2008-06-26 · Kategori: oyku
GÖKBONCUK
Topal Bayram’ın anlatımına göre; “Ali Osman gilin Halit, iyi mıh (1) keser, peşin satar, borç para almaz, kimseye de boynu eğri kalmazdı.
Daha Kastamonu Karabük yolu yapılmamış, şimdiki gibi kamyon da yoktu. Dip Han’da, Sölsöl Hasan vardı. At arabasıyla nakliyecilik yapardı. Ali Osman gilin Halit’in hısımıydı.
Onunla Karabük’e gittik. İnşaat demiri kırpıntısı, Demir Çelik Fabrikası’na Avrupa’dan gelen, ‘kütük demir bağları’ yeni çıkmıştı. Kimi yerlerden parayla, kimi yerlerden parasız yumru inşaat demiri kırpıntısı ve kütük demir bağı topladık. Sölsöl Hasan’ın at arabasına yükleyip, köye geldik bölüştük. Halit mıh kesti, Ben eşeğe sarıp köylerde sattım. Satamadığım demirlerle Halit’in yanında mıh kestim. İyi mıh kesemez, kesmesini beceremezdim. Kestiğim mıh satılmazdı. Ben de dedemden gördüğüm gibi mıhın alım satımını yaptım.
Mıhı, en çok ta Halit’ten alırdım.
Ali Osman gilin Halit; sürekli mıh keserdi. Çift sürme, odun kemre çekme, bostan edip bozma, hasıl harman değirmen işlerini hep kadınlar görürdü”.
Topal Bayram’ın, sözünü ettiği Halit’in; bir eşi, dört de kızı vardı. Hiç oğlu olmamış, oğlu olması için üstelemeyi de bırakmıştı.
Yalnız başına kaldığında: ‘Soyumu sürdürecek erkek çocuğum yok, köyde işim ne”? derdi hep kendi kendine. Bu düşüncesini kendisinden başkası da bilmezdi.
Tarla satılır, alım kâr olmazdı.
Köyün çocukları, gezip dolaşıp yorulduklarında en çok, onun yanına gider, oraya buraya oturur dinlenir, mıh kesmesini seyrederlerdi. Yanlarında kızlar olmaz, kızların oğlanlarla gezip dolaşması günah ve ayıptı.
Ali Osman gilin Halit’in; erkek çocukları gördüğünde, yüzünde güller açardı. Kimi zaman onlarla çocuk olur, kimi zaman da onları kendisine denk sayardı. Sürekli güleç durur, şakalar yapardı. Sesi güzel, çocuklar olsa da olmasa da mıh keserken sık sık türkü söylerdi. O gün: “Allı Turnam bizim ele varırsan, şeker söyle kaymak söyle bal söyle. Eyer bizi sual eden olursa, bağrı yanık boynu bükük yar söyle.” türküsünü söyledi. O, yüzünde güller açan gülücük, yüzünden kısa süre kayboldu. Sustu, doluktu, (2) çocukları tek tek süzdü: “Turnam, turnam ben buralarda durmam” dizeleriyle başlayan bir türkü daha söyledi.
Çok geçmedi, Ali Osman gilin Halit, köyü terk etti. Nereden buldu, öküz arabasının zor geçtiği köy yolundan köye nasıl getirdiyse, bir kamyon getirdi, eşyasını yükledi, çoluk çocuğuyla üstüne bindi, ardından bakan köylülerine el salladı, boş evi bıraktı gitti.
Bütün köy halkı, ardından ağladı.
Gitmeden, köyü terk etme düşüncesini önce eşine açtı. Eşi:
“Vallahi iyi düşünmüşsün Uşak” (3) dedi. “Dört tane kadınız, tezgâh dokur, (4) dikiş diker geçinir gideriz. Sen de bir iş tutabilirsen tutar, tutamazsan abdestini alır namazını kılar, evden camiye, camiden eve gider gelirsin” diyerek kocasına destek verdi. Halit, köyü terk etme kararını iyice pekiştirdi.
“Baca sönecek, baca ne olacak baca?” dedi Halit eşine.
“Hasba çıksın, er geç sönmeyecek mi sanki? Allah bir erkek çocuğu çok gördü bize” dedi.
Halit eşini başıyla onayladı.
Büyük kızının üstüne iç güveyi almış, onun da iki kızı olmuş, iç güveyiden de hayır çıkmamış, O’ da evi terk edip gitmişti.
Evlenme sırası gelen kızları, evlenmekten korkar olmuşlardı.
Bir iki kez de kızların “önüne çıkan” olmuş, tatsızlık uç vermeye başlamıştı. Kızlarını da karşılarına alıp, Araç’a mı, Kastamonu’ya mı yerleşmeyi tartıştılar eşi Cemileyle. Kızlar laf katmadı. Odun Araç’ta ucuz, Kastamonu’da pahalıydı.
Araç’a yerleşmeye karar verdi ve yerleştiler.
Çevrede, günlerce Halit’in köyü terk ettiği, bacasının tütmediği, söndüğü konuşuldu. Acındı, kınandı. (5)
Halit; köydeki, boşalttığı evini satmaya kıyamadı. Tarlaları satmış, parasıyla Araçtan ev almıştı.
Bomboş kalan, satmaya kıyamadığı evin, önce kapıları, sonra da camları kırıldı, bacaları göçtü. Köyün çocukları, içinde saklambaç oynadı.
Bir cam da Zeki kırdı, kimse görmeden samanlıkların arasından attığı taşla. Evin pencerelerinde cam kalmamış, çatı akmış, dabanlar (6) çürümüş, ev yıkılmaya yüz tutmuştu.
Halit evi odun yerine; Araç’lı Piro’ya sattı. Piro evi yıktı, odununu aldı gitti.
Evin yerinde, yıkıntının artıkları, toz toprak kaldı. Çocuklar oralarda oynar, ayaklarıyla toprağı o yana bu yana kürelerlerdi.
Kör Ali’nin torunu İbrahim; toprağı ayakuçlarıyla dürtüklerken yıkıntıların arasından kemik sapının yarısı çürümüş bir Tosya Çakısı buldu. Yakınında inek otlatan Makbule Kız, İbrahim’in çakı bulduğunu gördü.
“Anasının ak sütü gibi helal, çakı onundu”. Altı Parmak Hocanın da dediği gibi, “Malı kim bulursa onun olurdu”. Herkesin bildiği gibi, Makbule de bu kuralı biliyordu.
İbrahim çakıyı açtı baktı kapattı. Çakı küflenmemiş, ağzı testere dişi gibiydi.
Makbule; Halit’in evinin yıkıntıları arasından İbrahim’in çakı bulduğunu; gördüğü kızlara söyledi. Birbirinden duyan köyün çocukları İbrahim’in bulduğu çakı benzeri bir şeyler bulabilmek umuduyla yıkıntıyı eşelemeye başladılar. Uyuz Emin’in kızı Zehra; kırmızı bir boncuk buldu. Yıkıntıyı eşelemeye gelen kız erkek tüm çocuklar Zehra’nın bulduğu boncuğu ellerine alıp, teker teker baktılar. Boncuk kırmızıydı. Güneşe tuttuklarında daha kırmızı, “kıpkırmızı” görünüyordu.
Çocuklar yıkıntının toz topraklarını daha bir iştahla eşelemeye başladılar. Evin yeri, delik deşik oldu. Çukur boş çıktıkça, bir başka yeri eşeliyor, yeni çukurlar oluşuyordu. Bir ara, Zeki’nin açtığı çukurun yamacından dibine bir boncuk yuvarlandı. Halime, Zeki’nin eştiği çukura yakındı.
“Boncuk!” dedi.
Zeki, eştiği çukurun dibine yuvarlanan boncuğu kaptı, eline aldı, avucunu sıktı. “Ver lan boncuğu, önce ben gördüm boncuk benim” dedi Halime.
“Çukuru ben kazıyordum. Benim çukurumun dibine yuvarlandı boncuk” dedi Zeki’de. Halime, kısa kalın iri yarıydı. Gözleri yuvasından fırlayacak gibi oldu:
“Ver lan boncuğu!” dedi. Kollarını yarı açtı, omzunu kabarttı, yumruklarını sıktı. Şakası yoktu. Zeki, birden fırladı boncuk avucunda kaçmaya başladı. Zeki kaçtı, Halime kovaladı. Zeki’yi kovalayan Halime’yi görenler de arkalarından koştu. Kaçıp kovalamanın nedenini kimi biliyor, kimileri de bilmiyordu. Konu bir erkek kız çatışması değil, Zeki ile Halime arasındaki anlaşmazlıktı.
Zeki önde, Halime ve öteki kızlar ardında, Koşuşa koşuşa harman yerlerini de geçip, köyün dışına çıktılar. Zeki de kızlar da yorulmuştu. Zekinin bacakları birbirine dolaştı düştü. Halime Zeki’nin üstüne kartal gibi kapaklandı.
Koşuşanların arkasından koşan Huriye, hepsinden atılgan, duygusal, mert; hani:”Erkek kız” sınıfındandı. “Kalk kız göbelin (7) üstünden. Ne var, ne oluyor?” dedi.
Halime Zeki’nin üstünden kalktı, dikildi.
