Yani, Solun Aytmatov'u gitti, yerine Sağın Aytmatov'u geldi.(3)
2008-06-15 · Kategori: Arastirma
Yani, Solun Aytmatov'u gitti, yerine Sağın Aytmatov'u geldi.(3)
Değişen tek şey...
Kanımca bu savrulmanın bir nedeni de Aytmatov'u kaybetmiş, sözcüğün tam anlamıyla "kaptırmış" olması. Ve bu "kaptırma," kuşkusuz, sadece Solu ilgilendirmiyor, bütün bir toplumu ilgilendiriyor, çünkü toplumculuğundan arındırılan, bürokratik (Ayvazoğlu'nun metnindeki unvan çokluğu resmi ideolojiyi işaret etmiyorsa neyi ediyor?) ve etnik ("Türk Dünyasına Hizmet Ödülü" küreselciliğin etnik evrenselciliğinin hoş bir ifadesi değil mi?) bir Cengiz Aytmatov, gerçekten ne olabilir?(4) Büyük olasılıkla Anti-Sovyet Anti-Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tasarısının içinde yer alan o "Türk Okulları" ve "Türkçe Olimpiyatları"nın övgüsünü yaparmış gibi gösterilen, küreselciliğe tek alternatif olarak ırk ve dil birliğini savunuyormuş gibi gösterilen bir Aytmatov mu?(5)
Ne olursa olsun, Aytmatov, Sol açısından şaşkınlık verici ve belki de en önemli gerilemenin mükemmel bir simgesi: Al Yazmalım'da Türkan Şoray filmin son sahnesinde insani emekten, emekle işlenmiş bir sevgiden yana çıkıncaya dek hep yazmalıydı – ne oldu da Sol, Türkiye'de kadının kazandığı özgürlükleri kaybetmek bir yana, zaten sahip olduğu bu yazmalı özgürlük ve özgüven duruşunu bile savunamaz, neoconcu BOP muhafazakarlığının sözde türban özgürlüğü duruşuna teslim olmuş hale geldi; ne oldu da Sol, Aytmatov'u, Cemile'den Asya'ya sosyalist, toplumcu, sevgiyi savunan kadın figürünün başlıca yazarlarından birini bugün ekranlardan, radyolardan, manşetlerden yağan bu bürokrat, pragmatist, liberal küreselci erkekler kalabalığına teslim etti? Sahiden Solda Aytmatov ne zaman öldü? (SG/TK)
(1) "Cengiz Aytmatov," Zeynep Oral; aktaran Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976, s. 410-412.
(2) Örneğin, bizim aile kütüphanemizde Cengiz Aytmatov, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Ciğerxun... hep yan yana durdu ve hâlâ da öyle duruyor.
(3) Beşir Ayvazoğlu, Aytmatov'un ölümünün ardından yazdığı 12 Haziran 2008 tarihli yazıda, bu değişimin kolay olmadığını dile getiriyor: "Komünist olsa bile, saygı duyulması, şapka çıkarılması gereken büyük bir yazar olduğu belliydi. Demirperde yıkıldıktan sonra daha yakından tanıma imkânı bulduğumuz Aytmatov'un Türkiye'de onun için biçilen hiçbir elbiseye sığmadığını gördük." (Cengiz Aytmatov) Burada özne kim? Ayrıca Ayvazoğlu'nun yazıda ilk (komünist?) çevirilerden önemsiz şeylermiş gibi bahsetmesi neden?
