23 11 2005

“Resimli Ay” Sonrasında Sabiha Sertel/ Mehmet ERGÜN

Evrensel Kültür >> Sayı :127

“RESİMLİ AY” SONRASINDA SABİHA SERTEL

Mehmet Ergün

“‘Resimli Ay’ın ortakları dergiden Nâzım Hikmet’in, sol yazarların çıkarılmasını istediler. Buna Zekeriya ve ben karşı koyduk. Bu yüzden çıkan anlaşmazlık, ortaklığın bozulması sonucunu verdi. 1930 yılının son aylarında ‘Resimli Ay Limited Şirketi’nin gazetelerde şu garip ilanı çıktı:
‘Son zamanlarda, ‘Resimli Ay’ Mecmuası, neşriyatında memleket ve okuyucuların ihtiyacını tatmin etmeyen köhne mevzulara, faydasız yazılara yer verildiğini gören müessesemiz, başmuharrirlerinin (Zekeriya ve Sabiha Sertel– M. E.) vazifelerine nihayet vermiş ve bu mecmuayı kapamaya karar vermiştir.’
İlanda, imtiyazın şirketin malı olduğu, bundan faydalanarak dergiyi tekrar kendilerinin neşre devam edecekleri bildiriliyordu. Biz ‘Resimli Ay’ın kurucuları olduğumuzu düşünerek, mecmuayı bu isimde çıkarmaya devam kararında idik. Şirketten ayrıldık. Babıâli yokuşunda küçük bir oda kiraladık. 1 0cak 1931 tarihinde çıkardığımız ilk sayıda ‘Resimli Ay’ın hikâyesini (de) anlatmıştık.
(...) Fakat ortaklar, imtiyazın, şirketin malı olduğu iddiasıyla mahkemeye başvurdular. Ve derginin yayınlanmasına engel oldular. Resimli Ay bu yüzden yayın hayatından çekildi.”
Sabiha Sertel, Resimli Ay’ın kapanışını böyle anlatıyor anılarında.1
“Arap abecesi”nden “Lâtin abecesi”ne geçildiği ve her türlü yayının okur yitirdiği günlerde, Nâzım Hikmet’in gerek şiirleri ve gerekse de önayak olduğu “Putları Yıkıyoruz!” kampanyası ile tiraj patlaması yapan Resimli Ay’ın yayın yaşamı, birbirini izleyen kovuşturmalar ve etkili çevrelerden gelen, zaman zaman fiziksel nitelik de kazanan uyarılar üzerine, para kazanmaktan öte bir amaçları olmayan diğer ortaklarca böylesine ilginç bir yöntemle noktalanıyordu. Derginin Kânunuevvel 1929 tarihli 10. sayısında yayımlanan “Savulun Geliyorum” başlıklı yazı nedeniyle “neşriyat yüzünden mahkemeye sevkedilen ilk Türk kadın” olma onurunu (!) elde eden Sabiha Sertel de, bir anda, yazdıklarını yayımlatma olanağından yoksun bir yazar durumuna geliyordu.
Gerçi ortada eşinin de ortakları arasında yer aldığı Son Posta gazetesi vardı. Orada yazması düşünülebilirdi. Ama ne yazık ki gazetenin sayfaları ona kapalıydı. Diğer üç ortak (Selim Ragıp Emeç, Ekrem Uşaklıgil, Halil Lütfi Dördüncü), daha yolun başında, “şirketin kurulmasından önce”, Sabiha Sertel’in “gazetede yazmamaklığını şart koşmuşlardı” çünkü.2 
Sabiha Sertel, yazdıklarını yayımlatma olanağını, ancak, eşinin 1934’te Son Posta’dan ayrılıp Tan gazetesine ortak olarak katılmasından sonra yeniden elde edebilecektir. O günlerini anlatırken şöyle diyecektir anılarında: “Tan Gazetesi’nde yazı yazmaya başladım. Son Posta’da bana karşı konan yazı yazma yasağı kalkmış, nisbi bir hürriyete kavuşmuştum.”3
Evet Sabiha Sertel, Resimli Ay’ın kapanmasıyla, bir anda, yazdıklarını yayımlatma olanağından yoksun bir yazar durumuna geliyor. Ama bir köşeye çekilip olup bitenleri izlemekle yetinerek yaşayacak bir insan da değil o. Öyle olmadığını ve olamayacağını yıllar önce, hem de işin en küçük teknik bilgisinden bile yoksun olduğu günlerde, “Bâb-ı Âli Cangılı”nda “kurtlara karşı” bir “yalnız kadın” olarak verdiği kavga ile göstermişti. Eşi Zekeriya Sertel’in Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce üç yıl Sinop’ta “kalebentlik” cezasına çarptırılmasını fırsat bilen diğer ortak Sudi Bey’in gazeteye el koymaya kalkışması üzerine, adını bile kullanması engellenen Resimli Ay yerine, bir başına, Sevimli Ay’ı çıkarmıştı. Yazdıklarını yayımlatma olanağından yoksun kalan böyle bir insanın bir köşeye çekilip olanı biteni izlemekle yetinmeyeceği çok açık.