Kız kardeşi Kezban da dikilmişti Halime’nin yanına. Hele ikisi bir olursa, Zeki’yi hallaç pamuğu gibi atarlardı.
“Boncuk bulduk. Önce ben gördüm. O kaptı, kaçtı” dedi Halime, Huriye’ye.
“Senin önündeki çukurundan mı çıktı, çukuru ben kazıyordum, benim kazdığım çukurumda gördün sen boncuğu. Boncuk benim.” dedi, Zeki. Düştüğünde bile açmadığı avucunu açtı, bulduğu boncuğu herkes gördü.
Boncuğu Huriye tanıdı. Köyü terk ettikleri gün; kamyonun üstünden kendisine buğulu gözlerle bakan, Halit’in en küçük kızı Hüsniye’nin boncuğuydu.
Yıllar önce onun boynunda görmüştü. Hüsniye; boncuğu kınnaba takıp boynuna bağlamış, boncuk Hüsniye’nin boynunda yatardı.
Boncuk masmaviydi. Gökyüzünün, gömgök en alımlı mavisi ancak bu kadar güzel olurdu. Zeki:
“Boncuk benim! Kimseye vermem” dedi, yine
Halime, ilk kez gördüğünü, kendisinin olması gerektiğini sandığı boncuğu kapıp kaçan Zeki’nin avucundaki boncuğu zorla almak için üstüne atlamak üzereydi. Herkes sezinledi.
Huriye, sağ elini Zeki’den yana uzattı. Ona sevecenlikle baktı. Zeki anladı. Elindeki boncuğu; Huriye’nin avucuna koydu. Huriye boncuğu aldı, evirdi çevirdi; Hüsniye geldi gözünün önüne. Başka hiçbir şey görmez, duyamaz oldu. Sarı saçları, gülmez (8) entarisinin etekleri hafif esen yelde kımıldıyor, Hüsniye gülücükler saçıyor, gök boncuk boyun çukurunda yatıyordu.
Boncuğu tuttuğu sağ elini, Huriye’ de yumdu, sol elini ve kolunu Halime’ nin önüne gerdi; Zeki’ye:
“Boncuğu bana verirsen, ne dersen yaparım” dedi.
Haziran 2008
1- Hayvanların ayağına nal tutturmak için çakılan, özel kalıplarda yapılan çivi.
2- Ağlamaklı oldu
3- Adının ağza alınması ayıp olduğundan, kadınların ’kocalarına’ sesleniş sözcüğü
4- Kastamonu dokuması
5- Ayıplandı
6- Evin ağaçlarını, duvarlarını birbirine bağlayan kalın ağaç. Taban.
7- Çocuğun
8- Çoğunlukla, kırmızı kara çizgili, ya da damalı Kastamonu dokuması çeşidi.
2007-05-22 · Kategori: oyku
YÜREĞİMİN SESİNİ DİNLEDİM
Gün daha beyaza dönüşmeden, gözlerimi rüzgarın uğultulu sesine açmıştım.Ekimin ilk sabahıydı. Sonbaharın güzelliklerini kaçırmamalıydım. İyi ki bu hafta sonu,doğduğum yere gelmiştim.Kalktım, terasa çıktım. Gün gökyüzüne beyaz gri bulutlar bırakıyor, güneş ışınları ise bir duvarın arkasından süzülmeye çalışıyordu.Rüzgarın sesi, kavak ağacının yumuşak sesinde melodiler oluşturuyordu.Gözlerimse körfezin koyu mavilerine takıldı.Hırçın deniz sabaha uyanıyordu. Kıyıya inmeliyim…
Kimseler yok. Ayaklarımı suya sokuyorum, üşümelerine
aldırmadan.Öylece duruyorum.Bir iki çakıl taşı alıp, sevdiğim sularına attım. Cup diye çıkan sese güldüm. Çocukluğumu yaşarcasına oluşan halkaları saydım. Sanki, uzaktan git gide yaklaştığını duyduğum balıkçı teknesinin sesi, aramızdaki inanılmaz sevgiyi bozmak için geldi.Akşamın mehtabında yine baş başa kalırız.Ben balkonda bir duble içkimle sana şarkılar söylerim, sende bana yakamozlarını yollarsın…
Sana arkamı dönüyorum, deli mavim. Şimdi de gözlerim yeşillerin her tonuna takılıyor. Saat daha erken. Köye kadar yürümeliyim.Üç beş selamdan sonra yola devam etmeliyim.Ve ormanın her türlü çiçeğini, ağacını,böceğini barındıran eşsiz
güzellikteki,tepelerine çıkmalıyım.Her zaman yaptığım
gibi,yoldaki çalı yeşilliklerinde böğürtlenler toplamalıyım.Arılarla köşe kapmaca oynamalıyım.Ve mis kokularını,temiz havanı içime çekmeliyim.Zirveden gelen buz gibi suyun sesini ,birde hala yaza veda etmemiş cırcır böceğinin sesini,arada durup dinliyorum…
İyice tepe noktaya ulaştığımda,yeşil olmuş gözlerimden
körfezin en güzel mavilerine dalıyorum.Yaşadığım güzelliğe şükür ediyorum.Tüm bedenimle,duygularımla yaşadığımı hissediyorum.Doğduğum güzel toprak ben seni çok seviyorum…
Şebnem ÖZERDEM
2006-09-17 · Kategori: oyku
Kadınlar Tuvaleti
Ceyda Aşar' ın öykülerini topladığı "Kadınlar Tuvaleti"nde kahramanlar yalnız, huzursuz, bırakmaya ya da gitmeye her an hazır olan, savrulmayı göze alamayan ya da hiçbir şeyi onarmak istemeyen kadınlar... Aşar, kahramanlarını, bazen histerik duygularla da olsa tepki vermeye çağırıyor.
Ertekin Akpınar
Sade gibi görünen bütün metinler sarsıcıdır da. B sınıfı filmler, tek bir enstrümanla söylenmeye çalışılan akordu bozuk şarkılar, konuşma balonları olmayan karikatürler, Syd Barrett'ın hayatı, tamamlanmamış resimler, başlandıktan sonra bitirilememiş figürler, Jean Rhys'ın insanı delik deşik eden romanları insanın önüne uçurumlar çıkarabilir. Başka ruhlara dokunmak çoğu zaman yaşadığımız hayattaki uçurumları kapama şansı sunmaz! Bir aidiyet duygusunun yitirilişidir bu.
Kant, "aklımızın bizi mutluluğa götürmediği"ni söylediğinde, yeryüzünde ispatlanmamış bilim neredeyse kalmamıştı. Mutluluk, o gün "tuhaf bir hava"yı işaret ediyordu. Durum bugün de çok farklı değil! Ödev ve görev sorumluluğunun bizi mutlu etmediğini artık biliyoruz. Sınırları geçmek günümüz dünyasında hep bir bedel ödemeyi işaret ediyor. Bedel ödemek tam da bu nokta da bireyi acımazsızlaştıran en güçlü mevzi gibi duruyor. Artık yanlışlardan kurulmuş plazalar, doğrularla yıkılmış kötürüm binalar, ne söylediği çok önemli olmayan bilboardlar, anlamsız görüntülerle bir gerçeklik duygusu yaratılmaya çalışan diziler var. Sanki sürekli halüsinasyonlar gördüğümüz yapay bir gerçekliğin ortasındayız.
Kısacası, her şeyi bir çırpıda özetleyebileceğimiz yanlış bir çağın rüyasında gibiyiz. Her şey aslında, "miş gibi", "gibi gibi".
Bütün bu sınıflamaları iyice kategorik hale getirmek pek mümkün değil. Çünkü Heidegger'in, "metin hakikatin projesidir" argümanı çok gerilerde kaldı. Hakikatin günümüzde bir "gerçeklik" projesi yok, o şimdi attığımız taşların yankısını duyduğumuz karanlık bir kuyu. Artık biliyoruz ki; hiçbir yanıt, bir sorunun anlamsızlığını içerecek kadar açıklayıcı değil.
RUHUNU YIRTMIŞ BİR YAZAR
Yukarıdaki ayrımları kategorikleştirmeyen ama sınıflayan bir kitap var şimdi karşımızda: Kadınlar Tuvaleti. Yazarı, Ceyda Aşar. Kitap boyunca her öykü sakin ve gürültüsüz bir şekilde başlayıp, çağrışımlara, anlatının farklı kanallarına doğru akıp gidiyor. Her öykü kendi katmanları içerisinde, kendi yapısını yeniden üretiyor. Yazar, okuyucuyla metin arasındaki mesafeyi gittikçe yakınlaştırıyor. Ceyda Aşar'ın öykülerinde hiçbir öneri, hiçbir sorun ya da hiçbir yıkım çözümün olamayacağını işaret etmiyor. Kitaptaki on üç öykünün "ortak kaderi" tam da bu!
Ceyda Aşar'ın kadın kahramanlarında dikkat çeken en önemli nokta; yalnız, huzursuz, merkezde olmak isteyen ve orada yaşayan, bırakmaya ve gitmeye hemen hazır olan, savrulmayı göze alamayan, hiçbir şeyi onarmak istemeyen bir kadınlar topluluğu.