(4) Ne olabileceğinin bir örneğini Aytmatov'un son kitapları konusunda basına yansıyan bir olay oldukça iyi veriyor: küresel pazardaki yazarlar arasında bir yazar. 2007 yılında Aytmatov'un küreselciliğe karşı eleştiriler getirdiği Kagda padayut gori adlı romanı Ufuk Kitapları/Da Yayıncılık tarafından Dağlar Devrildiğinde adıyla yayımlandı; aynı yıl aynı kitabı Elips Yayınları Dağlar Yıkıldığı Zaman yayımladı. Her iki yayınevi de sözleşmelerinin olduğunu öne sürdüler. Elips Yayınları basına şu açıklamayı yaptı: " Sözleşmenin yazarın önceki ve sonraki kitaplarını da kapsadığını ifade eden Ekinci, 'İstersek Aytmatov'un kitaplarını Almanca haricinde başka dillere de çevirip yayınlayabiliriz. .. Ufuk Kitapları tarafından zannederim tek kitaplık bir sözleşme yapılmış. Oysa bizim sözleşmemiz tüm kitapları kapsıyor.' .. Cengiz Aytmatov ise .. açıklamasında son romanının Türkiye'de yayınlanması konusunda sadece Ufuk Kitapları'yla anlaştığını ifade ediyor." (Zaman, 08.12.2007)
(5) Bunun için şu iki Zaman haberine bkz. "Milleti tutan yazar" ve "Son vasiyeti: Türk dünyası yeniden yapılanmalı." İkinci haberin tarihsel çarpıtması oldukça düşündürücü: "Türk halkının Cengiz Aytmatov ile tanışıklığı Yeşilçam klasiği 'Selvi Boylum Al Yazmalım' filmiyle başladı. Önceki gün kaybettiğimiz Aytmatov, dünyanın kabul ettiği romancılığının yanında Türk dünyasına yönelik vizyonu ile de unutulmayacak bir isim." Sosyalist geçmişinden arındırılmış Aytmatov'un kusursuz bir tanımı.
"Selvi Boylum Al Yazmalım" Aytmatov Artık Yok
Kırgızistanlı yazar Aytmatov tedavi gördüğü Almanya'da hayatını kaybetti. 80 yaşındaki dünyaca ünlü edebiyatçı Türkiye'de özellikle "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmine konu olan kitabı kalem almasıyla biliniyor.
BİA Haber Merkezi - İstanbul
11 Haziran 2008, Çarşamba
Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da böbrek yetmezliği tedavisi gören Aytmatov aynı zamanda Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın başrollerini oynadıkları "Selvi Boylum Al Yazmalım" fiminin de yazarıydı.
Aytmatov'un hayatı
12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova'dır. Adı, Cengiz Han'dan esinlenerek konulmuştur.
Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşüyordu.
On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı.
Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze Tarım Enstitüsü'nde öğrenimine devam etti.
Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu.
1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Yapıtları yüz ellinin üstünde dile çevrildi. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Kırgızistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkesini Lüksemburg'da büyükelçi olarak temsil etti.
Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için gittiği Rusya'nın Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan'da 16 Mayıs 2008 rahatsızlanarak böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya'ya getirilmişti. Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da tedavi gören Aytmatov, komaya girmişti.
Savaş sonrası yazarları arasında yer alan Aytmatov, Cemile'den önce bir kaç kısa hikaye ve Yüzyüze`yi yazdı. Ancak yazarın kendini kanıtlamasını sağlayan kitap Cemile oldu; Louis Aragon Cemile`yi "dünyanın en güzel aşk hikayesi" olarak tanımladı.
Eserlerinde mitolojiye oldukça yakın durdu; ancak onunki antik anlamından farklı olarak mitolojiyi çağdaş bir zeminde sentezlemek ve yeniden yaratmaktı. Eserlerinde mitlere, efsanelere ve halk hikayelerine göndermeler yapmıştır.
Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiştir. Ayrıca Kırgızistan Dışişleri eski Bakanı Askar Aytmatov'un babasıdır.