Çeviri Etkinlikleri
Gerçekten de Sabiha Sertel, yazılarını yayımlatma olanağından yoksun kılınınca, bir köşeye çekilmez.   Yürüyüşünü kitap çevirerek sürdürür:
“...sosyalizme ait eserleri tercümeye karar verdim. Elimde seçme imkânı verecek kadar kitap yoktu. Çünkü bu kitaplar memlekete giremezdi. Londra’da bir dostun gönderdiği kitaplar arasından seçmek zorundaydım. İlk olarak Kautski’nin ‘Sınıf Kavgası’ eserini Türkçeye çevirdim. (...)
Bundan sonra 1930’dan 1936’ya kadar, Adoratski’nin ‘Diyalektik Materyalizm’, ‘1936 Sovyet Anayasası’, Lenin’in ‘Harp ve Sosyalizm’, August Bebel’in ‘Kadın ve Sosyalizm’ eserlerini Türkçeye çevirdim. Bu kitapları ‘Tan’a yazdığım yazılardan biriktirdiğim para ile bastırmıştım.”4
Sabiha Sertel, çevirdiklerini yayımlatma ve okura ulaştırma konusunda yüz yüze geldiği sıkıntıları anılarında uzun uzun anlatır. Kestirilebileceği için değinmek gereksiz. Ancak bu sıkıntıların “ödül”üne ilişkin hoş bir anısı var. Onu aktarmadan geçmek olmaz:
“...1950’de Paris’te, 1955’te Viyana’da rastladığım gençler, ‘Biz ilk Marksist eğitimi sizin Türkçeye çevirdiğiniz kitaplardan aldık,’ dedikleri zaman sevinç duydum. Emekler boşa gitmemişti.”5
Sabiha Sertel, sonraki yılların “zorunlu molalar”ında da bu yolu kullanacak ve yayımlanma olanağı olsun olmasın, “çeviri etkinliği”ni sürdürecektir. Nitekim II. Dünya Savaşı yıllarında yazma olanağından yoksun kılınınca da, yeniden çeviriye girişecektir:
“...Harbe, faşizme karşı savaşacağımız en önemli bir zamanda hürriyetimi kaybetmiştim. Zamanımı boş geçirmemek için (...) Marksist eserlerin tercümesine devam ettim. Lenin’in ‘Emperyalizm, Kapitalizmin Son Safhasıdır’ adlı eserini, Stalin’in ‘Leninizmin Problemleri’ adlı eserini Türkçeye çevirdim. Bu tercümeler de neşredilemezdi.”6 
“Neşredilemeyeceğini” bile bile zaman ayırıp emek vererek çeviri yapmak... Boş durmayı sevmeyen bir insan Sabiha Sertel; belli bu. Ancak söz konusu durum yalnızca boş durmayı sevmemekle açıklanamaz. Onu aşan bir boyutu da var. Öyle anlaşılıyor ki Sabiha Sertel, Nâzım’ın o unutulmaz Yaşamaya Dair şiirinde sözünü ettiği insanların soyundan: “Yetmişinde bile zeytin dikecek”lerden yani; “hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil”...