Yazar aslına bakarsanız, Katherina Mansfield, Wirnia Woollf, Sevim Burak, Jean Rhys öykülerinin izlerini sürüyor. Karmaşık değil, düz yoldan giderek! Aşar'ın öyküleri ıssız bir otobanda yol almak gibi. Bazen soğuk, bazen sisli, bazen neşeli, bazen bıçak gibi keskin. Ama en çok kadın. Kadın olmanın bütün ruh halleri var Kadınlar Tuvaleti'nde.
Fatih Özgüven'in yalnız yaşayan kadınlarla ilgili çok güzel bir açıklaması vardı. Şöyle demişti: "Yalnız yaşayan bütün kadınlar tatlı tatlı kaçırırlar".
Ceyda Aşar'ın kahramanları, kendi kendisine en acımasız davrandığı zamanlarda bile, kendilerini yanlış önermelerle anlatma zaafına düşmüyorlar. Her defasında kendi dünyalarına yaptıkları yolculuğu ya da kendilerine dair referansların kodları karışık değil. Yazar alttan alta kahramanlarına, aciz bir dünyanın, aciz duygularına karşı bazen histerik duygularla tepki vermesini istiyor. Bunun için de yeterli ve özenli sözcükler kullanıyor.
TANRIÇANIN KİRİ
Aşar'ın öykülerinde beden dil'i diyebileceğimiz hareket, jest ve eylemler var. Konuşma dili gereksiz ayrıntılardan ve anlam süslemelerinde uzak. Sağa sola yalpalamayan sert ve direkt bir dil var. Bu dil'in en önemli özelliği de hisse'lerin kıssa'ya dönüşmemesi.
Yazarın, Kadınlar Tuvaleti'nde kullandığı anlatım biçimi, kendi varlığının anlamını bulmaya çalışan bir zenginliği işaret ediyor.
Kitaptaki öyküler -özellikle Tanrıçanın Kiri, Hayalet Aşk- asla karalamaya gerek duymayacağınız mükemmel bir dil arayışının izlerini taşıyor. Okuyunca göreceksiniz ki, her öykünün bir rengi, müziği ve sesi var. Yazar kullandığı kitap boyunca kullandığı dil'i tıpkı bir jimnastikçi gibi senkronize ruh hareketleriyle hayata dönüştürüyor.
İşte, karşınızda: Ceyda Aşar! l
| Dergi 17.09.2006 |
|
Yüreklerimizde "BAKİ" kalan
"Sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesi"... Gazeteci-yazar Baki Koşar' ı en iyi bu cümle anlatıyor. Plazalarda uzun süre çalışamama nedenlerinden biri de işte Koşar'ın bu tercihiydi. Haberlerinin konuları Batman'da kadın intiharları, işsizlik, kültürel yağma, boşaltılan köyler oldu... Geçen şubatta öldürüldü, o şimdi bir kitapta, "Dicle'nin Gözyaşları"nda!
Gülbin Özbey
Baki Koşar... 1970 Batman doğumlu... Gazeteci... TV muhabiri... Yazar... Kader Otelinde Bir Aşk Cinayeti, üç kitabından biri... O şimdi yazdığı öykünün içinde yaşıyor... O tıpkı hikâyesindeki gibi bir aşk cinayetinin ya da gazetelerin tabirine göre bir eşcinsel (!) cinayetinin kurbanı... İnternette tanıştığı bir âşığın bıçak darbeleriyle hayatını yitirdi o...
O olsaydı bu habere "Aşkı için öldü" başlığını atabilirdi belki de...
Şimdi 42 isim bu cinayete dikkat çekmek için bir araya geldi. Cinayet kurbanı Baki Koşar'ı "Dicle'nin Gözyaşları" adlı kitapta yazdılar. "Babıâli"den bir kuyruklu yıldız gibi kaymıştı Koşar... Ardında başarılı bir gazeteci mirası ve pek çok dost bırakarak... Reyhan Yıldız da böyle kadim dostlarından biriydi iki arkadaşıyla birlikte Baki'yi, öteki bakilere anlatmak üzere zor bir göreve soyundu...
- Baki Koşar ile ilgili bu kitap projesi nasıl doğdu?
"Dicle'nin Gözyaşları" 42 ismin bir araya gelmesiyle oluştu. Bu isimleri bir araya getiren de, kitabı yayımlayacak yayınevinin bulunmasından, kapak tasarımının, yazıların tashihinin, sayfa düzenlerinin yapılmasına her aşamasında emeği olan üç kişi. Nokta dergisi eski Genel Yayın Yönetmeni Fikri Nazif Ayyıldız ve gazeteci -yazar ajanı Sayım Çınar, bir de ben.
Galiba en önemli kaygımız, bu cinayete dikkat çekmek, Baki'nin ismini ve ölümünü unutturmamaktı. Çünkü kitap fikri Baki'nin ölümünden sonraki bir hafta içinde şekillendi ve o sırada hepimiz faili ya da faillerinin bulunması konusunda çok endişeliydik.
Bir neden daha var; ailesi İstanbul'a gelmiş, Adli Tıp'tan alınan cenaze bir camideki bir avuç insanın kıldığı namazın ardından ambulansla Batman'a götürülmüş. O sırada ben ve Baki'nin birçok arkadaşı birbirimizi, gazeteleri, televizyonları arayarak cenaze ne zaman, nereden kalkacak onu öğrenmeye çalışıyorduk. Ama maalesef ambulans yola çıktıktan sonra haberini alabildik. Baki'nin bu kadar yalnız ölmesi kadar, bu kadar yalnız "gitmesi" çok üzücüydü. Eminim ailesi "15 yıldır yaşadığı bir şehirde, bu kadar az mı arkadaşı- seveni vardı" diye düşünmüş ve üzülmüşlerdir. Belki de biz onlara Baki'yi ne kadar çok sevdiğimizi, böylesine hümanist bir insan, bu kadar iyi bir gazeteci ve önemli bir yazar olduğu için Baki ile gurur duymaları gerektiğini göstermek istedik. Bu kitap Batman'a gönderdiğimiz bir selamdır, inanıyorum ki bu selam yerini bulacak.
-Kitapta Baki Koşar'ın hangi özellikleri üzerinde duruluyor?
Celal Başlangıç "Sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesiydi" demişti, işte bunun için Baki Koşar. O, Batmanlı bir Kürttü ama Batman'daki kadın intiharlarını, Güneydoğu'daki işsizliği, Hasankeyf'teki kültürel yağmayı, boşaltılan köyleri, terörün karşılıklı açtığı yaraları dile getirmesinin ardında onun Kürt kimliği değil, muhalif bir gazeteci olması, yeryüzündeki bütün insanlık dramlarına duyarlı bir insan olması yatar bana göre. Hani Marcos CIA'in çıkardığı "eşcinsel" dedikoduları kendisine hatırlatıldığında "Evet, Marcos Harlem'de bir zenci, Polonya'da bir Yahudi... New York'ta da bir eşcinseldir" şeklinde bir yanıt vermişti ya; ilk kitabını "yeryüzünün bütün azınlıklarına adayan" Baki de öyle. Kitapta da Baki bu çerçevede değerlendiriliyor.
-Baki Koşar'ın ölüm şekli mi size bu kitabı hazırlattı, yaşam şekli mi?
Lawrence Durrell "Kendi felaketimizi kendi ellerimizle hazırlarız; bizim parmak izlerimizi taşırlar" demişti. Ne yazık ki Baki'nin ölüm şeklini yaşam şekli belirledi. Seçtiği yaşamın bedelini de çok acı, ama bu şekilde ödedi.
Yapacak çok haberi, yazacak çok kitabı, söyleyecek çok sözü olan birinin bu nedenle ve bu şekilde öldürülmesi karşısında sessiz kalır, bir süre sonra da unutur gidersiniz. Ya da bunun karşısında durur, elinizden gelen şey neyse onu yaparsınız. Bizim elimizden gelen buydu. Kalemlerimizden başka silahımız yok.
KİTABIN GELİRİ AİLESİNE...
-Kimler yazdı Baki Koşar için?
