06 06 2011

Seçim değil üçlü kavga

Seçim değil üçlü kavga Hasan Pulur

Seçime birkaç gün kaldı, bunca seçim gördük, bu kadar renksiz bir seçim öncesi yaşamadık. Seçim değil üç kişi arasında kavga...
Başbakan Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli...
Haber bültenleri her gün onlarla dolup taşıyor, kim kime ne demiş...
Seviye de gittikçe yükseliyor, aşağılıktan başlayıp şerefsizliğe kadar...
Bir espri, bir nükte, bir şaka duyup işittiniz mi?
Oysa siyasetin de mizahı vardır.
Bir iki örnek...
* * *
Kürsüde bir Bakan, muhalefet laf atıyor, Bakan en öndeki muhalefet milletvekiline çıkışıyor:
“Sizde iktidar hırsı var!”
“Eğer, iktidar olmak suç ise, Sayın Bakan siz suçüstü halin- desiniz!”
* * *
Meclis’te yoklama var, sıra soyadı “Baban” olana geliyor, kâtip okuyor:
“.....Ya- ban!”
Belli ki bilerek yapıyor “Baban”ı “Yaban” diye okuyor....
Milletvekili oturduğu yerden karşılık veriyor:
“Babandır Baban!”
* * *
Meclis’te kavgalı gürültülü bir oturum, koridorda İsmet Paşa ile Osman Bölükbaşı karşılaşıyor, İsmet Paşa, Bölükbaşı’yı iğneliyor:
“Hangi devir Bölükbaşı, bunların iktidarda olduğu bu devir mi, yoksa bizim devir mi?”
Bölükbaşı gülüyor:
“Sizin devriniz de balla, yağla yutulmazdı ya Paşam!”
* * *
Meclis’te dış politika görüşülüyor, konu İkinci Cihan Savaşı’na neden girmedik.
Fatin Rüştü Zorlu, savaş sırasında Paris elçiliğinde görevli...
İsmet Paşa hükümetini neden uyarmış, aman savaşa girmeyelim demiş...
İsmet Paşa söz istiyor, herkes merak içinde, bakalım ne diyecek?
Paşa ağır ağır kürsüye geliyor, ve iki cümle ediyor:
“İkinci Cihan Savaşı’na, Paris elçiliğimizde görevli üçüncü kâtip sayesinde girmemiş olduğumuzu şimdi öğrenmiş bulunuyoruz, kendisine müteşekkirim!”
Bu kadar, kürsüden iniyor:
* * *
Biraz da başka ülkelerden....
Fransız Meclisi’nde kavga çıkıyor, muhalefet milletvekili Bakan’ın eşini de kapsayan birkaç cümle söyleyince kıyamet kopuyor.
Başkan gürültüyü önleyemeyince oturuma ara veriyor, ama bu arada kavga boyunca söz isteyen Bakan’a haber yolluyor:
“Size söz verecektim, kusura bakmayın, olay daha büyüyecekti? Ne söylecektiniz acaba?”
“Evli olmadığımı söyleyecektim, bekârım!”
* * *
Bir kadın milletvekili, tartışmalı bir oturumdan sonra koridorda rastladığı Başbakan Churchill’e laf atar:
“Sen sarhoşun birisin!”
“Doğru, ben yarın  ayrılırım, ama sen hep böyle kalacaksın!”
Kadın, parlamentonun en çirkiniymiş... 

 

‘Nutuh’, uyduruk sosyal adalet, Kazak Abdal...  