RESİMLİ HER ŞEY
Sabiha Sertel, çeviri etkinliğini sürdürdüğü, çevirdiklerini yayımlatma ve okura ulaştırma kavgası verdiği günlerde, Resimli Herşey adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başlıyor. İlk sayısı 28 Eylül 1935 tarihini taşıyan bu dergiden, unutmuş olmalı ki, anılarında söz etmiyor. Ama kızı, bilim insanı Yıldız Sertel de, Annem (Sabiha Sertel Kimdi, Neler Yazdı?) adlı çalışmasında Resimli Herşey’den söz etmiyor. Aslında Yıldız Sertel adı geçen çalışmasında yeni hiçbir şey söylemiyor. Ağırlıklı olarak annesinin yayımlanmış anılarını aktarmakla yetiniyor. Üstelik bellek yanılmalarını bile düzeltmeden Oysa Resimli Herşey  önemli bir dergi ve üzerinde durmak gerekiyor.
Resimli Ay’da olduğu gibi Resimli Herşey’de de Nâzım Hkmet “odak”tadır. Her sayı kendi adı ya da Orhan Selim takma adıyla bir yazısı ya da şiiri yayımlanıyor dergide.  Sabahattin Ali, Suat Derviş, Kerim Sadi, Hüseyin Avni Şanda, Sadri Ethem, Naci Sadullah, Nizameddin Nazif, Mahmud Yesari, Nurullah Ataç, Kemal Tahir... gibi şu ya da bu ölçüde rüzgârına kapılmış arkadaşları da dergide yazıyor. Diğer bir deyişle derginin yazı kadrosu, Nâzım Hikmet ve arkadaşlarından oluşuyor.
Resimli Herşey savaş karşıtı / antifaşist bir yayın siyasası izliyor. İtalya’nın Habeşistan’a yaptığı saldırı üzerinde dikkatle duruyor. Bir yandan gelişmeleri aktarırken, diğer yandan da saldırının içyüzünü sergilemeye çalışıyor. Türkiye’de, doğrudan ya da dolaylı, işgalden yana tutum takınanları eleştiri konusu yapıyor. Diğer bir deyişle de ülkede mayalanmaya başlayan faşizan eğilimlere karşı çıkıyor. Nâzım Hikmet, Orhan Selim takma adıyla yayımlanan ve derlemelerde yer almayan “Bir Tavsiye” başlıklı yazısında şöyle yazıyor:
“İstanbul’un Beyoğlu yakasında bir gazete çıkar. Bunun adı ‘Beyoğlu’dur. İtalyan Faşizminin organı, Karagömlekli emperyalizmin propagandacısı olan işbu ceride, kaç gündür, ağzı köpüklü bir sevinçle ikinci baskılar yapmakta, kendi yurtlarında varlıklarını kanlı bir tasalluttan korumak için savaşanların düşen şehirlerini, bir ölüm müjdesi gibi herkesten önce bildirmeğe çabalamaktadır.
Tankları, uçakları, satın alınmış yerli askerleri ve çoğu zorla getirilmiş beyaz derili ordularıyla her İtalyan ilerleyişinden İstanbul halkı sanki büyük bir haz duyarmış gibi, artık köprünün Eminönü yukarısında da ikinci baskılarını sürmeğe çalışan ‘Beyoğlu’ gazetesi, Afrika harbinin ilk günlerinde ikinci baskılar yapan Türkçe gazetelerden intikam alıyor gibi...
(...)
İstanbul halkı, bilhassa İstanbul’un geniş emekçi yığınları, ister demokratik?!, ister liberal, ister faşist olsun, can çekişen kapitalizmin son basamağı olan emperyalizmin geçici zaferleriyle afallamayacak kadar tecrübe sahibidir, pişkindir.”7
Dergide ayrıca, “Nâzım Hikmet’in son çıkan kitabı Taranta Babu’ya Mektuplar adlı kitabından” notuyla Taranta Babu’ya 12 inci Mektup’a yer veriliyor.8
İkinci sayısındaki duyurudan, Resimli Herşey’in okurdan büyük ilgi gördüğü anlaşılıyor:
“...okuyucularımızdan büyük bir rağbet ve alâka gördük ve ilk nüshadan elimizde kalmadı. (...) Birinci sayımızın ikinci bir baskısını yapıyoruz.”9
Gerek tutumu, gerekse de okurdan gördüğü ilgi nedeniyle de derginin ömrü uzun olmuyor. Kemal Tahir’in Fatma İrfan’a yazdığı bir mektuptan, kapatıldığı anlaşılıyor:
“Bizim ustayla geçen akşam karşı karşıya oturduk. Bir neşeli idim, bir neşeli idim ki, sorma gitsin. Oğlan yüzüme baktı baktı da:
–Haberin var mı canım, dedi, bizim mecmua sizlere ömür.
Beni dahi duymamış sanmış, neş’emi görmüş de. Sırıttım:
–Malûm bayım, dedim, iyi havadis değil ki, duyulmasın. Bursa’daki sağır sultan işitti bunu.”10