Önsözünü yazmak nezaket ve 'cesaretini' Doğan Hızlan gösterdi, bizi kırmadı sağolsun. Diclenin Gözyaşları'nda Solmaz Kamuran, Perihan Mağden, Nihan Taştekin, Emine Çaykara, Ece Temelkuran, İpek Çalışlar, Oral Çalışlar, Mert Özmen, İnci Hekimoğlu, Sevin Okyay, Ersin Kalkan, Handan Öztürk, Fikri Nazif Ayyıldız, Celal Başlangıç, Ferhat Uludere gibi gazeteci-yazarların yazıları var. Baki'yi lise yıllarından beri tanıyan Batman Çağdaş gazetesinin sahibi Arif Arslan, Hami Çağdaş ve Cem Erciyes gibi tanınmış gazeteciler, ressam Nihal Güres ile Pınar Selek, Ayten Görgün, Sinem İnce gibi akademisyenler kitap için yazdılar. Yine Baki ile gazete ya da televizyonlarda çalışmış Ayşenur Yazıcı, Candan Yıldız, Deniz Gökçe, Fuat Uğur, Füsun Altınok, Göksan Göktaş, İlkin Sungu, Nur Nirven, Oğuz Durmaz, Sayım Çınar, Saynur Çetiner, Tülay Yavuz, Yurdaer Erkoca'yı ekleyebilirim. Baki'nin iki yakın arkadaşı Avni Yanıkoğlu, Mustafa Korkmaz, Turuncu Medya'nın sahibi ve aynı zamanda yazar olan, Baki'nin de Kader Otelinde Bir Aşk Cinayeti ve Tarkuşu romanlarını yayımlayan Tunç Erden Yakar, yönetmen Tayfun Pirselimoğlu yazı aldığımız isimler arasında. Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Melih Meriç; kitap için yazmanın dışında Baki için hazırladığımız belgeseli de yayımlamayı kabul ederek bize cesaret verdi. Bir de Fikri Bey'in annesi, Nokta'da çalıştığı zamanlarda Baki'yi birçok kez evinde konuk etmiş Sevim Ayyıldız'ı ekleyebilirim. Erko Yayıncılık'ın sahiplerinin de kitap fiyatını yükseltmeyerek dayanışmayı paranın önüne koymasını da göz ardı etmemeliyiz. Kitabın geliri Baki'nin Batman'da yaşayan ailesine bırakılacak, dolayısıyla satışı azaltabilecek yükseklikte bir fiyat olmaması bizim için çok önemliydi.
-Eleştiren oldu mu?
Bu kitap bir güzelleme değil, içinde eleştiri diyemeyeceğimiz ama Baki ve Türk Basını ile ilgili yapılmış çok yerinde tesbitler, zekice gözlemler, gülümseten anılar var. Özellikle Nihan Taştekin, Fikri Nazif Ayyıldız ve Tunç Erden Yakar'ın yazıları bu kapsamda ilk aklıma gelenler. l |
2006-09-17 · Kategori: oyku
| Hafta Sonu 16.09.2006 |
|
Öykü
Kuşbazdım bir zamanlar
Kuşların dilinden anladığını söyleyen Okan 'a inanmıştım. Bana verdiği paçalı güvercine takla attırmasını seyredince, içim gitmişti.
Çaldığı ıslıkla güvercini kanatlandırıp gökyüzüne salması görülmeye değerdi.
Onlar için kurup düzenlediği kuşevleri ise dillere destandı. Taş oymakta, kafes yapmakta üstüne yoktu. Kuşların dilinden anlamada kimse eline su dökemezdi.
Benden birkaç yaş büyük olması onun her sözünü dinlemem için yeterli nedendi... Gerçi ''ağabeyi'' demesem de, o bu yaş farkını hissettirir, arada bir ''ben senin abinim unutma'' diyerek her söylediğini yapma, ona inanmaya yöneltirdi beni.
Kuşlara düşkün olduğumdan, onun peşinden ayrılmaz, her dediğini yapar, gözümü üzerinden ayırmazdım... İyi bir kuşbazlığın yolu, bunu iyi bilen birini gözlemekten geçer, diyordum kendi kendime...
Onun, yaptığı tek şey, beni bütün bu işlerinin ortağı kılması, her dediğini yaptırmasıydı.
Evlerinin arka bahçesindeki metruk bir yapıyı tamamen kuşevine çevirmiş, mahallenin çekim odağı yapmıştı.
Kuşbazlığı dillerdeydi...
Kuş pazarlarının vazgeçilmez siması Okan ile akrabalığımız ise ona itaat etmemin bir başka nedeniydi.
Kimi mahallelinin lanetlediği, kiminin acıyarak baktığı, kiminin de hayranlıkla dilinden düşürmediği Okan; benim gözümde de bir kahramandı.
Kuş avına çıktığımız günlerde, hazırladığı tuzaklar, kurduğu ökseler, bunları siperde bekleme anları; her bir şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattığı bir süre sonrasında şenliğe dönüşürdü.
''İyi bir kuşbaz, önce kuş avlamasını bilecektir. Bunun için de yapacağı ökseler, hangi kuş neye gelir, nasıl avlanır bunları öğrenmelidir. Kuş dilini ancak bunları bilirsen öğrenebilirsin...''
Onun bu türden sözleri çekip almıştı beni o dünyanın içine.
Bir tür ona çırak durmuştum. Gidip zahireci Zakir Usta 'nın yanında çalışmam da bundandı. O öğlen namazına gittiğinde, Okan bir çuvalla gelir, kuşyemi alır giderdi. Öylesine rahat, güvenliydi ki; dükkânın sahibi sanırdınız onu. Kendince usulü vardı; Zahire dükkânında kuşyemleri için ayrılan yerde öbeklenen açılmamış çuvalları açar, her birinden birer lenger alır, çuvalları aynı ustalıkla dikerdi.
Bu oyunumuz bir gün ortaya çıkınca, benim de zahireci çıraklığım sona ermişti.
Okan'la dillere düşmüştük artık.
Hafta sonları bit pazarında kuş ve yumurta satışı, yaptığı kuşevlerinin siparişlerini alma işi biter bitmez soluğu maşatlıkta alır bu kez yanımızdaki kafeslerde getirdiğimiz paçalı güvercinleri gökyüzüne salar onların takla atmasını seyre dalardık. O çıkardığı kavalını üflerdi; bense, yetmeyen nefesimle, baldıran sapından yaptığım mızıkama asılırdım. Yer gök susar, bizi dinlerdi. Kuşlar o sesle yükselir alçalır; maşatlık taşları uğultularını keser, bazen ağuya, bazen özleme, bazen de şenliğe dönüşen sesimize kulak verirdiler.
''Ölülerde ses ister,'' derdi Okan. Beni çekip götürdüğü maşatlıkta korkum dinerdi, Okan'ın yanında güven duygusunu siper ederdim kendime. Kuşlar yorulup da kafeslerine girince, taş oyununa verirdik kendimizi.
Bizim Okan'la kuş sevdamız, oyunların bendinden geçme ayinimiz Okan'ın bir av tüfeğinin saçmalarına hedef olmasıyla son bulmuştu.
Ortaokula yeni başlamıştım... Okan, okulu bitirememiş; babasının ölümü sonrasında annesinin, yakın bir mahallede okul inşaatı yapan bir müteahhide gizlice kaçmasıyla o büsbütün kuşlarına vermişti kendini.
Kocaman evde anneannesiyle bir başına kalan Okan; o bahçeye, bahçedeki kuşevine kapanmış, uzunca süre onu gören olmamıştı.
Bu kez, onun adı, 'kuşlara eziyet ediyor' a çıkmıştı.
Bazı evlerin damlarına kurduğu ökselerde yakaladığı bıldırcınların kafalarını kopararak orada ızgara yapıp yediğini, kafeslere kapattığı kuşları günlerce yemsiz, susuz bıraktığı bu söylentilerin bazılarıydı.
Bir gün, onun Doktor Kâmil Bey 'in av tüfeğine hedef olup öldüğü haberini aldığımda; okuldan yeni çıkmıştım. Son dersi zor etmiş, çıkar çıkmaz Okan'a gitmeye, kapısını zorlamaya, beni bahçeye almasına karar vermiştim. Daha da olmazsa, evlerine en yakın bir evin damına çıkıp onu orada gözetlemeye ahdetmiştim.
Eve gelip okul giysilerimi çıkarıp kasketimi çantamı bir yana atıp dışarı çıkacaktım ki; annem:
''Sakın Okanlar'a gideyim deme... Orada kötü şeyler oldu,'' sözleriyle beni duralatmıştı...
Sorularımı yanıtsız bırakınca tıknefes Okanlar'ın kapı önünde buldum kendimi...
Kapıda bir polis duruyordu. Bir de yeşil cip vardı. Polise yaklaşıp içeri girmeye cesaret edemedim. Ama kötü bir şeyin olduğunu hissetmiştim. Geri dönmektense, evin tam karşısındaki Taşçeşme'nin önünde beklemeye koyuldum.
Sokaktan gelip geçen yoktu... Hava kararmak üzereydi.
Babamın eve gelme saati de yaklaşmıştı. Beni burada görmemeliydi. Ama oradan da kopamıyordum.
Aklıma, evin bitişiğindeki binanın çatısı gelmişti. Damdan dama geçerek çatıya çıkıp, oradan da Okanlar'ın bahçeye atlardık. Bahçenin yanı başında yıkılan evin yerine yapılan bu yeni yapı Doktor Kâmil Bey'in eviydi. Tek katlı binanın, açık bir terası vardı. Bütünüyle bahçeye dönük teras doktorun gözlemevi gibiydi. Çünkü yaz kış teleskopunun başından ayrılmazdı. Doktorun bu hali mahallelinin dilinde oyuna dönüşmüş, öyle ki; ''Doktor civanım, seni seviyor canım,'' diye diye, biz çocukların eğlencesi olmuştu Kâmil Bey.
Onun bu gökyüzü seyirlerine kimse anlam veremezdi. Hatta, bazen, 'evleri gözetliyor,' diye de adı ünlenirdi.
Kuşlar terasta yuva yapalı beri, Okan oraya musallat olmuş, Kâmil Bey'in de başına bela kesilmişti.
