruklugunu da yaşar. Hasta bir yürekle yaşayan bir şair olarak üstüne titrenmesinden hem hoşlanir, hem de sikilir ve utanir. Coşkulu kişiligine ve dünyayi kucaklama istegine engel olan, bir bakima onu bir başka hapislige zorlayan yüregine söz geçirememekten yakinir. Oysa yüregine bir başka anlamda söz geçiremedigi için Nâzim Hikmet olmuştur. Bu kisa ve fazla ayrintiya girilmeyen çalişmadan da anlaşilacagi gibi, Nâzim Hikmet “büyük bir gurbetçidir” ve bundan dolayı da şiirinde ayrılık ve özlem geniş bir yer tutar.
GÜNLÜK EVRENSEL GAZETESİ |