Projektör
Sabiha Sertel, Resimli Herşey kapatıldıktan sonra, 1936’nın Mart’ında, kuramsal ağırlıklı bir dergi çıkarmaya başlıyor: Projektör... Tutumunu anlamak için dergide yer alan yazıların bazılarının başlıklarına bakmak yeterli: “Habeşistan’a Tankla Medeniyet Götüren Kardinal” (Sabiha Zekeriya), “Son Çin Meselesi” (Fırat), “Emperyalizm Kolonicilik ve Medeniyet” (Fırat), “Fransa’daki Halkçı Cephe ve Programı” (A. Kartal)... Projektör’ün Resimli Herşey’in çizgisini izleyeceği, ülkede mayalanmaya başlayan faşizan eğilimlerle mücadele edeceği anlaşılıyor.
Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar–II (1925-1936)’da dergiye ilişkin olarak şöyle yazıyor:
“Sabiha Zekeriya’nın bu yıl içindeki (derhal yasaklanarak arkasının getirilmesine izin verilmeyen) asıl önemli girişimi, Mart’ta Projektör adlı aylık bir ‘fikir mecmuası’ çıkarması olmuştur. Çoğu takma adlı yazarların telif ve tercüme katkılarından oluşan bu (iv+96 sayfalık) dergi, Nâzım Hikmet grubunun kitap yayınlarıyla birlikte düşünülürse, Sovyetlere bir yanaşma niyeti olduğuna şüphe bırakmıyor.”11 
Sabiha Sertel de, Voix Europeenne’de yayımlanan yazıları nedeniyle kendisini Pera Palas’a çağıran ve bir yandan gözdağı verirken diğer yandan koltuklayan Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ile görüşmesini aktarırken, Projektör’e ilişkin olarak şu bilgileri verir:
“...Nedir o çıkardığınız ‘Projektör’ Dergisi? Senin yazı yüzünden dergiyi toplattım.
‘Projektör’ Dergisi’ni bazı arkadaşlarla beraber çıkarıyordum. Tek nüsha çıkan bu dergide ‘Mebus hanımlar, niçin susuyorsunuz?’ başlıklı bir yazım vardı. O zaman çalışan kadınların da yol vergisini vermesini sağlayan bir kanun mecliste konuşuluyordu. Ben de yazdığım yazıda, evlerinde tufeyli yaşayan, memlekete hiçbir hizmeti olmayan burjuva kadınlarının vergiden affedilmelerini tenkit ediyor, makine başında çalışan işçi kadınlara yol vergisi ödetmenin haksızlık olduğunu iddia ediyor, meclisteki mebus hanımları bu hakları savunmaya çağırıyordum. Şükrü Kaya’nın sözünü ettiği yazı ve dergi buydu.”12
Görüldüğü gibi Projektör’ün ömrü Resimli Herşey’inkinden de kısa oluyor: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın buyruğu ile ilk sayısında kapatılıyor! 