İşte gene böyle bir günde, münakaşa etmişler; Kâmil Bey'in içeri girip çıkmasıyla av tüfeğini Okan'a doğrultup tetiği çekmesi bir olur...
Bu olay Okan'ı hayatımdan kopardığı, beni güvercinlere küstürdüğü gibi Doktor'u da dört duvar arasına göndermişti.
Ondan bana yadigâr kalan kafesi, ökseyi hâlâ saklar; ''Ollum (oğlum) kuşbaz olmak için kuşları sevmek yetmez, dilini anlayacaksın; bunun için de bin fırın ekmek yemen gerekir,'' sözlerini sık sık hatırlarım...  |
FERİDUN ANDAÇ
1957 Erzurum doğumlu. İstanbul Marmara Üniversitesi Eğitim fakültesini bitiren Andaç, İÜEF'de 'Dış Göç Olgusunun Edebiyatımıza Yansıması' konusunda yüksek lisans yaptı. Türkçe-Edebiyat öğretmeni olarak liselerde ve Marmara Üniversitesi'nde görev aldı. Özel kurum ve kuruluşlarda eğitim, halkla ilişkiler, idari işler, yayın-tanıtım, reklam ve insan kaynakları konusunda yöneticilik yaptı. Deneme ve söyleşileri Yazko Edebiyat, Somut, Yeni Düşün, Varlık, Broy, Milliyet Sanat, Çağdaş Türk Dili, Gergedan, Şehir, Adam Sanat, Gösteri, Edebiyat ve Eleştiri, Yeni Biçem, Adam Öykü dergileri ile Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl ve Evrensel gazetelerinde yayımlandı.
Hafta Sonu 16.09.2006
2005-11-25 · Kategori: oyku
SUZAN SAMANCI
| Hayatı |
 |
Suzan Samancı 1962’de Diyarbakır’da doğdu. Diyarbakır Lisesi’ni bitirdi (1979). Bir süre Demokrasi gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Edebiyat hayatına, 1985’te Sanat Olayı dergisinde yayımlanan bir şiiriyle başladı. Öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yer aldı. Çok sayıda öyküsü İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Almanca, Arapça ve Soranice’ye çevrildi. Öykü kitapları dışında, Korkunun Irmağında (2004) adlı bir romanı bulunmaktadır. Kiraç Daglar Kar Tuttu ile 1997 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nde ikinciliği kazanan Suzan Samancı, halen Diyarbakır’da yaşıyor.
| SUZAN SAMANCI , Öykü Kitapları |
 |
Eriyip Gidiyor Gece (Edebiyat Gazetesi Yayınları, 1991), Reçine Kokuyordu Hêlîn (Can, İstanbul 1993), Kýraç Daðlar Kar Tuttu (Can, İstanbul 1996), Suskunun Gölgesinde (İletişim, İstanbul 2001) Reçine Kokuyordu Hêlîn, Almanca, Flamanca, İspanyolca, İtalyanca ve İsveççe’ye, Kıraç Dağlar Kar Tuttu ise Almancaya çevrildi. Reçine Kokuyordu Hêlîn, Bajarê Mýrýnê (Ölüm Kenti, Avesta) adıyla, Suskunun Gölgesinde ise Siya Bêdengiyê (Aram) adıyla Kürtçe yayımlandı.
| Bir Öykü - ERRIK ADAM |
 |
 |
Duraktaki ağacın altında bir yontu gibi duruyordu. Akan burnunu koluna silerken, kızarık gözleriyle gelen geçene bakıyor, haykırışlardan, fren seslerinden ürküp başını paltosunun içine gömüyordu.
Bahardı. Ağaçlar salkım saçak leylak. İnsanlarda tatlı bir rehavet. Onu ayrımsadığımızda bir iki adım geriledi ; kolunun altından bize baktı. Elini mantar gibi kabarık dudaklarına götürüp sigara istedi. Verdik iki tane. Kontrolsüz bir gülüşle ağzı açıldı, çivi gibi paslı dişi göründü.
Suna ile el eleydik. Ellerini sıkıyor, kuytu köşelerde öpücük konduruyordum. Utanıyor, “ Yapma! Bir gören olur,” diye bakınıyordu. Sonra heyecanla, “ Arkamızdan geliyor, “ dedi. “ Kim? “ dedim. Kulağımın dibine, “ O, sigara verdiğimiz adam, “ dedi. Suna’nın kahve kokan nefesi içimi gıcıklamıştı. “ Gelsin ne çıkar, “ diye mırıldandım. Kavşaktan karşıya geçtiğimizde dönüp baktım. Bizimki çuval gibi paltosunun içinde yaylanarak yürüyor, sigarasından bir nefes çekip gökyüzüne doğru üflüyordu. Caddenin ortasında iki kolunu açıp durdu. Kolları açıkken irikıyım korkuluklara benziyordu. Bize seslenircesine anlaşılmaz şeyler geveledi.
Köşe başlarındaki nergis satıcıları neşe içindeydi. Erik, çağla satıcıları ise avlarını gözetleyen tilkilere benziyordu. Kuşlar üstümüzde pike yapıyor, ben de bölük pörçük bir şiir okumaya çalışıyordum ki hoyrat bir “ Lo Lo !” sesi ile durduk. Suna, “O işte !” dedi. Güldüm. İçimdeki korkuyu bastırmak için “ Zavallı adam, “ dedim yüksek sesle. Suna bir çocuk gibi tırnağını kemirdi, “ Deli deli o ! “ dedi. Elimi omzuna atıp “ Nerde kalmıştık ? “ dedim. Omzunun üstündeki elimi okşadı, “ Şiir okuyordun, ama ben erik yemek istiyorum, “ dedi. Parkın köşesindeki erikçiden erik aldık. Yıkadık. Kütür erikleri yerken kamaşık ağzımızla konuşuyorduk. “ Eski eriklerin tadı yok ! “ dedi Suna. “ Ağaçtan koparsaydık olurdu, “ dediğimde. “ Küçükken ağaç böceği derlerdi bana, “ derken, delişmen bir kız gibi kikirdedi, “ At gibi kişniyorum değil mi ? “ dedi. “ sen bir ceylansın, “ dediğimde, erik poşetini elimden çekti, “ Yalancı yalancı ! “ diye mızırlandı. “ Haydi parka, “ dedim. Bu arada Suna’ya sezdirmeden arkama baktım. Bizimki iki ayağını bitiştirmiş kanguru gibi hoplaya hoplaya geliyordu. Kuru bir gülme krizine tutuldum. Suna’nın eli gevşedi. “ Ne oluyor ? Deli misin cadde ortasında...” Gözümdeki yaşı silip, “ Aklıma bir şey geldi de, “ dedim. Parka yürüdük sonra.
Anıt Parkı kalabalıktı. Ağaçların altında oturan insanlar, sırtlarını güneşe dönmüş mırıl mırıl konuşuyor, bazıları da acırak çağlaları tükürüyordu.