Yapıtlarından bazıları şöyle:
Zorlu Geçit (1956), Yüzyüze (1957), Cemile (1958), İlk Öğretmenim (1962), Dağlar ve Steplerden Masallar (1963), Elveda, Gülsarı! (1966), Beyaz Gemi (1970), Selvi Boylum Al Yazmalım (1970), Fuji Dağının Tepesi (1973), Gün Olur Asra Bedel (1980), Darağacı - Dişi kurdun Rüyaları (1988), Toprak Ana, Cengiz Han'a Küsen Bulut, Çocukluğum, Kırmızı Elma, Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı-2007). (EZÖ)
* Bu haberi wikipedia.org'dan yararlanarak derledik.
** Aytmatov'un fotoğrafı: Andreas Zak
Cengiz Aytmatov: Aşk Olmazsa İnsan Yaşamı Bomboş Olur
"Aşk olmazsa insanın geleceği olmaz. Aşk yaşamın temelidir. Aşk olmazsa, onunla bağlantılı tutkular da olmaz. Ve insan yaşanı bomboş olur. (...) Doğanın verdiği her şeyi, yıldızları, kozmosu – aşk hepsini içerir. Aşk bir senfonidir, dünyanın senfonisi."
BİA Haber Merkezi - İstanbul
12 Haziran 2008, Perşembe
Bu adam artık 75 yaşına gelmiş. Yaşamı hep zengin olaylarla dolu olmuş. Yaşadıklarını ve hissettiklerini, ona çağdaş dünyanın en büyük yazarlarından biri unvanını getiren kitaplarında cisimlendirmiş: “Beyaz Gemi,” “Gün Olur Yüzyıl Olur,” “Deniz kıyısında Koşan Ala Köpek”… Adı Cengiz Torekuloviç Aytmatov. Yazarın kişisel ve sanatsal yaşamında aşk önemli bir rol oynamış…
İlk aşkınızı hatırlıyor musunuz? İlk kez ne zaman aşık oldunuz?
Ben Stalin’in baskı uyguladığı bir ailede büyüdüm. Babamı tutukladıkları zaman, okulda beni “halkın düşmanı” saymaya başladılar. Ama, bana yine de normal davranıyorlardı. Fakat bir gün bir komsomol lideri gelip o sınıfta okumaya hakkım olmadığını, gitmem gerektiğini söyledi… Issız okul bahçesine çıktım. Öğrenciler gelip geçiyordu. Bense tek başıma, duvara yaslanmış bir halde duruyordum ve ne yapacağımı bilmiyordum… Zil çaldı. Düşündüm: “Şimdi ben ne yapacağım?” Birden avluya bir kız koşup geldi – bizim sınıfta okuyordu. Başını sağa sola çeviriyor, bir şeyler aranıyordu.
Beni gördü, bana doğru koştu ve şöyle dedi: “Sınıfa gel, artık gelebilirsin.”
Adı neydi?
Hatırlamıyorum. Yıllar aklımdan isimleri alıp götürdü. Nasıl bir yüzü vardı, onu hatırlıyorum, ama ismini, ne yazık ki hatırlamıyorum. Yüzü o anda, bana doğru koştuğu anda muhteşemdi: nasıl telaşlandığı, bana bir şekilde yardım etmek istediği belli oluyordu… Bense onun elini tutup birlikte bir yerlere koşmak istedim… Bu çerçevede açık seçik hatırladığım ilk olay bu.
Ama sonra, Bişkek’te (o zamanlar Firunze’ydi adı) fakültede okuyordum. O yıllarda televizyon yoktu. Şehrin dışında oturuyordum. Sinemaya gitmek de büyük omlaydı. Demiryolunu geçmek, sonra Djerzinski caddesini geçmek ve “Alatoo” sinemasına gitmek gerekiyordu. İşte, bütün o yol boyunca hep o sinema salonuna Onun gireceğini, yanıma oturacağını ve birlikte film izleyeceğimizi hayal ederdim.
Bu O, belli biri miydi?