SAVAŞA KARŞI,
DEMOKRASİ YANLISI BİR KÖŞEYAZARI
Bundan sonra Sabiha Sertel’i Tan gazetesinde Demokrasi Cephesi’nden yana, ırkçılık ve savaş karşıtı, antifaşist yazıları ile “ses getiren” bir köşeyazarı olarak görüyoruz.  
“Ses getiriyor” da ne mi oluyor?
Hem Türkiye’nin bir an önce Almanya’nın yanında savaşa girmesini isteyen ırkçı / Turancıların, hem de hükümetin tepkilerini üzerine çekiyor!
Sabiha Sertel’in ırkçı / Turancılarca boy hedefi yapılması, demokrasi yanlılarını sindirmek ve savaştan yana bir ortam oluşturmak amacı ile başlatılan Tevfik Fikret-Mehmet Akif tartışmalarına katılması ile başlıyor. Tartışmaya katılırken her dönem için geçerli olabilecek bir saptamadan yola çıkıyor:
“Gerici ideolojilerin, kendi muhalifi olan ilerici ideolojiye hücumu için en elverişli zaman, harp devirleridir. Böyle zamanlarda gerici düşüncenin zafer kazanması için, gericiler muhalif ideolojinin önderlerini iftiralarla lekeleme silâhına başvururlar. İdeoloji alanında gericilerin en büyük müttefiki dindir. Bu devirlerde gerekirse ölüler mezardan çıkarılır, fikirleri bir daha süzgeçten geçirilir, bu gizli siperden ilerici düşüncelere harp açılır. İşte Tevfik Fikret de bir gerici ideolojiyi, nazizm ideolojisini savunmak, Atatürk prensiplerini çürütmek için bir araç olarak kullanılıyordu.”13
Ardından Tevfik Fikret’in “insanlıkçılığı”nı öne çıkaran yazılar yazıyor. Bu yazıları ile de, Tevfik Fikret’e saldıranların gerçek amaçlarını açığa vuruyor:
“Faşizm propagandasının alıp yürüdüğü 1940 senesinde, ‘Yeni Sabah’ Gazetesi’nde Kâmuran Demir imzasıyla ‘Şair Tevfik Fikret’in eserlerini yakmak lazım’ başlıklı bir yazı çıktı. Bu yazıda Fikret’in devrimci fikirlerine, insaniyetçiliğine, ateizmine, şahsına hücuma geçildi. Hücuma esas tutulan tez, Fikret’in milliyetçi ve dindar olmaması iddiasıydı. (...) Bu kampanyadan sonra softaların dergisi olan ‘Sebil– el-Reşat’ Dergisi de bu savaşa katıldı. Derginin sahibi Eşref Edip sahneye çıkarıldı. Bu dergide 1908 Devrimi’nden sonra şair Tevfik Fikret’le, şair Mehmet Akif arasında geçen tartışmalar tazelendi. Bu yazılarda yalnız bu iki şair arasındaki kavga tazelenmekle kalmadı, insaniyetçi, ilerici, devrimci fikirlere karşı da bir savaş açıldı.”14
Böylece de, söz konusu girişime bir anlamda çelme takmış; oyunun bozulmasına zemin hazırlamış oluyor. Sabiha Sertel, bu tutumu, savaş boyunca sürdürüyor. Doğal olarak ırkçı / Turancıların düşmanlıklarının katsayısı da yükseliyor. “Dönme”, “Bolşevik dudusu” gibi nitelemelerle sürekli aşağılanıyor, “vatan haini” olmakla suçlanıyor ve en sonunda, “Tan Olayı” sırasında çırılçıplak soyulup kızıla boyanmak için elde “kırmızı mürekkep” köşe bucak aranıyor. 
Öte yandan, Milli Şef Dönemi için olağan sayılabilecek herhangi bir nedenle her kapatılışında Tan’ın yeniden açılabilmesinin koşulu, onun “kalemi” oluyor. “İlâhlar”, hep onun kellesini istiyor. Sahneden çekilmesi için hemen her yol deneniyor. Şöyle yazıyor Sabiha Sertel:
“Tan Gazetesi, 1941 senesinin başlarında, herhangi bir sebepten geçici olarak kapatılmıştı. Ahmet Emin Yalman devlet adamlarıyla görüşmek, Tan’ın açılmasını sağlamak için Ankara’ya gitmişti. (...) Ahmet Emin, ‘Tan’ Gazetesi’nin açılmasını sağladığını, ancak bunun bir şarta bağlı olduğunu söylüyordu. Şart da şu: Sabiha Hanım ‘Tan’a yazı yazmayacak...”15
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile görüşen Ahmet Emin, nedenini de belirtiyor: “Faşizme, Almanya’ya çatmanız hoşlarına gitmiyor.”16
Yeniden yazma olanağına kavuşunca, ırkçılık karşıtı yazıları TBMM’de tartışma konusu oluyor. Bunun üzerine “...Basın Yayın Umum Müdürlüğü’nden gelen bir telefonla, (...) iki ay müddetle gazeteye yazı yazmama”sı bildiriliyor. “Bu, yazı hürriyetimin ikinci defa elimden alınması idi.” diye yazıyor Sabiha Sertel ve sürdürüyor: “Birincisinde faşist Almanya ile işbirliğini tenkit ettiğim için susturulmuştum. Şmdi de ırkçılığa, Türkçülüğe karşı savaştığım için susturuluyordum.”17 
Sonrası mı? İnanılmaz gibi gelebilir ama gerçektir: O güne değin çizdiği “portre” ile bağdaşmasına da, bağdaştırılmasında da olanak bulunmayan bir şeye, “etliye sütlüye karışmama”ya karar veriyor Sabiha Sertel. Ne mi yapıyor? Dinleyelim:
“...Faşizmin aleyhine yazsam, fincancı katırlarını ürkütürüm. Hükûmetin dış politikasını tenkit etsem, ‘Tan’ kapanır, işçi, köylü haklarını savunsam, komünist damgası vururlar. Emperyalizm aleyhine bir seri yazı yazmaya karar verdim.”18
Sabiha Sertel bu, onun “etsizi sütsüzü” de bu kadar olur ancak! Sonuç mu? Şu: “...yine Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden gelen yazılı bir belge ile, bir sene yazı yazmaktan menedildim.”19 