Her seçim palavralarının bini bin paradır, hele köylerde kasabalarda atılan palavralar.
Bizim Erzurumlu ‘Evni’, çoğu Avni’ye ‘Evni’ der de...
Çıkmış kahvenin önündeki masaya, seçim konuşmasını yapıyor, palavralar saçıyor, kimi durmuş dinliyor, kimi de geçerken bir kulak veriyor.
Avni ‘Rus paşasına dedim ki!’ diye sallayınca yaşlı bir kadın dayanamamış:
‘Ula Evni, sen o zaman ananın karnında bile değildin, Rus paşasını ne bilesin?’
Avni, lafı kesip yaşlı kadına seslenmiş:
‘Bibi, nutuhtur bu nutuh!’
Seçime kaç gün kaldı, sabredin ‘nutuhlar’ dinleyin, hem ne zararı var?
* * *
Adamın biri durmadan hikâye uydururmuş, memlekette demokrasi olsa neyse, diktatörlük...
Hikâyeler diktatörün kulağına gitmiş, ‘Bulun şu herifi!’ demiş...
İki gün sonra getirmişler, diktatör kızgın:
‘Bu uydurduğun hikâyelerin memleketin huzurunu, benim itibarımı kaçırdığını biliyor musun?’
‘Kusura bakmayın ama...’
Diktatör köpürmüş:
‘Her seçimde bu milletin yüzde 99 oy verdiğini bilmiyor musun?’
Uydurukçu ellerini açmış:
‘Vallahi de billahi de bu hikâyeyi ben uydurmadım! ’
Bırakın uydursun kime ne zararı var?
* * *
Aslan yanına eşek ile tilkiyi alıp ava çıkmış, akşama kadar avlanmışlar, sıra paylaşmaya gelmiş, aslan görevi eşeğe vermiş.
Eşek, eşekliğini yapmış(!), avı üç parçaya ayırınca aslan eşeğe bir pençe atıp devirmiş.
Sonra tilkiye dönmüş:
‘Hadi sıra sende, sen pay et bakalım!’
Tilki ufak bir parça almış:
‘Ey muhterem aslan hazretleri, sizin olduğunuz yerde başka türlü pay olur mu?
Aslan memnun:
‘Sen bu sosyal adaleti kimden öğrendin?’
Tilki yerde yatan eşeği göstermiş:
‘Bundan!’
İşte sosyal adalet böyle öğreniliyor.
* * *
Hazine bomboştur, ülkenin sultanı tellalı çıkarır:
‘Bana altın yapacak biri lazım!’
Herifin biri çıkar:
‘Ben yaparım ama, masrafı çok olur... 100 bin altın yapmak için 10 bin altına ihtiyaç vardır.’
Oradan üç, buradan beş, on bin altın toplanmış, adam da altınları alıp gitmiş...
* * *
Bir zaman sonra adama başka bir şehirde rastlamışlar, kahvede oturmuş elinde liste:
‘Bu ne?’
‘Memleketteki enayilerin listesi!’
‘Birinci sırada kim var?’
‘Sultan hazretleri, 10 bin altın kaptırdı, adamın döneceği yok!’
‘Ya dönerse?’
‘O zaman sultanın adını siler, onu birinci yazarım!’
* * *
Seçime giderken Kazak Abdal’ı unutmayalım:
‘Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını sofa bozgunu
Selam vermeye dervişan beğenmez

Âlemi taneder yanına varsan
Seni yanıltır mesele sorsan
Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan
Camiye gelir de erkan beğenmez...’ 

Seçime doğru...  