Evet, ama adını anmayacağım. Başka bir fakültede okuyordu. Sonra ailesi başka bir yere taşındı, bizim de yollarımız ayrıldı. Bu vakte dek hatırlıyorum bu heyecanı: sinemaya vaktinde varmak, beklemek, karşılaşmak ve birlikte film seyretmek…
Beni sizin (balerin) Bibisaray Beyşenaliyeva’yla yaşadığınız, “Avcının Uçurumun Başında Ağlaması” adlı kitabınızda anlattığımız o aşk hikayesi sarstı. Ne dersiniz, neden biz tereddütsüz, gözü kapalı bir aşkı hayatta sadece bir kez yaşarız?
Anlaşılan, ruhsal olgunlaşma, duygusal olgunlaşmanın vakti gelip çatıyor. Bu ruhun, kendi kendini kavramanın doruk noktası oluyor. Yaşamın ne demek olduğunu kavramanın. Evet, bu da benim yaşamımın büyük aşk hikayesi. Unutulmaz.
Ve tam bir doruk noktasıydı… Ama olan oldu…
Bu aşk yaşamınızda keskin bir altüst oluşa neden oldu mu?
Söylemek zor. Takdir edersiniz, aşk hallerinin sergilenmesi bir işe yaramaz, o rejim bu tür ruhsal sarsıntıları hoş karşılamazdı. Her şey partinin belirlediği katı sınırların içinde yaşanırdı. Sonuçta benim ergenliğim ve gençliğim Stalin ve Stalin sonrası dönemlerde geçti.
Size göre, ruhtaki sevme yeteneği, sanat ve edebiyatta yaratma yeteneğiyle ne kadar bağlantılı?
Kuşkusuz, bu çok önemli bir unsur. Gerçeklikte sevgi ilişkileri olamaz, ama fantezimizde, imgelemimizde sevgiyle karşılaşmak çok değerlidir. Bu anlamda yaratıcılık için de.
Yazar olarak aşk üzerinizde nasıl bir etki bıraktı? Eserlerinizden hangilerini büyük bir aşk halindeyken yazdınız?
Herhalde, “Elveda, Gülsarı!”… “Cemile,” tabii… Bütün bunları daha orada, Moskova Edebiyat Fakültesi’ndeyken yazdım.
Dünya edebiyatından hangi aşk hikayesini “aşk” sözcüğüyle aynı sınıfa koyarsınız?
Zor bir soru sordunuz. Sanırım, Tolstoy’un yazdığı her şeyi… “Diriliş.” Şolohov’dan “Sessiz Don”…
Bence, aşk daha çok bizim içimizde yaşanan ruhsal bir durum. Nesne ikincil kalıyor, büyük ölçüde o sadece bir “tetikleyici.” Siz ne dersiniz?
Nesne – bu bizim sevgimizin yöneldiği kişi mi?
Evet.
Ama bu büyük ölçüde bu kişinin nasıl biri olduğuna bağlı. Sonuçta bütün aşk heyecanını ona yönelmiş durumda: hayaller de, tutkular da… Var olan her şey, Güneş bile aşka katılır. Güneş de ışınlarını gönderir ve sonuçta bu bizim hareketlerimizi değiştirir, çünkü sonuçta gezegenimizdeki her şey Güneşin enerjisiyle oluyor. Müzik bile.
Bazen bir bisiklete binmiş giderken, bir ezgi duyarsınız ve bu ezgi sizi onu ilk kez duyduğunuz zamanki ruh haline sokar. Aşk, evrenin, o içinde her şeyin birbirine bağlı olduğu olgularından biri. İnsan şöyle düşünür: işte ben şöyle biriyim şöyle birini sevdim ve bu benim şahsi seçimim, sadece bana bağlı. Ama bütün bunlar önceden belirlenmiştir, Kozmosla bağlantılıdır. Doğanın verdiği her şey, yaşamın ortak kumaşında yer alır. Sevgimizde. Onda her şey yoğunlaşmış halde bulunur.