“Zincirli Hürriyet”e Karşı 
Sabiha Sertel, II. Dünya Savaşı’nın ardından, tüm dikkatini ülkenin demokratikleşmesi üzerinde yoğunlaştırıyor. Bu doğrultuda yazılar yazmaya başlıyor. Ama “erken (zamansız) öten horoz” olmaktan yine kurtulamıyor. 3 Eylül 1945 tarihli Tan’da yayımlanan “Muvafakatin Feryadı” başlıklı yazısı yüzünden tutuklanıyor. “Büyük Millet Meclisinin ve Cumhuriyet hükümetinin yüce varlığını yayınla tahkir ve tezyif eyle”me suçlaması ile yargı  önüne çıkarılıyor.20
Sabiha Sertel, Türkiye’nin demokratikleşme kavgasına yalnızca yazıları ile katkıda bulunmaya çalışmakla yetinmiyor. “Sosyalist aydınlar”la “DP Muhalefeti”nin önde gelenleri arasında kurulmaya çalışılan “İleri Demokrasi Cephesi” çalışmalarında da etkin olarak yer alıyor. Girişimin yayın organı olarak tasarlanan Görüşler’i çıkarmaya başlıyor. Dergide iki yazı yayımlıyor: Değişen Dünya ve Zincirli Hürriyet.
“Değişen Dünya”da, kalıcı bir dünya barışı için, faşizme ve gericiliğe karşı “terakkiperver, antifaşist, demokrat, sosyalist unsurları”n işbirliğinin zorunlu olduğunu ileri sürüyor ve savaş sonrası dünyadaki gelişmeleri ele alıyor.21 Bu saptamanın oluşturulmaya çalışılan “İleri Demokrasi Cephesi” ile de örtüştüğü görülüyor.
“Zincirli Hürriyet” başlıklı yazı, bir anlamda, Türkiye için önerilmiş bir “demokratikleşme paketi”dir. Yazıda, “olmaması gerekenler”le “olması gerekenler” birlikte sunulur.22  Söylenenlerle günümüzde tartışılanlar arasındaki koşutluk, aradaki 67 yıllık süre içerisinde, “demokratikleşme” doğrultusunda ne ölçüde yol alındığının da  önemli bir göstergesidir. 
1 Aralık 1945’te okura sunulan dergi, yıllarca baskı altında yaşamış ve savaş yıllarının sıkıntıları altında ezilmiş toplumda büyük ilgi buluyor. Kısa sürede tükeniyor ve ikinci baskısı yapılıyor. “Sosyalist aydınlar”la “DP Muhalefeti”nin önde gelenlerinin işbirliği girişiminden ve “potansiyel halk muhalefeti”nin o momentteki “temel tercihler”e aykırı kanallara girmesinden  ürkenler, 4 Aralık 1945’te ünlü “Tan Olayı”nı tezgâhlıyorlar. İlerici yayın satan kitabevleri ile La Turquie dergisi ve Yeni Dünya gazetesinin yanı sıra Tan gazetesi de yerle bir ediliyor.  
İlginç bir rastlantı: Aynı gün, gazetenin matbaasında, Sabiha Sertel’in Tevfik Fikret’e sahip çıkan yazıları nedeniyle yargılanırken yaptığı savunmada duruşmaları izleyen ilerici gençlere yazmaya söz verdiği Tevfik Fikret (İdeolojisi ve Felsefesi)’nin “son forma”sı basılmaktadır. Yapıtında Türkiye’yi kör karanlığa sürükleme isteklerini teşrih masasına yatırdığı güçler, o “son forma”yı da yok ediyorlar. Ama Sabiha Sertel, beş yıl önce mahkeme salonunda verdiği sözün gereğini yerine getiriyor. Bir dipnot ekleyerek o “son forma”yı yeniden bastırıyor ve yapıtını kamuoyunun ilgisine sunuyor:
“Tevfik Fikret kitabı 1945 İlkânun (Aralık) ayında matbaada basılmakta idi. 4 İlkkânun 1945’de yine aynı Faşist ve reaksiyoner unsurların hazırladıkları nümayişle Tan Matbaası tahrip edildiği zaman bu son forma da makinede idi. Tahripçiler fikre hücum eden balyozları ile bu son formanın hurufatını dağıttıkları gibi, müsveddeleri de yırttıklarından, şimdi yeniden yazacağım kısımlar asıllarına tamamı tamamına uymayacağı için özür dilerim.”23
Sabiha Sertel’in sahneden uzaklaştırılması böyle oluyor.