Seçim yaklaştı ya, eski okurlar -yenileri de dahil- “nerede seçim fıkraları?” diyorlar.
Evet bizde seçim gelince akla fıkra gibi olaylar gelir.
Okurlardan biri “141 Ali”yi soruyor, Ali ne oldu diye?
Çoktandır haber yok ama, bu yine bir yerlerde bildiğini okumaktadır.
Önce size kırk yıllık “141 Ali”yi şöyle bir tanıtalım.
“141 Ali” yaman çocuktur. Çocuk dediysek, şimdi yetmişine yaklaştı. Hayatı boyunca bütün meziyeti başkalarına kazık atmaktı. Olağan bir şeydi bu! Ama “141 Ali”nin olağan olmayan tarafı, attığı kazıklardan kendisine bir çıkar sağlayamamasıydı. Kısacası zevk için yapardı bütün bu işleri.
Arkadaşları onun ne mal olduğunu ilk defa lisede tanıdılar. Yani “141 Ali” ile müşerref olma zevki, okul sıralarında tadıldı. Müdür ve müdür muavinleri sık sık sınıfta sigara muayenesi yaparlardı. Ne hikmetse, sigaralar hep “hanım evlatları”nın ya da “inek” diye adlandırılan çalışkan çocukların paltolarının, pardösülerinin, ceketlerinin ceplerinden çıkardı. Hocalar da şaşardı bu işe! Oysa “14 Ali”nin marifetiydi bunlar. Durum öğrenilinceye kadar çok kişinin canı yandı. Bir gün sınıfta yine sigara muayenesi yapılıyordu, öğrencilerin kitapları, defterleri arasına sigara sakladıkları ihbar edilmişti. Müdür “141 Ali”nin edebiyat defterine bakınca, Arşimet gibi “buldum!” diye bağırdı. Sigara filan bulmamıştı ama, yazıyı tanımıştı. “141 Ali”, yazılısına iki veren fizikçinin edebiyatçıyla kırıştırdığını imzasız bir mektupla müdüre bildirmişti. Müdür de mektuptaki yazıyı tanıyınca “141 Ali”ye yol göründü...
* * *
“141 Ali” serbest hayatta da önemli işler becerdi. Mesela bir ara işportacılara taktı. İşportacı takımı hep tetikte olur, o da bunu bilirdi. Bayram arifelerinde ya da aybaşlarında birkaç kere Mahmutpaşa’ya dadandı. Çaktırmadan işportacıların yanına yaklaşıyor ve “hişt hişt geliyor” dedi mi seyrediyordu işportacıları! Yalanı boynuna, bir kere Eminönü’ne kadar kaçırmıştı zavallıları.
Ama şimdi tövbe etti bu işe! Çünkü sonunda işportacılar numarayı çakıp “141 Ali”ye öyle bir dayak attılar ki, dayak derim ben ona!
* * *
“141 Ali”nin son numarası evlenmeydi. Bir kıza talip oldu. Kızın ailesi yanaşmıyordu bu işe. Kızın başka bir talibi vardı; ona vereceklerdi. Ama “141 Ali” yer miydi bu işi! Gidip bir gazeteye ilan verdi.
“Dostlarıma duyururum
Boşandım, mutluyum.”
İlanın altında “141 Ali”nin rakibinin adı vardı. Kızın ailesi damat adayının evlenip boşanmadığını biliyordu. Ama dedikodudan çekindi ve “dul adama” kız vermedi. “141 Ali”  ne kazandı bu işten? Hiç!
Dedik ya “141 Ali”nin attığı bütün kazıklardan, bir çıkarı yoktu. Eğer bir de bunun yolunu öğrenseydi ne güzel bir politikacı olurdu 141 Ali...
* * *
Ali’yi merak edenlere biz, o gün ondaki cevheri keşfetmiş “ne güzel bir politikacı olurdu“ demiştik.
Kim bilir olmuştur da biz farkında bile değilizdir.
Bir fıkra daha, bunu da seçim meydanlarındaki şamatacılar için yazmışız:
Kilisenin kapısında iki dilenci varmış, ikisi de politikacıymış, içeri girenler birinin yüzüne bakıp, sadakayı ikinciye veriyorlarmış. Oradan geçen bir Müslümanın dikkatini çekmiş. Bakmış ki bir dilencinin yakasında haç, diğerinde de altı köşeli yıldız var. Yani Musevi işareti... Kiliseye girenler önce Musevinin yıldızına bakıyorlar, sonra göğsünde haç olana para veriyorlar. Müslüman adam, Musevi dilenciyi bir kenara çekmiş:
“Oğlum sen havranın önüne git, kilisede sana para vermezler!”
Musevi dilenci gülmüş:
“Aldırma beyim, aramızda kalsın, onun da adı Salamon’dur! Bana kızıp parayı ona veriyorlar. Akşam olunca paylaşıyoruz.”
* * *
Bunun seçimle ne ilgisi var? Meğer varmış, çünkü Musevi olanı da Hıristiyan olanı da politikacıymış...
Bir son fıkra da rahmetli Çallı İbrahim’den:
Hoş sohbet, dünyaya metelik vermeyen, usta ressam Çallı’ya Fikret Adil bir gün Büyükada iskelesinde rastlamış:
“Merhaba üstat!” demiş.
“Dün gece meyhanenin önünde sızmışsın!”
Çallı gülmüş:
“Elbette!” diye cevap vermiş:
“Caminin önünde sızacak değiliz ya!”
* * *
Bunun seçimle, politikayla ilgisi ne?
Onu da siz bulun. 