Çam ağaçlarının duldasına sığındık. “ Otlak ıslak, “ dedi Suna. Montumu serdim. Çekik gözlerini kısıp, “ Seni, “ dedi, sustu. Parmak uçlarını öpüp “ Seviyorum, “ dedim. Güneş sırtımızı okşarken hiç konuşmuyorduk. Dönenen kelebeği izledim bir süre. Gözüm az ötede parlayan havuza kayıyor, fıskiyenin zarif sesine takılıp kalıyordum. Sesleri öylesine uzak ve derinden algılıyordum ki... Her şey buğulu bir tülün gerisinden yansıyor gibiydi. Yattığı yerden kıpık gözleriyle beni izleyen Suna’nın sesiyle irkildim. Bir şarkı mırıldanıyordu. Güneçli bakışları ilgi istiyordu. Belirgin dudak çizgisinin üstündeki ayva tüylerine, ıslak göz kuyruğuna, pembe burun deliklerine dalıp giderken, insanı ve doğayı garipsiyor, “ insan ne yüce varlık “ diye düşünüyordum. Şarkıya ben de katıldım. “ Bozuyorsun, “ derken, yerinden doğruluverdi. “ Şuraya bak ! “ dedi. Güney gözümü alıyordu. Elimi alnıma siper edip baktım. Çamların arasından bir çift kızarık göz bize bakıyordu. Çamlar kıpırdadı. Paltosundan tanıdım. “ Bizimki, “ dedim gülerek. Suna korktu. “ O deli mi ? “ dedi. Adam hırıltılı bir öksürükle sarsılıyordu. Singince ilerledi. Ağacın sokrasına çenesini dayadı. Tam karşımızdaydı. Kızarık gözlerini kırpıştırırken ağzından sayla akıyordu. Kaba, esmer elini dudaklarına götürdü, sigara istedi. Sigara paketini verdim. Ağzı kuyu gibi açıldı, paslı dişi göründü. Elime sarıldı, kuvvetle sıktı, bırakmadı bir süre. Konuşmak istercesine kaşları oynadı. Koca delikli burun kanatları titredi. Gözleri ıslandı, burnunu koluna sildi. “ Abe, “ dedi. Kızarık, şiş göz kapakları inip kalktı. Telaşlanınca ürktüm. İki adım geriledim. Cebinden siyah bir topak çıkardı. Dağınık bir saç örüğünü ucundan tutup sallarken gökyüzüne doğru baktı, koca sulu ağzı yayıldı. Ağaca yumuldu. Saç örüğünü sıkıca göğsüne bastırdı. Şaşırdık. Suna yanıma sokuldu, “ Birşeyler anlatmak istiyor galiba ! Ne garip bir adam... “ Yerimize oturken, bizimki de ağacın altına oturdu. Sigara paketini önüne boşalttı. Tek tek pakete bırakırken saydım : sekiz taneydi. Yüzünü güneşe döndü, gülümsedi. Sigarayı dudaklarının arasına aldı. Cebinden çıkardığı çakmağı inceledi. Üst üstte çaktı, olmadı. Yakmak için yeltendiğimde “ Errrrık! “ dedi, sigarası ateş aldı. Sigarasından bir nefes alıp dumanını güneşe doğru üflerken yine, “ Errrık! “ deyip gülümsedi. Ağaca doğru kaykıldı. Ayaklarını tokuşturup dururken başı da ritmik bir şekilde sallanıyordu. Suna durgunlaştı. “ Moralim bozuluyor böylelerini görünce, “ dedi. “ Arkamızdan gelince korktuk ama, “ dedim. Erik poşetini arandı Suna. “ Hırkanın altında ya, “ dedim. “ Errrık’e verecem yesin, “ dedi. “ Kime ? “ dedim gülerek. Ayağını yere vurarak “ Ona işte ! “dedi. Adam yerinden fırlayıp çenesini ağacın sokrasına dayadı. Suna hayli uzak durdu, erik poşetini uzattı, “ Al erik ye, “ derken, orman kaçkınına yeni bir şey öğretiyor gibiydi. Adam yere bakıyor sağ ayağı ile toprağı kazıyordu. “ Alsana ! “ dedi Suna. Yardım istercesine bakındı. Kalkıp gittim. Ağacın dalını kavrayan kaba eline dokundum. Tuhaf bir gülüşle hırladı. Erik poşetini aldı. Erikleri pantolonunun cebine koydu, poşeti şişirmeye çalıştı ; şişmeyince “ tuf “ yapıp fırlattı. Cebinden iki erik alıp yanaklarını şişirdi. Sonra ağzındaki erikleri çıkarıp caddeye doğru savurdu. İki dişini gösterdi. “ Yoh ! “ dedi. O sırada gürültüyle art arda iki askeri araç geçti. Bizimki olduğu yere çöküp başını paltosuna gömdü. İniltili sesler çıkarıp debelenmeye başladı. Bir anne çocuğunun gözünü kapatıp uzaklaştırdı. Yattığı yerden doğrulduğunda ter içinde kalmıştı. Kolu ile yüzünü kapadı, omuzları sarsıldı. Deve gibi höykürürken ağaçlardan kuşlar havalandı. Sonra sustu. Cebindeki saç örüğünü çıkardı. “ Çocuklar boom ! Kari boom ! Öldi ! “ diyerek ortalıkta dolandı bir süre. Saç örüğünü göğsüne bastırıp uzaklaşırken kanguru gibi zıplıyor “ Errrık! “ diye bağırıyordu.
(*)Suzan Samancı, Suskunun Gölgesinde, İletişim Yayınları, İstanbul 2001, ss: 9-13
Öykünün Çözümlemesi:
BİR BAŞKAHRAMAN ÜZERİNE ÇÖZÜMLEME / TUFAN ERBARIŞTIRAN
Güneydoğu’da yıllardır yaşanan iç savaş birçok kişinin bilinçyitimine, ölmesine, sakat kalmasına neden olmuştu. Her an öldürülme korkusu, yargısız infaz kaygısı bölgede terörün yarattığı başlıca dehşetlerden bazılarıydı.Bu bölgenin sorunlarına eğilen, kişilerin yaşadıklarını yansıtan, toplumu bilinçlendirmeye yönelik çok fazla edebi eser yazılmadı.
Suzan Samancı bir kadın/yazar duyarlılığıyla tüm konularını/kahramanlarını bu bölgeden seçti. ‘Israrla’ unutturulmaya çalışılan bölgenin etnik ve sosyal sorunları, yazarın öyküleri sayesinde belleklere kazındı, edebiyatımızda yerini aldı.
Suzan Samancı’nın, ‘ Errık Adam’ öyküsü Güneydoğu’yu ve orada yaşanan savaşı tanımamız açısından çok önemlidir. Yazar, bölgedeki korku, tedirginlik, yılgınlık, panik gibi duyguların bir bireyin bilincini nasıl sildiğini anlatır. Bu arada önemli göndermelerde de bulunur.
Öykünün daha ilk tümcesinde ‘merak’ duygusu vardır. Kısa öykünün kuramına uygun bir başlangıç yapar yazar. Diğer öykülerinde olduğu gibi, doğa betimlemeleri ile başlamaz. Okur bu açıdan kendini bir soru denizinde bulur. “ Duraktaki ağacın altında bir yontu gibi duruyordu. “ Okur hemen soracaktır, kimdir bu diye ? Haklıdır da. Çehov’un öykülerini anımsayalım. Duvarda bir silah varsa, öykünün sonunda silah kesinlikle patlayacaktır. Öykünün başı ile sonu birbiriyle uyumludur.
“ …bir yontu gibi duruyordu. “ sözleri ile yazar neyi anlatmak istemektedir ? Bu tümcede gerilim ve merak duygusu hakimdir. Okur bu tümce üzerine ister istemez yoğunlaşacaktır. ‘Bir yontu gibi duran’ tümcesinde aksiyon yoktur. Metnin ağır başlayan girişi, sonradan ivme kazanacaktır. Aynı tümcede okuru düşünmeye, paylaşım yapmaya bir davet sezilir. Aniden bir hareket mi olacaktır yoksa ? Asıl kahraman başkası mıdır ? konunun öncesinde neler yaşanmıştır ? Yazar bize bu soruları sordururken, ikinci tümce daha da ürkütücü, dikkat çekici ve düşündürücü bir gelişme gösterir. “ Akan burnunu koluna silerken, kızarık gözleriyle gelen geçene bakıyor, haykırışlardan, fren seslerinden ürküp başını paltosunun içine gömüyodu. “ Bu tümcede adsız kahramanımızla ilgili bazı bilgiler buluruz. Kahramanın henüz cinsiyeti belli değildir. Büyük olasılıkla bir erkeğin izlerini bulsak da, metnin ilerleyen bölümlerini beklemek gerekir. Adsız kahramanımız durakta bir yontu gibi beklerken, fren seslerinden ürküp başını paltosunun içine sokmaktadır. Peki ama neden ? Araba sesi, fren sesi kendisini neden bu kadar tedirgin etmektedir. Demek ki, arabalar, hareketli taşıtlar, onların çıkardıkları sesler üzerine düşünmeliyiz…
Güneydoğu’da çok sayıda otomobil, hareketli/sesli araç bulunmaz. Hele ilçe ve kazalarda parmakla sayılacak kadar azdır. Otomobilden korkmak için geçmişte tatsız bir olay mı yaşanmıştır ? Böyle midir acaba ? Bakalım göreceğiz.
Metnin ikinci paragafı birincisinden neredeyse tamamen bağımsızdır. Özellikle sinema flimlerinde kısa bir gerilim sahnesinden sonra kırlar, çiçekler, kuşlar, sade bir yaşam gösterilir. Yönetmenin amacı, izleyiciyi sürekli gergin tutmak yerine, heyecanını inişli çıkışlı kullanarak flime olan dikkatini arttırmaktır. İzleyici gerilim ile yalınlık arasında kalarak flimi anlamaya, çözmeye, senaryoyu kafasında tartışmaya başlar. İşte Suzan Samancı’nın da yaptığı bundan başka bir şey değildir. İkinci paragafın ilk tümcelerini okuyalım. “ Bahardı. Ağaçlar salkım saçak leylak. İnsanlarda tatlı bir rehavet. “ Biraz önce gerilim flimlerini anımsatan bir geçiş yaşadık metinde. Şimdi ise ‘akış’ sürmektedir. Okur önce gerilir, sonra yavaşça farklı bir atmosfere sokulur, nihayet merak duygusu arka planda usulca sezdirilir. Bu geçişin bağlantısının kısa olmasının nedeni ise, kısa öykünün formatına uygun bir anlatım gerektiğindendir.
İkinci paragafın ortalarından itibaren aksiyon, olay örgüsü, konu yavaşça sivrilir, ortaya çıkmaya, kendini göstermeye başlar. Öykü artık netleşmektedir.