Mutsuz bir aşk yaşadınız mı? Birine aşık olduktan sonra korkuya kapıldınız mı?
Belki, bunu da yaşadım.
Peki sevmekten korkmuyor musunuz?
Şimdi mi? Her şeyin kendi yeri, kendi zamanı var.
Peki hiç daha önce, mutsuz bir aşktan sonra sevmekten korktuğunuz oldu mu?
Böyle şeylerden kaçmışımdır – hayır. Ne olmuşsa doğal bir şekilde olmuştur… Nereden buluyorsunuz bu soruları? Bu alanda bir uzmanlığınız falan mı var?
Hayır, öyle demek istemedim. Sadece bir çok kez aşık olmuşsunuz ve herhalde, sonunda bu konuda sadece sorular sormak daha ilginç gelmeye başlamıştır diye düşündüm… Neyse, size göre, mutsuz bir aşk neden uzun zaman hatırlanır?
Trajedi olduğundan, kişisel bir trajedi.
Peki neden onunla ilgili hatıralar insanın belleğine tatlı bir acı verir?
Çünkü hayal edilen, yani yakın hissedilen, yani kalpte yer edinen bir şey, birden yıkılıverir. Bu da insanın bilincinde özel bir iz bırakır. Gerçekleştirilememiş bir hayal…
Söylesenize, güzel kadınlardan korkar mısınız?
Artık pek değil…
Birazcık da olsa kaygılanmaz mısınız?
Şimdi kaygılanmıyorum.
Peki eskiden?
Tabii, eskiden… (gülüyor)
Yıllar geçtikçe kadın idealiniz değişti mi? Günümüzdeki “ideal kadın” kavramı için ne diyorsunuz?
Kadın idealinde ben hep zeka aradım. Ve entelektüellik, elbette. Genel olarak, ideal zamanla, uzun, çok sayıda gözlem sonucunda oluşturulur. Bu gözlemlerden ideal diye bir şey oluşturulur. Benim için bu, öncelikle, entelektüel bir şey.
Yaşlandıkça, yaşam boyunca aşk yüzünden kaybettiğiniz zaman ve ruhsal güçler nedeniyle üzüntü duydunuz mu? Aklınıza hiç bu olmasaydı çok daha fazla yazardım gibi düşünceler geldi mi?
Hayır, böyle bir üzüntüm yok. Düzen böyle, olması gereken olur. Ama keşke vaktinde başka bir konuda ekonomi yapmış olsaydım: bir yerlerde oturacağıma, daha çok gezseydim…
Ne dersiniz, aşk suçu haklı çıkarır mı?
Saçmalık. Bu ancak istisna olabilir.
Yeryüzünde birkaç milyar insan var, bu sırada içimizden büyük kısmı yalnız. Neden sizce?
Bu kişisel bir sorun, ruhsal bir sorun. Burada birçok etken, özellikle de toplumsal etken devreye giriyor…
Lord Byron şöyle yazmıştı: “Aşk! Sen kötü bir tanrıçasın. Dilim tutuluyor, sana şeytan demeye cesaret edemiyorum!” Siz aşkı neyin tanrıçası olarak adlandırırdınız?
Hayır, sadece o kadar değil. Aşk… geleceğin tanrıçasıdır! Aşk olmazsa insanın geleceği olmaz. Aşk yaşamın temelidir. Aşk olmazsa, onunla bağlantılı tutkular da olmaz. Ve insan yaşanı bomboş olur. Ve ayrıca, aşk olmazsa çocuklar da olmaz, bizi geleceğimize bağlayan nedenler. Doğanın verdiği her şeyi, yıldızları, kozmosu – aşk hepsini içerir. Aşk bir senfonidir, dünyanın senfonisi. (SG/EZÖ)
* Rusçadan çeviren: Sabri Gürses
Zerkalo Nedeli/Haftanın Aynası dergisinde yayınlanan söyleşiye ulaşmak için tıklayınız.