Siyasette mizah, nükte...  

Siyaset erbabı yine meydanlarda, caddelerde, sokaklarda; bir nükte, bir espri var mı?
Elbette siyasette mizah vardır, hiciv vardır, nükte vardır, sataşma vardır, hepsinden önemlisi Frenklerin “humor” dedikleri vardır.
Nedir humor?
“Kendi kendini eleştirmek”, argo deyimle “kendisiyle dalga geçmek.”
* * *
Bakın bir iki örnek verelim.
Eski Yunan’ın büyük hatiplerinden Demostes, General Phocia’ya kızar:
“Bir gün gelecek Atinalılar gazaba gelip seni öldürecekler.”
Generalin cevabı şudur:
“Ve akılları başlarına geldiği zaman da seni!”
* * *
1950’li yıllarda Faik Ahmet Barutçu, ikinci Menderes hükümetinin programını ana muhalefet partisi adına eleştirmektedir. Bir ara Demokrat Parti milletvekillerinden biri aşağıdan laf atar:
“Maşallah imana gelmişsiniz!”
Barutçu konuşmasını keser, aşağıya döner:
“Biz imana geldik, şimdi sizi imana getirmeye çalışıyoruz!”
* * *
Siyasi mizah, nükte, hiciv bunlardır işte!..
Yoksa bugünkü laflar değil!..
Bakın size nefis bir “humor” örneği...
ABD yüksek mahkemesi hâkimlerinden John Marshall, emekli olduktan sonra bir gün kitaplığında çalışırken, bir kitabı arar. Kitap üst raflardan birindedir. Yaşlı adam kitaplığın merdivenine çıkar ve kitabı çeker. Çekmesiyle birlikte bütün kitaplar üstüne gelir, merdiven devrilir ve düşer...
Gürültüye uşak koşar gelir, bir de ne görsün, hâkim kitapların altında kalmış ve katıla katıla gülmekte...
“Aman efendim, geçmiş olsun, ne oldu size böyle?” der.
Emekli hâkim hâlâ gülmektedir:
“Bunun böyle olacağı belliydi. Ben yıllarca kanunları çiğnedim, şimdi kanunlar benden öç aldı!”
* * *
Churchill ile Bevan hiç geçinemezlermiş...
Biri muhafazakâr, biri de işçi...
Her fırsatta birbirlerini iğnelerlermiş...
Kızıl Çin’in tanınmasını savunan Churchill şöyle demiş:
“Bir şeyi tanımakla, bir şeyi sevmek ayrı şeylerdir. Mesela hepimiz bay Bevan’ı çok iyi tanırız.”
* * *
Diyeceğimiz şu...
Her şeyde bir seviye olduğu gibi, siyasette de bir seviye vardır.
Siyasetçiler bu seviyeyi tutmak zorundadırlar.
Ama görünen odur ki, kimse seviyeyi yukarıda tutmaya değil, aşağıya çekmeye uğraşıyor.
Şair ne demiş:
“Nadan ile sohbet etmek güçtür bilene,
Çünkü nadan ne gelirse söyler diline”
Acaba şair bunu, bizim siyasetçiler için mi söylemiş... 

0
0
0
Yorum Yaz