“ Onu ayrımsadığımızda bir iki adım geriledi ; kolunun altından bize baktı. Elini mantar gibi kabarık dudaklarına götürüp sigara istedi. “ Önce, ‘ayrımsadığımızda’ sözünden öyküde birden fazla kişi olduğu ortaya çıkmaktadır. Arkalarından gelen, onları izleyen, görüntüsü ile tedirgin eden birine bakmaktadırlar. Öykünün ilk sayfasından anlıyoruz ki, onları takip eden, garip hareketler yapan, bu kahraman aslında ürkek, tedirgin, hatta korkak biridir. Öte yandan kötü bir niyeti de yoktur. O sadece sigara istemektedir. Peki neden yanlarına yaklaşmaktan korkmaktadır ? Öyle ya sigara istemek bu kadar tedirgin edici bir şey değildir. Kahramanımız başka bir nedenden dolayı korkuyor olmalıdır. İnsanlara yanaşmaya, onlarla konuşmaya, bir sigara bile istemeye çekiniyorsa, bunun temelinde yatan gerekçe nedir ? Küçük bir yerde insanlar birbirlerine güvenemiyorsa, paylaşım duygularını yitirmişlerse, bu önemli bir sorundur. Yazar bütün bu soruları ustaca sordurmaktadır bize. Henüz öykünün ilk sayfasını bitirmeden, tüm olayların adsız hatta cinsiyeti bile belli olmayan bir kahraman üzerinde döneceği izlenimi uyanmaktadır. Suzan Samancı, bu kahramanı öyküde başlı başına bir atmosfer gibi kullanmaktadır. Onun görüntüsü, suskunluğu, korkuları, tedirginliği belirli bir amacın, beklentinin ilk basamaklarıdır. Fırıtına öncesinin sessizliğini sezinleriz metinde…
Hiç kuşku yok ki, öykü doğrudan olmasa bile siyasal bir tablo içinde kurgulanmıştır. Güneydoğu’da yaşananlar ile kahramanın kişiliği, görüntüsü, davranışları aynen örtüşmektedir.
İlk sayfanın sonlarında iki sevgili yürümektedir. Kızın adı, Suna’dır. Oğlanın adı belli değildir. Her ikisi de peşlerinden gelen, tuhaf el kol hareketleriyle kendilerinden sigara isteyen adamı izlemektedir. Gençler birez tedirgin olmuşlardır. ‘Adam’ sözcüğünü burada kullanmamızın nedeni, ‘O, sigara verdiğimiz adam ‘ tümcesini okuduğumuz içindir.
Peşlerinden giden adam dikkat çekecek kadar gariptir, hareketleri ürkütücüdür. “ Bizimki çuval gibi paltosunun içinde yaylanarak yürüyor, sigarasından bir nefes çekip gökyüzüne doğru üflüyordu. “ Bölgede yaşanan dram, sıkıntı, işkence ve baskı sonucu insanların yürüyüşü bile değişmiş, kişilikleri zedelenmiştir. “ Kolları açıkken irikıyım korkuluklara benziyordu. “ Savaş anında dünyanın her yerindeki insanlar perişandır, üzgündür, yılgındır. Savaş herkesin tüm değerlerini, inandıklarını yıkıp geçmiştir. Başkalarına olan inancı kaybolmuştur, yalnızdır, tükenmiştir. Tıpkı öyküdeki adsız kahramanımız gibi, savaşın soğuk ve acımasız soluğu bireyin yüreğindeki tüm güzellikleri çekip almıştır. Güneydoğu’daki savaş arsızdır, utanmazdır, yüzsüzdür. İnsanların yüreklerindeki güzellikleri, dostlukları, paylaşımları, dayanışmaları ‘çalan’ bir hırsızdır. Öyküdeki adamın belli ki yüreğindeki sevgi, dostluk, aşk, mutluluk duyguları yitip gitmiştir. İçi boş, hatta anlamsız, tükenmiş bir beden ile yaşamak zorundadır artık… Bu adamın görüntüsü, kaybolan kişiliği, Güneydoğu’nun tamamına yayılabilir. Bir başkahraman üzerine yazılmış bir öyküdür üzerinde çalıştığımız. Metin içinde yazarın yol göstericiliği, öne çıkardığı değerler ile anlıyoruz ki, adsız kişi bir başkahramandır. Ona yüklediği ödev bizi bu anlayışa taşımıştır. Öykünün tüm çatısı, hatta içeriği, iletisi bu kahramanın üzerinde yoğunlaşır, gelişir, ortaya çıkar. Bir başkahramanın sürüklediği, anlam kattığı, sosyal ve siyasal mesajlar verdiği bir öyküdür, ‘ Errrık Adam. ‘
Birçok öyküde başkahraman adı altında silik, kaygısız, önemsiz, kalıcılığı olmayan kişiler vardır. Suzan Samancı’nın yarattığı bu kahraman ise, yüklendiği gödev nedeniyle işlevi başkadır. Öykü bu kahramanın önderliğinde akacaktır.
Öyküden bu kahraman çıkartılsa, geriye ne kalacaktır ? Okur bu soruyu kendisine sormalıdır. Bir öyküdeki başkahraman çıkartıldığında, konu/kurgu, olay örgüsü, iç dinamikler ne olacaktır ? Suzan Samancı’nın başkahramanı ise, öyküden çıkartıldığında geriye hiçbir şey kalmaz. Güneydoğu, savaş, aşk, sevgi gibi konular bu kahramanla özdeşleşmiştir. Onun varlığı tüm bunlar içine alacak kadar güçlü ve önemlidir.
‘Errrık Adam’ bir bölgenin tüm sosyal ve siyasal yapısını gösteren, bu değerleri kendi üzerine yüklenen, metne sahip çıkan bir konuma sahiptir. O var olduğu sürece metin okunabilir, okur bazı anlamlar türetebilir. Tam anlamıyla bir başkahramandır, ‘ Errrık Adam.‘
Bu arada iki sevgili kendi dünyalarına dalar, adamı orada unuturlar. Onlar için önemli olan, kendi mutlu gelecekleridir. “Nerde kalmıştık ?” tümcesi bu açıdan inanılmaz çarpıcıdır. İki kuşak arasındaki ‘çatışkıyı’ gösterir yazar. Bir tarafta nedenini henüz öğrenemeğimiz, yüreği korku ve tedirginlikle dolu bir adam. Diğer tarafta ise, savaşı, çevrelerinde yitik değerleri umursamayan genç bir çift. İki nesil arasındaki anlayış farkına tanık oluruz. Suzan Samancı gibi usta bir yazar, öyküde daha başka konuları da dile getirir. Sözgelimi, gençlerin konuşmalarına da yansıyan bölgenin alt yapısı, mimarisi, mevsim ve doğal görünümü gibi. Yaşam her şeye karşın güzeldir ve akmaya devam edecektir.
Öykünün içinde dört farklı katman buluyoruz. Şimdi bunları sayalım : Bir ; adsız, tuhaf görünümlü, savaşın sillesini yemiş bir adam. İki, savaşı henüz umursamayan, kendi geleceklerini düşleyen genç bir çift. Üç, savaş nedeniyle iki farklı nesil. Dört, savaşa ve onun yıkımına karşın devam eden yaşam. Suzan Samancı, bu dört katmanı iç içe giydiriyor, her birine ayrı görevler yüklüyor, böylelikle bölgenin dramını yansıtıyor. Dört ayrı katmanı tek bir konu ve kurgu içine alıyor, başkahramın ile tek bir olay örgüsü içinde anlatıyor.
İki genç birbirine şiir okur, erik yer, yürümeyi sürdürür. Onların dünyası savaştan çok uzakta, pembe bir renk içindedir.” Sen bir ceylansın, dediğimde, erik poşetini elimden çekti, ‘Yalancı yalancı! diye mızırlandı. “ Aşk üzerine yazılmış sayısız şiir, roman, öykü, deneme ve masal vardır. Bir yazarın özgünlüğü tek bir konuyla sınırlı kalmamasında yatar. Öykünün içinde hediye poşeti gibi iç içe saklanmış, açılmaya hazır, çok sayıda sürpriz olmalıdır. Bataklığın olduğu bir yerde, kıyıda köşede kendiliğinden açan küçük çiçekler, kök salan bazı bitkiler vardır. Kötülüğün, savaşın, baskının, işkencenin olduğu bir yerde, tıpkı bataklıkta açan çiçekler/bitkiler gibi, aşk ve sevgi tomurcukları yeşerir. Depremlerle yer değiştiren kara parçalarının üzerinde filizlenen tohumlar, çiçeklenen bitkiler gibi… Yaşamda iyi ve kötü birlikte görünür, gezer, karşımıza çıkar. Yazarın bize anlatmak istediği budur aslında.
Genç çift Anıt Parkı’na gider. Orada birbirlerine aşk ve sevgi dolu sözcüklerle duygularını söylerler. “ Parmak uçlarından öpüp, ‘Seviyorum’, dedim. “ İki ayrı dünya vardır karşımızda. Savaş ve aşk. Her ikisi de birbirine zıddır. Aşkın büyülü içselliğinde bile felsefi bir derinlik söz konusudur. “ İnsan ne yüce varlık” sözü bu çağrışımı yapmaktadır. Genç çift belli ki, kültürlü ve okumuş insanlardır. Her ne olursa olsun, aşkın gözü kördür, o duyguya kapılınca, çevrenizi ve dünyanızı unutursunuz. Gençler de kendi dünyalarına dalmışlardır…
Metin içinde aşk ve savaş hem iç içe, hem de aynı kulvarda anlatılıyor. Okur ’trans’ olmuştur artık. Ya iki dünya çarpışacaktır ya da birbirinden tamamen kopacaktır. Öyle ya, ateşle barut yan yana durur mu hiç ?