1 Sabiha Sertel, Roman Gibi, İstanbul Şubat 1969, Ant Yayınları, s. 189-181.
2 Agy, s. 182.
3 Agy, s. 191.
4 Agy, s. 186-187.
5 Agy, s. 187.
6 Agy, s. 245.
7 Orhan Selim (Nâzım Hikmet), “Bir Tavsiye”, Resimli Herşey, S: 8, (23 Kasım 1935), s. 9.
8 Nâzım Hikmet, “Taranta Babu’ya 12 inci Mektup”, Resimli Herşey, S: 4, (19 İlkteşrin / Ekim 1935), s. 15.
9 “Karilerimize ve Anadolu Bayilerimize”, Resimli Herşey, S: 2, (5 İlkteşrin 1935), s. 7.
10 Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar, İstanbul Ekim 1979, Sander Yayınları, s. 110.
11 Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar – II (1925-1936), İstanbul Ekim 1992, BDS Yayınları, s. 126.
12 Sabiha Sertel, agy,  s. 204.
13 Agy, s. 223-224.
14 Agy, 224.
15 Agy, s. 243.
16 Agy, s. 244.
17 Agy, s. 267.
18 Agy, s. 270.
19 Agy, s. 270-271.
20 Sabiha Z. Sertel – M. Zekeriya Sertel, Davamız ve Müdafaamız, İstanbul, 1946, F – K Basımevi, s. 66.
20 Sabiha Z. Sertel – M. Zekeriya Sertel, Davamız ve Müdafaamız, İstanbul 1946, F – K Basımevi, s. 66.
21 Sabiha Sertel, “Değişen Dünya”, Görüşler, S: 1, (1 Aralık 1945), s. 5.
22 Sabiha Sertel, “Zincirli Hürriyet”, Görüşler, S: 1, (1 Aralık 1945), s. 6-7.
23 Sabiha Sertel, Tevfik Fikret (İdeolojisi ve Felsefesi), İstanbul 1946, Yurt ve Dünya Yayınları, s. 145.

 

 

Evrensel Kültür'de yazara ait diğer yazılar

“yön”ünü Belirleyen Aydın: Sabahattin Ali, Evrensel Kültür, Sayı: 137
'eğemen İdeoloji'nin Nazım Hikmet'i, Evrensel Kültür, Sayı: 98
Halikarnas Balıkçısı , Evrensel Kültür, Sayı: 128
'mezarsız Ölü': Sabahattin Ali, Evrensel Kültür, Sayı: 99
Namık Kemal’in “va-nû”su Ve Nâzım Hikmet, Evrensel Kültür, Sayı: 141
Nâzım Hikmet İle Sabahattin Ali , Evrensel Kültür, Sayı: 125
Nâzım Hikmet İle Sabahattin Ali-2 , Evrensel Kültür, Sayı: 126

564
0
0
Yorum Yaz