Yazar birbirine zıd gibi görünen iki dünyanın kıyısında okuru gezdiriyor, kulağına bazı sözler fısıldıyor sanki. Her şeyin, birbirine bağlı olduğu, göreceli bir zamanda yaşadığımızı imliyor bize. Siyah ve beyaz, iyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi birbirine tamamen zıd kavramları dantel gibi işliyor. Ortaya çıkan motif tüm bu zıdlıkların yarattığı uyum oluyor. Yaşamın gerçekliği, anlamı, insanın içindeki doğru ve yanlışı gösteriyor. Zıdlıkları eşelerken çokkatmanlı bir anlatımla karşılaşıyoruz. Her bir katman, kendi dünyasını yansıtıyor okura. Metnin tümü ise, yaşamın tüm kırılgan, acımasız, yılgın duygularıyla, anlamlı ve güzel değerlerinin bileşiminin fotoğrafıdır.
Adamın fiziki görünümü belirli aralıklarla yansıtılır. “ Kızarık gözlerini kırpıştırırken ağzından salya akıyordu. Kaba, esmer elini dudaklarına götürdü, sigara istedi. Sigara paketini verdim. Ağzı kuyu gibi açıldı, paslı dişi göründü. Elime sarıldı, kuvvetle sıktı, bırakmadı bir süre. Konuşmak istercesine kaşları oynadı. Koca delikli burun kanatları titredi.” Yazar, bu tanımsallığı salt gerçekçi olmak adına yapmıyor, öyküdeki adamın kişiliğini betimleyen bir açılım sunuyor. Sigara veren gencin eline sıkıca sarılması, onunla konuşmak istemesi gibi bir ucu açık tanımlarla kişilik dokusunu oluşturmaya çalışıyor. Adam karşısındakinin elini sıkması, bir süre tutmak istemesi şundandır hep : Bir dosta ihtiyaç duymaktadır. Onunla birçok duyguyu paylamak istemektedir. Sigara istemesi belki de bundandır.
Metnin bu bölümünde gerilim duygusu yeniden ivme kazanır. Birlikte okuyalım : “ Cebinden siyah bir topak çıkardı. Dağınık bir saç örgüsünü ucundan tutup sallarken gökyüzüne doğru baktı, koca sulu ağzı yayıldı. Ağaca yumuldu. Saç örgüsünü sıkıca bastırdı. “ Öyküde gerilim bir anda artmıştır. Okur peş peşe şu soruları soracaktır : Adam bir katil midir ? Cebinden çıkardığı saç kime aittir ? Saçı neden taşımaktadır ? Ne yapmak istemektedir ? Sorular çoğaltılabilir kuşkusuz. Yeri gelmişken, kısa öykünün sanatsal anlatımı üzerine bir şeyler söyleyelim. Kısa öykü metinlerinde, olay ve kahramanlar her şeyiyle aktarılmaz okura. Yazar, metnin bazı bölümlerini özellikle boş bırakıp, buralara okurun katılımını istemektedir.
Bir başkahraman yaratmak için ideal bir öyküdür, ‘Errık Adam.’ Bir kere bölgenin ekonomik ve sosyal durumu ile yaşanan savaş unsuru sıkça yansır satırlarda. Ailelerin yoksulluğu, kültürel eksikliği, bunların üstüne yerel dertler ve terör de eklenince, ortaya çıkan tablo gerçekten de umutsuzdur… Bölgenin ‘nazik’ konumu nedeniyle, savaşın kişiler üzerindeki yıkıcı etkisini okuruz öyküde. Bir başkahraman kişiliğinde/kimliğinde, savaşın keskin soluğu, yılgınlığı, çeşitli zıdlıklar yaratılarak aktarılır.
Peki bu başkahramanın bilinçyitimi, bellekkaybı nasıl çıkar karşımıza. Bir örnek verelim. “ Cebinden çıkardığı çakmağı inceledi. Üst üste çaktı, olmadı. Yakmak için yeltendiğimde ‘Errrık’ dedi ( Kürtçe’de üüüf be! Vay be! anlamında ), sigarası ateş aldı. “ Kahramanın kendi cebinden çıkardığı çakmağı incelemesi, o küçük nesneye dikkatlice bakması, unutkan olduğundan mıdır acaba ? Belki de başka bir nedeni vardır. Kahraman olasılıkla bilinçyitimi içinde kalmış, çevresindeki olayları algılamakta güçlük çeken bir izlenim vermektedir. Adam için yarı otistik dememiz çok da yanlış olmayacaktır. Savaş nedeniyle kendisini bir fanusa koymuş, oradan çıkmaya da pek niyetli değildir. Yaşadıklarını böyle unutabilir ancak. Bir yandan da başkalarıyla konuşmak, dost olmak istemektedir. Diğer yandan ise, herkesten kaçmaktadır. Adam iki kulvar arasında sıkışıp kalmıştır. Yazarın satır aralarında bunları imler bize. Bölgenin konumunu, tüm yaşananları daha başka nasıl anlatabilir ki ? Bir başkahramanın yaptırım gücüne yansıtır tüm olup bitenleri.
Sigarayı veren genç adamın sevgilisi ( Suna ) bir söz söyler. Bu söz öykünün kırılma noktası sayılabilir. “ Moralim bozuluyor böylelerini görünce. “ Evet, gerçekten de öykünün kırılma noktasıdır bu söz. Suna, hem üzgündür hem de kızgındır. Onun bu sözlerinden anlıyoruz ki, çevrelerinde böyle çok sayıda insan vardır. Hepsi savaşın görünmeyen kurbanıdır. Bir coğrafya parçasında oturan binlerce kişi, us ve ruh sağlıklarını yitirmiştir. ‘Zorunlu’ dahil oldukları bir savaşın potansiyel suçluları olarak, kendi bölgelerinde yarı deli gibi dolaşmaktadırlar. Bir ülkenin çıplak gerçeğidir bu. Toplumsal bir sorunun somut örneğidir. “ …Al erik ye, derken orman kaçkınına yeni bir şey öğretir gibiydi. “ Ne kadar acı bir görüntüdür bu, erik yemeği bile unutan bir adamın varlığı. Tümceyi tersten de okuyabiliriz kuşkusuz. Erik yemekten bile inanılmaz derecede mutlu olabilen bir insandır karşımızdaki…
Bir yazarın temel ödevlerinden biri de kendi ülkesinin sosyal, siyasal, dinsel sorunlarını dışlamadan, unutmadan, olabildiğince yazılarına almasıdır. Bu başkahramanın kişiliğinde çok şey öğrenmiş oluyoruz.
Öykünün sonunda ‘olayın’ tamamı değilse bile, üstü biraz açılır, okura önemli mesajlar verilir. Birlikte okuyalım : O sırada gürültüyle art arda iki askeri araç geçti. Bizimki olduğu yere çöküp başını paltosuna gömdü. İniltili sesler çıkarıp debelenmeye başladı. Bir anne çocuğunun gözünü kapatıp uzaklaştırdı. “ Bu kısa metinden anlıyoruz ki, öykünün başındaki “ …kızarık gözleriyle gelen geçene bakıyor, haykırışlardan, fren seslerinden ürküp başını paltosunun içine gömüyordu. “ sözleri uyumlu bir örtüşmeye dönüşmüştür. Öykünün başı ve sonu uyumlu, geçişler ve kurgu donanımlı, anlatımın görselliği ise diğer iç dinamiklerle sağlam bir mozaik yaratmıştır.
“Cebindeki saç örüğünü çıkardı. ‘Çocuklar boom! Kari boom ! Öldi ! diyerek ortalıkta dolandı bir süre. Saç örüğünü göğsüne bastırıph uzaklaşırken kanguru gibi zıplıyor, ‘Errrık!’ diye bağırıyordu. “ Bu metindeki “…saç örüğünü göğsüne bastırması “ tümcesi ise, hala karısını özlediğini, onu bir türlü unutamadığını imliyor. Adam insanlığını yitirmiş olsa bile, yüreğinin diplerinde bir yerlerde sıcak, güzel, sevecen duygular kırıntı halinde de olsa hala kalmıştır. İşte insanı yücelten de budur zaten. Az önce okuduğumuz tümcede insan ruhundaki ‘sevgi’ ve ‘aşk’ duygularını daha iyi tanıyoruz.
Yazar, öykünün başını ve sonunu bir bütün gibi düşünmüş, metni bu anlamda bağlamış ve kapatmış. Başkahramanına yüklediği ağır görev nedeniyle, onun kişilik zedelenmesi içinde olmasını sağlamış. Her şeyi onunla iletmek istemiş.
Suzan Samancı, bir aydın/yazar duyarlılığını ülke gerçeklerinin üzerine giderek gösteriyor. Yazdığı öykülerde toplumcu anlayışını elden bırakmıyor. Toplumsal sorunları, acıları, dramları duygu sömürüsüne kaçmadan dile getiriyor. Bir başkahramanın kişiliğinde Güneydoğu’nun siyasal dertlerini ve acılarını yansıtıyor.
(*)(*)Suzan Samancı, Suskunun Gölgesinde, İletişim Yayınları, İstanbul 2001, ss: 9-13
Kaynak:
http://www.edebistan.com/index.asp?pg=oyku&kod=201